Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük oğlu Şehzade Mustafa (1515-1553), on iki yıla yakın Amasya sancakbeyliği boyunca etrafına kalabalık bir şair ve âlim topluluğu toplamış, kendisi de şiir yazmıştır. Gazellerinin bir kısmında kendi adını, bir kısmında Muhlisî mahlasını kullanmıştır. XVI. yüzyıl tezkirecileri onu Osmanlı şair padişah ve şehzadeleri arasında sayar; Kınalızâde Hasan Çelebi ve Beyânî şehzadeye tezkirelerinin başındaki hükümdarlar bölümünde yer vermiş, birer gazelini kaydetmiştir. Müretteb bir divanı bilinmemekle birlikte, tezkirelerin ve şiir mecmualarının taşıdığı birkaç beyit, Amasya sarayının bu talihsiz hamisinin şiire nasıl yaklaştığını görmeye yeter.
Mustafa'nın edebî önemi kendi şiirinden çok kurduğu meclistedir. Hocası Gelibolulu Sürûrî Gülistan şerhini Amasya'da onun adına tamamlamış, divan kâtibi Kara Fazlî Gül ü Bülbül'ü ona sunmuş; Zârî, Senâyî, Zamânî, Şikârî, Edâyî ve Emânî gibi şairler kâtip, nedim ya da musahip olarak sarayında bulunmuştur. Şehzadenin 1553'te Ereğli yakınlarındaki ordugâhta boğdurulması, bu çevreyi bir anda dağıtmış; tezkireciler, şairlerinin çoğunun "fetret" günlerinde ortadan kaybolduğunu üzüntüyle kaydetmiştir. Şehzadenin hayatı sitemizin Şehzadeler bölümünde, Kara Fazlî ile Sürûrî'nin şairliği de Edebiyat bölümündeki ayrı yazılarında anlatılmıştır; burada şehzadenin kendi şiiri ile Amasya çevresindeki öteki şairler ele alınmıştır.
Hayatı ve Amasya Yılları
Mustafa, babası Süleyman Saruhan sancakbeyi iken 921 (1515) yılında Manisa'da, Mâhidevran Sultan'dan doğdu. Kimi geç kaynaklarda doğum yılı 941 (1534) olarak verilir, ancak Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki maddenin yazarı Şerife Ördek bu tarihin yanlış olduğunu belirtir. Babasının 1520'de tahta çıkışından sonra sarayda büyüdü, 940 (1534) yılında Saruhan sancakbeyi olarak Manisa'ya gönderildi. Şerafettin Turan'ın TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesine göre 21 Safer 948'de (16 Haziran 1541) Amasya'ya nakledildi. Hüsameddin Amasya Tarihi'nde bu tayini 945 senesine koyar ve bilgisini Celâlzâde Mustafa'nın Tabakâtü'l-memâlik'ine dayandırır; iki tarih arasındaki fark kaynaklarda çözülmüş değildir.
Amasya yılları, şehzadenin hem siyasî bakımdan gözden düştüğü hem de edebî bakımdan en verimli olduğu dönemdir. Hüsameddin, şehzadenin "edebiyata pek ziyade meyl ettiğini", cömert, cesur ve zevk ehli olduğunu, ilim ve edebiyat erbabını başına toplayıp onlarla sohbet ettiğini anlatır. Bu cömertliğin bedeli de vardı: Amasya'nın önde gelen âlimlerinden Bahşîzâde Kemâleddin İbrahim Efendi, şehzadenin israfını tenkit eden Masârif-i Beytü'l-mâl adlı eserini 951 (1544) yılında yine onun adına yazıp sunmuş ve takdir görmüştü. 953 (1546) yılında Gelibolulu Sürûrî şehzadeye muallim olarak geldi. 19 Muharrem 958 (27 Ocak 1551) tarihli feryatnâme, Hüsameddin'e göre Sürûrî'nin kaleminden çıkmıştır.
Şehzade, 960 (1553) yılında ilan edilen İran seferine çağrıldı, Ramazan'ın başında ordusuyla Amasya'dan çıktı ve Konya Ereğlisi yakınındaki Aktepe ordugâhında babasının otağına girdiği sırada boğduruldu. Ölüm günü kaynaklarda farklı verilir: Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü 27 Şevval 960 (6 Ekim 1553) tarihini kaydeder, Hüsameddin ise Şevval'in yirminci cuma gününü yazar. Şairlerin ölümüne düştüğü tarih "Mekr-i Rüstem" (960) sözüdür; Kınalızâde, halkın bu işi kınayarak "Sultân-ı ferzend-kuş" ibaresiyle de tarih düşürdüğünü ekler. Cenazesi Bursa'ya götürülüp II. Murad Türbesi'nin yanına gömüldü.
Eserleri
Muhlisî'nin bir divan tertip ettiğine dair bilgi yoktur. Bugün bilinen şiirleri tezkirelerin ve geç dönem şair biyografilerinin seçtiği bir gazel ile birkaç beyitten ibarettir. Kınalızâde Tezkiretü'ş-şu'arâ'sında beş beyitlik bir gazelini, Beyânî aynı gazelden üç beyti kaydetmiştir. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü bu gazeli Mehmed Tevfik'in Kâfile-i Şuarâ'sından, iki beyitlik bir başka parçayı da Ahdî'nin Gülşen-i Şuarâ'sından aktarır. Âşık Çelebi'nin Meşâ'irü'ş-şu'arâ'sında şehzade için ayrı bir madde yoktur, ancak eser onun çevresindeki kâtiplerin ve şairlerin hayatına dair en ayrıntılı bilgileri verir.
Şehzadenin kaleminden çıktığı kabul edilen bir mensur metin de bilinmektedir. Tayyib Gökbilgin'in 1956'da yayımladığı ve Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nün örnek olarak aldığı, Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa'ya gönderilmiş mektup, ağır bir inşâ üslubuyla kaleme alınmıştır; şehzade bu mektupta babasından sonra tahta çıkmak için Ayas Paşa'dan destek ister. Feryatnâmeler ise Hüsameddin'in kaydına göre Sürûrî'nin inşâsıdır. Hüsameddin, şehzadenin mektuplarını Bayezid Kütüphanesi'ndeki bir mecmuada görüp istinsah ettiğini, ancak kopyalarının yandığını ve mecmuanın numarasını hatırlamadığını not eder.
Edebî Kişiliği
Tezkirecilerin Muhlisî hakkındaki hükümleri onun şiir yeteneğini sohbet ettiği çevreye bağlar. Kınalızâde, şehzadenin şairlere ve irfan ehline yakınlık duyduğunu, hocası Sürûrî Efendi ile sürekli sohbet ettiği için bu fende "gerçekten kudret ü mikneti" bulunduğunu yazar. Beyânî de benzer bir dille, onun marifet sahipleriyle devamlı sohbet ve zekâ ehliyle nedimlik üzere bulunduğunu, bu yüzden "nazm-ı eş'âra kemâl-i kudret" kazandığını söyler. Halûk İpekten ise, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nün aktardığı üzere, kaynakların şehzadenin şiirlerinin çok iyi olmadığını belirttiğini kaydeder. Tezkirecilerin övgüsünde bir hükümdar ailesi mensubuna karşı beklenen nezaketin payı olduğu düşünülebilir. Eldeki az sayıda beyitten çıkarılabilecek olan, şehzadenin devrin gazel diline hâkim olduğu, fakat kendine has bir üslup arayışına girmediğidir; bu yorum tezkirelerde yer almaz, eldeki metinlere dayanan bir değerlendirmedir.
Gazellerinin dili sade sayılabilecek ölçüdedir. Tasavvufî bir tevazu öğüdü (güneşin her gün yere yüz sürmesi), İsa'nın göğe yükselişine dair yaygın rivayet ve aşkın kan ağlatması gibi devrin ortak malı olan imajları kullanır. Mahlasın seçimi de dikkat çeker: "muhlis" ihlaslı, içten bağlı demektir. Ahdî'deki beyitte Muhlisî, Kâfile-i Şuarâ'daki gazelin maktaında ise "Mustafâ" adı geçer; Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nün belirttiği gibi şehzade bazı gazellerinde adını, bazılarında mahlasını kullanmıştır. Kınalızâde ile Beyânî aynı maktaı "Muhlisî" diye kaydeder.
Şehzadenin edebî kişiliği asıl Amasya meclisinde görünür. Hüsameddin'e göre şehzadenin nişancısı, defterdarı ve divan kâtibi şairdi. Musahipleri arasında Amasya ayan ailelerinden Hacı Beyzâde Edâyî Bey ile kâtiplerden Zamânî Mahmud Çelebi ve Emânî Mehmed Çelebi vardı. Divan kaleminde Gonca Keyvân, Gül Mehmed, Çiğdem Ali, Lâle-i zâr Hasan, Sünbül Ahmed ve Zanbak Bâlî gibi çiçek adlarıyla anılan genç beyler bulunuyordu. Hüsameddin, şehzadenin Gonca ve Çiğdem beylerle Gül ve Lâle çelebilere ve lalası Hamza Bey'e Amasya'da birer bağ bağışladığını, bugünkü "Hamza Düzü" ve "Goncalık" adlarının buradan geldiğini yazar. Şiirleriyle bu çevreye katılan şairler aşağıda ayrıca ele alınmıştır.
Şiirlerinden Örnekler
Gazel: "Rif'at istersen eger mihr-i cihân-ârâ gibi"
Rif'at istersen eger mihr-i cihân-ârâ gibi
Sür yüzün her gün yire eyle tenezzül mâ gibi
Hûş kabâ'ilden degül bâkî bu nakş-ı rûzgâr
Fi'l-mesel dünyâ misâl-i 'âlem-i rûyâ gibi
Sûzen-i müjgânlarundan geçmedi dil-riştesi
Yolda kaldum ey Mesîhâ Hazret-i 'Îsâ gibi
Pehlüvân-ı 'âlem olmış kalb-i istignâ ile
Tôb-ı çarhı dehr elinde oynadur elma gibi
Katreden kemdür vücûdun Muhlisî ammâ 'aceb
Nazm idüp dürler döker tab'un senün deryâ gibi
Gazel, Kınalızâde'nin şehzade için verdiği tek örnektir. İlk beyit bir tevazu öğüdüdür: dünyayı süsleyen güneş gibi yücelik istiyorsan, her gün yüzünü yere sür, su gibi alçal. Güneşin ışığıyla her sabah yere değmesi ve suyun daima aşağı akması, yüceliğin alçakgönüllülükten geldiği düşüncesine bağlanır. İkinci beyitte zamanın nakşının kalıcı olmadığı, dünyanın âdeta bir rüya âlemine benzediği söylenir; bu beytin ilk mısraı neşirlerde farklı okunur (Kınalızâde neşrinde "Hûş kabâ'ilden degül", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nde "Hoş kabâ'ildür degül"), bu yüzden ayrıntısına girilmemiştir. Üçüncü beyit, İsa'nın göğe yükselirken üzerinde bir iğne bulunduğu için dördüncü kat gökte kaldığı rivayetine dayanır: âşığın gönül ipliği sevgilinin kirpik iğnesinden geçememiş, o da "Mesîhâ" diye seslendiği sevgilinin yolunda İsa gibi kalakalmıştır. Dördüncü beyitte gönül zenginliğiyle dünyanın pehlivanı olan kişinin felek topunu bir elma gibi elinde oynattığı söylenir. Maktada şair kendisine döner: varlığın bir damladan azdır, ama şaşılacak şey, tabiatın şiir söyleyince deniz gibi inciler döker. Beyânî bu gazelden birinci, üçüncü ve beşinci beyitleri almıştır (Kınalızâde, s. 158; Beyânî, s. 17). Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nün Kâfile-i Şuarâ'dan aktardığı metinde makta "Katreden kemdür vücûdun Mustafâ ammâ aceb" şeklindedir.
Gazelden Beyitler: "Mû-be-mû gîsûlarun kılmış ihâta gerdenün"
Mû-be-mû gîsûlarun kılmış ihâtâ gerdenün
Mâhtâbı sanasun kim kaplamışdur hâleler
Bagrumı pergâle pergâle kılupdur tîg-ı gam
Muhlisî çeşmümden akan kandur ol pergâleler
Bu iki beyit, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nün Ahdî'nin Gülşen-i Şuarâ'sından (Solmaz neşri, s. 33) aktardığı parçadır. İlk beyitte sevgilinin saçları kıl kıl boynunu kuşatmıştır; görenler ay ışığını haleler sarmış sanır. Beyaz boyun aya, çevresindeki siyah saç ayın ağılına benzetilmiştir. İkinci beyitte gam kılıcı âşığın bağrını parça parça etmiştir; mahlas burada açıkça kullanılır: Muhlisî, gözünden akan kan o parçalardır. Hüzünlü aşk gazelinin bilinen imajlarıyla kurulmuş parça, "pergâle" kelimesinin iki mısrada tekrarıyla ses bakımından derli toplu bir görünüm kazanır.
Amasya Çevresindeki Şairler
Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, İpekten'in Divan Edebiyatında Edebî Muhitler kitabına dayanarak Şikârî, Senâyî, Sürûrî Efendi, Kara Fazlî, Zârî ve Zamânî'yi şehzadenin yanında bulunan şairler arasında sayar. Hüsameddin ise kendi listesinde nişancı Hamdî Hamdullah Çelebi, defterdar Lutfî Bey, divan kâtibi Fazlî Çelebi, Kâmî Mehmed Çelebi, Tayyibzâde Lutfî Efendi, Seyrekzâde Ânî Ahmed Çelebi, Edâyî Bey, Zamânî Mahmud Çelebi ve Emânî Mehmed Çelebi'yi anar. Bu adların bir kısmı tezkirelerde ayrıntılı maddelerle yaşar, bir kısmı yalnız Hüsameddin'in listesinde kalmıştır. Aynı mahlası taşıyan birden fazla şair bulunduğu için kimlik meselesi de yer yer çözümsüzdür. Aşağıda her biri için kaynakların söyledikleri, şiirine ulaşılabilenlerin örnekleriyle birlikte verilmiştir.
Zârî (Tokatlı Mehmed Çelebi)
Âşık Çelebi kendi zamanında üç Zârî tanıdığını yazar ve şehzadenin kâtibini ikinci sırada anar: Tokatlı bir dânişmenddir, hattat Riyâzî ile birlikte çeşitli yazı türlerini yazmakta usta bir hoşnüvistir; Samsunîzâde Efendi İstanbul kadısı iken onun dânişmendi olmuş, Sultan Mustafa zamanında divan kâtibi olmuş, o devlet sürdükçe itibar görmüş, fetret zamanında ise akıbeti bilinmez olmuştur. Âşık Çelebi'nin hükmü serttir: şiiri sebebiyle şairler arasında anılacak kadar payesi yoktur. Kınalızâde aynı bilgileri tekrarlar ve fetret günlerinde "cân gibi nazardan nâ-peydâ vü pinhân" olduğunu söyler. Latîfî de "Zârî-i Tokâdî" başlığı altında Hayâlî'nin çağdaşı, hattı güzel, şiiri makbul bir dânişmendden söz eder, fakat onun tahsilini şarap sohbetleri yüzünden bıraktığını ekler. Hüsameddin ise Zârî'yi Amasyalı sayar: Amasya müderrislerinden Hüsameddin Hüseyin Tokatî Efendi'nin oğludur, Kara Sâlih Efendi'nin muîdi iken şehzadeye intisap edip Amasya'ya gelmiş, divan kâtibi olmuş, şehzadenin ölümünden sonra Amasya'da gözden düşmüş hâlde vefat etmiştir. Tezkirelerin "Tokadî" nisbesini Hüsameddin'in bir aile adı ("Tokatîzâde") olarak okuduğu anlaşılmaktadır; Zârî'nin Tokatlı mı yoksa Tokatlı bir ailenin Amasya'da doğmuş oğlu mu olduğu kaynaklarla kesinleşmez.
Bugün hûrşîdveş giymiş o mâh-ı sîm-ber üsküf
Cemâlî şem'i tâbından yine par par yanar üsküf
Kınalızâde (s. 403) ve Latîfî (s. 254) bu matlaı Zârî'ye verir; Hüsameddin de aynı beyti aktarır. Latîfî'ye göre beyit, altın üsküflü bir Kuloğlu delikanlısı için söylenmiştir. Gümüş tenli ay yüzlü sevgili bugün güneş gibi sırmalı başlığını giymiştir; güzelliğinin mum ışığından başlık yine pırıl pırıl yanmaktadır. Latîfî'nin kaydettiği bir başka matla, şairin şarap düşkünlüğüne dair söylenenlerle uyuşur:
Tutmaz ayagı elüm bâde-i nâb olmayıcak
Gelmez 'aklum başuma mest ü harâb olmayıcak
Saf şarap olmayınca eli ayağı tutmayan, sarhoş ve harap olmadıkça aklı başına gelmeyen bir âşığın tersine çevrilmiş mantığıdır; Latîfî bu matlaı şairin "keyfiyyet-i hâli"ni gösteren söz olarak verir (s. 253-254). Burada bir karışıklığa dikkat etmek gerekir: kimi tezkirelerde Zârî adıyla geçen "Göz karasın eşk ile boyayın agarınca" gazeli, Âşık Çelebi ve Kınalızâde'ye göre İstanbullu (Latîfî'ye göre Mudurnulu) meyhane şairi Zârî-i Sûzenî'nindir, şehzadenin kâtibine ait değildir.
Senâyî
Senâyî adı Mustafa'nın çevresinde iki ayrı kişi için geçer ve kaynaklar bunları birleştirmez. Tezkirelerin Senâyî'si Manisalıdır. Âşık Çelebi'ye göre ilim yoluna girmiş, Sultan Mustafa Manisa'dayken onun kapısına devam edip bu yolla mülâzım olmuş, kadılığa geçtikten sonra da şehzadenin yanından ayrılmamış, Amasya'ya birlikte gitmiştir. Kınalızâde bu bilgileri tekrarlar ve onun Maksûd adlı sarf kitabına bir şerh yazdığını ekler; Beyânî ise Manisa'dan çıkıp şehzadeye intisap ettiğini ve kasaba kadısı olduğunu yazar. Hüsameddin de 955 (1548) yılında "şuarâdan Manisalı Senâyî Mehmed Efendi"nin Amasya kadısı olduğunu kaydeder. Âşık Çelebi bu şairi pek beğenmez: hemşehrilerinin ona birçok kaside ve Şebistân-ı Hayâl tarzında Neyistân-ı Zülâl adlı bir kitap isnat ederek adını boş bir davul gibi o diyarda çınlattıklarını, ama bu gürültüden kulaklarda dağ yankısı gibi kuru bir ses kaldığını söyler.
Hüsameddin ise ayrıca Amasyalı bir Senâyî Mehmed Çelebi'den bahseder: Hacı Enbiyâzâde ailesinden, Sultan Bayezid evkafı kâtibi Mahmud Çelebi'nin oğludur, babasının yerine evkaf kâtibi olmuş, sonra şehzadenin divan kâtibi, şiiri ve inşâsıyla da nedim ve musahibi olmuştur. Şehzadenin ölümünden sonra Amasya'da bir süre gözden düşmüş olarak yaşamış, kendisine verilen bir zeametle geçinmiş ve 967'de (1559-60) ölmüştür. Hüsameddin bu kişiden şiir aktarmaz ve tezkirelerde onunla örtüşen bir madde bulunamamıştır; Amasyalı Senâyî Mehmed Çelebi'nin şiirlerine ulaşılamamıştır. Aşağıdaki beyitler tezkirelerin Manisalı Senâyî'sine aittir.
Görüp nâz-ı ruhun zünnâr-ı zülfün bir gün âh itdüm
Yirüm od oldı san küfre berâber bir günâh itdüm
Na'lçen nakşîdür ey mâh-rû yiryir degül ebrû
Gubâr-ı çehre-i zerdüm yolunda hâk-i râh itdüm
Beyânî'nin (s. 45-46) ve Kınalızâde'nin (s. 256) kaydettiği bu iki beyitte âşık, sevgilinin yanağının ateşini ve zülfünün zünnarını görüp bir gün ah etmiş, yeri ateş olmuştur; sanki küfre denk bir günah işlemiştir. Ateş ve zünnar, ateşperest ve gayrimüslim imgelerini bir arada çağırır; ahın cezası cehennem ateşidir. İkinci beyitte şair, sevgilinin yüzündeki kaşların aslında kendi solgun yüzünde kalan nal izleri olduğunu söyler: sarı yüzünü sevgilinin yoluna toprak etmiş, atının nalları orada iz bırakmıştır. Kınalızâde'nin aktardığı bir makta, şairin kendi şiiri hakkındaki kanaatini de gösterir:
'Ayârın cevher-i nazmun bilen sarrâf-ı mâhirdür
Senâyî ma'nî-i hâssı ne bilsün degme bir 'âmmî
Şiir cevherinin ayarını ancak usta bir sarraf bilir; Senâyî, seçkin anlamı her önüne gelen cahil nereden bilsin. Âşık Çelebi'nin onun hakkındaki sert sözleri düşünüldüğünde, bu maktaın kendine güvenen tonu ayrıca dikkat çekmektedir.
Zamânî (Mahmud Çelebi)
Âşık Çelebi'ye göre asıl adı Mahmud'dur; önce Semâ'î mahlasını kullanmış, sonra Zemânî olmuştur. Ergene'de doğmuş, Edirne'de yetişmiş, ilim yoluna girip büyük mollaların hizmetinde bulunmuş, sonra yolunu değiştirip Sultan Mustafa'nın kulları arasına katılmış, kısa zamanda segbanların kâtibi olarak gözde olmuştur. Şehzadenin "fetreti"nden sonra ortadan kaybolmuş; Âşık Çelebi onu bir kez Edirne'de gördüğünü, ardından nerede olduğunu öğrenemediğini, epey zaman sonra Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa'ya sığınıp onun himayesinde bir zeamete kavuştuğunu yazar. Nişancı Celâlzâde Mustafa adına "hüner" redifli bir kasidesi vardır. Kınalızâde de onu Edirneli sayar ve ilk mahlasının Semâ'î olduğunu tekrarlar. Beyânî ise onu dânişmend iken şehzadenin kapısında kâtip olmuş, fetret zamanında "ömrünün zamanı nihayet bulmuş" biri olarak anar; bu ifade şairin şehzadeyle birlikte öldüğü izlenimini verir ve Âşık Çelebi'nin anlattıklarıyla çelişir. Hüsameddin, Zamânî Mahmud Çelebi'yi şehzadenin kâtip musahipleri arasında sayar, bir başka yerde de Kanuni devrinde şöhret bulan Amasyalı şairler arasında anar; Edirneli bir şairin Amasyalı sayılması da kaynaklar arasındaki ikinci çelişkidir. Latîfî'deki Zamânî, I. Selim devrinin sonlarında genç yaşta ölen ve "Kız Memi" diye anılan başka bir Edirnelidir, bu kişiyle karıştırılmamalıdır.
Zencîr-i zülf ü çâh-ı zenehdâna dil düşüp
Bir gözi yaşlu sâ'il-i zindân olup gezer
Bilmez ki niçe azıda agyârı gezdirüp
Gören sanur Zemânîyi segbân olup gezer
Âşık Çelebi'nin (s. 251) kaydettiği bu iki beyitte gönül, zülüf zincirine ve çene çukuru kuyusuna düşmüş, zindan mahkûmları gibi gözü yaşlı bir dilenci olarak dolaşmaktadır. İkinci beyitte şair kendi mesleğiyle oynar: rakipleri peşinde gezdiren Zemânî'yi görenler onu av köpeklerini gezdiren bir segban sanır. Rakipler köpeğe, âşık onları yöneten segbana benzetilmiştir; şairin segbanların kâtibi olduğu hatırlanınca beyit bir iç şakası niteliği kazanır. İkinci beytin ilk mısraındaki kelime nüshalarda farklı okunur (Kınalızâde "âzîde agyâr", Beyânî "âzide agyârı"), Kınalızâde ve Beyânî redifi "gider" diye verir.
Nigârun hâtırı hattı ucından pür-gubâr ancak
Yine âyîne-i 'âlem-nümâda jeng var ancak
Üç tezkirenin de kaydettiği bu matlada sevgilinin gönlü yalnızca yüzünde beliren ayva tüyleri yüzünden tozlanmış, kırılmıştır; dünyayı gösteren aynada, yani yüzünde, pas varsa o da bu tüylerdendir. Yüz ile ayna, ayva tüyü ile pas arasındaki eşleştirme devrin gazelinde sık rastlanan bir mazmundur.
Şikârî (Hazînedârzâde Mustafa Çelebi)
Şikârî mahlaslı şairlerden hangisinin şehzadenin çevresinde bulunduğu kaynakların birlikte okunmasıyla anlaşılır. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, İpekten'e dayanarak Şikârî'yi şehzadenin şairleri arasında sayar, ancak kimliğini belirtmez. Âşık Çelebi üç Şikârî anar. Birincisi Ferecik kadısı bir şairdir. "Şikârî-i Sânî" diye anılan ikincisi Hazînedârzâde Mustafa Çelebi'dir: bir süre hazine kâtipliği yapmış, Sultan Mustafa ilk kez sancağa çıktığında onunla birlikte gitmiş, segbanbaşı, çavuşbaşı ve sırdaşı olmuş, şehzadenin ölümünden sonra bir zeamete tasarruf etmiştir. Üçüncüsü, Kınalızâde'nin de tek Şikârî olarak andığı, Acem Kâsım Paşa'nın torunu Ahmed'dir; Kınalızâde onun 992 (1584) yılında öldüğünü yazar, şehzadeyle bir bağından söz etmez. Buna göre şehzadenin çevresindeki Şikârî, Hazînedârzâde Mustafa Çelebi olmalıdır. Âşık Çelebi onun Manisa'dan Amasya'ya şehzadeyle birlikte geçtiğini açıkça yazmaz; ilk sancaktan itibaren yanında olduğu ve sırdaşı sayıldığı için Amasya yıllarında da onunla bulunduğu bir çıkarımdır. Hüsameddin'de bu ad geçmez.
Gönül nâ-dânı almaz dâneye dânâya mâ'ildür
Şeh olmaz câhile fazl ehline kullıga kâ'ildür
Elinde tolu ebyâtıyla dil-berden diler bûse
Şikârî keşkül ile cerr ider gûyâ ki sâ'ildür
Âşık Çelebi'nin (s. 600) aktardığı bu beyitlerde gönül cahili kabul etmez, taneye (dâne) değil bilgine (dânâ) meyleder; cahile baş eğmez, fazilet ehline kul olmaya razıdır. İkinci beyitte şair, eli beyitlerle dolu olarak sevgiliden öpücük dileyen kendisini, keşkülüyle cerre çıkmış bir dilenciye benzetir; medrese talebelerinin ve dervişlerin bağış toplamak için çıktığı cer gezileri burada aşk diline aktarılmıştır. Aynı yerde kaydedilen bir başka beyit de şöyledir:
Bana cennet serâyından ser-i kûy-ı vefâ yegdür
Yarınki hûr u gılmândan bugünki dil-rubâ yegdür
Vefa sokağının başı ona cennet sarayından iyidir; yarının huri ve gılmanından bugünün gönül çeleni yeğdir. Rindane bir tercihle cennet vaadine karşı bugünkü aşk öne çıkarılır.
Edâyî (Hacı Beyzâde Receb Bey)
Edâyî, şehzadenin çevresinde Amasyalı olduğu kesin olan şairlerin başında gelir. Kınalızâde onu "Amasiyyadandur" diye tanıtır; şehzadenin kapısına intisap edip has meclisine girdiğini, musiki nazariyatında (ilm-i edvâr) devrinde benzeri bulunmayan, sesi ve edası güzel biri olduğunu, şehzadenin gözdelerinden Gonca Keyvân için bir murabba söyleyerek itibar kazandığını yazar. Hüsameddin'e göre Hacı Beyzâde ailesindendir, babası Mirliva Hamza Bey'dir; Amasya'da Topal Hattatzâde Fazlullah Fazlı Çelebi'den hat ve edebiyat, Baba Çelebi diye bilinen Tanbûrî Mehmed Çelebi'den musiki öğrenmiş, hocası Fazlı Çelebi'nin aracılığıyla şehzadeye intisap etmiştir (bu Fazlı Çelebi, divan kâtibi Kara Fazlî'den ayrı bir Amasyalıdır). Gonca Keyvân için gazeller, şehzade için kasideler yazmış, kasidesini beğenen şehzade onu divan kâtibi yapmıştır. Şehzadenin ölümünden sonra yazdığı mersiyelerde Rüstem Paşa'yı incitecek sözler söylemiş, 961'de İstanbul'a gidip Başdefterdar Şerîfezâde Mehmed Çelebi'nin himayesinde hazine kâtipleri arasına girmiş, sonra Kaptan-ı Derya Piyâle Paşa'ya intisap etmiş, tersane tımar defterdarı iken 982 (1574-75) yılında ölmüştür. Âşık Çelebi de onu şehzadenin şairleri arasında sayar. Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Künhü'l-ahbâr'da onun şiirini küçümseyen sözlerini aktaran Hüsameddin, Âlî'nin bu hükmüne açıkça karşı çıkar ve Edâyî'yi gerçek bir şair sayar.
Hâl kim ol goncenin la'l-i mey-âşâmındadır
Dâğ-ı hasretdir ki gönlüm lâlesi câmındadır
Hüsameddin'in, şehzadeye sunulup Edâyî'nin divan kâtipliğine yol açtığını söylediği kasidenin matlaıdır. Goncanın şarap içen yakut dudağındaki ben, âşığın gönül lalesinin kadehindeki hasret dağıdır. "Gonca" kelimesi şehzadenin gözdesi Gonca Keyvân'ın adını da çağırır; lalenin ortasındaki kara leke ile dudaktaki benin eşleştirilmesi, kasideyi şehzadenin meclisine hitap eden bir iltifata dönüştürür.
Âsmân-ı hüsnün ey ebrû hilâli sen misin
Yohsa gözler görmedük bir tâk-ı 'âlî sen misin
Tîgden n'içün geçürdiler bugün ey hat seni
Rûmda baş kaldıran yohsa Celâlî sen misin
Kınalızâde'nin (s. 183) Edâyî'ye ait olarak verdiği bu beyitlerde ilk mısraın kelimesi Sungurhan neşrinde "ebr ü", Hüsameddin'de "ebru" diye geçer; anlam bakımından kaş (ebrû) okuyuşu tercih edilmiştir. Şair kaşa seslenir: güzellik göğünün hilali sen misin, yoksa gözlerin görmediği yüce bir kemer misin. İkinci beyitte yüzdeki ayva tüylerine döner: ey hat, bugün seni niçin kılıçtan geçirdiler, yoksa Rum diyarında baş kaldıran Celâlî sen misin. Tıraş edilen tüyler, isyan edip kılıçtan geçirilen Celâlîlere benzetilmiştir; Anadolu'daki isyanların şiire nasıl sızdığını gösteren ilginç bir örnektir.
Emânî (Kâtip Mehmed Çelebi)
Emânî yalnız Hüsameddin'in kayıtlarında yaşar. Amasyalıdır, Culgazâde Hâce Resul Çelebi'nin oğludur. Tahsilden sonra ümera arasında iken Şehzade Mustafa Amasya'ya vali olarak gelince ona intisap etmiş, şehzade hattını ve kâtipliğini beğenerek onu divan kâtibi yapmıştır. On yıl kadar şehzadenin divanında kâtiplik ettikten sonra 958 (1551) dolaylarında ölmüştür. Hüsameddin onu "edib, şair, kâtip, hatt-ı divanîde mahir" diye niteler; kardeşi kadılardan Mustafa Çelebi'dir. Taranan tezkirelerde şehzadenin bu kâtibine ait bir madde bulunamamıştır (Kınalızâde'deki Emânîler İstanbullu ve Rusçuklu başka şairlerdir). Emânî'nin şiirlerine ulaşılamamıştır.
Hüsameddin'in Andığı Diğer Şairler
Hüsameddin'in listesindeki öteki adlar hakkında bilgi çok sınırlıdır. Hamdî Hamdullah Çelebi, Elvan Çelebi soyundan Nefîsoğlu diye bilinen Tâceddin Efendi'nin oğludur ve şehzadenin nişancısı olarak anılır. Lutfî Bey (Lütfullah) şehzadenin defterdarıdır; Âşık Çelebi, şair Kudsî Mehmed Çelebi'nin maddesinde onun babası Lutfî Bey'in sarayda yetiştiğini, şehremini ve Sultan Mustafa defterdarı olduktan sonra sancakbeyi olduğunu yazar. Kâmî Mehmed Çelebi, Zenbilli Ali Efendi'nin kardeşi Kadı Mehmed Efendi'nin oğludur; Tayyibzâde Lutfî Efendi ise yalnız adıyla geçer. Bu dört kişinin şiirlerine ulaşılamamıştır.
Ânî Ahmed Çelebi, şehzadenin Amasya'daki ilk muallimi Seyrek Muhyiddin Mehmed Efendi'nin oğludur. Hüsameddin'e göre 932 (1525-26) yılında Amasya'da doğmuş, 951'de (1544) İstanbul'a giderek tahsilini tamamlamış, Bursa ve Kaplıca medreselerinde müderrislik yapmış, 975'te Mekke'de ölmüştür; önce Ânî, sonra Zeyrek Camii yakınında oturduğu için Zeyrekî mahlasını kullanmıştır. 1544'te Amasya'dan ayrıldığı düşünülürse şehzadenin meclisine ancak gençlik yıllarında katılmış olabilir; bu bir çıkarımdır. Hüsameddin, Kâfzâde Fâizî'nin tezkiresinden onun şu beytini nakleder:
Gözlerim ey lâle-ruh hicründe kanlar dökdiler
Meclis-i derd ü belâya erguvanlar dökdüler
Ey lale yanaklı, ayrılığında gözlerim kan döktü; dert ve bela meclisine erguvan çiçekleri saçtı. Kanlı gözyaşı ile erguvanın kızıllığı birleştirilmiş, gam meclisi bir bahar şölenine çevrilmiştir.
Bunlara Beyânî'nin andığı Derûnî-i Sânî eklenebilir. Manisalıdır, derviş tavırlı, musiki nazariyatında usta bir tanbur icracısıdır; önce Şehzade Mustafa'nın kapısına intisap etmiş, sonra Sultan Selim'in kapısına gidip umduğu ilgiyi göremeyince sitemli bir muhammes bağlamıştır (Beyânî, s. 70-71). Beyânî onun şehzadeye Manisa'da mı yoksa Amasya'da mı bağlandığını belirtmez; bu yüzden Amasya çevresine ait olup olmadığı kesin değildir.
Ol dem ki fenâ buldı şehr-i dil-âbâdum
Hîç nesneye meyl itmez bu hâtır-ı nâ-şâdum
Şimdi garazum bu kim anlamıya hîç âdem
Ey bü'l-heves-i devlet magrûr-ı mey-i gaflet
Şimdengirü dünyâyı al sana bagışladum
Gönül şehri yıkıldığı andan beri bu kederli zihin hiçbir şeye meyletmez; şimdiki amacı kimsenin anlamamasıdır. Ey devlet hevesine kapılmış, gaflet şarabıyla mağrur olan, bundan böyle dünyayı al, sana bağışladım. Bir efendiden ötekine geçmek zorunda kalan saray şairinin kırgınlığı, dünyayı bağışlama jestiyle dile getirilmiştir.
Kronoloji
921 (1515): Şehzade Mustafa, Manisa'da doğdu.
936 (1529-30): Kanuni, Mustafa'yı sünnet ettirdi; Âşık Çelebi'ye göre devrin şairleri bu düğün için kasideler sundu.
940 (1533-34): Saruhan sancakbeyi olarak Manisa'ya gönderildi.
21 Safer 948 (16 Haziran 1541): TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Amasya'ya nakledildi (Hüsameddin bu tayini 945'e koyar).
951 (1544): Bahşîzâde Kemâleddin İbrahim Efendi, Masârif-i Beytü'l-mâl'i şehzadenin adına yazıp sundu.
953 (1546): Gelibolulu Sürûrî, şehzadenin muallimi olarak Amasya'ya geldi.
955 (1548): Manisalı Senâyî Mehmed Efendi Amasya kadısı oldu.
19 Muharrem 958 (27 Ocak 1551): Şehzadenin babasına gönderdiği feryatnâmenin tarihi.
958 (1551): Sürûrî, Gülistan şerhini Amasya'da tamamlayıp şehzadeye sundu; kâtip Emânî Mehmed Çelebi bu yıl dolaylarında öldü.
960 (1553): Şehzade Mustafa, Ereğli yakınındaki Aktepe ordugâhında boğduruldu; ölüm tarihi Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nde 27 Şevval 960 (6 Ekim 1553) olarak verilir.
967 (1559-60): Amasyalı Senâyî Mehmed Çelebi (Hacı Enbiyâzâde) öldü.
982 (1574-75): Edâyî Receb Bey, tersane tımar defterdarı iken öldü.
992 (1584): Kınalızâde'nin andığı Şikârî Ahmed öldü (şehzadenin çevresindeki Şikârî'den ayrı kişi).
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ, haz. Aysun Sungurhan, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap), s. 156-158, 183, 256, 403, 405-406, 472-473. https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/55834,kinalizade-hasan-celebipdf.pdf
- Beyânî Mustafa, Tezkiretü'ş-şu'arâ, haz. Aysun Sungurhan, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap), s. 17, 45-46, 70-71, 83. https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/55835,beyani-tezkiresipdf.pdf
- Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ, haz. Filiz Kılıç, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2018 (e-kitap), s. 131, 248, 251, 580, 588, 600, 625-626. https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/59036,asik-celebi-mesairus-suarapdf.pdf
- Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve Tabsıratü'n-nuzamâ, haz. Rıdvan Canım, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2018 (e-kitap), s. 253-255. https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/60327,latifi-tezkiretus-suara-ve-tabsiratun-nuzamapdf.pdf
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 1 ve 3, Amasya Belediyesi yeni baskı, 2022 (e-kitap s. 84, 147, 505-508). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page506.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 6, 7 ve 8, Amasya Belediyesi yeni baskı (e-kitap s. 25-26, 270-273, 348-349, 500-501). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page270.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 10, Amasya Belediyesi yeni baskı (e-kitap s. 234). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page234.html
Akademik çalışmalar
- Şerafettin Turan, "Mustafa Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, İstanbul 2006, s. 290-292. https://islamansiklopedisi.org.tr/mustafa-celebi
- Tayyib Gökbilgin, "Rüstem Paşa ve Hakkındaki İthamlar", Tarih Dergisi, 11-12, 1956, s. 11-50 (mektup metni Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki aktarımla).
Resmî kaynaklar
- Halûk İpekten vd., Divan Edebiyatında Edebî Muhitler, İstanbul: MEB Yay., 1996, s. 191-192 (Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki aktarımla).
Kitaplar
- Şerife Ördek, "Muhlisî, Şehzâde Mustafâ b. Kânûnî Sultân Süleymân", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2014 (güncelleme 2020). https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/muhlisi-sehzade-mustafa-kanuni
- Süleyman Solmaz, Ahdî ve Gülşen-i Şuarâsı, Ankara: AKM Yay., 2005, s. 33 (Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki aktarımla).
Çevrimiçi kaynaklar


