Özgün Metin
Vezin: Mefā‘ilün Fe‘ilātün Mefā‘ilün Fe‘ilün
İrişdi mevsim-i tekbīr ü vaḳt-i ḥacc u ṣalāt
Ki mecma‘-ı ‘Arafāt oldı ‘arṣa-i ‘araṣāt
Kelīm-vār münācāta çıḳdı ehl-i niyāz
Şerefde hem-ser-i Ṭūr oldı ḳulle-i ‘Arafāt
Derūn-ı ḳubbe-i eflākı güm güm ötdürdi
Ṣadā-yı ṣayḥa-i Lebbeyk ü na‘re-i ṣalavāt
Ḥarīm-i Ka‘be’de hem maḥrem oldı hem muḥrim
Libās-ı maġfiret ile mülebbes oldı ‘uṣāt
Ṣadā-yı ṣayḥa-i tekbīr irişdi āfāḳa
Zihī zemān-ı ‘ibādāt u mevsim-i ṭā‘āt
Büt-i hevāyı ṣıdı ehl-i ḥac Ḫalīl-āsā
Yüzin düşüp ḫacil oldı hezār Lāt u Menāt
Zihī zemān-ı Ḥasan k’oldı ḥüsn-i ṭā‘atla
Müsāfirān-ı Ḥarem cümle ġarḳa-i ḥasenāt
Olur mı böyle şeref dünyede k’ola rūzī
Ziyāret-i ḥarem-i pāk-ı seyyidü’s-sādāt
Feżāyili bugünüñ ṣanma kim şümāra gele
Eger ki mün‘aḳid olsa hezār ulūf u mi’āt
İrişdi ‘īd-i şerīf ile dehre bir ‘ālim
Ki irdi ẕevḳ ü sürūra ḳamu benīn ü benāt
Ne ḫūb gündür İlāhī ki itdi ḳurbānlar
İrince bugüne erbāb-ı fidye vü ḫayrāt
Ṣaçıldı ‘āleme şol deñlü ḫūn-ı ḳurbānı
Kim oldı la‘l-i Bedaḫşān ḳamu cibāl ü felāt
Ḥisāb olınmaya el-ḥaḳ şeh itdügi ḳurbān
Zemīn ṣaḥīfe şecer ḫāme çerḫ olursa devāt
Yegāne Ḥażret-i Ḫān Muṣṭafā-yı ‘ālī-şān
Meh-i ḫuceste-ḫıṣāl ü şeh-i ḥamīde-ṣıfāt
Ne şāhdur ki gören ẕāt-ı pākınuñ luṭfın
Olur esīri göñülden zihī leṭāfet-i ẕāt
Görürse sen şehi fi’l-ḥāl niçe ferzāne
Piyāde ruḫ sürüp atuñ ayaġına ola māt
Şükūh u şevket ile her ḳuluñ olup Dārā
Alur mı ‘aynına dārāları zihī dārāt
Eger ki olmasa ‘adl ü siyāsetüñ māni‘
Ṭutardı ‘ālemi iy şāh fitne vü feterāt
Seḫāda bulmaz idi nāmı Ḫātem-i Ṭāyī
Eger ki dest-i cevāduñdan irmese ṣadaḳāt
Bu ‘adl ü cūd-ile kim herbiri şehādet ider
Umūr-ı devlete itdüñ liyāḳatüñ is̱bāt
Ne ḥüccet eylese ibrāz müdde‘ī göremez
Bunuñ ḫilāfına ḥükme cevāz cümle ḳużāt
Şu ‘ömre ḥayf iderüm k’olmadı du‘āñ ile ṣarf
N’idem şehā budur ancaḳ tedārik-i mā-fāt
Cihānı pertev-i rāyuñ ger itmese rūşen
Ṭutardı dīde-i a‘yānı perde-i ẓulemāt
U‘yūn-ı şems ü ḳamer olmaz-idi nūrānī
Eger żamīr-i münīrüñden irmese leme‘āt
Edā-yı midḥatuñ itmekde ṭab‘ ‘āciz iken
Dilüme oldı revān şevḳ ile bu nüh ebyāt
Lebüñ şeker dir idüm ḳılsa ger şeker kelimāt
Dönerdi ḳaddüñe serv itse serv eger ḥarekāt
Teveccühüm sañadur mā-sivāya lā dimişem
Olur mı mü’min olan ‘ālem içre ābid-i Lāt
Lebüñ cihāna virelden ḥayāt ḫacletle
Ḳaçup gidüp ẓulemāta görinmez āb-ı ḥayāt
Cemālüñüñ ḥacebin mümkin idi ref‘ itmek
‘Uḳūli yaḳmasa vechüñden irişen subuḥāt
Gül-i ḥayāt açılmazdı bāġ-ı dehr içre
Eger ki gülşen-i vaṣluñdan irmese nefeḥāt
Cihāna beẕl ola ger cür‘a-i şarāb-ı lebüñ
Bulup ḥayāt-ı ebed ḳalmaya cihānda memāt
Niṣāb-ı ḥüsne çü māliksin iy şeh-i ‘ālem
Faḳīrüñe naẓar it k’oldı müstaḥaḳḳ-ı zekāt
Bu mācerāyı görüñ k’eyleyüp sirişküme reşk
Biri birine girüp cūşa geldi Şaṭṭ u Fırāt
Ḫulūṣ-ı ‘ışḳ ile dil oldı ḫāliṣ ü muḫliṣ
Be ṣūfi var yüri ‘arż itme zerḳ ile ṭāmāt
Beyān u şerḥe çü ṣıġmaz ḥadīs̱-i ‘ışḳ göñül
Ḳo anı ḳıl ḫidemāt ile ol şehe midḥāt
Zihī şehen-şeh-i ‘ālī ki ḳaṣr-ı ḳadrine çerḫ
İrişmeye bula biñ mertebe eger derecāt
‘Adūlaruñ saña ḥāşā muḳābil olabile
Berāber ola mı insāna yirdeki ḥaşerāt
Uzatma gel sözi Fażlī du‘āya aç elüñi
Ḳabūl ola umarum k’irdi mevsim-i ḥācāt
Çü vaṣf u medḥine ḥad yoḳ hemān odur ūlā
Devām-ı devletine dāyim idesin da‘vāt
Ne diyesin ki du‘ādan yeğ ola iy dā‘ī
‘Ale’l-ḫuṣūṣ ola bu resme Eymen-i evḳāt
Nice ki Merve’de ḥüccāc ide Ṣafā ile sa‘y
Nice ki ehl-i vuḳūf ola vāḳıf-ı ‘Arafāt
İşigi Ka‘be-i ehl-i ṣafā olup dāyim
Cenābına müteveccih ola cemī‘-i s̱iḳāt
Ḫalel irişmeye dünyāda seyl-i ḥādis̱eden
Serāy-ı devleti dāyim bula cihānda s̱ebāt
Günümüz Türkçesiyle
1. Tekbir mevsimi, hac ve namaz vakti geldi; Arafat'taki toplanma yeri mahşer meydanına döndü.
2. Niyaz ehli, Musa gibi Allah'a yakarmaya çıktı; Arafat dağının tepesi şerefte Tur dağına denk oldu. (Hz. Musa, Allah ile Tur dağında konuşmuştur.)
3. "Lebbeyk" sesleri ve salavat nidaları göklerin kubbesinin içini gümbür gümbür öttürdü.
4. Günahkârlar Kâbe'nin kutsal alanında hem sırra ortak hem ihramlı oldu, mağfiret elbisesine büründü.
5. Tekbir sesi ufuklara ulaştı; ne güzel bir ibadetler zamanı, taatler mevsimi.
6. Hac ehli, nefis putunu Halil, yani Hz. İbrahim gibi kırdı; binlerce Lât ve Menât yüzüstü düşüp utandı. (Lât ve Menât, İslam'dan önce Araplarda tapılan putlardır.)
7. Ne güzel bir zaman ki Harem'in misafirleri güzel ibadetle hep iyiliklere gark oldu. ("Ḥasan", "ḥüsn" ve "ḥasenāt" aynı kökten gelen, güzellik ve iyilik bildiren kelimelerdir.)
8. Peygamberlerin efendisinin temiz haremini ziyaret etmek nasip olmasından daha büyük bir şeref dünyada olur mu.
9. Bu günün faziletlerini sayılabilir sanma; binlerle, yüzlerle sayılar bir araya getirilse bile sayılamaz.
10. Mübarek bayramla dünyaya öyle bir hâl geldi ki bütün oğullar ve kızlar zevke ve sevince erdi.
11. Allah'ım, ne güzel bir gündür; fidye ve hayır sahipleri bu güne erince kurbanlar kestiler.
12. Kurban kanı dünyaya öyle saçıldı ki bütün dağlar ve çöller Bedahşan lali oldu. (Bedahşan, değerli lal taşıyla ünlü bir Orta Asya ülkesidir.)
13. Doğrusu şahın kestiği kurbanlar hesaplanamaz; yer sayfa, ağaçlar kalem, felek de divit olsa bile.
14. O, eşsiz Hazret-i Mustafa Han'dır, yüce şanlıdır; kutlu huylu bir ay, övülmüş sıfatlı bir şahtır.
15. Öyle bir şahtır ki temiz varlığının lütfunu gören, gönülden ona esir olur; ne güzel bir zarafet.
16. Ey şah, nice bilge kişi seni görünce hemen yaya olur, yüzünü sürerek atının ayağında mat olur. (Satrançta "ferzāne" vezir, "piyāde" piyon, "ruḫ" kale taşıdır; "ruḫ" aynı zamanda yüz demektir.)
17. Her kulun heybet ve şevketle Dârâ olmuşken hükümdarları gözüne almaz; ne büyük bir ihtişam. (Dârâ, eski İran hükümdarıdır; "dārā" hükümdar, "dārāt" ihtişam demektir.)
18. Ey şah, adaletin ve siyasetin engel olmasa dünyayı fitne ve kargaşa kaplardı.
19. Senin cömert elinden sadakalar erişmeseydi Hatem-i Tâî cömertlikte ad bulmazdı. (Hatem-i Tâî, cömertliğiyle ünlü Arap'tır.)
20. Her biri şahitlik eden bu adalet ve cömertlikle devlet işlerine layık olduğunu ispat ettin.
21. Davacı ne delil gösterirse göstersin, hiçbir kadı bunun aksine hüküm vermeyi caiz görmez.
22. Senin duanla geçmeyen bu ömre yazık ederim; ne yapayım şahım, kaybedileni telafi etmenin yolu ancak budur.
23. Görüşünün ışığı dünyayı aydınlatmasa ileri gelenlerin gözünü karanlık perdesi kaplardı.
24. Aydın gönlünden parıltılar ulaşmasa güneşin ve ayın gözleri nurlu olmazdı.
25. Senin övgünü yerine getirmekte tabiatım aciz kalmışken şevkle dilime şu dokuz beyit aktı:
26. Şeker konuşabilseydi dudağına şeker derdim; servi yürüyebilseydi senin boyuna dönerdi.
27. Yönelişim sanadır, senden başkasına "lâ", yani hayır demişim; mümin olan dünyada Lât'a tapar mı.
28. Dudağın dünyaya hayat vereli, âb-ı hayat utancından kaçıp karanlıklara gitti, artık görünmez oldu. (Âb-ı hayat, içenin ölümsüz olduğuna inanılan, karanlıklar ülkesindeki sudur.)
29. Yüzünden yayılan nurlar akılları yakmasa güzelliğinin perdesini kaldırmak mümkün olurdu.
30. Kavuşma gül bahçenden kokular gelmese zaman bahçesinde hayat gülü açılmazdı.
31. Dudağının şarabından bir yudum dünyaya bağışlansa herkes ebedî hayata kavuşur, dünyada ölüm kalmazdı.
32. Ey dünyanın şahı, güzellik nisabına sahipsin; zekâta hak kazanmış fakirine bir bak. (Nisap, zekât vermeyi gerektiren servet miktarıdır.)
33. Şu olaya bakın: gözyaşımı kıskanan Dicle ile Fırat birbirine karışıp coşmaya başladı. ("Şaṭṭ", Dicle ile Fırat'ın birleştiği Şattülarap'tır.)
34. Aşkın saflığıyla gönül halis ve ihlaslı oldu; ey sufi, var git, ikiyüzlülükle kuru keramet satma.
35. Ey gönül, aşkın sözü anlatmaya ve şerhe sığmaz; onu bırak, hizmetlerle o şahı öv.
36. Ne yüce bir şahlar şahıdır ki felek bin mertebe yükselse de değerinin köşküne erişemez.
37. Haşa, düşmanların sana karşı durabilir mi; yerdeki böcekler insanla bir olur mu.
38. Ey Fazlî, sözü uzatma, gel duaya el aç; umarım kabul olur, çünkü dilekler mevsimi geldi.
39. Vasfına ve övgüsüne sınır olmadığına göre en iyisi, devletinin sürmesi için daima dua etmendir.
40. Ey dua eden, duadan daha iyi ne söyleyebilirsin; hele böyle en uğurlu vakitlerde.
41. Hacılar Merve'de safa ile sa'y ettikçe, vakfe ehli Arafat'ta vakfeye durdukça,
42. Onun eşiği daima safa ehlinin Kâbe'si olsun, bütün güvenilir kişiler onun katına yönelsin.
43. Dünyada olaylar selinden ona zarar gelmesin, devlet sarayı dünyada daima sağlam dursun.
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir kırk üç beyitlik bir kasidedir. Vezin müctes bahrinin "mefā‘ilün fe‘ilātün mefā‘ilün fe‘ilün" kalıbıdır; kafiye "-āt" sesidir: ṣalāt, ‘araṣāt, ‘Arafāt, ṣalavāt, ‘uṣāt ve sonraki beyitlerde aynı ses. Mustafa Özkat kasideyi Şehzade Mustafa'ya hitaben yazılmış bir ıydiyye olarak tanımlar; kasidede hac sırasında yapılanlar anlatılır, kesilen kurbanlar mübalağalı bir dille tasvir edilir. Memduhun adı 14. beyitte geçer. 25. beyitte şair, dilinden "bu nüh ebyāt", yani dokuz beyit döküldüğünü söyler ve 26. beyitte tecdid-i matla yapar; 26-34. beyitler dokuz beyitlik bir tegazzül, yani kaside içine yerleştirilmiş bir gazeldir. Şair adını 38. beyitte anar ve kasideyi duayla tamamlar.
Özkat kasideyi divanın 23. kasidesi olarak yayımlar. Şiir Süleymaniye Kütüphanesi Âşir Efendi 314 numaralı mecmuada (vr. 122a) başlıksız, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Revan 1966 numaralı mecmuada (vr. 152b) "Ḳaṣīde-i Fażlī berāy-ı Sulṭān Muṣṭafā" başlığıyla bulunur. Revan nüshasında 9. ve 10. beyitlerin ikinci mısraları yanlışlıkla yer değiştirmiş, sonra oklarla düzeltilmiştir.
Anlam ve Söz Sanatları
Giriş bölümü, hac ibadetini Kurban Bayramı'yla birlikte anlatır. Arafat'taki kalabalık, aynı kökten gelen "‘Arafāt" ve "‘araṣāt" kelimeleriyle mahşer meydanına benzetilir; ikinci beyitte Arafat dağı, Hz. Musa'nın Allah ile konuştuğu Tur dağına denk sayılır. Altıncı beyitte hacıların nefis putunu Hz. İbrahim gibi kırdığı, binlerce Lât ve Menât'ın yüzüstü düşüp utandığı söylenir; Özkat bu beyitteki "yüzü düşmek" ifadesini şairin kullandığı deyimler arasında sayar. On ikinci ve on üçüncü beyitlerde kurbanların sayısı mübalağa ile anlatılır: dağlar ve çöller kurban kanıyla Bedahşan lali olmuştur, yer sayfa, ağaçlar kalem, felek divit olsa da şahın kestiği kurbanlar yazılıp bitirilemez.
Övgü bölümünde 16. beyit dikkat çeker. Özkat bu beyti tenasüp sanatının örneği olarak verir: "şeh", "ferzāne", "piyāde", "ruḫ", "at" ve "māt" kelimeleri satranç taşlarını ve oyunun sonunu bir araya getirir. Bilge kişiler şehzadeyi görünce yaya kalır, yüzlerini sürerek onun atının ayağında mat olur. 17. beyitte "Dārā", "dārālar" ve "dārāt" kelimeleri bir ses ve kök oyunu kurar. 21. beyitteki davacı ve kadı imgesi, Fazlî'nin 21. kasidesinde de görülen, tahtın şehzadenin hakkı olduğu fikrini hukuk diliyle yeniden söyler.
26-34. beyitlerdeki gazel bölümü, sevgiliyi şehzade ile aynı söz alanında anar. Dudak şekerdir, boy servidir; sevgilinin dudağı dünyaya hayat verdiği için âb-ı hayat utanıp karanlıklara kaçmıştır. 32. beyitte zekât terimleri bir aşk nüktesine dönüştürülür: sevgili güzellik nisabına sahiptir, âşık da zekâta hak kazanmış bir yoksuldur. 33. beyitte âşığın gözyaşı Dicle ile Fırat'ı kıskandıracak kadar çoktur. Bu bölümde hac ve kurban konusu bırakılmıştır; kasidenin sonunda 41. beyitte Merve, Safa, sa'y ve Arafat yeniden anılarak giriş bölümüne dönülür. 41. beyitteki "Ṣafā" kelimesi hem tepenin adı hem gönül hoşluğu anlamıyla bir tevriyedir.
Tarihî Bağlam
Revan nüshasındaki başlık ve 14. beyitteki "Ḫān Muṣṭafā" sözü, kasidenin Şehzade Mustafa'ya bir Kurban Bayramı vesilesiyle sunulduğunu gösterir. Kasidede hac sırasında yapılanların anlatılması, şehzadenin ya da şairin hacca gittiği anlamına gelmez; hac ve Arafat, Kurban Bayramı'nın dinî zemini olarak anılır. Fazlî 1543'ten 1553'e kadar Mustafa'nın Amasya'daki divanında kâtiplik yapmıştır; kasidenin hangi yıl sunulduğu bilinmez. 13. beyitte şehzadenin kestirdiği kurbanların sayısız olduğunun söylenmesi, bayramlarda şehzade sarayında yapılan kurban ve ikramın bir yansıması olarak okunabilir.
Kaynakça
- Mustafa Özkat, Kara Fazlî'nin Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Dîvânı (İnceleme-Tenkitli Metin), yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2005, s. 191-195, kaside no. 23 (Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi 314, vr. 122a; Topkapı Sarayı Müzesi Ktp., Revan 1966, vr. 152b); ayrıca s. 54 (kasideler üzerine), s. 83 (söz sanatları) ve s. 94 (deyimler), https://katalog.marmara.edu.tr/veriler/yordambt/cokluortam/5E/T0051713.pdf.
- Hasan Aksoy, "Kara Fazlî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 360-361, https://islamansiklopedisi.org.tr/kara-fazli.
Çevrimiçi kaynaklar






