Özgün Metin

Vezin: Fe‘ilātün Fe‘ilātün Fe‘ilātün Fe‘ilün

Çemenüñ zer varaḳından yine naḳḳāş-ı ḫazān
İtdi bayraḳlar ile naḳş-ı zemīni yeksān
Yine tekrār yazılmaġa ḫuṭūṭ-ı gülşen
Ṣafḥa-i bāġa ider berg-i ḫazān zer-efşān
Ḳorḳusından büzülüp beñzi ṣarardı bāġuñ
Şu ḳadar ḫışm ile geldi çemene bād-ı ḫazān
‘Ārıż oldı yine beñzer ki hevādan aña teb
Zerddür çihre-i ‘āşıḳ gibi rūy-ı büstān
Gördiler meclis-i gül-zāra ḥarīf oldı ḫarīf
Lāleler urdı ṭaşa sāġar-ı lā‘lini hemān
Berg-i bāġuñ kimisi sebz ü kimi gül-gūndur
Oldı gūyā ki zer-ān kāruña reng-i zer-ān
Beñzedi sīḫ-i kebāba yine şāḫ-ı gülşen
İtmege bülbülini āteş-i ġamda biryān
Bülbülüñ ṣıḳlıġı diñdi vü ḥużūrı uçdı
Gördi kim gül açılup oldı çemen ḫār-istān
Gördi cem‘iyyet-i gül-zār perīşān olmış
Yoldı sünbül ṣaçını ḫayli ḳarardı reyḥān
Ḫarc idüp sīm ü zerin yumdı cihāndan gözini
Gördi nergis ki degül bāḳi gül-istān-ı cihān
Ṣūreti zerd olup ṣayfda döndi ‘ayna
Öldi bir pīr-i ża‘īf olmış iken bāġ-ı cüvān
Geldi çün pīr-i mübārek-nefes-i bād-ı ḫazān
Terk-i tecrīd olup oldı aġaçlar ‘üryān
Seyr idüp böyle ḫazān olduġını gül-zāruñ
Ṭaşlar ile dögünüp nāle ider āb-ı revān
Gülşenüñ sır diyü esrārına vāḳıf olıcaḳ
Dikili ḳaldı ayaġ üstine olup ḫayrān
Nā-gehān ben de varup bāġa bu ḥāli gördüm
Anda bu maṭla‘-ı ġarrā dilüme geldi hemān
Olma maġrūr cihān bāġına iy dil bir ān
Kişinüñ āḫir irer ‘ömri bahārına ḫazān
Ne ḳadar tāze vü ser-sebz ise berg-i ‘ömrüñ
Zerd idüp pīre berāber ider anı devrān
Ṣanmaġıl berg-i ḫazān ḫāk olan āşüftelerüñ
Ten-i zerdidür urur raḳṣ hevā ile her ān
Yüri nergis gibi göz yum bu cihān bāġından
Ki degül göz yumup açınca bahāriyye zemān
Gülşen-i ‘ömrüñüñ aldanma bahārına bugün
‘Āḳıbet bād-ı ḫazān-ı ecel eyler vīrān
‘Āḳıbet ṭaşa çalar cām-ı ḥayātı çü felek
Lāle gibi yüri ur baġruña dāġ-ı ḫarmān
İsteseñ k’olasın āzād ḫazān-ı ġamdan
Medḥ-i memdūḥuñı sūsen gibi ḳıl derd-i zebān
Tīr-tedbīr felek-rütbet ü Behrām-ḥüsām
Zühre-ḳānūn u Ḳamer-sür‘at u Keyvān-eyvān
Muṣṭafā nām u Nişānī laḳab u ibn-i Celāl
Maṭla‘-ı ṣubḥ-ı seḫā menba‘-ı baḥr-i iḥsān
Bām-ı ḳadrinden anuñ düşse eger kim bir ḫışt
İne biñ yıl geçicek yarıla re’s-i Keyvān
Ḳadri şeh-bāz anuñ beyża gibi eflākı
Ḳanadı altına almış disem olmaya yalan
Rif‘ati ḳaṣrına eflāk anuñ ne pāye
Nerdübān olduġına eylemeñüz hīç gümān
Dili bir bülbül-i gül-zār-ı ma‘ānīdür kim
Eylemek luṭf-ı kelāmını bedī‘ ola beyān
Cümle eş‘ārı anuñ leşkeridür āteş-bār
Milk-i naẓm içre odur Ḫüsrev-i ṣāḥib-dīvān
Şu [ḳadar] fażl virüpdür aña Ḥayy ü Ḳayyūm
Ḥaşre dek vaṣf idemezler fużalā-yı devrān
Her zemānda gül-i ma‘nāyı görür dir minḳār
Bāġ-ı naẓm içre dili bülbül-i merġūb-elḥān
Ol durur Mīr ‘Alī Şīr’i zemānuñ şimdi
Cem‘ olur meclisine cümle-i ehl-i ‘irfān
Ḥaḳ naṣīb itmiş o kān-ı kerime seyf ü ḳalem
Dōstuñ tā yaza göñlin ḳıra a‘dāyı hemān
Luṭf idüp dōstlara düşmeni ḳahr eylemege
Bir eli cām ṭutar bir eli tīġ-ı raḫşān
Her zemān yüzine ṭutmazdı ḫacālet keffin
Dest-i dür-bārına öykünmese baḥr-i ‘Ummān
Ṭayy ide Ḫātem-i Ṭay nāme-i cūdı ol dem
Bilse nāmīdügin ol nāmeye anuñ ‘ünvān
Öykünürdi kef-i dür-bārına baḥr-ı Ḳulzüm
Ḳaṭre deryā-yı muḥīṭ olmaġa olsa imkān
Yüregi pārelenüp reşk ile ḫūn oldı velī
Dest-i yāḳūt-feşānını anuñ gördi çü kān
Nice medḥ eyleyem iy kān-ı kerem ben seni kim
Bir yire gelse seni medḥ idemez cümle cihān
Ḳande Fażlī vü senüñ mādiḥüñ olmaḳ ḳande
Sözlerinden ġarażı ḥayr-du‘ā ola hemān
Zer varaḳdan niçe kim bāġda naḳḳāş-ı ḫazān
İde bayraḳlar ile naḳş-ı zemīni yeksān
Gülşen-i devletüñi tāze vü ser-sebz ide Ḥaḳ
‘Ömrüñüñ hīç bahārına irişmeye ḫazān

Günümüz Türkçesiyle

1. Hazan nakkaşı çimenin altın yapraklarıyla yine bayraklar açıp yeryüzünün nakşını bir örnek etti. ("Yeksān" kelimesi hem "bir örnek, aynı renk" hem "yerle bir" anlamına gelir; beyit "yeryüzünün süsünü yerle bir etti" diye de okunabilir.)

2. Gül bahçesinin yazıları yeniden yazılsın diye güz yaprağı bahçenin sayfasına altın serpiyor.

3. Güz rüzgârı çimene öyle bir öfkeyle geldi ki bahçe korkusundan büzülüp sarardı.

4. Bahçenin yüzü âşığın yüzü gibi sapsarıdır; anlaşılan ona yine havadan (hevâ: hem hava hem heves) bir sıtma ateşi arız oldu.

5. Lâleler, gül bahçesinin meclisine güzün (ḫarīf) kadeh arkadaşı (ḥarīf) olduğunu görünce lâl renkli kadehlerini hemen taşa vurdular.

6. Bahçenin yapraklarının kimi yeşil, kimi gül rengidir. İkinci mısra kapalıdır; "sanki altın işine altınların rengi geldi" gibi bir anlam verir. (Bu okuyuş bir tahmindir.)

7. Gül bahçesinin dalı, bülbülünü gam ateşinde kebap etmek için yine kebap şişine benzedi.

8. Bülbülün çırpınışı dindi, huzuru uçup gitti; çünkü gülün açılıp dağıldığını, çimenin dikenliğe döndüğünü gördü. ("Ṣıḳlıġı" kelimesinin buradaki tam anlamı açık değildir.)

9. Sümbül, gül bahçesinin derli toplu hâlinin (cem‘iyyet) dağıldığını görünce saçını yoldu; reyhan da iyice karardı.

10. Nergis, dünya gülistanının kalıcı olmadığını görünce gümüşünü ve altınını harcayıp dünyadan gözünü yumdu. (Nergisin beyaz yaprakları gümüşe, sarı ortası altına benzetilir.)

11. Yüzü sarardı, yaz (ṣayf) "ayn" harfine döndü; genç bahçe zayıf bir ihtiyar olup öldü. (Beyit bir harf oyununa dayanır; açıklaması yorum bölümündedir.)

12. Mübarek nefesli pir, yani güz rüzgârı gelince ağaçlar dünyayı bırakıp tecride yönelen dervişler gibi çırılçıplak kaldılar.

13. Akarsu, gül bahçesinin böyle hazana uğradığını seyredip taşlarla dövünerek inliyor.

14. Gül bahçesinin "sır" denilen esrarını öğrenince hayran olup ayakta dikili kaldı. (Mısrada özne açıkça söylenmez; dikili kalanın bahçedeki bir ağaç olduğu bir tahmindir.)

15. Ben de ansızın bahçeye varıp bu hâli gördüm; orada dilime hemen şu parlak matla geldi:

16. Ey gönül, bir an bile dünya bahçesine aldanma; insanın ömür baharına da sonunda hazan erişir.

17. Ömrünün yaprağı ne kadar taze ve yemyeşil olursa olsun, zaman onu sarartıp bir ihtiyarınkiyle bir eder.

18. Toprak olan güz yaprağını yaprak sanma; o, perişan âşıkların sararmış tenidir ve her an havayla (hevâ: hem hava hem heves) raks eder.

19. Yürü, nergis gibi bu dünya bahçesine gözünü yum; çünkü bahar mevsimi göz yumup açıncaya kadar bile sürmez.

20. Bugün ömür gülşeninin baharına aldanma; sonunda ecel hazanının rüzgârı onu viran eder.

21. Felek sonunda hayat kadehini taşa çalacağına göre, yürü, lâle gibi bağrına "dāġ-ı ḫarmān" bas. (Neşirdeki "ḫarmān" kelimesinin anlamı açık değildir; "ḥirmān" diye okunursa "mahrumiyet dağı" anlamı çıkar. Bu okuyuş bir tahmindir.)

22. Gam hazanından kurtulmak istersen, memduhunun övgüsünü süsen gibi dilinin derdi (sürekli işi) eyle. (Anlam "vird-i zebān", yani dilden düşürülmeyen söz okunuşunu ister gibidir; bu bir tahmindir.)

23. (O,) tedbirde Utarid (Tîr), rütbede felek, kılıçta Merih (Behrâm), kanunda (hem çalgı hem yasa) Zühre, hızda Ay, eyvanının yüceliğinde Zühal'dir (Keyvân).

24. Adı Mustafa, lakabı Nişânî, Celâl'in oğludur; cömertlik sabahının doğduğu yer, ihsan denizinin kaynağıdır.

25. Onun kadrinin damından bir kerpiç düşse, ancak bin yıl geçince iner ve Zühal'in (Keyvân) başını yarar.

26. Onun kadrinin şahini felekleri bir yumurta gibi kanadının altına almıştır desem yalan olmaz.

27. Onun yüceliğinin köşküne felekler nedir ki, bir basamaktır; onların o köşkün merdiveni olduğundan hiç şüphe etmeyin.

28. Dili mânâlar gül bahçesinin bir bülbülüdür; öyle ki sözünün inceliğini anlatmak bedî‘ ve beyân (belagatin iki ilmi) işidir.

29. Bütün şiirleri onun ateş yağdıran askerleridir; nazım ülkesinde divan sahibi Hüsrev odur.

30. Diri ve her şeyi ayakta tutan (Allah) ona o kadar fazilet vermiştir ki devrin faziletlileri kıyamete kadar onu vasfedemezler.

31. Nazım bahçesinde sevilen nağmeli bir bülbül olan dili, her zaman mânâ gülünü görür ve gagasıyla derer.

32. Şimdi zamanın Mîr Ali Şîr'i odur; meclisinde bütün irfan ehli toplanır.

33. Hak o cömertlik madenine kılıç ve kalem nasip etmiştir; tâ ki dostun gönlünü yaza, düşmanları hemen kıra.

34. Dostlara lütfedip düşmanı kahretmek için bir eli kadeh, bir eli parlak kılıç tutar.

35. Umman denizi onun inci yağdıran eline özenmeseydi, her zaman yüzüne utanç avucunu tutmazdı.

36. Hâtem-i Tâî, o cömertlik mektubunun başlığında onun ünlü adının yazılı olduğunu bilse, o anda cömertlik mektubunu dürüp kapardı.

37. Bir damlanın her yanı kuşatan okyanus olması mümkün olsaydı, Kızıldeniz (Ḳulzüm) onun inci yağdıran avucuna özenirdi.

38. Maden, onun yakut saçan elini görünce kıskançlıktan yüreği parçalanıp kana döndü.

39. Ey cömertlik madeni, seni nasıl öveyim ki bütün dünya bir araya gelse seni övemez.

40. Fazlî nerede, senin övücün olmak nerede; onun sözlerinden maksadı yalnız hayır duadır.

41. Hazan nakkaşı bahçede altın varakla bayraklar açıp yeryüzünün nakşını bir örnek ettikçe,

42. Hak senin devlet gülşenini taze ve yemyeşil etsin; ömrünün baharına hiç hazan erişmesin.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir kırk iki beyitlik bir kasidedir. Vezin remel bahrinin "fe‘ilātün fe‘ilātün fe‘ilātün fe‘ilün" kalıbıdır. Kafiye "-ān" sesidir (ḫazān, yeksān, zer-efşān, büstān, hemān...); redif yoktur ve Özkat bu kasideyi zengin kafiyeli kasideler arasında sayar. Başlığı yoktur. Özkat'a göre kaside Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi için yazılmış bir "hazâniyye", yani güz mevsimini anlatan bir nesiple açılan kasidedir. İlk on beş beyit güz tasviridir. 15. beyitte şair bahçeye varıp bu hâli gördüğünü ve dilinde parlak bir matla belirdiğini söyler; 16. beyit, iki mısraı kafiyeli yeni bir matladır. Özkat bunu tecdîd-i matla, yani kasidenin ortasında matlaın yenilenmesi olarak gösterir. 16-21. beyitler ömrün geçiciliği üzerine öğütlerdir; 22. beyit, gam hazanından kurtulmanın yolunu memduhu övmekte gösteren bir girizgâhtır. Memduhun adı 24. beyitte anılır, övgü 39. beyte kadar sürer. Mahlas 40. beyitte geçer ve kaside iki beyitlik bir dua ile biter.

Kaside Özkat'ın neşrinde otuz üçüncü kasidedir. Metin yalnız Süleymaniye Kütüphanesi Âşir Efendi 314 numaralı mecmuada (vr. 126a) bulunur. Özkat'ın tanıtımına göre bu mecmuanın XVI. yüzyılda kopya edilmiş olması muhtemeldir ve 106b-127b yaprakları arasında Fazlî'nin on yedi kasidesi ile birkaç başka şiiri yer alır. 30. beyitteki "[ḳadar]" neşirde yapılmış bir tamamlamadır.

Anlam ve Söz Sanatları

Nesip bölümü güzü bir yıkım olarak anlatır; Özkat, Fazlî'nin Şehzade Selim'e sunduğu otuzuncu kasideyi de bir hazâniyye olarak tanıtır. Burada güz bir nakkaştır: çimenin altın yapraklarıyla bayraklar açar, bahçenin sayfasına altın serper. İkinci beyitte bahçe yazısı yenilenecek bir sayfaya, dökülen sarı yapraklar da bu sayfaya serpilen altına benzetilir; "zer-efşān" altın saçan demektir. Özkat aynı beyitteki "yine" ve "tekrār" kelimelerini, ayrı dillerden gelen eş anlamlı kelimelerin yan yana kullanılmasına örnek gösterir ve bunun şairden çok müstensihten kaynaklanıp kaynaklanmadığının tartışılabileceğini söyler.

Bahçedeki her varlık bu yıkıma insan gibi karşılık verir. Bahçe korkudan büzülüp sararır ve sıtmaya tutulmuş bir âşığa döner; lâleler kadehlerini taşa vurur, bülbülün huzuru kaçar, sümbül saçını yolar, nergis gözünü yumar, akarsu taşlara çarparak dövünür. 5. beyitte güz anlamındaki "ḫarīf" ile kadeh arkadaşı anlamındaki "ḥarīf" arasında cinas vardır; 4. ve 18. beyitlerde "hevā" kelimesi hem hava hem heves anlamıyla kullanılır. 9. beyitte "cem‘iyyet" (derli toplu olma, gönül huzuru) ile "perīşān" (dağınık) karşı karşıya getirilir. Bu tespitler bizimdir. 12. beyitte güz rüzgârı mübarek nefesli bir pir, yaprakları dökülen ağaçlar da dünyadan soyunan dervişler olarak görülür.

11. beyit bir harf oyununa dayanır. Özkat'ın neşrinde mısraın sonundaki "‘ayna" kelimesinin "‘ayn" kısmı ayrı yazı biçimiyle (italik) dizilmiştir; söz konusu olan "ayn" harfidir. Arap harfleriyle yazılan "ṣayf" (yaz) kelimesine bir "ayn" harfi katılıp ilk harfi noktalanınca "ża‘īf" (zayıf) kelimesi elde edilir. İkinci mısradaki "pīr-i ża‘īf" (zayıf ihtiyar) sözü bu okuyuşu destekler: yaz mevsimi sararıp zayıf bir ihtiyara dönmüş, genç bahçe ölmüştür. Bu çözüm çıkarımımızdır.

Tecdîd-i matladan sonra nesip bir öğüde döner ve güz bu kez insan ömrüne taşınır. Özkat 16. beyti "ölüme çare bulunmaz" atasözüne telmih yapan beyitler arasında gösterir. "Göz yummak" (10 ve 19. beyitler), "taşa çalmak" (21. beyit) ve "ömrün baharı" (42. beyit) sözleri de Özkat'ın derlediği deyimler arasındadır. 19. beyitte nergis bu kez bir örnek olur: bahar, göz yumup açıncaya kadar bile sürmez.

Övgü bölümü yıldızlarla açılır. 23. beyitte memduh tedbirde Utarid'e (Tîr), kılıçta Merih'e (Behrâm), kanunda Zühre'ye, hızda Ay'a, eyvanının yüceliğinde Zühal'e (Keyvân) benzetilir. Divan şiirinde Zühre çalgı çalan bir gök mutribidir ve "ḳānūn" hem onun çalgısını hem yasayı anlatır; kanunlarla uğraşan bir nişancı için bu kelimenin seçilmesi bir tevriye sayılabilir. Bu tevriye tespitimizdir. 24. beyitte memduhun adı, lakabı ve babasının adı tek mısrada sıralanır. 25-27. beyitlerde mübalağa doruğa çıkar: kadrinin damından düşen bir kerpiç bin yılda yere iner, felekler onun köşküne çıkan bir merdivendir. Özkat 26. beyitteki "kanadı altına almak" sözünü deyimler arasında anar.

Özkat'a göre Fazlî 28-33. beyitlerde memduhun şairliğini de dile getirir. 29. beyitte memduhun şiirleri ateş yağdıran bir orduya benzetilir ve kendisine "Ḫüsrev-i ṣāḥib-dīvān" denir. Özkat bu sözü Farsça yazan Hint şairi Hüsrev-i Dihlevî'ye, 32. beyitteki "Mīr ‘Alī Şīr" adını da Çağatay şairi Ali Şîr Nevâî'ye bağlar ve bu ifadelerden Fazlî'nin iki şairi de okuduğu sonucunu çıkarır. "Ṣāḥib-dīvān" sözünün hem şiir divanı sahibi hem devlet divanında söz sahibi anlamına gelebilmesi, Dîvân-ı Hümâyun üyesi bir nişancı için ikinci bir anlam katar; 28. beyitteki "bedī‘" ve "beyān" kelimeleri de belagatin iki ilminin adıdır. 33. beyitte kılıç ile kalem, gönül yazmak ile düşman kırmakla eşleşir: kalem yazar, kılıç kırar. Bu tespitler bizimdir.

35-38. beyitlerde Umman, Hâtem-i Tâî, Kızıldeniz ve maden memduhun cömertliği karşısında küçük düşer. 36. beyitte "ṭayy" (dürmek) ile Hâtem'in kabilesinin adı "Ṭay" arasında cinas vardır; "nāme", "nāmī" ve "‘ünvān" kelimeleri birbiriyle uyumludur. Aynı mecmuada müstensih kaydı olarak geçen ve Özkat'ın nüsha tanıtımında aktardığı bir beyitte de Hâtem'in bir cömerdin karşısında "nâmesini dürmesi" söylenir (vr. 67a); bu benzerlik tespitimizdir. Özkat 35. ve 37. beyitlerdeki "öykünmek" (özenmek) fiilini Fazlî'nin şiirlerinde yaşayan eski Türkçe kelimelere, 38. beyitteki "yüreği pârelenmek" sözünü de deyimlere örnek gösterir. Mahlas beytinde şair, memduhun övücüsü olmayı kendine büyük bulur ve sözünü duaya bağlar.

Dua bölümünün ilk beyti matlaın hemen hemen aynısıdır. Özkat bunu Fazlî'nin bir şiir içinde beğendiği bir söyleyişi yeniden kullanmasına örnek gösterir ve böyle tekrarların müstensih hatası olabileceği gibi şairin bilinçli tercihi de olabileceğini belirtir. Matlada geçmiş zamanla anlatılan güz, 41. beyitte "niçe kim ... ide" kalıbıyla duanın süresini bildiren bir ölçüye dönüşür: güzler geldikçe memduhun ömür baharına güz gelmesin. Böylece kasidenin başındaki hazan tasviri sonda memduha yapılan duanın içine yerleşir.

Tarihî Bağlam

Özkat'a göre kaside Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi için yazılmıştır; memduhun adı, lakabı ve babasının adı 24. beyitte geçer. Özkat, Fazlî'nin yirmi beş medhiyesinden dördünü devrin devlet adamları ve âlimleri için yazdığını söyler; bu kaside onlardan biridir. Celâlzâde Mustafa Çelebi (ö. 975/1567) Kadı Celâleddin'in oğludur. Aralık 1534'te nişancılığa getirilmiş, yirmi üç yıl aralıksız bu görevde kalmış, 1557'de emekli olmuş, 1566'da yeniden nişancı olup ölümüne kadar bu görevde bulunmuştur. "Koca Nişancı" lakabıyla tanınmış, resmî yazışmalardaki ustalığı ve kanun bilgisiyle ün kazanmıştır. Eyüp'teki konağı âlim ve ediplerin sürekli uğradığı bir yer olmuş, kendisi şairleri himaye edip onlara yüksek caizeler vermiştir. Özkat da onu, Fuzûlî'nin ünlü şikâyet mektubunu sunduğu ve devlet adamlığı yanında şair ve münşi olarak tanınan kişi olarak anar. 32. beyitteki, meclisinde irfan ehlinin toplandığı sözü bu bilgilerle örtüşür. Kasidenin ne zaman yazıldığı bilinmez; memduhun "Nişânî" lakabıyla anılması kasidenin onun nişancılık yıllarından birinde yazıldığını düşündürür, ancak bu bir çıkarımdır.

Kaynakça

  • Mustafa Özkat, Kara Fazlî'nin Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Dîvânı (İnceleme-Tenkitli Metin), yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2005, s. 223-226, kaside no. 33 (Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi 314, vr. 126a); ayrıca s. 46 ve 115 (dil ve tekrarlar), s. 48 ve 56 (kasideler üzerine), s. 68 (kafiye), s. 89 (atasözleri), s. 92-94 (deyimler ve etkilendiği şairler), s. 105-106 (eski Türkçe kelimeler) ve s. 118-119 (nüsha tanıtımı), https://katalog.marmara.edu.tr/veriler/yordambt/cokluortam/5E/T0051713.pdf.
  • Celia Kerslake, "Celâlzâde Mustafa Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, İstanbul 1993, s. 260-262, https://islamansiklopedisi.org.tr/celalzade-mustafa-celebi.

Çevrimiçi kaynaklar