Amasya'ya hangi yönden girilirse girilsin, şehrin üzerinde ilk dikkati çeken şey Harşena Dağı'nın güney yüzüne oyulmuş büyük mezar cepheleridir. Yalıboyu evlerinin hemen arkasında, kalenin altındaki sarp kayada açılmış bu oyuklar gündüz güneşle, gece ışıklandırmayla şehre yukarıdan bakar. Pontus krallarının ebedî istirahatgâhı olarak yapılan Kral Kaya Mezarları, arkeolojinin ve eski yazarların diliyle anlatıldığında Helenistik çağın Anadolu'daki en anıtsal mezarları arasında yer alır. Amasyalının gözünde ise onlar yüzyıllar boyunca başka bir şey olmuştur: adı unutulmuş hükümdarların sarayı, içi altınla dolu gömüler, dağın içine kıvrılıp ırmağa inen gizli yollar, kimi gecelerde ışığın titrediği kapılar. Bu anlatıların bir kısmı tamamen hayal ürünüdür, bir kısmı ise kayanın gerçekten sakladığı tünellerden, sarnıçlardan ve tarih boyunca mezarların gördüğü işlerden beslenir.

Halk efsanesi belgeye dayanmaz, ama boşlukta da doğmaz. Kral Kaya Mezarları'na dair inanışlar, şehrin gördüğü kuşatmalardan, kalede saklanan servetlerden, mağaralara çekilen keşiş ve dervişlerden, kayaya oyulmuş su yollarından ve Anadolu'nun ortak hikâye dağarcığından aldıkları parçaları birleştirerek bugüne gelmiştir. Mezarların yapılış tarihi, sahipleri ve mimarisi ayrı bir yazının konusudur; burada yalnız onların çevresinde oluşan halk anlatıları, bu anlatıların dayandığı somut izler ve yerel belleğin kayaya yüklediği anlamlar ele alınmıştır.

Tarihin Bıraktığı Zemin

Efsanelerin üzerinde yükseldiği tarihî zemin oldukça sağlamdır. Amaseia, Pontus Krallığı'nın ilk başkentiydi ve krallığın kurucusu I. Mithridates Ktistes'ten I. Pharnakes'e kadar ilk beş kralın mezarları, Kızlar Sarayı denen bölgenin üzerinde, Harşena'nın kalker kayasına oyuldu. Amasyalı coğrafyacı Strabon, doğduğu şehri anlatırken kayanın üzerindeki surlarla çevrili alanın içinde "kralların sarayı ve mezarları" bulunduğunu yazar. Bu kısa cümle, sonraki bütün anlatılar için bir çekirdek gibidir: saray ile mezarın aynı kayada, aynı sur içinde yan yana durması, halkın yüzyıllar sonra bu oyukları birer saray odası gibi tahayyül etmesini kolaylaştırmıştır. Krallık 183'te Sinop'u aldıktan sonra merkez yavaş yavaş kıyıya kaydı ve Amasya'daki mezar dizisi beş anıtla kaldı; vadi boyunca ise irili ufaklı yirmi bir kaya mezarı bilinmektedir.

1836 baharında şehre gelen İngiliz gezgin William Hamilton, mezarların beş tane olduğunu, üçünün batıda, ikisinin doğuda bulunduğunu ve kayanın dik yüzünün etkiyi artırmak için yapay olarak düzeltildiğini kaydeder. Batıdaki mezarlara ancak küçük bir mağaradan geçen dar bir yolla, dik kaya yüzüne oyulmuş ve alçak bir kaya korkulukla korunan açık bir galeriden ulaşıldığını, en uzaktaki mezarın çevresinin dar bir geçitle ana kayadan tamamen ayrıldığını ve bu mezarın hiç bitirilmemiş göründüğünü de ekler. Kayanın içinde dolaşan bu galeriler, mezarın ardından dolanan koridorlar ve birden sona eren yollar, hem yolcuya hem de şehrin kendi insanına aynı soruyu sordurmuştur: bu yollar nereye gider, bu odaların içinde ne vardı. Halk anlatılarının büyük kısmı bu soruya verilmiş cevaplardır.

Adlandırmalar ve Halkın Kral Tasavvuru

Mezarlara bugün verilen "Kral Kaya Mezarları" adı da, vadiye kimi zaman yakıştırılan "Krallar Vadisi" adı da halkın bu anıtları nasıl gördüğünü yansıtır. Pontus kralları unutulduktan sonra mezarların sahipleri uzun süre bilinmedi, ama boyutları ve şehre hâkim konumları, bunların sıradan ölülere ait olamayacağı duygusunu hep canlı tuttu. Bu duygu öyle güçlüdür ki şehrin dışındaki kaya mezarları da zamanla krallara bağlanmıştır. Tıp tarihçisi Süheyl Ünver 1962'de Amasya'yı gezerken tuttuğu notlarda, Ziyaret yolu üzerindeki Aynalı Mağara'yı "Pont hükümdarı Rahib Tusi adına yapılmış" diye kaydeder ve adın "Büyük Rahip Tusi" anlamına geldiğini, böyle on sekiz kaya mezarı bulunduğunu, mezarların milattan yedi yüz ila dört yüz yıl öncesine ait olduğunu yazar. Alınlıktaki yazıt bir rahibi andığı hâlde mezar sahibinin "hükümdar" diye anılması ve tarihlerin olduğundan çok daha eskiye çekilmesi, o yıllarda şehirde dolaşan bilgilerin halk tasavvuruyla nasıl karıştığını gösteren küçük ama öğretici bir örnektir.

Mezarların hemen altındaki düzlüğün adı da bir rivayete bağlanır. "Kızlar Sarayı" denen bu alanda Selçuklu Sultanı I. Mesud'un 1146'da cami, medrese, hamam ve saray yaptırdığı, Osmanlı döneminde II. Bayezid'in kapıağası Firuz Ağa'nın bir harem yapısı kurduğu ve sarayın yüz elli yılı aşkın bir süre şehzadeler, hatunlar ve valiler tarafından kullanıldığı bilinir. Halk arasında ise adın, burada şehzadelerin eşlerinin ve kızlarının oturmasından geldiği anlatılır. Ad zamanla kendiliğinden yerleşmiştir ve bugün kral mezarlarıyla saray kalıntıları, nehrin karşı yakasından bakıldığında aynı çerçeveye sığan bir bütün olarak anılır. Kalenin kendisi için de benzer bir yakıştırma vardır: yerel kayıtlara göre Arap tarihçileri kaleyi "Türk hükümdarı Karsan Han"a, Batılı yazarlar ise Pontus kralı Mithridates'e mal eder. Aynı kayanın üzerinde yan yana duran bu iki atıf, Harşena'daki her büyük eserin mutlaka büyük bir hükümdara bağlanması eğiliminin eski bir örneğidir.

Kralların Sarayı ve Dev Hükümdarlar

Adları unutulsa da mezarların kendisi unutulmadı. Kimi anlatılarda bu oyuklar birer mezar olarak düşünülmez, dağın içine gizlenmiş saraylar olarak tasvir edilir; krallar ölümden sonra da bu esrarlı odalarda taht kurup hüküm sürmektedir. Strabon'un saray ile mezarı aynı sur içinde anması ve aşağıdaki düzlükte yüzyıllar boyunca gerçekten bir saray bulunması, bu tasavvura tarihî bir dayanak sağlamış gibidir. Odaların büyük kapıları, yerden yüksekte açılan girişleri ve çevrelerindeki geniş boşluklar, onları gözlerin önünde bir mezardan çok bir köşkün cephesine benzetir.

Mezarların olağanüstü büyüklüğü, halk muhayyilesinde onları olağanüstü varlıkların eseri olarak da canlandırmıştır. Cepheleri sekiz ila on beş metreye ulaşan bu oyukları ancak dev cüsseli hükümdarların ya da insanüstü güce sahip kralların açtırabileceği anlatılır. İnsan ölçeğini aşan bu odalar, halkın gözünde kahramanların ve devlerin yaşadığı masalsı bir çağın kalıntısına dönüşmüştür. Amasya'da yöneticilerin ölümden sonra da varlığını sürdürdüğüne dair inanış yalnız kral mezarlarıyla sınırlı kalmaz. Süheyl Ünver'in aynı notlarında, şehirde Kılıçarslan'a bağlanan bir türbe için halk arasında, gömülü olduğu mahzende atının üzerinde mumyasının durduğu ve kılıcından hâlâ kan damladığı inancı kaydedilmiştir. Kral mezarlarına dair dev ve hükümdar tasavvurları, şehrin genel hikâye dağarcığındaki bu tür anlatılarla aynı damardan beslenir.

Define İnancı

Bu anıtların etrafında dolaşan en yaygın inanış define anlatılarıdır. Halk arasında kralların altınlarını, mücevherlerini ve tılsımlı eşyalarını yanlarında gömdürdüğü, bu gömülerin mezar odalarının derinliklerinde ya da gizli geçitlerin ardında saklı olduğu anlatılırdı. Nesiller boyu kimi meraklılar bu söylentilerin peşine düşerek kayaların çevresinde dolaşmıştır. Halk hikmeti ise bu definelerin kolay ele geçmeyeceğini de söyler: rivayete göre defineler tılsımlıdır, bekçileri vardır ve saygısızca yaklaşan, izin almadan kazmaya kalkışan kişinin başına türlü uğursuzluk gelir. Bu anlatının içinde, halkın kendi anıtlarını korumaya yönelik içgüdüsünün masal diline bürünmüş bir biçimi de sezilir.

Define inancının ardında, Amasya'nın gerçek tarihinden gelen bir hafıza da vardır. 1640'ta kaleye çıkan Evliya Çelebi, kalenin beş köşeli kırk bir kulesi, sarayları, cephanelikleri, erzak ambarları ve sarnıçları olduğunu anlattıktan sonra "kalenin altı mağaralarla doludur" der. Aynı seyyah, Celâlî eşkıyasının saldırılarına karşı şehrin zenginlerinin kıymetli eşyalarını kalede sakladıklarını da yazar. Kayanın içindeki odalarda gerçekten servet saklandığı dönemlerin hatırası, zamanla bütün oyuklara yayılmış ve Pontus krallarının hiç görülmemiş altınlarıyla birleşmiş olabilir. Mezar odalarının bugün boş olması da bu inancı besler. Yerel kayıtlara göre 1075'te Amasya'yı alan Melik Ahmed Danişmend Gazi mezarların içindeki Pontus dönemi gömülerini kaldırtmıştır; odaların yüzyıllar içinde yağmalandığı da bilinir. Boş bir mezar odası, onu dolu hayal eden için bir kanıttır: halkın dilinde içindeki altın götürülmemişse bile bir yere saklanmıştır.

Cephelerin kendisi de bu düşünceye malzeme vermiştir. Mezarların duvarlarında görülen kenet delikleri, cephelerin bir zamanlar mermer ya da ahşap levhalarla kaplı olduğunu düşündürür. Yerinden sökülmüş kaplamaların, kırılmış sütunların ve tahrip olmuş cephelerin bıraktığı izler, bilmeyen göze her zaman bir arayışın, bir kazının ve bir şeyin götürülmüş olmasının işareti gibi görünmüştür. Böylece define anlatısı, gerçek tahribatı açıklayan bir halk yorumuna da dönüşür.

Gizli Geçitler ve Tüneller

Mezarların çevresini saran koridorlar ve kayaya oyulmuş basamaklı yollar muhayyileyi en çok kışkırtan unsurlardır. Yerel tanıtımlarda da mezarların içinden çok arkalarına oyulmuş geçitlerin dikkat çektiği, dilden dile dolaşan rivayetlerle bu geçitlerin daha da esrarlı hâle geldiği belirtilir. Halk arasında mezarların dağın içinden gizli tünellerle birbirine ve yukarıdaki kaleye bağlandığı, kimi geçitlerin Yeşilırmak'ın altından geçerek şehrin öte yakasına ulaştığı anlatılır. Kuşatma zamanlarında kralların bu yollardan kaçtığı, kale halkının suya bu gizli merdivenlerden indiği de söylenegelmiştir. Büyük mezarlardan birinin yanında, nehre kadar uzandığına inanılan bir tünelin ağzının bulunduğu yerel kayıtlarda da geçer.

Bu anlatıların bir kısmı, kalenin gerçekten var olan su yapılarıyla beslenmiştir. Hamilton kaleye çıktığında eski mimariden geriye pek az şey kaldığını, ama en ilgi çekici kalıntının yer altına inen bir geçit olduğunu yazar. Bu geçidi Tokat, Turhal, Zile ve Ünye kalelerinde gördüğü yer altı merdivenlerine benzetir ve ister yalnız su almak için, ister kaleden gizlice çıkış yapmak için açılmış olsun, eski ve Helenistik kökenli olduğundan kuşku duymadığını söyler. Evliya Çelebi de kaleden Tozanlı Suyu'na inen su yollarını anar. Kalenin ortasındaki ve "Cilanbolu Kuyusu" ya da "Cilanbolu Tüneli" denen yapı, kayaya oyulmuş yüz elli kadar basamakla aşağı iner; daha alttaki basamaklar tahribat nedeniyle kaybolmuştur. 2009'da başlatılan temizlik çalışmalarında tünelin içinde 170 metreye ulaşıldı. Kalenin ırmaktan yaklaşık 300 metre yükseklikte olduğu düşünüldüğünde, bu yapının bir zamanlar nehir seviyesine kadar indiği tahmin edilmektedir.

Yani ırmağa inen bir tünel fikri büsbütün hayal sayılamaz. Kayanın içinde gerçekten suya ulaşan, kuşatma anında hayati önem taşıyan merdivenli yollar vardı ve bunların ağızları zamanla kapanıp bilinmez hâle geldi. Halk bu bilinen yapıları mezarlara, mezarları birbirine ve hepsini nehrin altından karşı yakaya bağlayarak, kayanın içine bütün bir yer altı şehri yerleştirmiştir. Gerçek ile hayalin en sıkı birleştiği anlatı belki de budur; çünkü bu tünellerin bir kısmının nereye kadar uzandığı bugün de tam olarak bilinmemektedir.

Hapis, İnziva ve Tavaf Anlatıları

Mezarların ölülerden sonra canlılar tarafından da kullanıldığı, şehirde yaygın olarak anlatılan bir başka konudur. Yerel kayıtlara göre Kral Kaya Mezarları kimi dönemlerde hapishane ve ceza yeri olarak kullanılmıştır. Bu anlatının en bilinen örneğinde VI. Mithridates, kendisiyle yapılan barış görüşmelerinde zorluk çıkaran Romalı elçileri demiryolu geçidinin hemen üzerindeki mezara hapsetmiştir. Bu olayı Mithridates'i anlatan antik yazarlarda doğrulayan bir kayda ulaşılamamıştır ve hikâye bugün için yerel bir rivayet olarak kabul edilmelidir. Yine de rivayetin seçtiği mekân dikkat çekicidir: etrafı oyulmamış ve odasına çıkan taş merdiveni bulunmayan bu mezar, gerçekten de içine konan birinin kendi başına çıkamayacağı bir hücre görünümündedir.

Mezarların bir inziva yeri olarak kullanıldığı da sıkça anlatılır. Danişmendliler döneminde Hıristiyan keşişlerin bu mağaralara çekildiği yerel kayıtlarda geçer. On yedinci yüzyılda Amasya'dan geçen Fransız gezgin Jean-Baptiste Tavernier, şehrin batısındaki yüksek dağın üzerinde bir kale bulunduğunu, dağın ortasında güzel bir pınar olduğunu ve bu pınarın çevresinde kayaya oyulmuş birçok odada dervişlerin yaşadığını yazar. Tavernier'nin sözünü ettiği odaların hangileri olduğu kesin değildir, ama kayaya oyulmuş mekânların Osmanlı döneminde de dervişlere barınak olduğunu gösterir. Bir zamanlar kralların gömüldüğü odaların sonradan keşişlere ve dervişlere sığınak olması, bu mekânlara halk gözünde ayrı bir kutsiyet kazandırmıştır.

Mezarların çevresindeki geniş koridorlar için de yorumlar üretilmiştir. Yerel tanıtımlarda bu boşlukların bazı mezarların etrafında tavaf edilmesi, bazılarında ise kayadan sızan suyun havayla temas ederek mezar odasını korumasını sağlamak için bırakıldığı anlatılır. Mezarların aynı zamanda tapınak olarak kullanıldığına dair inanış da şehirde yaygındır. Kralları tanrılaştıran Helenistik gelenek düşünüldüğünde bu yorumlar büsbütün temelsiz sayılmaz; ancak mezarların çevresinde düzenli bir tören yapıldığını gösteren kesin bir belge yoktur ve bu görüş bir yorum olarak kalmaktadır.

Gece Işıkları ve Ruhların Nöbeti

Amasyalılar arasında kuşaktan kuşağa aktarılan bir başka inanış, kimi gecelerde kaya mezarlarının oyuklarında titrek ışıkların belirdiğidir. Kimileri bunu geçmişin hükümdarlarının ruhlarının hâlâ mezarlarında nöbet tuttuğuna yorar; kimileri ise bu ışıkları define bekçisi ruhların bir işareti sayardı. Bu tür anlatılar mezarların uyandırdığı hürmet ve ürperti duygusunun bir yansımasıdır. Karanlık bir vadinin üzerinde, şehrin her yerinden görülen kapkara kapıların karşısında duran insan, kendi ömrünün kısalığını ve taşın yaşını daha keskin hisseder; bu his de kolaylıkla esrarlı hikâyelere kapı aralar. Bugün mezarlar her gece ışıklandırılmaktadır ve eski anlatıdaki titrek ışığın yerini, şehrin dört bir yanından seyredilen sabit bir aydınlık almıştır.

Ferhat ile Şirin ve Oyulmuş Kayalar

Amasya'nın en tanınmış efsanesi olan Ferhat ile Şirin, doğrudan mezarlara bağlanmasa da aynı kayalık dünyanın içinde geçer. Anlatıya göre nakkaş Ferhat, Amasya Sultanı Mehmene Banu'nun kız kardeşi Şirin'e âşık olur ve onu ister. Kardeşini vermek istemeyen sultan, uzaktaki Şahinkayası'ndan şehre su getirmesini şart koşar. Ferhat külüngüyle kayaları yararak suya yol açar; işin biteceğini anlayan sultanın gönderdiği bir cadı ona Şirin'in öldüğünü söyler, Ferhat külüngü havaya fırlatıp kendini öldürür, haberi alan Şirin de kayalıklardan atlar. İki genç yan yana gömülür. Her bahar iki mezarın üzerinde birer gül biter, ama aralarında çıkan bir karaçalı iki gülün kavuşmasını engeller.

Efsanenin Amasya'daki somut karşılığı, şehre su taşımak için kayalar oyularak açılmış eski su kanalıdır. Kanal geç Helenistik ya da erken Roma dönemine tarihlenir ve halk arasında "Ferhat Su Kanalı" diye anılır. On yedinci yüzyılda Tavernier de şehre temiz su getirmek için mermer kadar sert kayaların bir fersah boyunca oyulduğunu ve bunun büyük bir emek istediğini not etmiştir. 1962'de şehre giren Süheyl Ünver, girişteki çeşmeyi ve eski su yolunu not ederken onu "Ferhad'ın açtığı su yolu" diye kaydeder. Efsanenin kahramanı tarihî bir kişi sayılırsa, bu kanalı kazmak için yüzyıllarca önce yaşamış olması gerekir; halk ise bu tutarsızlıkla ilgilenmez. Pontus krallarının mezarlarını devlere, kanalı Ferhat'a yakıştıran zihniyet aynıdır: kayaya işlenmiş, insan gücünü aşıyormuş gibi görünen her eser, büyük bir aşkın ya da büyük bir kudretin eseri olarak anlatılır.

Güzelce Kız ve Kaya Mezarına Gömülen Âşıklar

Kaya mezarlarına bağlanan aşk anlatılarının en bilineni Güzelce Kız efsanesidir. Görenlerin kendinden geçtiği bir kral kızının peçesini kaldıran yoksul bir delikanlı ile kızın, peçe açıldığı anda yayılan ışık ve ateşle birlikte can verdikleri, ikisinin şehre yakın bir kaya mezarında iki ayrı odaya gömüldükleri anlatılır. Mezarın cephesinin güneşte kızın yüzü gibi parlaması da bu efsaneye bağlanır ve Aynalı Mağara adı buradan gelir. Efsane, Ferhat ile Şirin'deki yan yana gömülme motifini doğrudan bir kaya mezarına taşır; böylece kral mezarlarının "kral" ve "kral kızı" çağrışımı bir aşk hikâyesiyle birleşir. Efsanenin bütün ayrıntıları ve Aynalı Mağara'nın kendisi ayrı bir yazıda ele alınmıştır.

Efsaneler ve Anıtlar

Bütün bu inanışlar, halkın kendi topraklarındaki olağanüstü bir mirasla kurduğu ilişkinin farklı biçimleridir. Amasyalı, adını bilmediği kralları mezarlarına yakıştırdığı anlatılarla yüzyıllarca yaşatmıştır. Define hikâyeleri anıtları merak konusu yapmış, tılsım ve bekçi inancı onlara dokunmayı korkulu bir iş hâline getirmiş, gece ışıkları ve ruh anlatıları ise mezarları bir tür kutsiyetle kuşatmıştır. Aynı inanışların define arayıcılarını da kayalara çektiği ve mezarlardaki tahribatın bir kısmının bu arayıştan doğduğu da unutulmamalıdır; halk anlatısı anıtı hem korumuş hem de zaman zaman zarar görmesine yol açmıştır.

Harşena Dağı ve Pontus Kral Kaya Mezarları 2015'te UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne alınmıştır ve bugün düzenli ziyaret edilen, geceleri ışıklandırılan bir ören yeridir. Ziyaretçiler Hatuniye Mahallesi'nin dar sokaklarından ve demiryolunu geçerek kayaya oyulmuş merdivenlerle mezarlara çıkar; mezarların arkasındaki koridorlarda dolaşırken halkın neden bu geçitlerin bir yere gittiğine inandığını kolayca anlar. Amasya'da yaşlıların anlattığı hikâyelerde mezarlar hâlâ kralların sarayı, defineler hâlâ kayanın içinde, tüneller hâlâ ırmağın altındadır. Tarih kitaplarının anlattığı Pontus nekropolü ile bu anlatılar aynı kaya yüzünde yan yana yaşamaya devam etmektedir.

Kronoloji

MÖ 3. yüzyıl: Pontus Krallığı'nın kurulması; Amaseia'nın başkent olması ve ilk kral mezarlarının Harşena'ya oyulmaya başlanması.

MÖ 183: Pontus'un Sinop'u alması; krallık merkezinin zamanla kıyıya kayması.

1075: Melik Ahmed Danişmend Gazi'nin Amasya'yı alması; yerel kayıtlara göre mezarlardaki Pontus gömülerinin kaldırılması.

1146: Selçuklu Sultanı I. Mesud'un iç kalede cami, medrese, hamam ve saray yaptırması.

1555: Hans Dernschwam'ın Amasya'yı ziyareti ve dağ eteğindeki şehzade sarayını anlatması.

1640: Evliya Çelebi'nin kaleyi ziyareti; "kalenin altı mağaralarla doludur" kaydı.

1836: William Hamilton'ın mezarları, galerileri ve kaledeki yer altı geçidini tasvir etmesi.

1962: Süheyl Ünver'in Amasya notlarında Aynalı Mağara'yı bir "Pont hükümdarı"na bağlayan kaydı ve "Ferhad'ın açtığı su yolu" notu.

2009: Cilanbolu Tüneli'nde temizlik çalışmalarıyla 170 metreye ulaşılması.

2015: Harşena Dağı ve Pontus Kral Kaya Mezarları'nın UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne alınması.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Strabon, Geographika XII.3.39.
  • Evliya Çelebi, Seyahatnâme, II, 183-194.

Akademik çalışmalar

  • Ali Rıza Ayar ve Recep Orhan Özel, "Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver'in Amasya Günlükleri'nin Tanıtımı ve Sadeleştirilmesi", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 1. kentrehberi.amasya.bel.tr

Resmî kaynaklar

  • Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Kral Kaya Mezarları"; T.C. Amasya Belediyesi Kent Rehberi, "Amasya Kalesi".
  • Türkiye Kültür Portalı, "Kızlar Sarayı".

Diğer kaynaklar

  • Jean-Baptiste Tavernier, The Six Voyages / Travels through Turkey to Persia (17. yüzyıl), Amasya bölümü.
  • William J. Hamilton, Researches in Asia Minor, Pontus and Armenia, London 1842.
  • TDV İslâm Ansiklopedisi, "Amasya" maddesi. islamansiklopedisi.org.tr
  • Burcu Soykök Ede, "Harşena Dağı ve Pontus Kral Kaya Mezarları"; Süheyla Golcheshmeh, "Harşena Kalesi / Kızlar Sarayı", Online Türkiye Turizm Ansiklopedisi.
  • Erol Şaşmaz, "Kral Kaya Mezarları - Amasya Merkez", Türkiye'nin Tarihi Eserleri. turkiyenintarihieserleri.com
  • Amasya efsaneleri derlemeleri: "Ferhat ile Şirin", "Güzelce Kız (Aynalı Mağara)"; Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Ferhat ile Şirin".
  • Roberto Piperno, "Towns in the valleys of northern Turkey: Amasya" (Hamilton, Ainsworth ve Tavernier alıntılarıyla).

Çevrimiçi kaynaklar