Özgün Metin

Vezin: Mef‘ūlü Fā‘ilātü Mefā‘īlü Fā‘ilün

Bir oyun oynadı baña leclāc-ı rūzgār
Lu‘b ile aldı atumı ḳaldum piyāde zār
Gördüm ki māt ider beni ferzāne ol şehüñ
Sürdüm ruḫ atı pāyına fī’l-ḥāl bī-ḳarār
İy şehr-yār diñle benüm ser-güẕeştümi
Virmez gedā şikāyeti ẓāhir bu şāha ‘ār
Iṣṭabl-ı dehrde bir atum var ki ḥüsrevā
Rūz-ı veġāda düşmenüñ olsun aña süvār
Bir esbdür ki ḳuvvet-i ża‘f ile fī’l-mes̱el
Mūr-ı naḫīfe ursalar olmaya hīç bār
Şöyle ḳavī ża‘īf ü ża‘īf ü ḳavī durur
Bād esdüğince raḳṣ ider öñince çün ġubār
Şā‘ir ṭabī‘atında ṣan ince ḫayāldür
Ol esb bu niḥāfet ile lāġar u nizār
Ḳavs-i ḳuzaḥ olupdur anuñ vaṣfı gerçi kim
Ḳavs-i ḳuzaḥ degül ol olupdur hilāl-vār
Ḥiss itmege vücūdını key tīz-bīn gerek
Şöyle naḫīfdür ki disem yoḳdur aṣlı-vār
Olsam süvār kimse anı görmeyüp beni
Olmış ṣanur hevāya kerāmet ile süvār
Ġāyet tevāżu‘ ehli durur yüzi yirdedür
Herbir adımda secdeler eyler hezār-bār
Ṣırtında ṣan yaġırlarıdur tāze tāze gül
Her laḥẓa būy-ı mevt gelür andan āşikār
Revzenler oldı ḳaṣr-ı vücūdında her yaġır
Ḳılmaġa şāh-ı rūḥı ‘adem bāġına güẕār
Yā herbiri meger ki remed dīde dīdedür
Ḳanlar döker çü dīde-i ‘uşşāḳ-ı eşk-bār
Ḥayf arpaya ki żāyi‘ idüp ekl ide müdām
Ḳıymetde yidügi ‘alefe değmeyin ṭavar
Ġam çekme iy göñül eger atuñ olup ża‘īf
Ḳalduñsa pāy-der-gil ü dermān-de-figār
Iṣṭabl-ı şāhda ata yoḳ ḥadd ü ‘add ü ḥaṣr
Ḥāşā seni piyāde ḳoya luṭf-ı şehr-yār
Ḫān Muṣṭafā ki sümm-i semendine ser ḳoyup
Şehler ḳılur türāb-ı rehin tāc-ı iftiḫār
Binse semend-i devlete iḳbāl ü ‘izz ile
Şāhān atı ayaġına vārın ider nis̱ār
Na‘lin semend-i ḳadri atup çerḫa rūz-ı rezm
Buldı hilāl nām ile şimdi iştihār
Ḳılsa şikār ḳaṣdına ger pāydur rikāb
Cān virür olmaġa aña şīr-i felek şikār
Bir şeh-süvārdur ki binüp esb-i devlete
Ger kār-zār ḳılsa olur ḫaṣma kār zār
Çāpük-süvār-ı ‘arṣa-i iḳbāl odur bugün
Olsun hemīşe devlet ü baḫt ile pāy-dār
Bir pād-şāhdur ki anuñ mīr-āhurı
Bir şāhdur ki sāyisidür biñ Sifendiyār
Ḥaḳ salṭanat semendin idüp saña zīr-i zīn
Ḳıldı bu ‘arṣada seni bī-şübhe şeh-süvār
Meydān senüñdür iy şeh-i Cemşīd-menzilet
Sür esb-i devleti ne ġam olsa ‘adū hezār
Fażlī ḳuluñ piyāde ḳalupdur meded şehā
Atlandur ol faḳīri ḳoma pāy-māl ü ḫᵛār
Oldıḳca ḫink-i tevsen-i gerdūna dāyimā
İḳbāl ile süvār şeh-i āsmān-medār
Olsun öñüñce ġāşiye-dāruñ hezār şāh
Sen bin sa‘ādet atına iy şāh-ı kām-kār

Günümüz Türkçesiyle

1. Zamanın satranç ustası bana bir oyun oynadı; bir hamleyle atımı aldı, ben de zavallı bir piyade, yani yaya kaldım. (Beyitte "at" hem binek atını hem satrançtaki atı, "piyāde" hem yayayı hem piyonu anlatır.)

2. O şahın bilge vezirinin beni mat edeceğini görünce hemen, kararsızca, yüzümü onun ayağına sürdüm. (Satrançta "ferz" vezir taşı, "ruḫ" kale taşıdır; "ruḫ" aynı zamanda "yüz" demektir. Mısra, satranç terimleriyle "kaleyi ve atı onun önüne sürdüm" diye de okunabilir.)

3. Ey hükümdar, başıma geleni dinle; açıktır ki bir dilencinin şikâyeti bu şaha ayıp getirmez.

4. Ey padişah, zamanın ahırında öyle bir atım var ki savaş gününde düşmanın ona binsin.

5. Öyle bir at ki zayıflığının gücüyle, deyim yerindeyse, onu cılız bir karıncanın sırtına yükleseler hiç yük olmaz.

6. Öyle güçlü bir zayıflığı, öyle zayıf bir gücü vardır ki rüzgâr estikçe toz gibi onun önünde oynar.

7. O at bu cılızlıkla öyle zayıf ve sıskadır ki sanki şairin aklındaki ince bir hayaldir.

8. Onun vasfı gerçi gökkuşağına benzetilir; ama o gökkuşağı değil, hilal gibi olmuştur. (Bel kemiği hilal gibi kambur ve incedir.)

9. Onun varlığını sezmek için çok keskin gözlü olmak gerekir; öyle incedir ki "aslı yoktur" desem yeridir.

10. Ona binsem kimse onu görmez, beni bir kerametle havaya binmiş sanır.

11. Son derece alçakgönüllüdür, yüzü yerdedir; her adımda bin kez secde eder. (Her adımda tökezleyip yere kapanır.)

12. Sırtındaki eğer yaraları sanki taze taze güllerdir; her an onlardan açıkça ölüm kokusu gelir.

13. Her yarası, ruhunun şahı yokluk bahçesine geçsin diye, beden köşkünde bir pencere olmuştur.

14. Ya da her biri belki göz iltihabına tutulmuş bir gözdür; âşıkların yaş döken gözleri gibi kan döker.

15. Durmadan yiyip ziyan ettiği arpaya yazık; değerce yediği yeme değmeyen bir hayvandır.

16. Ey gönül, atın zayıf olduğu için ayağın çamura saplanmış, çaresiz ve yaralı kaldıysan gam çekme.

17. Şahın ahırında atların sınırı, sayısı, hesabı yoktur; hükümdarın lütfu seni yaya bırakacak değil ya.

18. O Mustafa Han ki şahlar onun atının toynağına baş koyar, yolunun toprağını kendilerine övünç tacı yaparlar.

19. İkbal ve izzetle devlet atına binse şahlar onun atının ayağına varlarını saçar.

20. Savaş gününde onun değer atı nalını göğe fırlatmış; o nal şimdi "hilal" adıyla meşhur olmuştur. (Hilal, şehzadenin atının göğe fırlayan nalıdır.)

21. Ava çıkmak niyetiyle ayağını üzengiye koysa göğün arslanı, yani Arslan burcu ona av olmak için can verir.

22. O öyle bir binicidir ki devlet atına binip savaşa girse düşmanın işi perişan olur. ("Kār-zār", savaş; "kār zār", perişan iş demektir.)

23. Bugün ikbal meydanının çevik binicisi odur; devlet ve bahtla daima payidar olsun.

24. O öyle bir padişahtır ki ahır beyi, bin İsfendiyar'ı seyis olarak kullanan bir şahtır.

25. Allah saltanat atını senin eğerinin altına verip seni şüphesiz bu meydanın binicisi kıldı.

26. Ey Cemşid makamındaki şah, meydan senindir; devlet atını sür, düşman bin tane olsa ne gam.

27. Ey şah, kulun Fazlî yaya kaldı, imdat; o fakiri ata bindir, onu ayak altında ve hor bırakma.

28. Gökyüzünü döndüren şah, yani güneş, ikballe feleğin beyaz atına daima bindikçe,

29. Önünde bin şah eyer örtünü taşısın; ey muradına eren şah, sen de saadet atına bin.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir yirmi dokuz beyitlik bir kasidedir. Vezin muzari bahrinin "mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün" kalıbıdır; kafiye "-ār" sesidir: zār, bī-ḳarār, ‘ār, süvār, bār, ġubār ve sonraki beyitlerde aynı ses. Mustafa Özkat'ın tespitine göre memduhun adı 18. beyitte, şairin mahlası 27. beyitte geçer ve kaside iki beyitlik bir dua ile biter. Bu düzen klasik kaside planına uyar: ilk on yedi beyit, şairin zayıf atını anlatan uzun bir giriş (nesib) bölümüdür; on yedinci beyit şehzadenin ahırına geçişi sağlar; on sekizinci beyitten itibaren Şehzade Mustafa övülür; yirmi yedinci beyitte şair isteğini söyler; son iki beyit duadır.

Özkat kasideyi divanın 25. kasidesi olarak, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Revan bölümündeki bir şiir mecmuasından (Revan 1966, vr. 147b) yayımlar. Bu mecmuada Fazlî'nin yirmi bir kasidesi başka şairlerin kasideleri arasında yer alır. Nüshanın başlığı "Ḳaṣīde-i Fażlī berāy-ı Sulṭān Muṣṭafā"dır.

Anlam ve Söz Sanatları

Kaside bir istek kasidesidir: şair, şehzadeden bir at ister. Özkat, Fazlî'nin 22. kasidede de Şehzade Mustafa'dan at istediğini ve bu kasidenin nesib bölümünde zayıf atını, Şeyhî'nin Harnâme'sindeki anlatımı hatırlatan bir edayla tasvir ettiğini belirtir. Harnâme, XV. yüzyıl şairi Şeyhî'nin bir eşeğin hikâyesini alaycı bir dille anlatan mesnevisidir.

Kasidenin ilk iki beyti bir satranç oyunu gibi kurulmuştur. "Leclāc", divan şiirinde ünlü bir satranç ustasının adıdır ve burada zamanı, feleği anlatır. "Lu‘b" (oyun, hamle), "at", "piyāde", "māt", "ferzāne", "ruḫ" ve "şeh" kelimeleri satrancın taşlarını ve terimlerini bir araya getirir. "At" hem şairin kaybettiği bineği hem satrançtaki atı, "piyāde" hem yaya kalmayı hem piyonu, "ruḫ" hem kale taşını hem yüzü anlatır; bu çift anlamlar tevriyelerle kurulmuş bir tenasüptür. Felek şairin atını bir hamleyle almış, onu yaya bırakmıştır.

Atın tasviri baştan sona mübalağa ile yapılır. Özkat, beşinci beyti, at cılız bir karıncaya yüklense bile yük olmayacak kadar zayıf diye anlatan, mübalağa sanatının örneği olarak gösterir. At, şairin hayali kadar incedir, gökkuşağı değil hilal gibi kamburdur, binildiğinde görünmez, öyle ki şair havaya binmiş sanılır. On birinci beyitte atın sürekli tökezlemesi "tevāżu‘" ve "secde" ile anlatılır; on ikinci ve on üçüncü beyitlerde eğer yaraları önce taze güllere, sonra ruhun yokluk bahçesine çıktığı pencerelere benzetilir. Bu beyitler, aşk şiirinin gül, göz ve âşık yaşı gibi imgelerini alaycı bir biçimde bir atın yaralarına uygular.

Övgü bölümü de at imgesi etrafında döner. Şehzade "semend-i devlet", devlet atına binen bir "şeh-süvār"dır; yirminci beyitte gökteki hilalin, şehzadenin atının savaş gününde göğe fırlattığı nal olduğu söylenir. Bu, bir doğa olayına şiirsel bir sebep bulan hüsn-i talil sanatıdır. Yirmi ikinci beyitte "kār-zār" (savaş) ile "kār zār" (perişan iş) arasında bir cinas vardır. Yirmi dördüncü beyitte İran destanlarının kahramanı İsfendiyar, şehzadenin ahır beyinin seyislerinden biri olacak kadar küçültülür. Yirmi yedinci beyitte şair, birinci beyitteki "piyāde" kelimesine geri dönerek isteğini açıkça söyler: "Atlandur ol faḳīri."

Tarihî Bağlam

Kasidenin başlığı ve on sekizinci beyitteki "Ḫān Muṣṭafā" sözü, onun Şehzade Mustafa'ya sunulduğunu gösterir. Fazlî, Şehzade Mehmed'in 1543'te ölümünden sonra Amasya'da Mustafa'nın divan kâtibi olmuş ve 1553'e kadar onun hizmetinde kalmıştır; kaside bu yıllara aittir, ama hangi yıl yazıldığı bilinmez. Âşık Çelebi, Fazlî'nin Şehzade Mehmed'in ölümüyle açıkta kaldığını, ardından Mustafa'nın divanına kâtip olduğunu anlatır. Fazlî'nin iki ayrı kasidede şehzadeden at istemesi, divan kâtibinin geçimini şehzadenin ihsanlarına bağlayan saray ilişkisini gösterir. Şairin bu ihtiyacı alaycı bir dille, kendi zavallı atını gülünç bir tasvirle anlatarak dile getirmesi, Âşık Çelebi'nin ve Latîfî'nin onun şiirinde övdüğü kendine özgü üslubun bir örneğidir.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar