Özgün Metin
Vezin: mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün
Ān Ḫüsrevī ki der-dü cihān şāh-ı serverest
Bādā mezīd salṭanat ū-rā muḳarrerest
Der-‘adl ü sāyeeş heme ḫoş-vaḳt ü ḥāletīm
Ẓıll-i Ḫudāst z’ān be-cihān sāye-güsterest
Maḳṣūd-ı her dü ‘ālem ü sulṭān-ı ins ü cān
Şeh Bāyezīd ḫān ki şeh-i heft kişverest
Ān mihr-i çarḫ-ı salṭanat u ḥaşmet ü celāl
Ẓıll-i Ḫudā vü devlet-i dīn-i peyamberest
Ez-rumḥ-ı cān-sitān-ı vey a‘dā kocā rehed
Hemçün ‘aṣā-yı ḥażret-i Mūsā ki ejderest
Ber-farḳhā-yı düşmen ü ḫaṣm u ‘adū-yı vey
Her dem zi-perçem-i ‘alemeş rūz-ı maḥşerest
Der-‘ālem-i ẓafer ki çonīn tāb mī-dehed
Ḫurşīd-i fetḥ z’ān ‘alem-i māh-peykerest
S̱ānī ne-dāred ū be-cihān der-kerem meger
Cūd u seḫā be-himmet-i ān şeh berāderest
Rūbeh-ṣıfat ‘adū-yı vey er mī-koned kinār
Ū der-miyān-ı bīşe-i dīn yek ġażanferest
Kes ne der-īn zamāne ki nāled zi-ẓulm-i dehr
Çün luṭf u himmeteş be-heme yār u yāverest
Ger ṣūret-i zamāne be-vechī ḥasen şeved
Rāy-ı münīr-i vey be-heme yār u yāverest
Fikr ü ḫayāl ü vehm kocā reh bered ‘aceb
Ḳadreş zi-ḳulle-i felek ey dil ki ber-terest
Ḫayl-i sipeh ki ān-ı veyest enderīn cihān
Z’ān her yekī zi-Rüstem-i devrān dil-āverest
Bā-leşker-i kevākib ü ḥaşmet şeh-i nücūm
Gūyā ki yek süvāre ez-ān cünd ü ‘askerest
Ebrār ḥayā bered zi-kef-i dür-feşān-ı ū
Cāy-ı ‘aceb ne ān ki kefeş kān-ı gevherest
Men der-du‘ā-yı devlet-i ān şāh-ı ‘ālemem
Der-ḫāṭır īn ġazel be-s̱enā vird ü ez-berest
Ey pertev-i cemāl-i to ḫurşīd-i enverest
V’ez āftāb-ı ḥüsn-i to ‘ālem münevverest
Der-sāye-i ḳad-i to eyā serv-i lāle-ruḫ
Bāġ-ı merā çi ḥācet-i serv ü ṣanavberest
Şāḫ-ı gül-i İrem be-naẓar der-ne-mī-reved
Şimşād-ı sāye-perver-i mā ez-ki kemterest
Dil bā-ḫayāl-i ḥüsn-i to tā key şeved melūl
Der-ḥücre-i dilem ki çonīn māh-manẓarest
Āsūde-dil kocā şevem ender-şeb-i firāḳ
Her dem zi-zülf-i pīç-i to teşvīş der-serest
Yā Rab çi porsed ez-leb-i la‘let dilem ‘aceb
Tekrār mī-şenīd ki şehd-i mükerrerest
Her ṣubḥ-dem zi-gül-şen-i kūyet güẕer koned
Z’ān-rū nesīm-i ṣubḥ çonīn rūḥ-perverest...
Mā-rā me-küş be-cevr ü me-nāz ez-kemāl-i ḥüsn
Dānend cümle ū zi-çi rūḥ-ı muṣavverest
Ān şāh-ı dīn ki leşker-i İslām ez-ān-ı ūst
Der-ḥüsn ü ḫulḳ Aḥmed ü der-ceng Ḥaydarest
‘Avn-i Ḫudā vü Ḫüsrev-i lev-lāk bā-veyest
Ber-her kocā ki ‘azm koned bes muẓafferest
Ān sed Sikenderī ki be-Ye’cūc mī-nihād
Dānend cümle ū zi-çi sedd-i Sikenderest
Ey nūr-ı çeşm ü dīde-i devrān u kāyināt
Gerd-i reh-i to tāc-ı ser-i Ẕāl ü Ḳayṣerest
Cüz-ḫuṭbe-i celāl-i to kār-ı diger ne-şod
Cibrīl-rā ki küngüre-i ‘arş minberest
Tā şāh-bāz-ı ‘adl-i to pervāz mī-nümūd
Ber-çeşm-i bāz menzil ü cāy-ı kebūterest
Ez-berḳhā-yı tīġ-i to çün mūm mī-güdāḫt
Ḳalb-i ‘adū vü düşmenet er seng ü mermerest
A‘dā be-yümn-i devlet-i to ger ne-mī-şevend
Çeşm-i bedān zi-ḥaşmet-i to dūr bihterest
Ez-mihr-i ḥüsnet er ne-şeved behre-ver ‘adū
V’īn āftāb şeb-pere-rā bes çi der-ḫorest
Der-‘ahd-i rūzgār-ı to kes ne-şikeste-dil
Ḫūnīn-ciger be-devr-i to bes cām u sāġarest
Her k’ū zi-zehr-i buġż-ı to mesmūm şod verā
Şemşīr-i āb-dār-ı to tiryāk-i ekberest
Ḳassām-ı lem-yezel be-çonīn ḥāl mī-nümūd
Her dem naṣīb-i düşmen-i to tīġ ü ḫancerest
A‘dā zi-dest-i çün to şehī key şeved ḫalāṣ
Gūyā ki leşker-i to hemān bād-ı ṣarṣarest
Gerd-i rehet ki rūşenī-i çeşm-i ‘ālemest
Ber-farḳ-ı şeh-süvār-ı felek tāc u efserest
Ez-ḳaṭrehā-yı şebnem-i luṭf-ı ‘amīm-i to
Mī-cūyemeş ki her yek ez-ān Baḥr-i Aḥḍarest
Ez-şehd-i şükr-i ni‘met-i ‘āmet koned beyān
Çün ney-şeker dehān-ı ḳalem pür-zi-şekkerest
Meddāḥ-ı to ne-mī-şeved ez-‘acz çün ḫalāṣ
Bes der-du‘ā şoden be-heme ḥāl ḫoşterest
Tā māh u encümī ki şeved der-felek Münīr
Envār tā ki lāzım-ı ḫurşīd-i enverest
Bādā kemāl mertebe-i ‘ömr-i āftāb
Ber-‘unṣurī ki her dü cihān z’ū münevverest
Günümüz Türkçesiyle
1. İki dünyada da şahların başı olan o hükümdarın saltanatı artsın; saltanat ona verilmiş, onda karar kılmıştır. ("Ḫüsrev" sözlük anlamıyla hükümdar demektir; eski İran şahlarının da adıdır.)
2. Onun adaletinde ve gölgesinde hepimizin vakti hoş, hâli iyidir; o, Allah'ın gölgesidir, bu yüzden dünyaya gölge salmıştır. ("Ẓıll-i Ḫudā", sözlük anlamıyla "Allah'ın gölgesi", hükümdarlar için kullanılan bir unvandır.)
3. İki âlemin maksadı, insanların ve cinlerin sultanı olan Şah Bayezid Han, yedi iklimin şahıdır. ("Heft kişver", sözlük anlamıyla yedi iklim, yani bütün dünyadır.)
4. O, saltanat, haşmet ve celal göğünün güneşidir; Allah'ın gölgesi ve Peygamber'in dininin devletidir.
5. Hz. Musa'nın ejderhaya dönen asası gibi can alan mızrağından düşmanlar nereye kaçıp kurtulsun?
6. Onun düşmanının, hasmının ve rakibinin başları üstünde, sancağının saçağı yüzünden her an mahşer günü yaşanır.
7. Zafer âleminde böylesine ışık saçan fetih güneşi, onun ay biçimli sancağıdır. (Beyitte "‘ālem" (dünya) ile "‘alem" (sancak) arasında cinas vardır. "Māh-peyker" sözlük anlamıyla ay biçimli, ay yüzlü demektir; Ersoy "ay nakışlı bayrak" der ve beyti yarım kalan bir cümle gibi açar.)
8. Cömertlikte dünyada onun bir eşi yoktur; meğer el açıklığı ile cömertlik o şahın himmetinin kardeşleridir.
9. Düşmanı tilki gibi davransa da o, din ormanının ortasında bir aslandır. (Beyit iki türlü okunabilir: Ersoy "kinār"ı kucak anlamında alır ve düşmanın tilki gibi kurnazca onu kucakladığını söyler; sözcük sözlük anlamıyla "kenar" da demek olduğundan "tilki gibi kenara çekilip kaçsa da" diye de anlaşılabilir.)
10. Bu zamanda feleğin zulmünden inleyen kimse yoktur; çünkü onun lütfu ve himmeti herkese dost ve yardımcıdır.
11. Zamanenin yüzü güzel bir biçim aldıysa, bunun sebebi onun aydın görüşünün herkese dost ve yardımcı olmasıdır. (Bu beyit Vatikan nüshasında yoktur.)
12. Ey gönül, fikir, hayal ve vehim ona nasıl ulaşsın, şaşılır; onun kadri feleğin doruğundan da yücedir.
13. Bu dünyada onun ordusundaki askerlerin her biri, zamanın Rüstem'inden daha yiğittir. (Rüstem, sözlük anlamıyla İran destanlarının ünlü pehlivanıdır.)
14. Yıldızların şahı (güneş), yıldız ordusuyla ve bütün haşmetiyle, sanki onun ordusundaki askerlerden bir süvaridir.
15. İyi kullar onun inci saçan avucundan utanır; onun avucunun bir mücevher madeni olmasında şaşılacak bir şey yoktur. ("Ebrār"ı Ersoy "Allah'a yakın olmuş kullar" diye anlar. Farsçada "ebr" sözlük anlamıyla bulut demektir ve "inci saçan avuç" sözü yağmur bulutunu da çağrıştırır; ancak metinde "ebrār" yazılıdır.)
16. Ben o âlem padişahının devletine duacıyım; övgüyle söylenmiş şu gazel gönlümde vird ve ezberdir. (Ersoy da "övgü dolu bu gazelim" diye anlar; kasidenin içindeki gazel 17. beyitte başlar.)
17. Ey cemalinin ışığı en parlak güneş olan, güzelliğinin güneşinden bütün âlem aydınlanan sevgili.
18. Ey lale yanaklı servi, senin boyunun gölgesindeyken benim bağımın serviye ve çama ne ihtiyacı var? (İkinci mısra Hâfız'ındır.)
19. İrem bağının gül dalı göze bile görünmez; bizim gölgede büyümüş şimşirimiz kimden aşağı kalır? (İkinci mısra Hâfız'ındır. Şimşir, ince ve düzgün boylu sevgilidir; İrem, sözlük anlamıyla efsanevî cennet bahçesidir.)
20. Gönlümün hücresinde böyle ay yüzlü bir güzel varken, gönül senin güzelliğinin hayaliyle daha ne zamana dek kederli kalsın?
21. Ayrılık gecesinde gönlüm nasıl rahat etsin; kıvrım kıvrım zülfünden her an başımda bir karışıklık var.
22. Yarabbi, gönlüm senin lal dudağından ne soruyor acaba? Onun iki kez süzülmüş bal olduğunu tekrar tekrar duyuyor. ("Şehd-i mükerrer", sözlük anlamıyla iki kez süzülmüş, katıksız baldır; "tekrār" ile "mükerrer" sözcükleri aynı kökten gelerek birbirini çağırır. Ersoy beytin ikinci yarısını da soru olarak anlar.)
23. Seher yeli her sabah senin mahallenin gül bahçesinden geçer; sabah rüzgârı bu yüzden böylesine can besleyicidir... (Mısraın sonundaki "..." neşirde okunamayan kelimeyi gösterir; eksik kısım tahminle doldurulmamıştır.)
24. Bizi zulümle öldürme, güzelliğinin kemaliyle de nazlanma; herkes bilir ki o güzellik, suret bulmuş bir ruhtur.
25. Askerleri İslam ordusu olan o din şahı, güzellikte ve huyda Ahmed, savaşta Haydar'dır. (Ersoy Ahmed'i Hz. Muhammed, Haydar'ı Hz. Ali diye açar.)
26. Allah'ın yardımı ve "Levlâk" hükümdarı onunla beraberdir; her nereye yönelirse zafer kazanır. ("Levlâk", "Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım" sözüne işaretle Peygamber'i anar; Ersoy da Hz. Muhammed diye açar.)
27. İskender'in Ye'cüc'e karşı kurduğu o seddi herkes bilir: o neden İskender seddidir, herkes bilir. (Beyit kapalıdır; Ersoy'un anlamı da seddin niçin İskender'e ait sayıldığını söylemekle kalır. Övgü bağlamında sultanın, düşmana karşı İskender seddi gibi olduğu kastedilmiş görünür.)
28. Ey devranın ve kâinatın gözünün nuru, senin yolunun tozu Zal'ın ve Kayser'in başına taçtır. (Zal, sözlük anlamıyla Şehnâme'de Rüstem'in babasıdır; Kayser, Rum imparatorlarının unvanıdır.)
29. Arşın burçları kendisine minber olan Cebrail'in, senin celalinin hutbesini okumaktan başka işi olmadı. (Hutbede adı okunmak, sözlük anlamıyla hükümdarlığın alametlerindendir.)
30. Senin adaletinin doğanı uçmaya başlayalı, doğanın gözü güvercine konak ve yurt olmuştur. (Adalet öyle yayılmıştır ki avcı kuş avını korur.)
31. Düşmanının kalbi taş ve mermer de olsa kılıcının şimşekleriyle mum gibi eriyordu.
32. Düşmanlar senin devletinin uğurundan nasip almıyorsa, o kötü gözlerin senin haşmetinden uzak durması daha iyidir. (Ersoy beytin ilk yarısını "devletinin kutluluğunu istemezlerse" diye anlar. Vatikan nüshasında "şevend" yerine "şeved" yazılıdır.)
33. Düşman senin güzelliğinin güneşinden pay almasa ne çıkar? Bu güneş yarasaya nasıl yaraşsın? (Yarasa, sözlük anlamıyla gün ışığına çıkamayan gece hayvanıdır.)
34. Senin devrinde kimsenin gönlü kırık değildir; senin zamanında ciğeri kanlı olan yalnız şarap testisi ile kadehtir. (Kırmızı şarapla dolu kap, ciğeri kan ağlayan bir âşığa benzetilir.)
35. Senin kininin zehriyle zehirlenen herkes için, keskin ve parlak kılıcın en büyük panzehirdir.
36. Ezelden ebede payları bölüştüren (Allah), bu hâli böyle göstermiştir: düşmanının payı her an kılıç ve hançerdir.
37. Düşmanlar senin gibi bir şahın elinden ne zaman kurtulabilir? Senin ordun sanki kasırga rüzgârıdır. ("Bād-ı ṣarṣar", sözlük anlamıyla soğuk ve yıkıcı fırtınadır.)
38. Âlemin gözünün aydınlığı olan yolunun tozu, feleğin binicisinin (güneşin) başına taç ve hükümdar tacıdır.
39. Herkese yayılan lütfunun çiy damlalarına bakıyorum: her biri bir Bahr-i Ahdar'dır. ("Bahr-i Ahdar" sözlük anlamıyla "Yeşil Deniz"dir; Ersoy Hint Okyanusu diye karşılar.)
40. Herkese ulaşan nimetinin şükrünün balını anlattığı için kalemin ağzı şeker kamışı gibi şekerle doludur. (Kalem de şeker kamışı gibi kamıştan yapıldığı için iki sözcük birbirini çağırır.)
41. Seni öven acizlikten kurtulamadığına göre, her hâlde duaya geçmek daha iyidir.
42. Ey Münîr, felekte ay ve yıldızlar oldukça, ışık en parlak güneşin ayrılmaz niteliği oldukça… (Beyit iki türlü okunabilir: Ersoy "Münīr"i mahlas olarak hitap biçiminde okur; sözcük sözlük anlamıyla "parlak, aydınlatan" olduğundan "felekte ay ve yıldızlar parlak oldukça" diye de anlaşılabilir.)
43. … güneşin ömrü ne kadar kemale erecekse, o mertebe iki dünyanın kendisinden aydınlandığı o varlığa (padişaha) nasip olsun. (Ersoy beyti, iki dünyayı aydınlatan güneşin, yani padişahın ömrünün uzun olması dileği olarak anlar.)
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir kırk üç beyitlik Farsça bir kasidedir ve neşirde Kaside 10 numarasını taşır. Kaside, aynı kafiyeyle süren beyitlerden kurulan, çoğunlukla bir hükümdarı ya da büyüğü övmek için yazılan uzun nazım şeklidir. Vezin "mef‘ûlü fâ‘ilâtü mefâ‘îlü fâ‘ilün" kalıbıdır. Kafiye "-er" sesidir (server, muḳarrer, güster, kişver, peyamber, ejder, maḥşer, ġażanfer, Sikender, şekker), redif de Farsçada "-dır" anlamı veren "-est"tir; Ersoy bu kasideyi girişinde "-erest kafiyeli methiye" diye anar ve redif listesinde "-est" redifli kasideler arasında gösterir. Şiir Vatikan (VT 18b) ve Viyana (VY 26b) nüshalarında bulunur; 11. beyit Vatikan nüshasında yoktur. Bu beytin ikinci mısraı, 10. beyitteki gibi "be-heme yār u yāverest" sözleriyle biter; aynı kafiye sözünün art arda iki beyitte tekrarlanması dikkati çeker. Neşirdeki başlık "Der-medḥ-i Sulṭān Bāyezīd Ḫān ḫalledallāhü milkehu", yani "Sultan Bayezid Han'ın övgüsünde; Allah mülkünü ebedî kılsın" anlamındadır.
Kasidenin düzeni öteki methiyelerden farklıdır. Şiir bir giriş tasviriyle açılmaz, ilk beyitten itibaren doğrudan övgüye girer; memduhun adı 3. beyitte "Şeh Bāyezīd ḫān" olarak gelir. 1-15. beyitler sultanın adaletini, ordusunu ve cömertliğini anlatır. 16. beyitte şair "bu gazel" der ve 17. beyitte iki mısraı da kafiyeli ikinci bir matla‘ ile kaside içinde ayrı bir gazel başlar; sekiz beyitlik bu bölüm (17-24) sevgiliye hitap eder. 25. beyit "Ān şāh-ı dīn" sözleriyle yeniden sultana döner ve övgü 40. beyte kadar sürer. 41. beyit şairin övgüde acizliğini itiraf ettiği beyittir; mahlas 42. beyitte "Münīr" olarak geçer ve kaside "tā … tā …" (… oldukça) kalıbıyla kurulan iki beyitlik duayla biter. Kime yazıldığı başlıktan ve 3. beyitten bellidir; ne zaman sunulduğuna dair kaynakta bilgi yoktur.
Anlam ve Söz Sanatları
Övgü bölümleri hükümdarı dinî ve destanî figürlerle karşılaştırır. Mızrağı Hz. Musa'nın ejderhaya dönen asasıdır (5), askerlerinin her biri Rüstem'den yiğittir (13), güneş bile onun ordusunda bir süvaridir (14), kendisi güzellikte Ahmed, savaşta Haydar'dır (25), yolunun tozu Zal'ın ve Kayser'in başına taç olur (28), Cebrail onun adına arşın burçlarında hutbe okur (29). Bu dizide İran destanından, peygamber kıssalarından ve İslam tarihinden alınmış adlar yan yana kullanılır; mübalağa kasidenin temel sanatıdır. 7. beyitte "‘ālem" (dünya) ile "‘alem" (sancak) arasında cinas vardır. 30. beyit, adalet temasını av kuşları üzerinden anlatır: sultanın adaleti uçmaya başlayınca doğanın gözü güvercine yuva olur. 34. beyitte kırmızı şarapla dolu testinin ve kadehin "ciğeri kanlı" olması bir hüsn-i talildir; sultanın devrinde kimsenin gönlü kırık olmadığı için kan yalnız kadehe kalmıştır. 35. beyitte zehir ile panzehir, 33. beyitte güneş ile yarasa karşı karşıya konur. 11. beyitteki "rāy-ı münīr" (aydın görüş) tamlaması şairin mahlasını da hatırlatır; 42. beyitte de "Münīr" sözcüğü hem mahlas hem "parlak" anlamıyla okunabilir.
17-24. beyitlerdeki gazel kasidenin en dikkat çekici bölümüdür. Ersoy'un tespitine göre 18. ve 19. beyitlerin birinci mısraları Münîrî'nin, ikinci mısraları Hâfız-ı Şîrâzî'nindir. Bu iki mısra, Hâfız'ın "Bāġ-ı merā çi ḥācet-i serv ü ṣanavberest" diye başlayan gazelinin matla‘ıdır; gazel Kazvînî ve Ganî neşrinde 39 numaradadır. Münîrî, Hâfız'ın matla‘ını ikiye bölüp her mısraın önüne kendi yazdığı birer mısra eklemiştir. Kazvînî ve Ganî metninde ikinci mısra "şimşād-ı ḫāne-perver" diye geçer, Münîrî'nin metninde ise "şimşād-ı sāye-perver" yazılıdır. Hâfız'ın gazeli de aynı vezinde ve "-erest" sesiyle biter; Hâfız'ın kafiye sözlerinden "muḳarrerest", "kişverest" ("heft kişver" tamlamasıyla), "mükerrerest" ve "şekkerest" Münîrî'nin kasidesinde de geçer (1, 3, 22 ve 40. beyitler). Hâfız'ın mahlas beytinde kalemini meyvesi baldan ve şekerden tatlı bir nebat dalına benzetmesi, Münîrî'nin 40. beytinde ağzı şekerle dolu kalem imgesini hatırlatır; bu son benzerliği Ersoy anmaz, metinlerin karşılaştırılmasından çıkan bir gözlemdir.
Gazel bölümünün öbür beyitleri de sevgiliye söylenen yerleşik imgeleri kullanır: güneş gibi yüz (17), lale yanaklı servi (18), İrem bağının gül dalı ve şimşir (19), ayrılık gecesi ile kıvrım kıvrım zülüf (21), iki kez süzülmüş bal gibi dudak (22) ve sevgilinin mahallesinden geçen seher yeli (23). 22. beyitte "tekrār" ile "mükerrer" sözcükleri aynı kökten gelerek bir ses ve anlam oyunu kurar. Kasidenin içine gazel yerleştirilmesi, övgünün bir bölümünü sevgiliye hitap biçiminde söylemeye imkân verir; şair 25. beyitte bu sevgiliden doğrudan sultana geçer.
Ersoy'a göre Münîrî Farsça kasidelerinde klasik İran şiirinin iki büyük kasidecisi Zahîr-i Fâryâbî ile Selmân-ı Sâvecî'nin etkisinde kalmış, onları adlarıyla da anmıştır. Bu kaside, Ersoy'un adını verdiği nazireler arasındadır: "mef‘ûlü fâ‘ilâtü mefâ‘îlü fâ‘ilün" vezinli ve "-erest" kafiyeli methiye hem Selmân'a hem Zahîr'e nazire olarak yazılmıştır. Ersoy karşılaştırmayı Selmân Dîvânı'nın Mansur Müşfik neşrine ve Zahîr Dîvânı'na dayandırır; iki şairin hangi kasidelerinin örnek alındığı burada ayrıca incelenmedi. Kasidede Hâfız'ın mısralarının da yer alması, Münîrî'nin Farsça şiirinde Hâfız'ın ağırlığını gösteren bir örnektir; Ersoy bu iki beyti girişinde Münîrî'nin Hâfız'dan etkilenmesinin kanıtları arasında sayar. Günümüz Türkçesi aktarımı Farsça metne ve Ersoy'un aparattaki anlamlarına dayanır; Ersoy'dan ayrılan ya da onun iki türlü anlaşılabilecek yerlerini açan okumalar beyitlerin altında belirtilmiştir.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Ersen Ersoy (hzl.), II. Bayezit Devri Şairlerinden Münîrî ve Dîvânı (İnceleme-Metin), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 55-58, K 10 (giriş s. 5, 9, 13). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf (arşiv kopyası: https://web.archive.org/web/20220803084052/https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf?0)
- Hâfız-ı Şîrâzî, Dîvân (Muhammed Kazvînî ve Kâsım Ganî neşri), gazel 39, "Bāġ-ı merā çi ḥācet-i serv ü ṣanavberest", Vikitekst (Farsça). https://fa.wikisource.org/wiki/دیوان_حافظ/باغ_مرا_چه_حاجت_سرو_و_صنوبرست
Akademik çalışmalar
- Ümran Ay, "Münîrî Amâsî", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2019. https://islamansiklopedisi.org.tr/muniri-amasi
Çevrimiçi kaynaklar






