Münîrî, II. Bayezid'in ve oğlu Şehzade Ahmed'in Amasya'daki sancakbeyliği yıllarında yetişmiş, ömrünün hemen tamamını bu şehirde geçirmiş bir divan şairidir. Asıl adı kaynaklarda farklı geçer: Mihr ü Müşterî tercümesinin kendi eliyle yazdığı nüshada kendini "Münîrî bin Mehmed" diye anar, Hüseyin Hüsameddin ise ondan "Münîrî Mehmed Çelebi bin Yûsuf Çelebi" diye söz eder. Şehzade Ahmed'in divanında nişancılık yapmış, Türkçe ve Farsça şiirlerden oluşan bir divan tertip etmiş, Farsçadan bir aşk mesnevisini Türkçeye aktarmış ve Türk edebiyatının bilinen en uzun manzum siyerinin şairi olarak anılmıştır. Hayatına dair ayrıntılar Tarihî Şahsiyetler bölümündeki biyografisinde yer alır; burada ağırlık eserlerine ve bugün okunabilen şiirlerine verilmiştir.

Münîrî'yi Amasya edebiyatı için önemli kılan yalnız hacimli eserleri olmaz. Divanında Amasya'yı Şîraz'ın meşhur mesirelerine tercih eden bir Farsça gazel, Şehzade Ahmed'le birlikte yaptığı Lâdik yolculuğunu anlatan seksen bir beyitlik bir mesnevi ve 887 yılında iki oğlunu bir hafta arayla kaybedişini anlatan uzun bir mersiye bulunur. Kaybolan bir mensur eseri de Amasya tarihi için kaynak olmuştur: Hüseyin Hüsameddin, Şehzade Ahmed devrinin Amasya'sını anlatırken büyük ölçüde onun tarih mecmuasına dayanmıştır. Divanının tenkitli metni 2010'da Ersen Ersoy tarafından doktora tezi olarak hazırlanmış, 2017'de Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından elektronik kitap olarak yayımlanmıştır; aşağıdaki örneklerin çoğu bu neşirden alınmıştır.

Hayatı ve Amasya Yılları

Doğum tarihi bilinmez. Mahlası, "aydınlatan, ışık veren" anlamındaki münîr kelimesinden gelir ve şair vezne göre hem Münîr hem Münîrî biçimini kullanır. Ersoy, aynı yıllarda Amasya'da yaşamış Âfitâbî ve Mihrî'nin mahlaslarının da güneşle ilgili olmasını tesadüf saymaz; Latîfî de Mihrî maddesinde bu üç şairi hemşehri olarak birlikte anar. Adı konusunda karışıklık vardır. Bursalı Mehmed Tâhir, Osman Fevzi Olcay ve Mehmet Nâil Tuman onu "İbrâhim Çelebi" diye kaydeder; Ersoy ve TDV maddesinin yazarı Ümran Ay, Mihr ü Müşterî'nin ketebesine dayanarak bu adı yanlış bulur. Baba adı da iki türlüdür: ketebede Mehmed, Hüsameddin'de Yûsuf. TDV maddesi, II. Bayezid devrine ait bir in'âmât defterine dayanarak babası Mehmed Efendi'nin divanda nişancılık yaptığını yazar.

Gençliğinin bir bölümünü askerlikte geçirmiştir. Mihr ü Müşterî'deki "Sipahilikde iş yok itmedügüm / Nedendür bilmezem bitmedügüm" beytinden, nişancılıktan önce uzun süre sipahi olarak hizmet ettiği anlaşılır. Divandaki "N'ola olduňsa cihānda śāĥibü's-seyf ve'l-ķalem" mısraı da hem kılıç hem kalem ehli olduğunu söyler. Derleyeni belli olmayan bir nazire mecmuasında şiirinin başına "Münîrî-i Kâdî" yazılmış olması, bir dönem kadılık yapmış olabileceğini düşündürür. Hattın bütün türlerinde yazdığını kendisi söyler; aynı şehirde ve aynı yıllarda Şeyh Hamdullah'ın bulunması, onun bu büyük hattatın çevresinde yetişmiş olabileceği tahminine yol açmıştır.

Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ne göre "Amasya'nın kibâr-ı fuzalâ ve üdebâsından" Münîrî Mehmed Çelebi 910 (1504-1505) yılında Şehzade Ahmed'in nişancısı oldu. 915 (1509-1510) yılında şehzadenin divan erkânı sayılırken vezir Yularkısdı Sinan Paşa'nın hemen ardından "nişâncı Münîrî Çelebi bin Yûsuf" gelir. 911 yılında Şehzade Ahmed'in oğulları için Amasya'da yapılan sünnet düğününü anlatırken Hüsameddin, şehrin tanınmış Türk şairlerini Çeşmî, Şermî, Figânî, Kâmî, Melîhî, Münîrî ve Mihrî olarak sayar ve ekler: "Bunların içinde en ayyâşı Tokatlı Melîhî, en terbiyelisi Şermî, en fâzılı da Münîrî Efendiler idi." Bu düğünde şairlerin kasideler sunup ağır caizeler aldığını da aynı eser bildirir.

Ölümü hakkındaki bilgi azdır ve çelişkilidir. Bursalı Mehmed Tâhir, kaynak göstermeden 927 (1520-1521) yılında Sofya'da öldüğünü yazar. Evliya Çelebi ise Amasya'da bizzat gördüğü ziyaretgâhlar arasında Münîrî'nin türbesini de sayar. Şairin Sofya'ya gittiğine dair başka hiçbir iz bulunmadığı için Reyhan Çorak, Amasya'da gömülü olmasını daha muhtemel bulur. Ölüm tarihi bu yüzden bütün çalışmalarda soru işaretiyle verilir.

Eserleri

Divan. Türkçe ve Farsça şiirlerden oluşan divanın bilinen üç nüshası vardır: Vatikan Kütüphanesi Turco 230, Avusturya Millî Kütüphanesi 654 ve İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY 5580. Bunlardan en zengini Vatikan nüshasıdır. İstanbul Üniversitesi nüshasının ayrı bir değeri vardır: ketebesine göre onu Sultan III. Murad kendi eliyle istinsah etmiştir. 1503 tarihli Topkapı Sarayı kütüphane kataloğunda II. Bayezid'in hususi kitaplığında bir Münîrî divanı bulunduğu görülür; bu nüshanın akıbeti bilinmez. Ersoy buradan divanın 1503'ten önce tertip edildiği sonucuna varır, TDV maddesi ise 1502'de tamamlandığını yazar. Ersoy'un üç nüsha ve nazire mecmualarından kurduğu metinde iki mesnevi, iki terciibend, yirmi dokuz kaside, bir tahmis, bir murabba, 150 Farsça ve 330 Türkçe gazel, yirmi bir tuyuğ, on yedi muamma, dokuz müfred ve bir tarih kıtası yer alır; toplam hacim 4000 beyit civarındadır. Kasidelerin on dördü II. Bayezid'e, yedisi Şehzade Ahmed'e sunulmuştur. Latîfî, Münîrî'nin "Fârisî ve Türkî iki pâre Dîvânı" olduğunu söyler; ayrı bir Farsça divan bugüne kadar bulunamamıştır. İstanbul Üniversitesi nüshası üzerinde Ayten Akmandor 1980'de bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır.

Mihr ü Müşterî. Assâr-ı Tebrîzî'nin (ö. 1381) aynı adlı Farsça mesnevisinin manzum tercümesidir. Istahr padişahı Şâpur'un oğlu Mihr ile vezirin oğlu Müşterî arasındaki sevgiyi anlatan eserde kahramanların adları gök cisimlerinden seçilmiştir. Münîrî, yaklaşık 5120 beyitlik asla bin beyit kadar ekleme yapmış, araya on bir gazel ve pek çok atasözü yerleştirmiştir; tercüme 6011 beyittir. Şairin kendi eliyle yazdığı nüsha British Library'de (Or. 7742) bulunur ve ketebesine göre 9 Şevval 892 (28 Eylül 1487) tarihinde tamamlanmıştır. İkinci nüsha Millet Kütüphanesi'nde, Ali Emîrî Efendi manzum eserleri arasındadır ve sonu eksiktir. Eser üzerinde Ayten Akmandor 1983'te doktora tezi hazırlamıştır. Münîrî bu mesnevide Ahmedî ile Şeyhî'yi "bu fennüň şeyhi" diye anar ve kendi hattatlığını da "Hutûtun külline urdum kalem ben / Dahı bundan ilerü ne kılam ben" beytiyle dile getirir.

Manzum Siyer-i Nebî. Hz. Peygamber'in hayatını Hz. Âdem'in yaratılışından başlayıp Mekke'nin fethine ve vefatına kadar anlatan, mefâîlün mefâîlün feûlün vezniyle yazılmış yedi ciltlik bir mesnevidir. TDV maddesine göre 866 varak ve 32.475 beyittir; Çorak yaklaşık 33.000 beyit der. Bilinen tek nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Koğuşlar 994-995 numarada kayıtlıdır ve Mustafa b. Hacı Muhammed b. Mahmûd tarafından 930 (1523-1524) yılında istinsah edilmiştir. Şair eseri hiçbir devlet büyüğüne sunmamış, yalnız Allah rızası ve Peygamber'in şefaati için yazdığını söylemiştir. Kaynakları arasında Ebü'l-Hasan el-Bekrî, İbn İshak ve Erzurumlu Kadı Darîr'i anar. Eserin tamamı Marmara Üniversitesi'nde dört doktora tezine konu olmuştur: Ümran Ay (2007, I. cilt), Reyhan Çorak (2010, II-III. ciltler), Mustafa Özkat (2011, IV-V. ciltler) ve Yılmaz Top (2011, VI-VII. ciltler). Ersoy, siyerin Amasyalı Münîrî'ye ait olduğuna dair kesin bir delil bulunmadığını belirtir; ancak aynı mahlası kullanan başka bir çağdaş şair bilinmediğinden ve dil, cinas düşkünlüğü, atasözü kullanımı gibi özellikler divan ve Mihr ü Müşterî ile örtüştüğünden bu nispeti "çok kuvvetle muhtemel" sayar.

Kayıp eserler. Hüseyin Hüsameddin, Münîrî'nin Şehzade Ahmed devrine ait bir tarih mecmuasını Amasya'da Şeyh Alizâde Abdullah Efendi'nin evinde, bir münşeat mecmuasını da İstanbul'da Veliyyüddin Efendi Kütüphanesi'nde gördüğünü yazar ve tarih mecmuasının sonradan yandığını teessürle ekler. Bursalı Mehmed Tâhir bu eserin adını Tezkiretü'l-Vekâyi olarak verir. Amasya Tarihi'nin Şehzade Ahmed devrine ait sayfalarında Münîrî'nin bu mecmuadan aktarılan hükümleri hâlâ okunur: Nişancı Ahmed Câmî Çelebi'yi "âlim, edîb, şâir olmakla beraber muta'assıb, mütekebbir bir Acem" olarak anlatması, Şah İsmail'den kaçıp Amasya'ya sığınan Mîr Gıyâseddin için "gâyet müşkil, biraz da âlim, gâyet natûk, mizâc-gîr bir adamdı" demesi bunlardandır. Ersoy, münşeat mecmuasını bugün Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde bulamadığını bildirir. Osmanlı Müellifleri'nin andığı fıkha dair risaleyi ise Ersoy, çok daha sonra yaşamış İbrâhim Münîrî adlı birine ait bir eserle karıştırılmış sayar.

Edebî Kişiliği

Tezkireciler Münîrî'nin bilgisini takdir etmekle birlikte şöhretinin sınırlı kaldığını söylerler. Latîfî onu Sultan Ahmed'in methiyecilerinden ve "ol 'aṣruñ kâmil ü 'ârifleri"nden sayar, bilgi ve marifetinin genişliğine rağmen "meşâhîr-i şu'arâdan olmaduġı ecilden ḫalḳ kemâlât u ma'ârifinden ġâfil idi" diye ekler; yani meşhur şairlerden olmadığı için halk onun olgunluğundan habersiz kalmıştı. Kınalızâde Hasan Çelebi daha da karamsardır: "Lâkin niçe zemândur ki kelimâtınun bedr-i münîri matla'-ı enzâr ve ufk-ı bâl-i erbâb-ı i'tibârdan gârib olmagla ednâ lem'ası zâhir ü sâkıb degüldür." Mahlasla oynayan bu cümleye göre, şairin sözlerinin parlak dolunayı uzun zamandır bakışların doğduğu yerden batmış, en küçük ışığı bile görünmez olmuştur. Evliya Çelebi ise onu çağının şairlerinin sultanı olarak tanıtır ve Arapça, Farsça, Türkçe doğaçlama şiir söylediğini yazar.

Latîfî, doğaçlama gücüne dair bir de fıkra aktarır. Nihâdî adlı bir şair bir kusuru yüzünden değnekle cezalandırılınca Münîrî şu beyti hemen söylemiştir:

Degenek ḳıṣṣasını anmañ kim
Ṭoḳunur bir ucı Nihâdî Bege

Değnek hikâyesini hiç anmayın, çünkü bir ucu Nihâdî Bey'e dokunur. Beyit, sözü bir yandan değneğin ucuna, bir yandan da meseleyi açmanın Nihâdî'yi incitmesine bağlayan iki anlamlı bir şakadır (Latîfî, KTB 2018, s. 495).

Ersoy'un incelemesine göre Münîrî'nin asıl başarılı olduğu şekil gazeldir. Şair kendi gazellerini "âşıkâne" ve "sûznâk" diye niteler. Mutasavvıf bir şair olmadığı hâlde tasavvufî remizleri kullanır; Farsça gazellerinde Hâfız-ı Şîrâzî'nin etkisi açıktır. Ersoy on yedi Farsça gazelinin Hâfız'a nazire olduğunu tespit etmiş, Hâfız'ın bir gazelini tahmis ettiğini ve onun mısralarını kendi beyitlerine serpiştirdiğini göstermiştir. Türkçe gazellerinde Ahmed Paşa, Şeyhî ve Ahmedî'nin, Türkçe kasidelerinde Ahmed Paşa ile Edirneli İvazpaşazâde Atâî'nin, Farsça kasidelerinde Zahîr-i Fâryâbî ile Selmân-ı Sâvecî'nin izi görülür. Güneş redifli kasidesinde bu redifin ilk örneğini veren Atâî'yi ve onu meşhur eden Ahmed Paşa'yı adlarıyla anar. Divanda ağaç biçiminde yazılmış iki "müşeccer" kaside bulunması, o yıllarda şiirin görünüşüne dair arayışların da bir işaretidir.

Münîrî'nin şiiri sadeliği ve halk diline yakınlığıyla dikkati çeker. TDV maddesi, Necâtî ile başlayıp Zâtî ile süren mahallî tabir, atasözü ve deyim kullanma geleneğinde onun da başarılı olduğunu belirtir; şiirlerinde pek çok arkaik kelimeye rastlanır. Bütün eserlerinde en belirgin üslup özelliği cinasa düşkünlüğüdür. Siyer-i Nebî'nin kafiye sistemi bile büyük ölçüde cinas üzerine kurulmuştur. Buna karşılık aruzu kullanmada çok başarılı sayılmaz: Ersoy, uzun heceleri kısa okutan zihaflara ve imalelere divanda sıkça rastlandığını gösterir. Remel bahrinin fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbı, XV ve XVI. yüzyıl şairlerinde olduğu gibi onda da en çok kullanılan vezindir.

Çağdaşları arasında Münîrî'nin yerini en iyi nazire mecmuaları gösterir. Edirneli Nazmî'nin 1523'te topladığı Mecmau'n-nezâir'de altmış dört, Pervâne Bey'in 1560 tarihli mecmuasında elli bir, Eğridirli Hacı Kemal'in 1512 tarihli Câmi'u'n-nezâir'inde bir gazeli yer alır. Bu sayılar onu nazire mecmualarında şiirine en çok yer verilen şairler arasına koyar; kendisi de Necâtî, Mesîhî, Ahmed Paşa, Cem Sultan, Karamanlı Nizâmî ve Sâfî mahlaslı Cezerî Kâsım Paşa gibi şairlere nazireler yazmıştır. II. Bayezid'in ve ardından Şehzade Ahmed'in Amasya'daki saray çevresinde Âfitâbî, Makâmî, Zeyneb Hatun ve Mihrî Hatun ile aynı meclisleri paylaşmıştır. Avni Erdemir, Mihrî'nin Lâdik murabbaı, Münîrî'nin Lâdik mesnevisi ve Lâdikli Mûsâ Medhî'nin iki kasidesini karşılaştırarak aynı edebî muhitte doğmuş bu şiirlerin Şehzade Ahmed'in Amasya'dan ayrıldığı 1511'den önce yazılmış olması gerektiğini belirtir.

Şiirlerinden Örnekler

Aşağıdaki metinler yayımlanmış neşirlerden aynen alınmıştır. Divan şiirleri Ersen Ersoy'un 2017 neşrindeki çeviriyazıyla, Siyer-i Nebî'den alınan beyitler Reyhan Çorak'ın 2018 tarihli makalesindeki biçimiyle verilmiştir. Anlam paragrafları günümüz Türkçesiyle yapılmış açıklamalardır.

Gazel: "Dökdi cevāhiri śu gibi çeşm-i eşk-bār"

Dökdi cevāhiri śu gibi çeşm-i eşk-bār
Gül-zār-ı kūyuňa getürince iki bıňar

Şehlā gözi füsūnına aldanma ey göňül
Miskīnligine mestüň iňen olmaz iǾtibār

Şeh-bāz-ı zülfüňi ki gönül ŧutdı cān virüp
Her gören eydür anı ki vallāh zihī şikār

Kirpüklerümi ķan ile taĥrīr içün ķomış
Naķķāş-ı śunǾ yüzümi itdükde zer-nigār

Bildüň dil-i raķībi urup ķatı göňlüňe
Seng-i miĥekle bes bilinür ķalb-i kem-Ǿayār

Yoķdur mecāl-i cān ki gide sīneden Münīr
Yoħsa helāk iderdi beni ġam hezār-bār

Yaş döken gözüm, senin mahallenin gül bahçesine iki pınar getirince mücevherlerini su gibi döktü. Ey gönül, şehlâ gözün büyüsüne aldanma; sarhoşun miskinliğine pek itibar edilmez. Gönül can vererek zülfünün şahinini yakaladı; gören herkes "Vallahi ne güzel av" der. Yaratılışın nakkaşı yüzümü altın sarısına boyarken kirpiklerimi kanla yazı yazsın diye bırakmış. Rakibin gönlünü kendi katı gönlüne vurarak tanıdın; ayarı düşük kalp akçe mihenk taşıyla anlaşılır. Münîr, canın göğüsten çıkıp gitmeye mecali yok; yoksa gam beni bin kere helak ederdi. Matla beyti, Latîfî ve Kınalızâde'nin tezkirelerinde Münîrî'yi tanıtmak için seçilen beyittir; Latîfî'de ikinci mısra "iki pıñar", Kınalızâde'de "iki bekâr" diye geçer. Beşinci beyitteki "kalb" kelimesi hem gönül hem sahte para anlamıyla, şairin sevdiği cinas oyununun tipik bir örneğidir. İkinci beyit Vatikan ve Viyana nüshalarında bulunmaz (Ersoy 2017, s. 263-264, Türkçe gazel 86; Latîfî, KTB 2018, s. 495; Kınalızâde, KTB 2017, s. 801).

Gazel: "Śanmaň ki ġam-ı Ǿışķa bugün bāşlaruz biz"

Śanmaň ki ġam-ı Ǿışķa bugün bāşlaruz biz
Ferhād ile bu fende sebaķ-dāşlaruz biz

LaǾlüň var iken gevher aňan kimseyi ey dost
ǾUşşāķ arasında sürüben ŧāşlaruz biz

Bir ķaŧre şarāba virürüz naķd-i dü kevni
Meyħāne-i Ǿışķ içre o ķallāşlaruz biz

Nerd-i ġam-ı Ǿışķ içre metāǾ-ı dil ü cānı
Bir ad ile śarf idici evbāşlaruz biz

Mecnūn ile Vāmıķ gibi Ǿālemde Münīrī
Dīvānelerüz pes niçe yoldāşlaruz biz

Aşk gamına bugün başladığımızı sanmayın; biz bu fende Ferhad'la ders arkadaşıyız. Ey dost, senin lal dudağın dururken mücevherden söz edeni âşıklar arasından sürüp taşlarız. Bir damla şaraba iki dünyanın nakdini veririz; aşk meyhanesindeki o beş parasız rintler biziz. Aşk gamının tavlasında gönül ile can sermayesini tek bir zar atışında harcayan serserileriz. Münîrî, Mecnun ile Vâmık gibi dünyada divaneleriz; onlarla nice zamandır yol arkadaşıyız. Ersoy bu gazeli şairin kendi kişiliğine ipucu veren şiirlerinden sayar: Münîrî burada kendini dünya malına değer vermeyen, aşkı her şeyin önüne koyan bir rint olarak çizer. Gazel üç divan nüshasında bulunmaz, yalnız Pervâne Bey'in nazire mecmuasında yer alır; Ersoy, 1560'a kadar aynı mahlası kullanan başka bir şair bilinmediği için onu divan metnine almıştır. İkinci beyitte Türkçe "taş" kelimesinin vezin gereği uzatılarak okunması da Ersoy'un aruz incelemesinde örnek gösterilir (Ersoy 2017, s. 288, Türkçe gazel 135; ayrıca s. 12).

Farsça Gazel: "Leb-i laǾl-i şeker-ħāyet ki cān baħşed Mesīĥā-rā"

Be-meydān-ı Amāsiyye bi-yā Ĥāfız to ger ħˇāhī
Kenār-ı āb-ı Rükn-ābād u gül-geşt-i muśallā-rā

Zi-gül-rūyān-ı sünbül-zülf heme eŧrāf-ı vey pür şod
Nesīm-i śubĥ ez-ān āyed be-her sūyeş temāşā-rā

Ersoy'un tercümesine göre beyitlerin anlamı şudur: Ey Hâfız, eğer Rüknâbâd suyunun kenarını ve Musalla mesiresini istersen Amasya meydanına gel. Onun her tarafı gül yüzlü, saçları sünbül kokan güzellerle dolduğu için tan yeli etrafını seyre gelir. Rüknâbâd ırmağı ile Musallâ gezinti yeri, Hâfız'ın Şîraz'ı övdüğü meşhur bir gazelinde geçen iki mekândır. Münîrî, Hâfız'ın kendi mısraını hatırlatarak ona seslenir ve bu sevgili mekânların karşılığını Amasya'da bulabileceğini söyler. Sekiz beyitlik gazelin sonraki beyitlerinde de Amasya, tan yelinin cennetten selam getirdiği, hurilerin seyre çıktığı bir yer olarak anlatılır. Hâfız'a nazire niteliğindeki bu Farsça şiir, Münîrî'nin İran şiirine olan bağlılığını şehrine duyduğu sevgiyle birleştirdiği yerdir (Ersoy 2017, s. 134, Farsça gazel 2, beyit 4-5).

Mesnevi: "Der-taǾrīf-i Şehr-i Lādiķ ve Medĥ-i Sulŧān Aĥmed"

Meger vaķt-i seĥerde bir gün ey dil
Süvār oldı şeh-i devrān-ı pür-dil

Şeh-i çābük-süvār ol miŝl-i Ĥayder
Ki her işde aňa virmişdi Ĥay der

Aśıl maķśūda gelsün di Münīrī
N'ider görelüm ol bedr-i münīri

Bunı ben söyleşürken kendüm ile
Belürdi śanki cennet gendüm ile

Göründi bir güzel yir k'adı Lādiķ
Behişt-i Ǿadn anuň Ǿışķında sādıķ

Yetişmiş tāze güller deste deste
Her elden yetişür bir deste deste

Kenār-ı baĥre yetişdüň śanasın
Kişi hīc aňmaz anda ev śanasın

Nice gül gül-şen-i nīlūfer oldur
Hemān Mıśr-ı dile Nīl ü fer oldur

Biri Aķŧāġdur çarħ ile hem-ser
Görenler dir anı Allāhü ekber

Bir gün seher vakti, ey gönül, devrin yürekli şahı atına bindi. Hz. Ali gibi çevik bir süvari olan o şaha her işinde Hayy olan Allah yardım etmişti. Münîrî, asıl maksada gel de görelim o parlak dolunay ne yapar. Ben bunları kendi kendime konuşurken buğday tarlalarıyla bir cennet göründü. Adı Lâdik olan güzel bir yer belirdi; Adn cenneti bile onun aşkına bağlıdır. Taze güller deste deste yetişmiş, her elden bir demet uzanır. Gölün kıyısında deniz kenarına ulaştığını sanırsın; insan orada evini hiç anmaz. Nice gül bahçesi orada nilüfer bahçesi olur; gönül Mısır'ının Nil'i ve parıltısı odur. Dağlardan biri Akdağ'dır, gökle baş başadır; görenler onu "Allahu ekber" diyerek anar. Seksen bir beyitlik mesnevi, Şehzade Ahmed ve maiyetinin seherde atlanıp ormanlık yollardan, sarp geçitlerden Lâdik'e varışını, sonra Lâdik'in göllerini, dağlarını, güzellerini ve şehzadeyi anlatır. Seçilen beyitlerde Münîrî'nin cinas merakı açıkça görünür: Hayder ile "Hay der", Münîrî ile "münîr", kendüm ile gendüm (buğday), deste ile deste, nîlüfer ile "Nîl ü fer" birbirine ses benzerliğiyle bağlanır (Ersoy 2017, s. 113-119, Mesnevi 2, beyit 1-2, 20, 26-27, 29, 55, 57, 65).

Mersiye: "Mersiyye-i Evlād-ı Münīr"

Ķurretü'l-aynum ǾAlī birle ciger-kūşem Feraĥ
N'eylediler n'itdiler bilsem hele bārī saňa

K'ol iki tāze cüvānuň ķanını bir haftada
Śu gibi içüp bini biň derde ķılduň mübtelā

Olmış idi hicrete heştād ü heft ü heşt ü śad
Şeş cihetden göstericek baňa yüz yüz biň belā

BaǾd-ez-ān Rūķıyye-veş Belķīs-ı ŝānī duħterüm
K'anuň ādābından iderdi melek gökde ĥayā

Bī-meĥābā fücǿe birle anı da ķılduň helāk
Śūretā bedr olmış iken ķāmet ile müntehā

Ey felek, gözümün nuru Ali ile ciğerparem Ferah sana ne yaptılar, ne ettiler, bari bunu bilsem. O iki taze gencin kanını bir haftada su gibi içip beni binlerce derde uğrattın. Hicretin sekiz yüz seksen yedinci yılıydı; altı yönden bana yüz binlerce bela gösterdiğin zaman. Ardından Hz. Rukiyye gibi, ikinci bir Belkıs olan kızımı, ki onun edebinden melekler gökte utanırdı, yüzü dolunay olmuşken ve boyu kemale ermişken hiç çekinmeden ansızın onu da helak ettin. Elli dört beyitlik bu kaside biçimli mersiye, şairin hayatına dair en kesin tarihi verir: iki oğlu 887 (1482) yılında birer hafta arayla ölmüştür. TDV maddesi ölümü veba salgınına bağlar. Kızının ölümünü anlatan beyitler, aynı felaketin aileyi bir kez daha vurduğunu gösterir. Şiirin büyük bölümü vefasız feleğe sitemle geçer, sonunda ise şair tevekküle döner ve çocuklarının Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in yanında, Peygamber'in yakınlığında olmasını diler. Beyitlerin ilk ikisini Reyhan Çorak da Siyer-i Nebî üzerine makalesinde aktarmıştır (Ersoy 2017, s. 125-128, Kaside 29, beyit 19-20, 33, 42-43; Çorak 2018, s. 17).

Siyer-i Nebî'den: Hicretnâme'nin Başı

Gel iy hicrân elinde mübtelâ dil
Di söyle hicr ile ne hâl-i müşkil

İñilde ney gibi her dem olup zâr
Nice kânun umar zâr içre bîmâr

Büküp kaddüñi kıldı hicr eli çeng
Neçün iñlenmez idüp nâle âheng

Münîrî söylegil hicretle ashâb
Ne kıldı ya ne çekdi cân-ı ahbâb

Gel ey ayrılığın eline düşmüş gönül, söyle bakalım ayrılıkla ne zor bir hâl yaşanır. Ney gibi her an ağlayıp inle; inleyen hasta nice kanun umar. Ayrılık eli boyunu büküp çenge çevirdi; inlemeyi bir ahenge bağlayıp neden inlemezsin. Münîrî, söyle: hicretle ashap neler yaptı, dostların canı neler çekti. Siyer-i Nebî'nin üçüncü cildinde yer alan Hicretnâme, Çorak'a göre 1101 beyittir ve Türk edebiyatında bilinen en uzun hicretnâmedir. Şair hicret hikâyesine geçmeden önce kendine seslenerek ayrılık üzerine düşünür; ney, kanun ve çeng gibi çalgı adları burada aynı zamanda inleme, kural ve büklüm anlamlarıyla kullanılır. Bölümün devamında Dârü'n-nedve toplantısı, Hz. Ali'nin Peygamber'in yatağında yatması, Sevr mağarası, Sürâka ve Ümm-i Ma'bed hikâyeleri, sade ve konuşma diline yakın bir anlatımla işlenir (Çorak 2018, s. 21-22, beyit 2966-2968, 2974).

Tuyuğ ve Müfredler

Senüň Ǿışķuň beni dīvāne ķıldı
Cihāna ĥālümi efsāne ķıldı
İrüp şemǾ-i cemālüňden tecellī
Dil-i pür-sūzumı pervāne ķıldı

Münīrī ister iseň bī-fenā genc
ĶanāǾat gencin ola fāriġ ol var

Ķoma elden ölince Ǿışķı Münīr
Her kişi śanǾatında yarlıġanur

Senin aşkın beni divane etti, hâlimi cihana efsane yaptı; güzelliğinin mumundan bir tecelli erişip yanık gönlümü pervaneye çevirdi. Münîrî, tükenmeyen bir hazine istersen o kanaat hazinesi olsun; ondan başkasından elini çek, yürü. Münîr, ölünceye kadar aşkı elden bırakma; herkes kendi sanatında bağışlanır. Divan nüshalarında "rubâî" başlığıyla yazılan dörtlükleri Ersoy, vezinlerine bakarak tuyuğ sayar ve Münîrî'yi Anadolu sahasında tuyuğ yazan az sayıdaki şair arasına koyar; bunda Atâî'nin etkisini görür. İlk dörtlük bu tuyuğlardan biridir; ötekilerden ayrı olarak mefâîlün mefâîlün feûlün vezniyle yazılmıştır. Tek beyitten oluşan müfredler yalnız Vatikan nüshasında bulunur; seçilen ikisi, şairin kanaat ve aşk üzerine özlü sözlere yatkınlığını gösterir (Ersoy 2017, s. 380, tuyuğ 2; s. 389, müfred 1-2).

Kronoloji

887 (1482): İki oğlu Ali ile Ferah birer hafta arayla ölür; şair bu yıla tarih düşen mersiyesini yazar.

889 (1484): II. Bayezid'in yaptırdığı bir musallaya Farsça tarih kıtası söyler.

9 Şevval 892 (28 Eylül 1487): Mihr ü Müşterî tercümesinin kendi eliyle yazdığı nüshayı tamamlar.

1503: Topkapı Sarayı kütüphane kataloğunda II. Bayezid'in hususi kitaplığında bir Münîrî divanı görülür.

910 (1504-1505): Hüsameddin'e göre Şehzade Ahmed'in nişancısı olur.

911 (1505-1506): Şehzade Ahmed'in oğullarının sünnet düğününde Amasya şairlerinin "en fâzılı" olarak anılır.

915 (1509-1510): Şehzade Ahmed'in divan erkânı arasında nişancı olarak geçer.

1511 öncesi: Şehzade Ahmed'le yaptığı Lâdik yolculuğunu anlatan mesnevisini yazar.

1512: Eğridirli Hacı Kemal'in Câmi'u'n-nezâir'ine bir gazeli alınır.

927 (1520-1521): Bursalı Mehmed Tâhir'e göre Sofya'da ölür; Evliya Çelebi türbesini Amasya'da gösterir.

1523: Edirneli Nazmî'nin Mecmau'n-nezâir'inde altmış dört gazeli yer alır.

930 (1523-1524): Manzum Siyer-i Nebî'nin bilinen tek nüshası istinsah edilir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Ersen Ersoy (hzl.), II. Bayezit Devri Şairlerinden Münîrî ve Dîvânı (İnceleme-Metin), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap), s. 1-18, 113-119, 125-128, 134, 263-264, 288, 380, 389-391. ekitap.ktb.gov.tr
  • Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, c. III, İstanbul 1927, s. 243-249, 255 (Amasya Belediyesi yeni baskısı, c. 1-4). amasya.bel.tr
  • Latîfî, Tezkiretü'ş-Şu'arâ ve Tabsıratü'n-Nuzamâ, hzl. Rıdvan Canım, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2018 (e-kitap), s. 495. ekitap.ktb.gov.tr
  • Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-Şu'arâ, hzl. Aysun Sungurhan, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap), s. 801. ekitap.ktb.gov.tr

Akademik çalışmalar

  • Ersen Ersoy, II. Bayezit Devri Şairlerinden Münîrî, Hayatı, Eserleri ve Dîvânı (İnceleme-Tenkitli Metin), doktora tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 2010 (özet).
  • Reyhan Çorak, "Amasyalı Münîrî'nin Siyer-i Nebî'sinde Bulunan Hicretnâme ve Hususiyetleri", Hadis ve Siyer Araştırmaları IV/2 (2018), s. 11-48.
  • Avni Erdemir, "Aynı Edebî Muhit İçinde Üç Şair: Mihrî Hatun, Münîrî, Mûsâ Medhî ve Lâdik Methiyeleri", Turkish Studies 13/28 (2018), s. 341-379.
  • Ayten Akmandor, Münîrî ve Mihr ü Müşterî Mesnevisi, doktora tezi, Ankara Üniversitesi DTCF, 1983 (Ersoy ve Çorak'tan naklen).

Kitaplar

  • Ümran Ay, "Münîrî Amâsî", TDV İslâm Ansiklopedisi, Ek-2, Ankara 2019, s. 337-338. islamansiklopedisi.org.tr
  • Günay Kut, "British Museum'daki Bazı Önemli Türkçe Yazmalar ve Tevâif-i Aşere'den Tâife-i Bektaşiyân", Yazmalar Arasında, c. I, İstanbul 2005, s. 49-50 (Ersoy ve Çorak'tan naklen).

Çevrimiçi kaynaklar