Melîhî, Fatih Sultan Mehmed devrinin tanınmış divan şairlerinden, nüktedanlığı ve şaraba düşkünlüğüyle tezkirelerin en çok hikâye anlattığı isimlerden biridir. Tezkirelerin çoğu onu Tokatlı sayar; Bursalı Ahmed Paşa'ya şiirde hocalık ettiği, onun aracılığıyla Fatih'in özel meclisine girdiği ve içkisi yüzünden padişahın gözünden düştüğü anlatılır. Amasya ile bağı yalnız Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın Amasya Tarihi'ndeki bir cümleye dayanır: Hüsameddin, 911 (1505-06) yılında Şehzade Ahmed'in Amasya'da yaptırdığı sünnet düğününde tanınan şairler arasında Melîhî'yi de sayar ve onu "en ayyaşı Tokatlı Melîhî" diye niteler. Oysa XVI. yüzyıl tezkireleri ve TDV İslâm Ansiklopedisi onu Fatih'in çağına yerleştirir ve II. Bayezid devrinin başlarında öldüğünü söyler. Bu yüzden Amasya bağı tartışmalıdır ve aşağıda ayrıca ele alınmıştır. Tezkirelerde ondan iki gazel parçası, bir kaside parçası, bir kıta ve yedi beyit kalmıştır. Melîhî, Şehzade Ahmed çevresinin öteki şairleriyle birlikte Şehzade Ahmed'in Amasya meclisi ve şairleri yazısında da anılmıştır.

Hüsameddin'in Kaydı

Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde Melîhî'nin ayrı bir maddesi yoktur. Adı, Şehzade Ahmed'in 911 yılında oğullarına yaptırdığı sünnet düğününü anlatan bölümde bir kez geçer:

Bu esnâda Amasya'da Türk şu'arâsından Çeşmî, Şermî, Figânî, Kâmî, Melîhî, Münîrî, Mihrî ve Acem şu'arâsından Basîrî, Penâhî, Kutbî pek ma'rûf idiler. Bunların içinde en ayyâşı Tokatlı Melîhî, en terbiyelisi Şermî, en fâzılı da Münîrî Efendiler idi. En şâyân-ı dikkat Mihrî Hâtun'du.

Günümüz Türkçesiyle: Bu sırada Amasya'da Türk şairlerinden Çeşmî, Şermî, Figânî, Kâmî, Melîhî, Münîrî, Mihrî ve İranlı şairlerden Basîrî, Penâhî ve Kutbî çok tanınıyordu. Bunların içinde en ayyaşı Tokatlı Melîhî, en terbiyelisi Şermî, en bilgilisi de Münîrî Efendilerdi. En dikkate değer olanı Mihrî Hatun'du. Hüsameddin ardından bu şairlerin coşup güzel kasidelerle düğünü kutladıklarını ve ağır caizeler aldıklarını ekler. Şehzade Ahmed dönemini anlatan bu bölümün araştırma notları sitede Sultân Ahmed (1) başlığıyla yayımlanmıştır.

Hayatı

Melîhî'nin asıl adı, doğum ve ölüm tarihleri bilinmez. Latîfî onu Tokat sancağından, kadılar zümresinden biri olarak tanıtır; Kınalızâde Hasan Çelebi ve Gelibolulu Âlî de Tokat yöresinden geldiğini söyler. Âşık Çelebi ise onun ya Sinoplu ya da Kastamonulu olduğunu yazar. Sabahattin Küçük'ün TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesine göre küçük yaşta iyi bir öğrenim görmüş, tahsilini ilerletmek için genç yaşta İran'a gitmiş, orada Arapça, Farsça ve belâgat öğrenmiştir. Âşık Çelebi bu yolculuğu daha ayrıntılı anlatır: Melîhî Rum diyarında bilgisini tamamladıktan sonra Acem diyarına gitmiş, birçok âlimin yanında bulunmuş ve Horasan'da Molla Câmî ile ders arkadaşı olmuştur. Sehî Bey'in tezkiresindeki Şeyh Rûşenî maddesine göre de Halvetî şeyhi Dede Ömer Rûşenî ile gençliklerinde gece gündüz birlikte bulunmuşlar, aralarında anlatılmakla bitmeyecek latifeler geçmiştir.

Melîhî'nin İstanbul'daki parlak dönemi, Bursalı Ahmed Paşa ile tanışmasıyla başlar. Sehî onu "Ahmed Paşa'nın şiirde üstadı ve pişvası" diye anar. Latîfî'ye göre Ahmed Paşa'nın musahibi ve çağdaşıydı, onun himmeti ve terbiyesiyle Fatih Sultan Mehmed'in has meclisine yol bulmuş ve padişahın yakınları arasına girmişti. Gelibolulu Âlî, Fatih'in meclisinde onun yokluğunun tuzsuz yemek gibi sayıldığını yazar. Tezkireciler Melîhî'nin bilgisinden övgüyle söz eder. Latîfî, şiir ilmini iyi bildiğini ve meclislerde şairlerin fazılları ile bedi ve beyan ilmi üzerine tartıştığını söyler. Âlî ise mantık ve hikmette de usta olduğunu, Yahudi hekim çocuklarına ders verdiğini, ama ücretini akçe olarak değil şarap olarak aldığını ekler.

Bütün tezkireciler onun hayatının asıl hikâyesini şarap üzerinden anlatır. Latîfî'ye göre Melîhî cübbesini ve sarığını meyhaneciye rehin bırakır, iki dolu kadehi gözlük yapıp meyhanede yaşlı bir âlim gibi kitap okurmuş. Her kitabını bir ölçek şarap için bir meyhanede rehin bırakmış, bütün kitapları böylece meyhanelere dağılmıştı. Latîfî bu hâli anlatırken Farsça bir mısra da aktarır: "خرقه رهن کرو باده و دفتر جامی". Neşrin dipnotuna göre mısra, şairin her içki kadehine bir hırka ve bir defteri rehin bıraktığını söyler. Mısra Melîhî'ye ait değildir; tezkirecinin onun hâline uygun bulduğu bir alıntıdır.

Latîfî'nin anlattığına göre gençlik arkadaşı Şeyh Rûşenî bir gün ona haber gönderip bu fısk ve fücurun ne zamana kadar süreceğini sormuş, gelirse ona muhabbet kadehinden aşk şarabı içireceğini söylemiştir. Melîhî de iki kadeh şarabın verdiği zevki ve hâli verebilirse meyhaneyi bırakıp ölünceye kadar tekkesinde mürit olacağını bildirmiştir. Tezkireci bu cevabın ardından Melîhî'nin iki beytini verir. Âşık Çelebi aynı ilişkiyi Molla Câmî üzerinden anlatır. Câmî, eski ders arkadaşının hâlinden habersiz, onu Rum'da tanınmış bir âlim sanarak bazı risalelerini ve bir dostluk mektubu göndermiştir. Risaleler meyhanede eline verilince Melîhî, artık bu tür şeyleri ele almaya layık olmadıklarını söyleyerek özür dilemiş, perişan hâline ağlayıp Câmî'den hayır duası istemiştir.

Fatih'in tövbe hikâyesi Sehî, Latîfî, Kınalızâde ve Âlî'de küçük farklarla yer alır. Padişah Melîhî'ye içkiyi bırakması için tövbe ettirir; Latîfî'ye göre ona yüksek bir görev de verir. Melîhî bir süre sözünde durur, şarabın yerini boza, bengî ve başka keyif vericilerle doldurmaya çalışır, ama hiçbirinde şarabın tadını bulamaz. Sonunda yeminini bozmamak için şarabı kendine "hekimane" bir yolla, lavmanla verdirir. Latîfî'ye göre sarhoş hâlde İstanbul'da Tahtelkale'de dolaşırken yakalanır ve padişahın huzuruna getirilir. Öfkelenen Fatih onun Galata boğazında denize atılmasını emreder. Melîhî ise tövbesinden sonra kadehi eline almadığına dair art arda yeminler eder. Ağzı koklatılır, şarap kokusu çıkmaz. Padişah yumuşak bir dille gerçeği sorunca şair başvurduğu yolu anlatır. Bu nükte padişahın hoşuna gider ve suçu affedilir. Sehî hikâyeyi farklı bitirir: Fatih onu affetmiş, fakat bir daha yanına getirmemiştir. Sehî'ye göre Melîhî bu ayyaşlığı yüzünden padişah hizmetinden uzaklaşmış ve sıkıntı içinde ölmüştür.

Latîfî, Melîhî'nin yaşlılığında ayıkken bastonla yürüdüğünü, sarhoşken evine bastonsuz gittiğini, sebebini soranlara bir kıtayla cevap verdiğini anlatır. Dişlerinin erken döküldüğünü, Fatih'in bunun sebebini sorması üzerine de bir beyitle cevap verdiğini yazar. TDV maddesine göre Fatih'in ölümünden sonra iptilası artmış ve II. Bayezid devrinin (1481-1512) başlarında ölmüştür. Ömrünün sonlarına doğru günahlarından büyük pişmanlık duyduğu da rivayet edilir.

Amasya ile Bağı

Melîhî'yi Amasya'ya bağlayan tek kayıt, Hüsameddin'in 911 yılı düğününü anlatırken verdiği şair listesidir. Hüsameddin bu bilgiyi hangi kaynağa dayandırdığını söylemez. Şehzade Ahmed dönemine ait bilgilerinin önemli bir kısmını, kendi gördüğü ve sonradan yanan Münîrî mecmuasından aldığını başka yerlerde belirtir; bu listenin de oradan gelmiş olması mümkündür. XVI. yüzyıl tezkirelerinin hiçbiri Melîhî'yi Amasya'yla, Şehzade Ahmed'le ya da II. Bayezid'in Amasya valiliğiyle ilişkilendirmez. Tokat, Amasya'ya komşu bir şehirdir ve "Tokatlı Melîhî" ifadesi Hüsameddin'in tezkirelerdeki şairi kastettiğini düşündürür.

Kaynakların Durumu ve Tartışma

Hüsameddin'in kaydı ile tezkireler arasındaki çelişki açıktır. Tezkirelerin tamamı Melîhî'yi Fatih Sultan Mehmed'in (1451-1481) meclisine ve Ahmed Paşa'nın çevresine yerleştirir. Sehî onun padişah hizmetinden uzaklaştırıldıktan sonra öldüğünü yazar. TDV maddesi, kaynakları değerlendirerek ölümünü II. Bayezid devrinin başlarına koyar. Âşık Çelebi'nin Horasan'da Molla Câmî ile ders arkadaşı olduğu yolundaki kaydı da onu 1414'te doğan Câmî'nin kuşağına yerleştirir. Bu bilgilere göre Melîhî 1505'te ya hayatta değildir ya da doksan yaşlarında olmalıdır. Ahmed Paşa'nın hocası sayılan bir şairin bu yaşta bir şehzade düğününde kaside okuması zor görünür.

Çelişki için birkaç açıklama düşünülebilir. Hüsameddin, Fatih devrinin bu meşhur şairini Şehzade Ahmed'in meclisine yanlışlıkla eklemiş olabilir. Kaynağındaki başka, bugün tanınmayan bir Melîhî'yi tezkirelerin Tokatlı Melîhî'siyle birleştirmiş de olabilir. Liste, yalnız düğün yılının şairlerini vermeyip Amasya'nın şehzadeler devri boyunca tanınan şairlerini genel olarak sıralıyor da olabilir; bu durumda Melîhî'nin, Hüsameddin'e göre yirmi altı yıl sürüp 1481'de biten Bayezid'in Amasya valiliği yıllarında şehirle bir ilişkisi bulunması gerekir, fakat bunu gösteren bir kayıt yoktur. Bu açıklamalar bizim çıkarımımızdır ve belgeyle çözülemedi. Hüsameddin'in "en ayyaşı" nitelemesinin tezkirelerdeki şöhretle birebir örtüşmesi, kastettiği kişinin Fatih devrinin şairi olduğunu güçlü biçimde düşündürür.

Tezkireler arasında da küçük farklar vardır. Doğum yeri için Tokat ile Sinop ya da Kastamonu, tövbe hikâyesinin sonu için af ile uzaklaştırma rivayetleri yan yana durur. Gelibolulu Âlî, Latîfî ile Âşık Çelebi'nin onu Molla Câmî'nin ders arkadaşı saydığını söyler; incelediğimiz Latîfî neşrinde bu bilgi bulunmaz, yalnız Âşık Çelebi'de vardır. Şiirlerin metinleri de tezkireden tezkireye değişir; bu farklar her şiirin kendi sayfasında gösterilmiştir.

Şiiri

TDV maddesine göre Melîhî bir divan tertip etmemiştir. Şiirleri şiir mecmualarına ve nazire mecmualarına dağılmıştır. Eğirdirli Hacı Kemal'in Câmiu'n-nezâir'inde on, Edirneli Nazmî'nin Mecmau'n-nezâir'inde iki, yazarı bilinmeyen bir başka Câmiu'n-nezâir'de on sekiz şiiri vardır ve bunları Muharrem Ergin 1948'de yayımlamıştır. Ahmed Paşa başta olmak üzere birçok şair onun şiirlerine nazire yazmıştır. Ünlü bir murabbaı ve "Gönül ey vay gönül vay gönül ey vay gönül" mısraı da anılır. Ergin'in yayını ve bu mecmualar bu çalışmada incelenemedi; buradaki şiirler tezkirelerdeki metinlerle sınırlıdır.

Tezkirelerde Melîhî'den kalan şiirler bu kategoride ayrı yazılar olarak yer alır. Latîfî'den: "Dil düşdi yine derdine bir tâze civânuñ" gazelinden üç beyit; harflerin sırasına göre düzenlenmiş bir kasideden yedi beyit ("Ol ḳadüñe üykündügiyçün serv ü çenâr"); "Bu Melîḥî iki ʿaṣâ götürür" kıtası; "Mâh-rûlar leblerine diş bilerdüm dem-be-dem", "Mey iç ḫoş geç göñül yıḳma cihânda", "Gözüñ aç ḥâleti çoḳdur mey-i nâbuñ ṣûfî", "Sebʿa-i seyyâle ṣun sâḳi" ve "Âferînler şarâb-ı gül-renge" beyitleri. Sehî'den: "Micmer görüben sûzumı içi oda yandı" ile başlayan iki beyit. Âşık Çelebi'den: "Müşterî oldı göñül bir ṣanem-i meh-çihre" ve "Lebinsüz her ne mey ki içdüm ise" beyitleri. Bunlardan "Mey iç ḫoş geç" ile "Âferînler" beyitlerini Latîfî, Melîhî'nin dilinden düşürmediği ya da sarhoşken okuduğu beyitler olarak verir; bu ikisinin onun kendi şiiri olduğu kesin değildir.

Bu parçalar, tezkirecilerin çizdiği portreyle örtüşen bir şiir dünyası gösterir. Şarap, meyhane ve zahide takılma konuları ağır basar; nükte çoğu zaman şairin kendi hâlinden, bastonundan, dökülen dişlerinden, yediği tokattan doğar. Bunların yanında Kur'an surelerine ve hat sanatına göndermeler yapan, belâgat bilgisini gösteren söyleyişler de vardır. Latîfî'nin onu "emlahu'ş-şu'arâ", yani şairlerin en tuzlusu, en hoş sözlüsü diye anması, mahlasındaki "melîh" kelimesiyle oynayan bir övgüdür.

Kronoloji

1451-1481: Fatih Sultan Mehmed'in saltanatı; tezkirelere göre Melîhî bu dönemde padişahın musahipleri arasındadır.

1481 sonrası: TDV maddesine göre II. Bayezid devrinin başlarında ölür.

911 (1505-06): Hüsameddin, Şehzade Ahmed'in Amasya'daki sünnet düğününde tanınan şairler arasında Tokatlı Melîhî'yi sayar.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar