Pompeius'un düzenlemesinden sonra Amaseia'nın kayalığı, kral sarayları ve ırmağı yerinde duruyordu; değişen, kenti dolduran insanların hukuki ve siyasi konumuydu. Saray çevresinden gelen soylu aileler, tapınak topluluklarına bağlı geniş bir nüfus ve köylerde yaşayan çiftçiler, bundan sonra Roma'nın taşra düzeni içinde yaşamlarını sürdürmek zorundaydı. Savaşın seyri ile metropolis ve neokoros unvanları ayrı yazıların konusudur; burada kentin Roma çağındaki toplumu, yani insanlar, dil, din ve sınıflar anlatılıyor.
Krallıktan Eyalete Geçişin Toplumsal Çerçevesi
Amaseia, MÖ 70'te Lucullus'un komutasındaki Roma ordusunca ele geçirildi ve Pompeius tarafından özgür kent statüsüyle Bithynia ve Pontus eyaletinin idari merkezlerinden biri yapıldı. MÖ 3 ya da 2 yıllarında kent Galatia eyaletine, Pontus Galaticus adlı bölgeye bağlandı; İmparator Traianus döneminde, yaklaşık MS 112'de Kappadokia eyaletinin parçası oldu. Her bağlanma, kentin bağlı olduğu valiliği ve komşu bölgelerle ilişkisini değiştirdi, ama gündelik toplumsal doku bu yeniden düzenlemelerden daha yavaş dönüştü.
Bu bağlanmanın kent halkının gündelik hayatına geçen en kalıcı izi, zamanı ölçme biçimiydi. Amaseia, kendi takvim çağını MÖ 3 yılından, yani Roma eyalet düzenine katıldığı yıldan başlatır ve yılları bu çağa göre sayardı. Bir babanın oğlu için diktirdiği mezar taşında geçen 172 yılı, bu hesapla MS 169'a denk gelir. Antoninus Pius döneminde basılan bir bronz sikkede de aynı sayım görülür: Kentin adı "Pontus'un metropolisi ve birincisi" sıfatıyla birlikte yazılmış, altına 157 yılı, yani MS 154/155 işlenmiştir. Sikkenin arka yüzünde, elini Kerberos'un üzerine uzatmış biçimde oturan Sarapis yer alır. Mezar taşından sikkeye uzanan bu ortak takvim, kentlilerin kendilerini Roma'ya katılış anından başlayan bir zaman çizgisi içinde gördüğünü gösterir.
Geçişin ilk sonuçlarını Amaseialı coğrafyacı Strabon'un çağdaş bir gözlemci olarak bıraktığı satırlardan okuyabiliriz. Strabon, Amaseia'nın da bir zamanlar krallara verildiğini, ama şimdi eyalet olduğunu not eder. Kendi yurdunu Pontus'un en geniş ve en iyi bölgesi sayar; yine de aynı bölümde, Mithridates savaşları yüzünden ülkede birçok yıkık kale ile geniş ıssız toprakların kaldığını ekler. Ona göre bölge ağaçlıktır, bir kısmı at otlağına ve öteki hayvancılığa uygundur, bütünüyle yerleşime elverişlidir. Savaşın izleri nüfusun dağılımında ve toprakların kullanımında görünüyordu, ama ülke yaşanabilir olmayı sürdürüyordu.
Roma yönetimi, Pontus'un kimi bölgelerini bir süre krallara ve bağlı hükümdarlara da bıraktı. Strabon'un çağdaşı Pythodoris, Pharnakeia ve Trapezus'u elinde tutan, bilge ve devlet işlerini yürütmeye yetenekli bir kadın olarak anlatılır; kocası Polemon'un ölümünden sonra yönetime geçmiş, sonra Archelaos ile evlenmişti. Komana rahipliği ise bir dönem Lykomedes'te, sonra Adiatorix'in oğlu Dyteutus'taydı. Augustus, Adiatorix'i karısı ve çocuklarıyla zafer alayında yürüttükten sonra babayı ve en büyük oğul Dyteutus'u öldürtmeye karar vermişti; ikinci oğul askerlere kendisinin ağabey olduğunu söyleyince iki kardeş arasında uzun bir çekişme çıktı, ana babaları Dyteutus'u küçüğe yol vermeye razı etti, çünkü ağabey annenin ve geride kalan kardeşin koruyucusu olmaya daha uygundu. Küçük oğul babasıyla birlikte öldürüldü; Strabon'a göre Augustus bunu sonradan öğrenince üzüldü ve hayatta kalanlara bu rahipliği verdi. Bu öykü, Roma çağında yerel soyluların kaderinin imparatorun kişisel kararlarına ne kadar bağlı olduğunu gösterir.
Hüsameddin'in Amasya Tarihi, bu geçiş yıllarını kendi kaynaklarına dayanarak farklı bir çizgide anlatır. Ona göre Pompeius kenti aldıktan sonra aşağı ve yukarı kaleyi yıktırmış, sarayı harap etmiş ve halkın bir bölümünü öldürmüştür. Hüsameddin ayrıca "Dizutar İlis" dediği bir yerel beyin Roma himayesinde otuz bir yıl Amasya'yı yönettiğini, torunu Kastor'un onu isyanla suçlaması üzerine Roma'da yargılandığını ve Çiçeron'un savunmasıyla aklanarak kente döndüğünü yazar. Bu anlatının ayrıntıları, burada yararlanılan çağdaş antik kaynaklarla doğrulanamamıştır; adların başka bölgelerin hükümdarlarına ait bilgilerle karışmış olabileceği düşünülebilir. Yine de yerel tarih yazımının, Roma'ya bağlanan yerel soyluların kaderini Strabon'un aktardığı Adiatorix öyküsüne benzer biçimde, imparatorun ve Roma mahkemelerinin elinde gördüğü açıktır.
Eski Soylu Aileler ve Strabon'un Çevresi
Kentin köklü ailelerinin yeni düzene nasıl uyum sağladığını, Strabon'un kendi ailesi çarpıcı biçimde gösterir. Strabon, annesinin büyükbabasının Dorylaos adlı kumandan olduğunu yazar. Bu Dorylaos, Mithridates Eupator'dan en yüksek onurları görmüş, Komana'nın rahipliğini de elde etmişti. Onun yeğeni olan ikinci Dorylaos ise krallığı Romalılara çevirmeye kalkıştığı için yakalanmış, o devrilince aile de gözden düşmüştü. Daha sonra annesinin amcası Moaphernes krallığın son dönemlerinde yeniden öne çıktı; ancak krallık dağılınca Moaphernes ve akrabaları, kralı önceden terk edenler dışında, kralla birlikte yeniden talihsizliğe uğradılar.
Kralı önceden terk edenlerden biri Strabon'un anne tarafından dedesiydi. Kral, dedenin amca oğlu Tibios'u ve Tibios'un oğlu Theophilos'u öldürtmüş, dede de savaşın Lucullus karşısında kötü gittiğini görünce hem onların hem kendi öcünü almak üzere harekete geçmişti. Lucullus'tan teminat alarak on beş garnizonu kendi tarafına döndürdü. Büyük vaatler yapılmıştı, ama Lucullus'un yerine Pompeius geçince durum değişti. Pompeius, Lucullus'a yaklaşmış herkesi düşman saydı; savaşı bitirip Roma'ya dönünce de Senato'nun Lucullus'un Pontuslu bazı kişilere verdiği onurları onaylamasını engelledi, çünkü savaşı bir kişinin bitirip ödüllerin dağıtımını başka birinin yapmasını haksız buluyordu. Roma'ya hizmet etmek, yerel soylu için ödüllendirilmenin güvencesi olmadı; ilişkiler Roma içindeki rekabetle de örülüydü.
Araştırmacılar, ailenin Roma yanlısı tutumunun kent içindeki konumunu nasıl etkilediğini ve ödül olarak Roma yurttaşlığı alıp almadığını tartışır. Kentte İran kültürünün Mithridates ve Tigranes yenildikten sonra da sürdüğü bilindiğinden, bu soru akla yatkındır. Strabon'un kendi yurttaşlık durumu ise kaynaklarda açıkça belirtilmez ve bu konuda kesin bir şey söylenemez.
Krallık çağının büyük rahip aileleri, kentin kayalıklarındaki anıt mezarlarla da anılır. Amasya'dan Ziyaret köyüne giden yolda, kente kırk beş dakikalık mesafede bulunan ve Aynalı Mağara adıyla bilinen kaya mezarının cephesinde iki satırlık bir yazıt vardır. Üst satır "Başrahip Tes" diye okunur; alt satır ise özenle kazınmış, büyük ölçüde okunamaz hâle gelmiştir. Studia Pontica'nın yayıncıları Tes'in Mithridates'in ya da Pharnakes'in başrahibi olduğunu ve kralın adının galip Romalıların emriyle silindiğini ileri sürmüştü. Klasik filolog George Bean, 1950'de mezarı gördükten sonra bu görüşü kabul etmez: Silinen yerde ne Mithridates ne Pharnakes adı okunabilir, üstelik alt satırın harf biçimleri üsttekinden farklıdır. Bean'e göre alt satır, mezarın sonradan yeniden kullanılmasına ait, bir ad ile baba adından oluşan ikinci bir mezar yazıtıdır ve izinsiz kazındığı için silinmiş olabilir. Hüsameddin de Fransız arkeolog Georges Perrot'ya dayanarak mezarın Zela ve Komana rahipleri gibi krallar kadar güçlü bir başrahibe ait olduğunu, o çağlarda ülkenin en büyük adamlarının bu rahipler olduğunu yazar; aynı anlatıya göre Aynalı Mağara'nın altındaki küçük kaya mezarı, hanedana mensup Pythodoris adlı bir kadına aittir. Bu son atıf başka bir kaynakla doğrulanamamıştır. Bir rahip mezarının kuşaklar sonra başka bir aile tarafından sahiplenilmesi, eski seçkin mekânlarının Roma çağında yeni sahiplerine geçtiğini düşündürür; ancak bu bir çıkarımdır.
Eğitim, Yunanca ve Kent Seçkinleri
Amaseia seçkinlerinin kültür dili Yunancaydı. Strabon Yunanca yazan bir coğrafyacıdır; ailesinin adları da bu karışık dünyayı yansıtır. Dorylaos ve Philetairos gibi Yunanca adların yanında Mithridates adı kral hanedanından gelir, Moaphernes adı ise Pers kökenli görünür. Geç Roma döneminde kentin nüfusunun ağırlıklı olarak Yunanca konuştuğu belirtilir, ancak bunun ayrıntılı bir dil dağılımına dayandığı söylenemez.
Ad verme alışkanlıkları, bu karışık mirasın kuşaklar boyunca nasıl yaşadığını mezar taşlarında da gösterir. Bean'in Beyazıt Camii avlusunda, ırmak kıyısındaki korkuluk duvarına örülü bulduğu bir mezar stelinde, yirmi iki yaşında ölen Cornelius Mithridates'e "bahtsız babası" tarafından MS 169'da dikilmiş bir anıtın yazıtı okunur. Bean'in belirttiği gibi, kral adı Mithridates hanedanın ortadan kalkmasından iki yüz yıldan fazla sonra hâlâ olağan bir ad olarak kullanılıyor ve Cornelius gibi bir Roma adıyla yan yana duruyordu. Başka taşlarda Iulius ve Aurelius gibi Roma aile adları Yunanca kişi adlarıyla birleşir: Iulius Basileus, Iulius Heraklas, Iulius Statilius, Iulius Zosimos, Aurelius Agricolaus. Bu adlar, Roma yurttaşlığının imparatorluk boyunca yayılmasıyla kentli ailelerin Roma aile adlarını benimsediğini düşündürür; hangi ailenin yurttaşlığı ne zaman aldığına dair doğrudan bir belge yoktur.
Strabon'un eğitimi, bu çevrenin Roma çağında ne kadar geniş bir dünyaya açıldığını gösterir. İlk öğrenimini Nysa'da, ünlü Poseidonios'un torunu olan retorik ustası Aristodemos'tan aldı; Aristodemos, Pontus'u ele geçiren Romalı komutanın oğullarına da ders vermişti. Genç Strabon yaklaşık MÖ 44'te Roma'ya gitti ve en az MÖ 31'e kadar orada kaldı. Peripatetik filozof Xenarchos'tan felsefe, Amisoslu Tyrannion'dan gramer öğrendi; Stoacı Athenodoros'un etkisiyle kendi Stoacı eğilimlerini geliştirdi. Bu öğretmenlerin çoğu, Roma seçkinlerinin çocuklarına ders veren Yunan aydınlardı. Strabon sonraki yıllarda Mısır'a ve Kush'a, Etrurya kıyılarına kadar gezdi; Mısır yolculuğunda Mısır valisi Aelius Gallus da yanındaydı. Amisos'tan Tyrannion'un, Amisene'den matematikçi Dionysodoros'un da çıkmış olması, bölgede Yunan kültürüne dayalı bir aydınlar ağının varlığına işaret eder. Hüsameddin de Strabon'u "coğrafyacıların piri" sayar ve Tabakâtu'l-Hükemâ'ya dayanarak onun Aristodemos'tan edebiyat ve mantık, Tyrannion'dan matematik ve gramer öğrendiğini aktarır; Amasya'nın Osmanlı kaynaklarında "Medînetü'l-Hükemâ", yani bilgeler şehri diye anılmasını da kısmen Strabon'un bu kentten çıkmasına bağlar.
Strabon, MÖ 60 ile MS 19 arasındaki dönemde Amaseia'nın düşünürlerin, yazarların ve şairlerin uğrak yeri olduğunu aktarır. Bu söz, Roma barışının sağladığı istikrarı yansıtır: Savaştan çıkmış bir ülke, birkaç kuşak içinde yeniden eğitimli bir seçkin yetiştirebilmişti. Kentin kendi surları içinde, Strabon'un anlattığına göre, hem sarayların hem kralların anıtlarının bulunduğu iki tepe ve bunları birbirine bağlayan dar bir boyun vardı; eski krallık çağının mirası, seçkinlerin gündelik manzarasının bir parçası olarak yerinde duruyordu.
Kentin adı da bu seçkin Yunan bilincinin bir parçasıydı. Strabon, Amaseia adının Amazonların kraliçesi Amasis'ten geldiği anlatısını aktarır; antik Yunan ve Roma sikkelerinde Amaseia, Amassia ve Amasia biçimlerinin hepsi görülür. Kendi kentini anlatırken Strabon, onu hem kent hem kale işlevi gören, insan öngörüsü ile doğanın birlikte kurduğu bir yer olarak över. İrmağın üzerinde iki köprü vardı; biri kentten banliyöye, öteki banliyöden dış topraklara geçerdi. Surların içinde kayaya oyulmuş iki su kanalı, kenti kuşatmaya karşı susuz bırakılamaz kılıyordu. Banliyöde yaşayanlarla surların içinde oturanlar arasındaki bu ayrım, kentin toplumsal coğrafyasını da düşündürür, ama Strabon bu konuda nüfus sayısı ya da sınıf ayrıntısı vermez.
Mezar Taşlarında Aile Hayatı
Roma çağı Amaseia'sının sıradan insanlarını, adlarıyla ve duygularıyla, en yakından mezar yazıtları tanıtır. Bu taşların çoğu sonradan cami duvarlarına, köprü ayaklarına, çeşmelere ve ev döşemelerine yapı malzemesi olarak örülmüş, bir kısmı 1910'da yayımlanan Studia Pontica derlemesine girmiş, bir kısmı da 1950'de George Bean ile P. M. Fraser'in yolculuğunda yeniden okunmuştur. Okunabilen metinler, kentte aile bağlarının, evlilik sadakatinin ve evlat sevgisinin Yunanca kalıplarla ifade edildiği bir toplumu gösterir.
Hükümet konağının yanındaki ana köprüden sonra gelen köprünün ayağına örülü bir taşta, Iulius Basileus'un "pek muhterem" karısı Avidia Theodote'yi gömdüğü yazılıdır. Yazıt, ölen kadının ağzından kusurlu bir altı ölçülü dizeyle konuşur: Tanrı duasını işitmiş, kocası hâlâ hayattayken önce kendisi ölmüş, ortak bir mezarın ikisini de taşımasını dilemiştir. Bean, kadının kocasından önce ölmekten duyduğu bu memnuniyeti garip bulur ve yazıtın aynı satırda "vakitsiz" ölümden söz etmesiyle güçlükle bağdaştığını not eder. Kentin bir sokağında, bir evin döşemesinde bulunan kırık bir taşta ise Philete adlı bir kadının kocası Eutychus'un hatırasına diktirdiği anıtın yazıtı, çok kötü ve düzensiz harflerle kazınmıştır; yazının niteliği, bu tür anıtların yalnız varlıklı ailelere özgü kalmadığını düşündürür, ancak bu bir çıkarımdır.
Yörgüç Paşa Camii'nin duvarındaki bir taşta, alınlığında üzüm salkımı kabartması bulunan bir mezar steli vardır. Glykera adlı bir anne, yirmi altı yaşında ölen "en sevgili" oğlu Aurelius Agricolaus için onu çok çalışan, ana babasına ve dostlarına saygı gösteren biri olarak anar; Bean'e göre yazıt yarım bırakılmış, gramer bakımından da kusurludur. Halifet Gazi Camii yakınındaki bir çeşmeye örülü başka bir taşta, Iulius Heraklas ile Iulius Statilius'un "süt babaları" Iulius Zosimos için bir anıt diktirdikleri okunur; yılın yazılacağı yer boş kalmıştır. Aynı aile adını taşıyan iki gencin kendilerini yetiştiren kişiye mezar diktirmesi, hane içindeki bağımlı kişilerin de ailenin hafızasında yer bulabildiğini gösterdiği şeklinde yorumlanabilir; bu bir çıkarımdır. Eski bir medresenin avlusundaki bir blokta, alınlıkta yaban domuzu olduğu anlaşılan bir hayvan kabartmasının altında, bir adamın kardeşi Agrippianus'un hatırasına yaptırdığı anıt yer alır.
Hüsameddin, Kuşköprü başında, Şamlar Mahallesi'nin güneydoğusunda, ırmak kıyısındaki tabakhanenin arkasında bir kayaya kazılmış Latince bir yazıtın şu anlamı taşıdığının haber verildiğini kaydeder: Ailenin reisi Rufis, hayattayken bu kayayı süsletmiş, kanunları düzenleyen oğlu Kleobrat için bu mezarı yaptırmış, öldüğünde kendi kemikleri de buraya konmuştur; aynı yerde ailenin atalarının, Timeyis Kroniyon ile oğlu Palikaruniyos'un kemikleri yatmaktadır. Hüsameddin metni kendisine iletilen bir aktarıma dayandırır; yazıtın bugünkü durumu ile okunuşu başka bir kaynakla doğrulanamamıştır. Aktarılan metin doğruysa, kayaya oyulmuş aile mezarlarının kuşaklar boyunca kullanıldığı ve aile reisinin ölülerin bir araya toplanmasını üstlendiği bir geleneğe işaret eder.
Nekropoller ve Gömü Gelenekleri
Kayalıktaki kral mezarlarının gölgesinde, kentin sıradan ölüleri ova ve yamaçlardaki geniş mezarlıklara gömülüyordu. Bugünkü Şamlar semtindeki eski Müslüman mezarlığının altında böyle bir nekropol bulunduğu, 1986 baharında Amasya Müzesi'nin Mehmet Tektaş başkanlığında yürüttüğü kurtarma kazısıyla anlaşılmıştır. Yirmi dokuz gün süren çalışmada, üst tabakadaki otuzu aşkın İslam mezarının altında, moloz taştan duvarlı, üstü bir sıra tuğlayla örülü, içi kırmızımtırak düz sıvalı ve üzeri kesme taş kapaklarla örtülü bitişik grup mezarlar çıkmıştır. Bazıları çift mezardı; birinde iç yüzey kırmızı renkte, simetrik çelenklerle ve aralarına yerleştirilmiş stilize çiçeklerle bezenmişti. Tonozlu iki mezarın her birine ikişer ölünün gömüldüğü belirlenmiştir. Mezarların hepsi daha önce soyulmuştu; geride yalnız pişmiş toprak ve cam gözyaşı şişeleri ile testi parçaları kalmıştı.
Tektaş, mezarların ne yönlerinde ne de ölülerin yatırılışında belirli bir kural bulunmadığını, malzeme ve teknik bakımından da farklı örnekler görüldüğünü kaydeder. Benzer mezarlar 1983'te kazı alanının hemen kuzeyindeki bir inşaatta ve 1974'te yaklaşık dört yüz metre kuzeydeki Kulistepe'de de bulunmuştu; Tektaş bu verileri birleştirerek Geç Roma dönemine ait geniş bir mezarlığın bugünkü demiryolu ve yerleşim alanlarının altında uzandığı sonucuna varır. Osman Fevzi Olcay da 1932'de kaleme aldığı yazma Amasya Tarihi Zeyli'nde Şamlar Mahallesi'nde ortaya çıkan lahitlerden söz etmiş ve bir krokisini çizmişti; Tektaş bunların demiryolu yarmasında açığa çıkan kemer örtülü mezar grupları olduğunu düşünür.
2024'te Hızır Paşa Mahallesi'nde bir bina temeli kazılırken, biri aile mezarı olmak üzere üç Roma dönemi mezarı daha ortaya çıktı. Mezarları inceleyen Amasya Üniversitesi'nden Hüseyin Onur Erdem, tonozlu mezarların içindeki beyaz kireç sıvasının üzerine aşı boyasıyla yapılmış kırmızı şerit bezemelerin bunları büyük olasılıkla MS 2. ve 3. yüzyıla tarihlediğini belirtmiştir. Erdem'e göre kentteki önceki kurtarma kazılarından, eni 120 santimetreyi aşan tonozlu mezarların anne, baba ve varsa çocukların birlikte gömüldüğü aile mezarları olarak kullanıldığı bilinmektedir. Yamaca basamaklı biçimde kurulan bu mezarlar, o dönemde toprağın üstünde duran, yanına gidilip ziyaret edilebilen görünür yapılardı.
Bu mezarlıklardan çıkan iskeletler, kent halkının bedenine dair de bilgi verir. 1992 ile 2012 arasında Amasya Müzesi'nin il merkezi ve çevresinde Roma dönemine tarihlenen alanlarda yürüttüğü kurtarma kazılarında toplam elli altı kişiye ait kalıntı ele geçmiştir. Pınar Gözlük Kırmızıoğlu ile Hanife Akbacak'ın incelemesine göre bunların ikisi bebek, on biri çocuk, on beşi kadın, on üçü erkektir; on beş kişinin cinsiyeti belirlenememiştir. Kemiklerde kırıklar, osteoartrit, ankilozan spondilit, osteofit ve Schmorl nodülü gibi izler saptanmıştır. Omurga ve eklemlerdeki bu yıpranma izlerinin ağır bedensel işle bağlantılı olabileceği düşünülebilir; ancak elli altı kişilik bir örneklemin bütün kent nüfusunu temsil ettiği söylenemez ve çocuk ölümleri ya da yaşam süresi üzerine kesin sonuçlar çıkarmaya yetmez.
İran Mirası ve Kırsal Düzen
Amaseia'nın Roma öncesi toplumsal katmanı, Pers kökenli Pontus hanedanı ve çevresiydi. Bu çevre, araştırmacılara göre Pers kökenli bir soylu sınıfı ve İran kültlerini koruyordu; kayalıktaki beş kral mezarı ile on iki rahip mezarının Persis'te yadırganmayacağı söylenir. Strabon, Kappadokia'da Magların geniş bir topluluk oluşturduğunu, Pers tanrılarına ait birçok tapınağın bulunduğunu ve Pyraitheia denen, ortasında sürekli yanan ateş bulunan korunaklı alanların varlığını bizzat gördüğünü yazar. Anaitis ve Omanos tapınaklarında da aynı gelenekler uygulanır, Omanos'un tahta heykeli törenle taşınırdı. Bu kültürel miras Roma egemenliğiyle birdenbire yok olmadı.
Kırsal düzen de krallık çağından gelen yapılar üzerinde sürdü. Amaseia'nın kuzey topraklarında, Strabon'un anlattığına göre, ırmak vadisi önce dar kalır, sonra Khiliokomon ("bin köy") denen ovaya genişler; ardından verimli Diakopene ve Pimolisene bölgeleri Halys'a kadar uzanır. Kuzey kesim yaklaşık beş yüz stadion uzunluğundaydı. Ximene'de Halys'a adını verdiği söylenen kaya tuzu ocakları vardı. Bu ova köyleri, kentin ekonomik ve toplumsal zeminini oluşturuyordu; Strabon bunların sayısını vermez, ama adın kendisi köylü nüfusun kalabalığına işaret eder.
Komşu bölgelerde tapınak toplulukları, toplumun ayrı bir sınıfını oluşturuyordu. Pontus Komanası'nda tapınak hizmetlilerinin sayısı altı bini bulurdu; kralların döneminde Tanrıça'nın yılda iki kez yapılan "çıkış" törenlerinde başrahip taç takar ve krala ikinci onur sırasını alırdı. Pompeius bu rahipliği Archelaos'a verdi, tapınak topraklarına iki skhoinos (altmış stadion) çevresinde ek bir arazi bağladı ve halka onun yönetimine uymasını emretti; ancak rahip tapınak hizmetlilerini satma yetkisine sahip değildi. Zela'da ise krallar yerleşimi Pers tanrılarının kutsal alanı sayıp yönetmiş, rahip her şeyin efendisi olmuştu. Pontus halkı, en önemli konulardaki yeminlerini burada ederdi. Pompeius Zela'yı kent ilan etti ve topraklarını genişletti. Amaseia'nın bu kurumların içinde yer almadığı açıktır; ancak çevresindeki toplumsal yapı böyle bir mozaik hâlindeydi.
Pompeius'un kurduğu ya da yeniden adlandırdığı kentler, çevredeki yerleşim düzenini de değiştirdi. Yarım kalmış bir kenti Magnopolis adıyla tamamladı, ona toprak ve yerleşimci ekledi; Phazemon köyünü Neapolis adıyla kent ilan etti; Zela ile Megalopolis'e de kent statüsü verdi. Strabon, Pontus'un bu bölümlerinde kral dönemi saraylarının ve kalelerinin boşaldığını ya da yıkıldığını da kaydeder. Köy ile kent arasındaki bu geçiş, Amaseia'nın çevresindeki nüfusun yeni bir siyasi dile, kent yurttaşlığı diline alışması anlamına gelmiş olmalı.
Yerel Kültler ve Roma Dünyasının Kurumları
Din, bu toplumun en sürekli yanlarından biriydi. Kral döneminden gelen Zeus Stratios gibi kültlerin Roma çağında da yaşadığı anlatılır; yerel gelenekler sürerken Roma dünyasının kurumları da kente girdi. Antoninus Pius çağının sikkesindeki Sarapis figürü, Mısır kökenli bu tanrının da kentin resmî imgeleri arasına girdiğini gösterir. Geç Roma döneminde Magna Mater (Kybele) tapınağının Amaseia'da bulunduğu bilinir; Hıristiyan kaynaklar, Theodoros adlı bir kişinin bu tapınağı yaktığını anlatır. Kent, Pers kökenli ateş kültlerinden Anadolu ana tanrıçası kültüne ve Yunan-Roma tapınmalarına uzanan çok katmanlı bir dinî yaşama sahipti. Hangi grubun hangi kültü ne ölçüde benimsediğini gösteren sağlam bir kayıt yoktur; bu dinlerin yan yana yaşadığı, kaynakların dolaylı verilerinden çıkarılır.
Geç Roma Döneminde Hıristiyan Toplum
Amaseia, özellikle MS 3. yüzyıldan itibaren Doğu Roma'da Hıristiyan metropolit piskoposluğunun merkezi oldu; Geç Roma'nın Helenopontus eyaletinin başkenti olduğunda Amisos, Andrapa, Euchaita, Ibora, Sinope, Zaliche ve Zela piskoposlukları buraya bağlıydı. Bu dönemin kentteki en tanınmış adı Theodoros'tur. Efsaneye göre Yunan kökenli olan Theodoros, kışlama için Pontus'a gönderilen bir birliğin askeriydi. Büyük Zulüm sırasında, Diocletianus ve Galerius döneminde, pagan kurban sunmayı reddetti; hâkimler gençliğine acıyıp cezayı erteledi, o da bunun üzerine kentin Magna Mater tapınağını yaktı. Yeniden tutuklandı, işkence gördü ve 17 Şubat 306'da yakılarak öldürüldü. Efsanenin ayrıntıları sonradan zenginleşmiştir; 4. yüzyılın sonunda ise ibadet gördüğü bilinir.
Hüsameddin aynı olayı başka bir sırayla anlatır. Ona göre Licinius döneminde Roma subaylarından Theodoros, kentteki Hıristiyanların önderi Asterios'un telkiniyle Hıristiyan olmuş, bir çatışmanın ardından yanındakilerle pagan tapınaklarını yıkmış, paganlar da Otas adlı bir önderin komutasında toplanarak onu 307 yılının aralık ayında öldürmüştür. Hüsameddin, Asterios'u Konstantinos döneminde kentin ilk metropoliti olarak gösterir. Bu kronoloji, Asterios'un yaklaşık 350 ile 410 arasında yaşadığını ve piskoposluğa 380'lerde geldiğini gösteren kaynaklarla bağdaşmaz; Hüsameddin'in iki ayrı kuşağı birleştirdiği anlaşılmaktadır. Aynı eser, Amasya Hıristiyanları arasında anlatılan bir halk inanışını da kaydeder: Çukur Kilise'de, yıllar geçtikçe küçülüp bir karga boyuna inmiş, pamuk sepeti içinde yaşayan çok yaşlı bir azizin her yıl başında başını kaldırıp İsa'nın gelip gelmediğini sorduğu söylenirmiş. Hüsameddin, bu masalın aslını araştırdığını ama sözden başka bir iz bulamadığını yazar ve onu Asterios, Theodoros gibi kentin Hıristiyan azizlerinin hatırasını yaşatmak için uydurulmuş bir anlatı sayar.
Kentin geç Roma toplumunu en canlı anlatan kişi, yaklaşık 350 ile 410 arasında yaşamış Asterios'tur. Kapadokya doğumlu Asterios, avukatlıktan sonra 380 ile 390 arasında Amaseia piskoposu oldu. Ailesi hakkında bilgi yoktur; eğitimine dair bilinen tek olgu, asıl hocasının gençliğinde Antakyalı bir öğretmene köle olarak satılmış, onun yanında yetişip hem Yunanlar hem Romalılar arasında ün kazanmış bir İskit olmasıdır ki bu, evlerde köle öğretmenlerin varlığına dair ender bir ipucudur. Asterios Demosthenes'i dikkatle incelemiş, kendisi de güçlü bir hatip olmuştu; selefi Amaseialı Aziz Basileios'un hayatını onun yazdığı da kuvvetle muhtemel görülür. Elimizde kaç vaazının bulunduğu konusunda kaynaklar ayrılır: Kimi kaynaklar on altı vaaz ve şehitler övgüsünden söz eder, vaazlarını 1904'te İngilizceye çevirenler ise kendisine atfedilen yirmi ile otuz arasında metin bulunduğunu, bir kısmının sahiciliğinin tartışıldığını belirtir. Çevirmenlere göre bu vaazlar, tarihçilerin anlatmadığı halk âdetlerini ve gündelik koşulları canlı biçimde yansıtır.
400 yılının 1 Ocak'ında verdiği vaaz, Kalendae bayramındaki pagan âdetleri ve taşkınlıkları eleştirir; Libanios'un bu bayramı savunan sözlerini reddeder. Vaazın tarihi, bir önceki yıl konsülük makamından düşen Eutropius'a yapılan göndermeden çıkarılır ve bu, Asterios'un hayatındaki tek kesin tarihtir. Asterios'un anlattığı yılbaşı, bir hediye ve para zinciridir: Selamlaşma isteksizce yapılır, öpücük hediyenin habercisidir, alınan armağan elde tutulmaz, aşağıdakinden alınıp yukarıdakine verilir ve sonunda küçük derelerin büyük ırmaklara akması gibi en nüfuzlu adamların kesesinde toplanır. Dilenci takımları ve sahne hokkabazları bölükler hâlinde evlerin önünü tutar, özellikle memurların kapılarını bağırıp el çırparak kuşatır; ev sahibi bitkin düşüp elindeki parayı, hatta kendisinin olmayanı dışarı atana kadar bu gürültü akşama dek sürer. Çocuklar kapı kapı dolaşıp gümüş yaldızla kaplanmış meyveler sunar, karşılığında iki katını alırlar.
Vaazın en çarpıcı tasvirleri, kentle kırın ilişkisine ve askerlere dairdir. Asterios'a göre bu günlerde dürüst çiftçiler kentten ağa düşmüş tavşan gibi kaçar; kentte bulunanlar dövülür, sarhoşların saldırısına uğrar, ellerindekiler kapılır ve alay konusu olur. Askerler bütün maaşlarını bir eğlenceye harcar, bir arabaya sahneye çıkar gibi binip sahte liktorlar atayarak devlet makamlarıyla alay eder, kimileri kadın giysisi giyip saçlarını kadınlar gibi toplar ve eline yün eğirme iği alır. Asterios borçlanmanın ve tefeciliğin bu bayramla arttığını, dürüst emekle geçinen birinin bile ödenmemiş vergi borçlusu gibi sürüklenip dövüldüğünü anlatır. Konsüllerin araba yarışçılarına, flütçülere, dansçılara ve vahşi hayvanlarla dövüşenlere servet saçtığını, bu paranın yoksul askerlerin erzakından ve satılan adaletten toplandığını söyler. Bu sahnelerin ne kadarının doğrudan Amaseia sokaklarından alındığı kesin değildir; vaazın kentte verildiği düşünüldüğünde, Asterios'un dinleyicilerinin tanıdığı manzaraları anlattığı düşünülebilir.
Zengin ile Lazaros hakkındaki vaazında Asterios ipek giyenleri, pahalı deniz boyalarıyla kumaş boyatanları ve üzerine İncil sahneleri işlenmiş giysilerle dolaşanları kınar. Ona göre koyun yünü kışa, keten yaza yeterken zenginler "Pers böceklerinin ipliğini" toplatır, giysilerini deniz salyangozunun kanıyla boyatır. Varlıklıların giysilerine aslanlar, parsalar, ayılar, boğalar, köpekler, ormanlar, kayalar ve avcılar dokunur; böyle giyinip sokağa çıkanlar resimli duvarlara benzer, çocuklar da parmaklarıyla giysideki resimleri gösterip arkalarından yürür. Dindar geçinen zenginler ise Kana düğününü, yatağını taşıyan felçliyi, dirilen Lazaros'u giysilerine işletir. Asterios, bekçi ve av köpeklerinin çatı, yatak ve bakıcıyla beslendiğini, kapıdaki yoksulun ise yerde bırakıldığını söyler; yargıç kürsüsünün önünde gördüğü hırsızların, ev soyanların ve katillerin hep evsiz, kimsesiz yoksullar olduğunu da ekler. Dinleyicilerine "baylar" diye seslenmesi, dinleyici kitlesinin erkeklerden oluştuğuna dair bir fikir verir.
Açgözlülüğe karşı verdiği vaaz, aynı toplumun mülk ve miras dünyasını gösterir. Asterios, kâr için ağır vergilerin ilan edilmesini ve komşuların tefecilerin elinde boğulmasını dileyen zenginlerden, dokuma tezgâhlarında çok sayıda köle çalıştıran ve küçük kentler kadar geniş evlerde oturanlardan söz eder. Vasiyetnamelerin mahkemelerde usta avukatlar, hatipler, satın alınmış tanıklar ve yargıçlar aracılığıyla bozdurulduğunu, babasının malına göz diken oğulların yaşlı babanın bir köleyi azat etmesine bile kızdığını anlatır. Boşanma üzerine vaazında ise kocalarını, çeyiz üzerinde anlaşılarak kendi elleriyle imzaladıkları evlilik sözleşmesini hafife alıp kadınlarını kolayca boşamakla suçlar. Zenginlerin lüksü ve yoksulların durumu böylece Amaseia kilisesinin kürsüsüne taşınmış, bu çağın toplumsal ayrışması vaazlarda doğrudan kayda geçmiştir.
Kentte 2013'te, kaçak kazı girişimi yapılan bir alanın yakınında, bir şapelin zeminine ait, elma ağacı, elmalar, keklikler ve geometrik figürler içeren yaklaşık yirmi dört metrekarelik bir Hıristiyan mozaiği ortaya çıkarılmıştır. Kullanılan kaynaklarda tarihi belirtilmediğinden, ait olduğu dönem konusunda kesin bir şey söylenemez; yine de Hıristiyan cemaatin kentte kalıcı yapılar kurduğunu gösterir.
Amaseia'nın Roma çağı toplumu bu nedenle tek bir kalıba sığmaz. Pers kökenli soylular ile Yunan eğitimli aydınlar, kırsal köylü nüfus ile çevredeki tapınak toplulukları, Roma adları taşıyan kentli aileler ile köle öğretmenler, pagan tapınakları ile yükselen Hıristiyan cemaati aynı dönemin farklı katmanlarında yer alır ve kaynaklar bunların hepsini eşit ölçüde göstermez.
Kronoloji
MÖ 70: Amaseia, Lucullus komutasındaki Roma ordusunca alınır.
MÖ 64 civarı: Strabon Amaseia'da doğar.
MÖ 44: Strabon eğitim için Roma'ya gider ve en az MÖ 31'e kadar orada kalır.
MÖ 3/2: Kent Galatia eyaletinin Pontus Galaticus bölgesine bağlanır; Amaseia'nın takvim çağı MÖ 3'ten başlar.
MS 112 civarı: Traianus kenti Kappadokia eyaletine bağlar.
MS 154/155: Kent çağının 157. yılında, Antoninus Pius adına "Pontus'un metropolisi ve birincisi" yazılı sikke basılır.
MS 169: Yirmi iki yaşında ölen Cornelius Mithridates için babası tarafından mezar taşı dikilir.
MS 3. yüzyıl: Amaseia Hıristiyan metropolit piskoposluğunun merkezi olur.
306: Theodoros, gelenekte Amaseia'da şehit edilir; Hüsameddin olayı 307'ye koyar.
380-390: Asterios Amaseia piskoposu olur.
400: Asterios'un Kalendae vaazı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Strabon, Coğrafya (Geographika), X, XII ve XV. kitaplar (İngilizce çeviri: H. L. Jones)
- Strabon'un yaşamı, ailesi ve eğitimi üzerine ansiklopedi maddesi
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 2 (e-kitap s. 278, 280-282, 284-285, 287; Pompeius'un Amasya'yı alışı, Perrot'nun kaya mezarları üzerine görüşleri, Strabon, "Dizutar İlis", Theodoros ve Asterios, Çukur Kilise inanışı, Kuşköprü yakınındaki Latince yazıt): https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page284.html
Akademik çalışmalar
- G. E. Bean, "Pontus Yazıtları", Belleten XVII/66 (1953), s. 151-165 (Türkçe çeviri: U. Bahadır Alkım); İngilizce metni "Inscriptions from Pontus", aynı sayı: https://belleten.gov.tr/tam-metin-pdf/1110/tur
- Mehmet Tektaş, "Amasya Merkez Eski Şamlar Mezarlığı 1986 Kurtarma Kazısı Raporu", Belleten 52/205 (Aralık 1988): https://belleten.gov.tr/tam-metin/2082/tur
- Pınar Gözlük Kırmızıoğlu ve Hanife Akbacak, "Amasya İnsanlarında (Roma Dönemi) Sağlık Yapısı", Antropoloji (2019), özet: https://dergipark.org.tr/tr/pub/antropolojidergisi/issue/48102/640773
Diğer kaynaklar
- Amaseia maddesi: Roma ve Bizans dönemi, metropolitlik, nüfus ve din
- Livius.org, Amasia maddesi: Pers soylu sınıf, kral ve rahip mezarları, Hıristiyan kaynaklar
- Theodore Tiron maddesi: Theodoros'un şehitliği ve Magna Mater tapınağı
- Asterius of Amasea maddesi: Asterios'un yaşamı ve vaazları
- Asterius of Amasea, Sermons, çev. Galusha Anderson ve Edgar J. Goodspeed, Ancient Sermons for Modern Times (1904): giriş, Zengin ile Lazaros, Açgözlülüğe Karşı, Kalendae Bayramı ve Boşanma vaazları: https://tertullian.org/fathers/asterius_04_sermon4.htm
- Roman Provincial Coinage IV.3, no. 5300 (Antoninus Pius dönemi Amaseia sikkesi, kent çağının 157. yılı): https://rpc.ashmus.ox.ac.uk/coins/4/5300
- "Amasya'da temel kazısında Roma Dönemi'ne ait 3 eski mezar bulundu", Cumhuriyet (2024): https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/amasyada-temel-kazisinda-roma-donemine-ait-3-eski-mezar-bulundu-2233980
Çevrimiçi kaynaklar
- https://penelope.uchicago.edu/Thayer/E/Roman/Texts/Strabo/12C*.html
- https://belleten.gov.tr/tam-metin-pdf/1110/tur
- https://belleten.gov.tr/tam-metin/2082/tur
- https://tertullian.org/fathers/asterius_04_sermon4.htm
- https://dergipark.org.tr/tr/pub/antropolojidergisi/issue/48102/640773
- https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page284.html









