Özgün Metin
Vezin: fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilün
Şāhid-i gül burḳa‘ın çün kim götürdi ṣubḥ-dem
Bülbül-i gūyāy ṭutsa ṭañ mıdur her ṣubḥ dem
Virür emvāt-ı nebāta yine biñ dürlü ḥayāt
Her dem enfās-ı Mesīḥā birle bād-ı ṣubḥ-dem
Ḫār elinden lāle-veş ġonca ciger-ḫūn olmaġın
Yaş yirine bülbül-i gūyā döker her ṣubḥ dem
Her seḥer vaḳtinde bülbül yanup olmasun mı kül
Ṣanki her gül āteş-i sūzān olupdur ṣubḥ-dem
Būstān-ı ‘ālem oldı ravża-i ḫuld-i berīn
Gül-şen-i nīlūferīden nice urur ṣubḥ dem
Āteş-i Vādī-i Eymenden yaḳupdur gül çerāġ
Bülbül-i gūyā Kelīmullāh gibidür lā-cerem
Şem‘-i lāle her gice ḳalsa ṣabāḥa ṭañ mıdur
Nergis-i şehlā elinden gitmez aṣlā cām-ı Cem
Mehd-i şāḫ üzre ımızġansun diyü eṭfāl-i gül
Arḳun arḳun bād-ı ṣubḥ ögrer ki vire neşv ü nem
Ṣanki ṭūṭī-beççedür burnın çıḳarmış beyżadan
Her çemen kim yiñile bitmişdür ey dil bīş ü kem
Çıḳmadan gehvāreden ‘Īsā gibi sūsen henūz
Söze dil uzatdı her güftārdan urmaġa dem
Ṣanki ḳudsīler feleklerde göñül tesbīḥ oḳur
Her ser-i serv üzre ḳumrılar kim eylerler naġam
Ḫırḳa-i sālūs ile mey nūş ider diyü müdām
Lāle ṣaḥrāya sürüldi olduġıçün müttehem
Bülbül-i şeydāya her gül olalı nār-ı Ḫalīl
İrdi her bir bāġa şöyle ḥürmet-i beytü’l-ḥarem
Mest-i şevḳ olmışdur ider ḳahḳaha kebk-i deri
Pence-i şāhīni añmaz yimez andan hīc ġam
Kesr olup ḳalb-i zemistān kend’özin maḥv eyledi
Gül-sitān-ı ‘āleme fetḥ-i bahār olalı żam
Ṣanki bir maḥbūb-ı bī-hemtādur ey dil nev-bahār
Sünbül aña perçem ü gül ḫad olupdur ġonca fem
Nergis-i zerrīn-külāh oldısa n’ola pīşvā
Kār-dīde pīr olur ser-leşker-i ḫayl ü ḫaşem
Ġoncanuñ ḳatdı feraḥdan ḫandeyile yüregi
Bāde-i gül-gūn içelden za‘ferān ile be-hem
Ḫurrem olsun diyü sulṭān-ı gül ey dil āb-rūd
Gösterür āvāzeler birle sürūd-ı zīr ü bem
Sāḳīyā gül devridür cām-ı muravvaḳ ṣun berü
Çarḫ-ı kec-reftār dönsün niçe dönerse ne ġam
Her nefes bād-ı nesīm āb-ı revān üzre yazar
Ṣad hezārān ṣūret-i Çīn bī-devāt u bī-ḳalem
Ṭaldırur bād-ı ṣabā nīlūferüñ başın ṣuya
Kīse-i gülden zer alduñ diyü olmış müttehem
Şāhid-i gül ḳarşusına bülbül-i gūyā-yı mest
Ṣad hezār oḳur bunuñ gibi ġazeller dem-be-dem
Ey cemāli lāle-zār-ı gül-şen-i bāġ-ı İrem
Leblerüñdür ġonca-i sīr-āb-ı gül-zār-ı ‘adem
Her şükūfe gözin açmışdur deñer biñ cān ile
Sen gül-endāmı temāşā ḳılmaġa ser-tā-ḳadem
Cennetüñ ṣankim zümürrüd ḳaṣrıdur ġılmān ile
Sebze-zār-ı kūşe-i gül-şen senüñle ey ṣanem
Gūyiyā bir kāsedür pür-āb ile nergis ṭolu
‘Abher-i çeşmüñ ḫayāli birle şöyle çeşm-i nem
Ġoncalardur ṣanki gül-şende yetişür ḫārdan
Ḳaṭreler kim ḥāṣıl ider ḳanlu yaşlardan müjem
Gül-şen-i cennetde iki sözde bir ṭāvūs-ı ḳuds
Şeh-per-i ṭūṭī ḫaṭuñ ḥaḳḳına ider hep ḳasem
Sāyesinde ḳaddüñüñ ḫoş geçmegin serv-i sehī
Hergiz uzatmaz ḫazān yili aña dest-i sitem
Lāle gibi baġrumı ḫūn itdüñ ise ġam degül
Ġāyeti ḫūn-ı ciger birle yoluñda cān virem
Çekmeden reyḥān-ı ḫaṭṭ-ı sebzüñüñ bār-ı ġamın
Niçün oldı bilmezem ḳadd-i benefşe müfteḫam
Sen gül-endām ile seyr-i gül-sitān itmiş Münīr
Ben bunuñ şükrini yā Rab nicesi idebilem
Levḥ-i dilde lāle-ruḫlar naḳşı ḫaylī var idi
Münşī-i reyḥān-ı ḫaṭṭuñ çekdi mecmū‘-ı raḳam
Nev-cüvān itdi yine pīr olmış iken ‘ālemi
Sen gül-endām ile devr-i Ḫüsrev-i encüm-ḥaşem
Gül-bün-i gül-zār-ı devlet ḥażret-i Şeh Bāyezīd
Mālik-i mülk-i ‘Arabdur Ḫüsrev-i Türk ü ‘Acem
Mesned-i şer‘-i resūl ol şāh-ı ins ü cān k’odur
Gül gibi vech-i ḥasen birle şeh-i Yūsuf-şiyem
İ‘tidāl-i devr-i ‘adlidür zamānuñ revnaḳı
‘Ālem eyyām-ı bahār ile olur bes muġtenem
Būstān-ı feyżine ḫalḳ-ı cihān yüz ṭutduġı
Hergiz andan kimse lā işitmedi illā ne‘am
Sofra-i cūduñda şāhā fī’l-mes̱el bir kāsedür
Her ne deñlü ṭolsa bāġ-ı ‘ālem envā‘-ı ni‘am
Ṣad hezār olsa şükūfe küllinüñ güldür şehi
Nitekim sen Ḫüsrevisin şehler olmışdur ḫadem
Nefḫa-i bād-ı nesīm-i ‘adl-i rūḥ-efzāñ ile
Oldı ebter defter-i faṣl-ı zemistān-ı ẓalem
Berḳ-ı tīġ-i āb-dāruñdan yanup küfr ü ḍalāl
Ḳalmadı maḥbūblardur var ise adı ṣanem
Dehr elinden sen şeh-i devrāna ḥālin bildirür
Ġonca kān-ı la‘l gibi ‘arż idüp ḫūn-ı şikem
Perçem-i ṭāvūs-ı nīzeñden yetişmegin ṣabā
Oldı ṣaḥrā-yı vücūd-ı düşmenüñde bād-ı sem
Menzil-i evvelde ḫayl-i ḥaşmetüñ ser-leşkeri
Sebze-zār-ı gül-şen-i çarḫ üzre dikmişdür ‘alem
Lāle-veş ḫūn-ı füsürde ṭutdı endāmın tamām
Ḫancer-i ser-tīzüñe ḫod ḳabża olmadı beḳam
Ġarḳ-ı ḫūn olmış yaturken lāle-veş dir düşmenüñ
Āḫir-i kār itmez imiş kişiye aṣṣı nedem
Gördi tīġ-i āb-dāra urduñ el sūsen gibi
Ser-nigūn itdi benefşe gibi a‘dāñı dijem
Dest-i sīm-efşānuña öykünmegin bād-ı ṣabā
Her dem eṭrāf-ı cihān içre nis̱ār ider direm
Devr-i ‘adlüñde ṣadā-yı heybetüñ ḥıfẓ itmegin
Sebze-zār içre yürür gürg ile ṣaḥrāda ġanem
‘Ālemi gül gibi ḫandān itmege her geh gelür
Āsmān-ı luṭfuñ üzre ebr-i nīsān-ı kerem
Dest-i gevher-bāruñuñ vaṣfını idelden ṣabā
Şerm ile cāy-ı ṣadef ‘ālemde oldı ḳa‘r-ı yem
İşidelden būstān-ı devletüñüñ revnaḳın
Bitdi düşmen yüreginde ḫarbüze gibi verem
Ebr-i nīsān mest olup dökdükçe şöyle cür‘alar
Lāle vü nergis ṣabūḥ itdükçe gül-şende be-hem
Ḫūb-rūlar gibi nāza başladuḳça ġoncalar
Ṣad hezār itdükçe bülbüller niyāz ile naġam
Gül-sitān-ı ‘ömrüñi ser-sebz ü sīr-āb eyleyüp
Luṭf-ı Ḥaḳ ḳılsun ziyāde devletüñi dem-be-dem
Günümüz Türkçesiyle
1. Gül güzeli sabah vakti peçesini kaldırınca, konuşkan bülbül her sabah nağmeye başlasa şaşılır mı? (Kafiye yerinde iki kez geçen söz bir cinastır: "ṣubḥ-dem" sabah vakti demektir; ikinci mısradaki "dem ṭutmak" ise sözlük anlamıyla ses tutturmak, nağmeye başlamaktır.)
2. Sabah yeli, Mesih'in nefesleriyle her an, ölmüş bitkilere yeniden bin türlü hayat verir. (Hz. İsa'nın nefesiyle ölüleri diriltmesine telmih vardır; bahar yeli kurumuş bitkileri canlandıran bir nefes olarak düşünülür.)
3. Gonca, diken elinden lale gibi ciğeri kan olduğu için, konuşkan bülbül her sabah gözyaşı yerine kan döker. ("Dem" Arapçada kan demektir; mısra sonundaki "ṣubḥ dem" böylece hem "sabah vakti" hem "kan" anlamıyla okunur.)
4. Her seher vakti bülbül yanıp kül olmasın mı; sabah vakti sanki her gül yakıcı bir ateş olmuştur. (Viyana nüshasında "olmasun mı kül" yerine "ölmesün mi kim" yazılıdır: "bülbül yanıp ölmesin mi".)
5. Dünya bostanı yüce ebedî cennetin bahçesi oldu; sabah, nilüfer renkli gül bahçesinden nasıl da nefesini salıyor. ("Dem urmak" sözlük anlamıyla hem "nefes vermek" hem "söz açmak, iddiada bulunmak" demektir. Nilüfer renkli bahçe, göğün mavisini anıyor görünür; beyit, tan ağarırken gökten yayılan sabah nefesini anlatır. Vatikan nüshasında "nice" yerine "niçe", yani "ne çok" yazılıdır.)
6. Gül, Eymen vadisinin ateşinden kandil yakmıştır; konuşkan bülbül de elbette Kelîmullah gibidir. (Hz. Musa'nın Eymen vadisinde ateş görüp Allah'la konuşmasına telmih vardır; Kelîmullah, "Allah'la konuşan" anlamıyla Hz. Musa'nın sıfatıdır. Kırmızı gül o ateşe, öten bülbül Musa'ya benzetilir.)
7. Lale mumu her gece sabaha kadar yansa şaşılır mı; mahmur nergisin elinden Cem'in kadehi hiç düşmez. (Lale kırmızı alevli bir muma, nergisin çanak biçimli ortası Cemşid'in kadehine benzetilir; ikisi de bütün gece süren bir işret meclisinin parçası gibi düşünülür.)
8. Gül çocukları dal beşiğinde uyuklasın diye sabah yeli onları arka arka sallayıp uykuya alıştırır, onlara tazelik ve nem versin diye. ("Ögrer" fiili sözlük anlamıyla "alıştırır, öğretir" demektir; beşik bağlamında yelin goncaları sallayarak uykuya alıştırdığı anlaşılır. Okuma kesin değildir.)
9. Ey gönül, yeni bitmiş her çimen, sanki gagasını yumurtadan çıkarmış bir papağan yavrusudur, aşağı yukarı. (Toprağı yarıp çıkan yeşil filiz, kabuğunu kırıp başını gösteren yeşil papağan yavrusuna benzetilir.)
10. Süsen, İsa gibi daha beşikten çıkmadan, her sözden bahsetmek için söze dil uzattı. (Hz. İsa'nın beşikte konuşmasına telmih vardır; süsenin uzun yaprakları dile benzetilir.)
11. Her servinin tepesinde kumrular nağmeler söyledikçe, sanki kutsal varlıklar göklerde gönülden tesbih okur. (Melekler kastedilir. Viyana ve İstanbul nüshalarında "eylerler" yerine "iderler" yazılıdır.)
12. Lale, ikiyüzlülük hırkasıyla sürekli şarap içer diye töhmet altında kaldığı için kırlara sürüldü. (Lalenin kırlarda bitmesi, riyakâr bir sofu gibi sürgün edilmesine bağlanır; kırmızı çiçek şarap kadehine, yeşil yaprakları hırkaya benzetilir. İstanbul nüshasında "ṣaḥrāya" yerine "ṣaḥrādan" yazılıdır.)
13. Gül, çılgın bülbüle Halil'in ateşi olalı beri her bir bağa Beytü'l-Haram'ın, yani Kâbe'nin saygınlığı erişti. (Halil, Hz. İbrahim'dir; atıldığı ateşin gül bahçesine dönmesine telmih vardır. Kâbe'yi inşa eden de İbrahim olduğu için bağlar Harem gibi dokunulmaz sayılır.)
14. Dağ kekliği şevkten sarhoş olmuş, kahkahalar atar; doğanın pençesini anmaz, ondan hiç gam yemez. ("Kebk-i derī" sözlük anlamıyla dağ kekliğidir; kekliğin ötüşü kahkahaya benzetilir.)
15. Kışın kalbi kırılıp kendini yok etti; çünkü gül bahçesine, dünyaya baharın fethi eklendi. (Beyitte "kesr" (kırılma), "fetḥ" (fetih) ve "żam" (ekleme) sözcükleri, sözlük anlamıyla Arap yazısındaki üç harekenin, esre, üstün ve ötrenin adlarıdır; "ḳalb" de hem yürek hem ordunun merkezi demektir. Kış, merkezi kırılmış bir ordu gibi anlatılır.)
16. Ey gönül, ilkbahar sanki eşi olmayan bir sevgilidir; sümbül onun perçemi, gül yanağı, gonca ağzı olmuştur.
17. Altın külahlı nergis öncü olduysa şaşılır mı; işi görmüş ihtiyar, ordunun ve maiyetin başı olur. (Nergisin sarı ortası altın külaha benzetilir; ikinci mısra bir atasözü gibi kurulmuştur.)
18. Gül renkli şarabı safranla birlikte içtiğinden beri goncanın yüreği sevinçten gülmekle katıldı. (Goncanın açılması gülmeye benzetilir; ortasındaki sarılık, şaraba katılmış safran gibi düşünülür.)
19. Ey gönül, ırmak, gül sultanı neşelensin diye sesleriyle ince ve kalın tellerin şarkısını çalar. ("Āb-rūd" ırmaktır; "rūd" sözlük anlamıyla Farsçada hem ırmak hem telli bir çalgı demektir. "Zīr ü bem" ince ve kalın tel, ince ve kalın sestir.)
20. Ey saki, gül devridir, süzülmüş şarap kadehini beri sun; eğri gidişli felek nasıl dönerse dönsün, ne gam. ("Devr" sözcüğü hem mevsim hem meclisteki kadehin dönüşü anlamıyla, feleğin dönmesiyle birlikte kullanılır.)
21. Seher yeli her nefeste akan suyun üstüne, hokkasız ve kalemsiz, yüz binlerce Çin resmi yazar. (Rüzgârın suyun yüzünde oluşturduğu kırışıklar, ince işçiliğiyle anılan Çin nakışlarına benzetilir.)
22. Saba yeli nilüferin başını suya daldırır; nilüfer gülün kesesinden altın aldın diye suçlanmıştır. (Nilüferin suyun içinde durması, gülün sarı ortasından altın çalmış bir suçlunun cezası gibi gösterilir.)
23. Sarhoş, konuşkan bülbül gül güzelinin karşısında, an be an bunun gibi yüz bin gazel okur.
24. Ey cemali İrem bağının gül bahçesinin lalezarı olan sevgili, dudakların yokluk gül bahçesinin suya kanmış goncasıdır. (Sevgilinin ağzı küçüklüğünden "yokluk" sözüyle anlatılır; gonca da bu küçük, kapalı ağza benzer.)
25. Her çiçek, sen gül bedenliyi baştan ayağa seyretmek için gözünü açmıştır; bu seyre bin can verilse değer.
26. Ey güzel, gül bahçesinin köşesindeki yeşillik seninle, sanki gılmanlarıyla birlikte cennetin zümrüt köşküdür. ("Ṣanem" sözlük anlamıyla puttur, şiirde güzel sevgiliyi anlatır.)
27. Senin nergis gibi gözünün hayaliyle yaşlı gözüm, sanki içinde nergis olan, su dolu bir kâsedir. ("‘Abher" sözlük anlamıyla nergis türünden bir çiçektir.)
28. Kanlı gözyaşlarımdan kirpiklerimde biriken damlalar, sanki gül bahçesinde dikenden biten goncalardır. (Kirpikler dikene, kanlı yaş damlaları kırmızı goncaya benzetilir.)
29. Cennet gül bahçesinde kutsal bir tavus, papağan kanadına benzeyen ayva tüylerin üzerine durmadan yemin eder. ("İki sözde bir", her iki sözünden biri, yani sık sık demektir. "Şeh-per-i ṭūṭī", papağanın en büyük kanat tüyüdür; yanaktaki yeşil ayva tüyleri ona benzetilir. Vatikan nüshasında "ider hep" yerine "eylerler" yazılıdır.)
30. Dik servi senin boyunun gölgesinde hoş vakit geçirdiği için güz yeli ona hiçbir zaman zulüm elini uzatmaz.
31. Bağrımı lale gibi kana boyadınsa gam değil; nihayet yolunda ciğer kanıyla can vereyim.
32. Senin yeşil ayva tüylerinin reyhanının gam yükünü çekmeden menekşenin boyu niçin yüceldi, bilmiyorum. (Kafiye sözü "müfteḫam" bu biçimiyle açık değildir; burada sözlükteki "müfaḫḫam", yani yüceltilmiş, ulu anlamıyla okunmuştur. Menekşe, sevgilinin ayva tüyleri için hiç dert çekmediği hâlde itibar görmüş gibi anlatılır.)
33. Münîr seninle, gül bedenliyle gül bahçesini seyretmiş; ya Rab, ben bunun şükrünü nasıl ödeyebilirim.
34. Gönül levhasında lale yanaklıların nakşı pek çoktu; senin reyhan gibi yeşil ayva tüylerinin kâtibi hepsinin üstünü çizdi. ("Ḫaṭ" hem yazı hem ayva tüyü demektir; levha, nakış, kâtip ve rakam sözcükleri yazı alanından bir tenasüp kurar.)
35. Sen gül bedenliyle birlikte, yıldızlar kadar maiyeti olan hükümdarın devri, ihtiyarlamış olan dünyayı yeniden genç kıldı. (Vatikan nüshasında "olmış" yerine "itmiş" yazılıdır. Bu beyit sevgiliden hükümdara geçişi hazırlar.)
36. Devlet gül bahçesinin gül fidanı Hazret-i Şah Bayezid'dir; o, Arap mülkünün sahibi, Türk'ün ve Acem'in hükümdarıdır.
37. İnsanların ve cinlerin şahı olan o hükümdar, Peygamber şeriatının dayanağıdır; gül gibi güzel yüzüyle Yusuf huylu bir şahtır.
38. Zamanın parlaklığı onun adalet devrinin ılımlılığındandır; dünya ancak böyle bahar günleriyle ganimet sayılır. (Baharın ılıman mevsim oluşuyla adaletin ölçülülüğü aynı "i‘tidāl" sözüyle birleştirilir. Viyana ve İstanbul nüshalarında "zamānuñ" yerine "cihānuñ" yazılıdır.)
39. Dünya halkı onun feyiz bostanına yöneldi yöneleli, ondan kimse asla "hayır" işitmedi, hep "evet" işitti. (Arapça "lā" (hayır), "illā" (ancak) ve "ne‘am" (evet) sözcükleri kullanılır; "lā … illā" dizilişi kelime-i tevhidi de hatırlatıyor görünür.)
40. Ey şah, dünya bağı ne kadar çeşit nimetle dolarsa dolsun, senin cömertlik sofranda bir kâse gibidir.
41. Çiçekler yüz bin olsa da hepsinin şahı güldür; nitekim sen hükümdarsın, şahlar sana hizmetkâr olmuştur.
42. Ruhu artıran adaletinin seher yelinin esintisiyle zulüm kışı mevsiminin defteri kapandı. ("Ebter" sonu kesik, soysuz demektir. "Ẓalem" kafiye sözü burada zulüm anlamıyla okunmuştur; kışın karanlıklarını da çağrıştırır.)
43. Su verilmiş kılıcının şimşeğiyle küfür ve sapkınlık yanıp tükendi; eğer adı "put" olan bir şey kaldıysa, o da güzellerdir. ("Ṣanem" hem put hem güzel sevgili demektir; beyit bu iki anlam üzerine kurulmuştur.)
44. Gonca, la‘l madeni gibi karnındaki kanı göstererek, devrin şahı olan sana feleğin elinden çektiği hâli bildirir. (İstanbul nüshasında "dehr" yerine "devr" yazılıdır.)
45. Saba yeli senin mızrağının tavus tüyünden perçeminden geçtiği için düşmanının varlık çölünde zehirli bir yel oldu.
46. Haşmet ordunun başkumandanı daha ilk konakta göğün gül bahçesinin yeşilliği üstüne sancak dikmiştir.
47. Düşmanın bütün bedenini lale gibi pıhtılaşmış kan kapladı; keskin uçlu hançerine bakkam bile kabza olmadı. (Mısra kapalıdır. Kafiyedeki "beḳam" sözlük anlamıyla kırmızı boya veren bakkam ağacı olarak okunmuştur; düşman kanının hançeri kabzasına kadar kızıla boyadığı kastedilmiş olabilir.)
48. Düşmanın lale gibi kana batmış yatarken der ki: İşin sonunda pişmanlık kişiye fayda etmezmiş. (İkinci mısra "son pişmanlık fayda vermez" sözünü andırır.)
49. Su verilmiş kılıca süsen gibi el attığını gördü; düşmanlarını menekşe gibi başı önünde ve kederli bıraktı. (Mısranın öznesi açık değildir; feleğin ya da zamanın gördüğü anlaşılır. "Dijem" sözlük anlamıyla Farsçada kederli, asık yüzlü demektir. Süsenin kılıca benzeyen yaprakları ve menekşenin eğik başı benzetmenin dayanağıdır.)
50. Saba yeli senin gümüş saçan eline özendiği için her an dünyanın dört bir yanına dirhemler saçar. (Rüzgârın dağıttığı ak çiçek yaprakları gümüş paralara benzetilir.)
51. Senin adalet devrinde heybetinin sesi koruduğu için koyun, kurtla birlikte çayırda ve kırda yürür.
52. Lütfunun göğünün üstüne kerem nisan bulutu, dünyayı gül gibi güldürmek için her zaman gelir.
53. Saba yeli senin inci yağdıran elini anlatalı beri sedef, utancından dünyada yurt olarak denizin dibini seçti. (Sedefin denizin dibinde bulunması, cömertlikte sultanın eline yenilmesinden duyduğu utanca bağlanır.)
54. Devlet bostanının parlaklığını işiteli beri düşmanın yüreğinde kavun gibi bir verem bitti. ("Verem" sözlük anlamıyla Farsçada şiş, yumru demektir; kavun benzetmesi buradan gelir. Türkçede ise sözcük bilinen hastalığın adıdır. Bostan ve kavun da birbirini çağırır.)
55. Nisan bulutu sarhoş olup böyle yudumlar döktükçe, lale ve nergis gül bahçesinde birlikte sabah şarabı içtikçe,
56. Goncalar güzel yüzlüler gibi nazlanmaya başladıkça, bülbüller yalvararak yüz bin nağme söyledikçe,
57. Hakk'ın lütfu ömrünün gül bahçesini yemyeşil ve kana kana sulanmış eylesin, devletini an be an artırsın.
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir elli yedi beyitlik Türkçe bir kasidedir ve neşirde Kaside 11 numarasını taşır. Kaside, aynı kafiyeyle süren beyitlerden kurulan, çoğunlukla bir hükümdarı ya da büyüğü övmek için yazılan uzun nazım şeklidir. Vezin remel bahrinin "fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün" kalıbıdır. Kasidede redif yoktur; kafiye "-em" sesidir (dem, cerem, Cem, nem, kem, müttehem, ḥarem, ġam, fem, ḳalem, ṣanem, ḳasem). Ersoy girişinde kafiyesi yalnız revi harfine dayanan kasideler arasında bu şiiri de örnek gösterir. İlk beş beytin kafiye yerinde aynı "ṣubḥ-dem / ṣubḥ dem" sözü, her seferinde başka bir anlamla tekrar edilir. Şiir Vatikan (VT 20b), Viyana (VY 28b) ve İstanbul Üniversitesi (Ü 12b) nüshalarında bulunur. Neşirdeki başlık "Der-medḥ-i Sulṭān Bāyezīd Ḫān ḫalledallāhü milkehū", yani "Sultan Bayezid Han'ın övgüsünde; Allah mülkünü ebedî kılsın" anlamındadır. Vatikan nüshasındaki başlık sultanı "karanın ve denizin sultanı" diye anar; bu başlığın bazı harfleri neşirde basılamamıştır.
Kasidenin bölümleri metinde açıkça ayrılır. 1-23. beyitler baharın tasviridir: gül, bülbül, lale, nergis, süsen, sümbül, servi ve kumru, sabah yeli ve nisan bulutu birbiri ardınca gelir. Bu nesib bölümü 23. beyitte bülbülün gül karşısında "bunuñ gibi" yüz bin gazel okumasıyla kapanır ve şair 24. beyitten itibaren sevgiliye seslenir. Sevgiliye hitap eden bu gazel bölümü 35. beyte kadar sürer; mahlas da alışılmışın aksine kasidenin sonunda değil, bu bölümün içinde, 33. beyitte "Münīr" olarak geçer. 35. beyit sevgilinin yanında "Ḫüsrev-i encüm-ḥaşem"in devrini anarak övgüye geçişi sağlar ve 36. beyitte memduhun adı "Şeh Bāyezīd" olarak gelir. Övgü 54. beyte kadar sürer, son üç beyit "-dükçe" ile kurulan ve yine bahar imgeleriyle bağlanan bir duadır. Kime yazıldığı başlıktan ve 36. beyitten bellidir; ne zaman sunulduğuna dair kaynakta bilgi yoktur.
Anlam ve Söz Sanatları
Kasidenin girişi, divan şiirinde bahâriyye denen türden bir bahar tasviridir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki tanıma göre bu tasvir bağımsız bir tür değildir, kasidede övülecek büyüğün methine zemin hazırlar; bahar, Îsâ'nın nefesi gibi ölülere can veren bir mevsim olarak anlatılır. Münîrî'nin 2. beyti bu düşünceyi doğrudan söyler: sabah yeli Mesih'in nefesiyle ölmüş bitkilere hayat verir. Bahar imgelerinin çoğu peygamber kıssalarına bağlanır. Gül Eymen vadisindeki ateş, bülbül Kelîmullah Musa'dır (6); gül bülbüle Halil İbrahim'in ateşidir ve bu yüzden bağlar Kâbe kadar saygındır (13); süsen beşikte konuşan İsa gibi daha doğmadan dil uzatır (10). Doğanın her parçası bir hüsn-i talille açıklanır: lale riyakâr bir sofu gibi kırlara sürülmüştür (12), nilüfer gülün altınını çaldığı için başı suya daldırılmıştır (22), sedef sultanın cömert elinden utandığı için denizin dibine çekilmiştir (53).
Münîrî'nin cinasa düşkünlüğü bu kasidede ilk beyitten görülür. "Ṣubḥ-dem" sözü 1. beyitte sabah vaktiyle "dem tutmak" (nağmeye başlamak), 3. beyitte sabahla Arapça "dem" (kan) arasında oynar; 5. beyitte ise "dem urmak" deyimine bağlanır. 15. beyitte kışın yenilgisi, "kesr", "fetḥ" ve "żam" sözcükleriyle anlatılır; bu üç söz kırılma, fetih ve ekleme anlamlarının yanında Arap yazısındaki üç harekenin adlarıdır. 19. beyitteki "āb-rūd" (ırmak) ile "sürūd" (şarkı) ve "zīr ü bem" (ince ve kalın tel), Farsçada "rūd" sözünün çalgı anlamını da öne çıkarır. 34. beyitte "ḫaṭ" sözü yazı ve ayva tüyü anlamlarıyla kullanılır; levha, nakış, kâtip ve rakam sözcükleri tenasüp kurar. Övgü bölümündeki 43. beyit "ṣanem" sözüne dayanır: sultanın kılıcı putperestliği yok etmiştir, "put" adıyla kalanlar yalnız güzellerdir. 39. beyitte halkın sultandan "lā" (hayır) değil "ne‘am" (evet) işitmesi anlatılırken "lā … illā" dizilişi kelime-i tevhidi hatırlatır.
Övgü bölümü de bahar imgelerinden ayrılmaz. Sultan "devlet gül bahçesinin gül fidanı"dır (36), adaleti seher yeli gibi esip zulüm kışının defterini kapatır (42), cömertliği nisan bulutudur (52), devlet bostanının parlaklığı düşmanın yüreğinde kavun gibi bir şiş bitirir (54). Adaletin ılımlılığı ile baharın ılıman havası 38. beyitte aynı "i‘tidāl" sözünde birleşir; kurdun koyunla birlikte otladığı adalet devri (51) de eski bir övgü imgesidir. 48. beyitte yenilen düşmanın ağzından "son pişmanlık fayda vermez" sözünü andıran bir mısra söylenir; atasözü ve deyim kullanımı Ersoy'un Münîrî için saydığı özellikler arasındadır. Kasidede yorumu güç birkaç yer vardır: 8. beyitteki "ögrer" fiili, 32. beyitteki "müfteḫam" ve 47. beyitteki "beḳam" kafiyesi kesin olarak çözülemedi; aktarımda bunlar okunuş olarak işaretlendi.
Tarihî Bağlam
Kaside, neşirdeki başlığa göre II. Bayezid'in övgüsünde yazılmıştır; 36. beyitte sultan "Şeh Bāyezīd" adıyla, "Arap mülkünün sahibi, Türk'ün ve Acem'in hükümdarı" olarak anılır. Ersoy'un girişine göre divandaki yirmi dokuz kasidenin on dördü II. Bayezid'e methiyedir. Münîrî, Bayezid Amasya'da sancakbeyiyken onun meclisinde bulunmuştu; ancak bu kasidenin Amasya yıllarında mı yoksa saltanat yıllarında mı yazıldığına dair kaynakta bilgi yoktur.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Ersen Ersoy (hzl.), II. Bayezit Devri Şairlerinden Münîrî ve Dîvânı (İnceleme-Metin), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 59-62, K 11 (giriş s. 5, 10). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf (arşiv kopyası: https://web.archive.org/web/20220803084052/https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf?0)
Akademik çalışmalar
- Kâzım Yetiş, "Bahâriyye", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, 1991, s. 473-474. https://islamansiklopedisi.org.tr/bahariyye
- Ümran Ay, "Münîrî Amâsî", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2019. https://islamansiklopedisi.org.tr/muniri-amasi
Çevrimiçi kaynaklar






