Gelibolulu Bir Âlim ve Amasya
Muslihuddin Mustafa Sürûrî, Kanunî Sultan Süleyman devrinin en çok eser veren âlimlerinden biridir. Tefsir ve fıkıh hâşiyeleri yazdı, İbn Sînâ'nın tıp kitabından bölümler çevirdi, Mevlânâ'nın Mesnevî'sini, Sa'dî'nin Gülistan ve Bostan'ını, Hâfız'ın divanını şerh etti. Çağdaşları onu "şârih-i Mesnevî" diye andı. Türk edebiyatının derli toplu ilk belâgat kitabı sayılan Bahrü'l-maârif de onundur. Bu geniş külliyatın önemli bir kısmı, hayatının en hareketli yıllarında, Amasya'da yazıldı. Sürûrî 1540'ların sonunda Kanunî'nin büyük oğlu Şehzade Mustafa'nın muallimi olarak Amasya'ya geldi ve şehzadenin 1553'te Karaman Ereğlisi yakınındaki ordugâhta boğdurulmasına kadar onun yanında kaldı. Hocalığın yanı sıra şehzadenin mektuplarını kaleme alan, sırlarını bilen bir yakını oldu.
Sürûrî Amasyalı değildir. Gelibolu'da doğdu, ömrünün büyük kısmını İstanbul'un Kasımpaşa semtinde geçirdi ve orada gömüldü. Yine de Amasya ile bağı, tek bir görev kaydından ibaret kalmaz. Babası Hoca Şa'bân, II. Bayezid'in Amasya'daki şehzadeliği sırasında onun defterdarlığını yapmıştı. Oğul, yarım asır sonra başka bir şehzadenin hocası olarak aynı şehre geldi. Hüseyin Hüsâmeddin Yasar Amasya Tarihi'nin üçüncü cildinde Şehzade Mustafa'nın Amasya yıllarını anlatırken Sürûrî'yi birkaç kez anar: şehre gelişini, şehzade adına yazdığı feryatnâmeyi, Amasya'da tamamladığı Gülistan şerhini ve onun şehzadenin "hem muallimi hem de mahrem-i esrârı" olduğunu kaydeder. Birinci ciltte de şehzadenin Karakaya'daki yazlık köşkünde ders veren hocalar arasında "meşhur Sürûrî Efendi"nin adı geçer.
Ailesi ve Adı
Kaynaklarda tam adı Sürûrî Muslihuddin Mustafa b. Şa'bân el-Gelibolî er-Rûmî olarak geçer. Adı Mustafa, lakabı Muslihuddin, babasının adı Şa'bân'dır. TDV İslâm Ansiklopedisi doğum tarihini 897 (1492) olarak verir, İsmail Güleç'in hayatı üzerine yazdığı makalede de 897/1491 yılı kayıtlıdır. Bu tarih ölüm tarihiyle birlikte düşünüldüğünde Âşık Çelebi'nin onun yetmiş iki yıl yaşadığı yolundaki kaydıyla uyuşur.
Babası Hoca Şa'bân, Gelibolu çarşısında oturan zengin bir tüccardı. Tezkireciler bu servetten neredeyse destan diliyle söz eder. Kınalızâde Hasan Çelebi, ummanın bile boşaltılabileceğini ama Hoca Şa'bân'ın malının eksilmeyeceğini yazar ve bu varlığın büyük ölçüde tek oğlunun eğitimine harcandığını ekler. Gelibolulu Mustafa Âlî de onu "Gelibolu'dan Şa'bân adlı bir hâcenin emsalsiz hayırlı evladı" diye tanıtır ve babanın şehrin bedesteninde oturan zengin bir bâzirgân olduğunu söyler. Güleç'in aktardığı bir rivayete göre çocuk, nahve dair Kâfiye'yi ezberlediğinde babası sevincinden hem hocasını hem oğlunu hediyelere boğmuş, oğlu ne zaman bir eser yazsa mükâfatlandırmayı ihmal etmemişti. Hoca Şa'bân'ın memuriyette de bulunduğu, II. Bayezid'in şehzadeliği sırasında Amasya'da bir süre onun defterdarlığını yaptığı TDV maddesinde ve Güleç'in Ali b. Bâlî'ye dayanan anlatımında yer alır. Bu görevin tarihi ve süresi hakkında ayrıntı yoktur.
"Sürûrî" mahlası "sevinçli, neşeli" anlamına gelir. Güleç, mahlasın varlıklı bir ailede rahat bir gençlik geçirmesinden ya da ileride düşeceği sıkıntılara karşı iyimser bir dilekten kaynaklanmış olabileceğini düşünür ve şairin kendi beytini hatırlatır: "Didiler te'sîr ider ismi müsemmâda velî / Ey Sürûrî görmedüm âlemde handân olduğun." Yani isim sahibine tesir eder dediler, ama ey Sürûrî, seni dünyada hiç gülerken görmedim. Âşık Çelebi bu gazelin makta'ını şairin "hasb-i hâli", kendi mutsuzluğuna baktığı bir fal olarak yorumlar.
Öğrenimi ve İlk Görevleri
Sürûrî devrin tanınmış hocalarından okudu. TDV maddesi Kara Dâvud İzmitî, Nihâlî, Tâcîzâde Câfer Çelebi, Taşköprizâde Mustafa Efendi ve Abdülvâsi Efendi'yi sayar. Güleç bunlara Kadrî Efendi'yi ekler ve Kara Dâvud'un o sırada Bursa'da müderris olduğunu belirtir. Hocaları arasında Tâcîzâde Câfer Çelebi'nin adının geçmesi dikkat çekicidir, çünkü Câfer Çelebi de gençliğini Amasya'da, II. Bayezid'in şehzade sarayının çevresinde geçirmiş bir Amasyalıdır. Sürûrî medrese tahsilini Fenârîzâde Muhyiddin Çelebi'nin yanında tamamladı ve ondan mülâzım oldu.
Memuriyete akranlarına göre geç başladı. Güleç bunu babasının zenginliğine bağlar: geçim derdi olmayan genç, yirmi dokuz yaşına kadar okumakla yetinmişti. 927 (1521) yılında Fenârîzâde Muhyiddin Çelebi İstanbul kadısı olunca Sürûrî'yi yeni kurulan bab mahkemesi nâibliğine getirdi. Bab nâibleri, işleri çok yoğun olan İstanbul kadısı adına dava dinleyip hüküm veren yardımcılardı. İki yıl sonra, 929 (1523) yılında hocası Anadolu kazaskeri olunca Sürûrî onun tezkireciliğine geçti. Bu görevde uzun kalamadı. Nev'îzâde Atâî'nin anlattığına göre, kazaskerlik makamına ait gizli bilgileri eski hocası Abdülvâsi Efendi'ye, onun sadarette çalışan oğlu aracılığıyla ulaştırmakla suçlandı. Bunun üzerine resmî yolu bıraktı.
Bu kırılma onu tasavvufa yöneltti. İstanbul'a Nakşibendîliği getiren Emîr Buhârî'nin damadı ve Abdullah-ı İlâhî'nin halifesi olan Şeyh Mahmud Çelebi'den inâbe aldı, ardından hacca gitti. Döndüğünde Fenârîzâde'nin iltifatını yeniden kazandı. 930 (1524) yılında yirmi akçe ile Gelibolu'daki Sarıca Paşa Medresesi'ne müderris oldu. Güleç'e göre bu görevde Muhaşşî Sinan Efendi'nin yerine geçmişti. Hüsâmeddin'in kayıtlarında Muhaşşî Sinan lakabıyla anılan âlim, Şeyh Hüsâmeddin Efendizâde Sinâneddin Yûsuf adıyla bir Amasyalıdır.
İstanbul'da Müderrislik ve Dervişlik
933 (1526-27) yılında Pîrî Mehmed Paşa'nın İstanbul'daki zâviyesinin şeyhi Cemâl Efendi ölünce, hâlâ hayatta olan vakıf sahibi zâviyeyi medreseye çevirdi ve Sürûrî yirmi beş akçe ile buranın ilk müderrisi oldu. Zamanla kırk akçelik rütbe-i erbaîne kadar yükseldi, aynı zamanda zâviyenin seccâdenişinliğini de üstlendi. Güleç'in hesabına göre burada on bir yıl kaldı. 944 (1537-38) yılında Vezir Güzelce Kasım Paşa'nın Galata yakınında, sonradan kendi adıyla anılan semtte yaptırdığı medresenin elli akçe ile ilk müderrisi oldu. Nahve dair Şerhu'l-Misbâh'ı bu yıl, müderrisliğinin ilk döneminde yazdı.
Âşık Çelebi Sürûrî'nin öğrencisidir ve tezkiresinde ondan "üstâdum" diye söz eder. Kasımpaşa yıllarını da yakından tanıyan biri olarak anlatır: Sürûrî haftanın dört günü medresede ders verir, her cuma namazından sonra ve her gün ikindiden sonra Mesnevî okuturdu. Dersi bitirip evine girdiğinde gün kararmış olurdu. Hücresinin kapısı her ilimde ders almak isteyen talebelere açıktı. Sofrası da öyleydi; gelen gidene ekmek peynir de olsa bir şey ikram eder, misafirsiz yemek yemezdi. Âşık Çelebi, hocasının tefsir, Buhârî ve Hidâye okuttuğunu, gazeller yazdığını, yıldız ilmine ve tıbba dair kitaplar kaleme aldığını, muamma çözdüğünü ve şairlerin şiirlerini düzelttiğini de ekler.
954 (1547-48) yılında hocası Fenârîzâde Muhyiddin Çelebi öldü. Sürûrî bu ölümden derin bir üzüntü duydu, müderrislikten istifa etti ve Emîr Buhârî tekkesinin şeyhi Abdüllatif Efendi'ye intisap ederek yeniden dervişliğe yöneldi. Medreseyi yaptıran Kasım Paşa o sırada Mora sancakbeyiydi. Atâî'nin aktardığına göre Sürûrî'ye bir mektup yazarak "O medreseyi biz sizin şerefinize bina ettik; kabul olmazsa yıkmak mukarrerdir, makamınızda bir yabancıyı görmeye tahammülümüz yoktur" dedi. Sürûrî bu ısrar karşısında derviş kıyafetini bırakmamak, Mesnevî derslerini sürdürmek ve yalnız haftanın belli günlerinde ders vermek şartıyla görevine döndü. Güleç, paşanın bu ısrarında Sürûrî'nin halk ve talebe arasındaki saygınlığı kadar hemşehrilik bağının da payı olabileceğini düşünür, zira Kasım Paşa da Gelibolu'da gömülüdür.
Bu yıllarda Sürûrî bütün malını satıp evinin yakınında bir mescit yaptırdı. Kınalızâde onun "dünyadan alâkasını kesmiş olanlara bağları koparmak kolaydır" dediğini nakleder. Mescit sonradan onun adıyla anıldı. Ardından ikinci kez hacca gitti. Güleç bu dönemi Sürûrî'nin ilk inzivası olarak niteler. Âşık Çelebi'ye göre hocası 944'ten 955 yılına kadar zâhir ve bâtın ilimleriyle meşgul olmuştu.
Gubârî ile Atışma
Sürûrî'nin hayatına dair en canlı hikâyelerden biri, Nakşibendî yolundan arkadaşı şair Gubârî ile aralarında geçen manzum atışmadır. Hem Âşık Çelebi hem Gelibolulu Âlî hem de Kınalızâde bu olayı anlatır. 941 (1534-35) yılında Kanunî Irakeyn seferindeyken Gubârî "Ne bilür ışkı her Mecnûn sen ol ahvâli benden sor" mısraıyla başlayan bir gazel söyledi ve şairlere gönderdi. Gazelin sonunda bu sihirli şiire dünyada bir nazire söyleyebilecek tatlı dilli bir şair var mı diye meydan okuyordu. Sürûrî bir nazire yazdı ve makta'ında şöyle cevap verdi: "Bir iki Türkî beyt ile gurûr itmek revâ mıdur / Sen insâf eylemezsen bâri bir ehl-i sühandan sor." Bir iki Türkçe beyitle gururlanmak yakışır mı, sen insaf etmiyorsan bari bir söz ehline sor.
Âlî'nin ifadesiyle Gubârî bu "ta'n lokmasını" yutamadı. Yıllar sonra Mekke'de mücavirken Sürûrî'nin şehzade hocalığını kabul ettiğini duyunca ona mesnevi tarzında manzum bir mektup gönderdi. "Ey Sidre-nişîn-i arş-pervâz" diye başlayan bu kıtada eski dostunu, arşta uçarken kanatları kırılmış bir kuşa benzetiyor, kutsal yuvasını bırakıp dünya tuzağına düştüğünü, gaflet uykusuna dalıp emel avcısının ağına yakalandığını söylüyordu. Âlî, Sürûrî'nin de buna manzum bir cevap yazdığını nakleder. Bu cevapta Sürûrî, kanatlarının kırılmadığını, şehzadenin kendi vasıflarını işitip babasıyla buluştuğunda onu istediğini, padişahın emri gelince karıncanın emre uyması gibi çaresiz yola çıktığını anlatır ve sözünü bir duayla bağlar: "Sizden umaruz duâ vü himmet / Bu şâha müyesser ola devlet / Adliyle cihânı ide pür-nûr / Ola bu Sürûrî sırrı mesrûr."
Hikâyenin bir de kaderin cilvesi diye anılan sonu vardır. Sürûrî'yi şehzade hocalığını kabul ettiği için kınayan Gubârî, bir süre sonra Mekke'den dönerken yolu Kütahya'ya düştü ve orada Şehzade Bayezid'in oğlu Şehzade Orhan'ın hocalığını kabul etti. Âlî bunu, Gubârî'nin "kınadığı şeyle kendi yüzüne kir getirmesi" diye yorumlar. Bayezid olayından sonra Gubârî bir süre Boğaz hisarında hapsedildi.
Şehzade Mustafa'nın Hocalığına Davet
Şehzade Mustafa, 21 Safer 948'de (16 Haziran 1541) Manisa'dan alınarak Amasya sancağına gönderilmişti. Amasya'da çevresinde kalabalık bir ilim ve edebiyat halkası oluştu. Hüsâmeddin'e göre şehzadenin ilk hocası Seyrek Muhyiddin Mehmed Efendi'ydi. Onun 947 (1540) yılında ölümü üzerine Merzifonlu Hayreddin Hızır Efendi muallim oldu. Hayreddin Hızır Efendi de 953 (1546) yılında vefat etti.
Sürûrî'nin bu boşluğu ne zaman doldurduğu konusunda kaynaklar ayrılır. Hüsâmeddin olayları yıl yıl sıraladığı anlatısında 953 yılı altında "Yerine İstanbul'dan Gelibolulu Surûrî Mustafa Efendi geldi" der. Gelibolulu Âlî de Gubârî maddesinde Sürûrî'ye şehzade hocalığının 953 tarihinde teklif edildiğini yazar. Buna karşılık Âşık Çelebi, padişahın Van'ın fethi ve Şah Tahmasb'ın üzerine yürümek için sefere çıktığı sırada, yani 955 (1548) yılında hocasının ansızın şehzadeye hâcelığa davet edildiğini söyler. TDV maddesi ve Güleç'in makalesi de 955 (1548) tarihini benimser ve davetin bir hatt-ı hümâyunla yapıldığını belirtir. Güleç, Hüsâmeddin'deki 953 tarihinin öteki kaynaklarla uyuşmadığını not eder; 953'ün Hayreddin Hızır Efendi'nin ölüm yılı olduğunu, hocalığın bu tarihte boşaldığını kabul eder. Sürûrî'nin Gubârî'ye cevabında geçen ifadeler, yani şehzadenin sefere çıkan babasıyla buluştuğunda onu istemesi, Hüsâmeddin'in kaydettiği bir olayla örtüşür: 955 yılı Rebîülevvel ayında İran seferine giden Kanunî Sivas'a gelmiş, Şehzade Mustafa da babasını ziyaret için Amasya'dan Sivas'a gitmiş ve Rebîülâhirde padişahın izniyle geri dönmüştü. Bu bakımdan 955 tarihi daha güçlü görünmektedir. TDV maddesi ve Güleç, Sürûrî'nin daveti kabul edip "Karaman'a" gittiğini de yazar. Oysa Şehzade Mustafa 1541'den ölümüne kadar Amasya sancakbeyiydi ve Sürûrî'nin şehzade için yazdığı eserlerin tarihli kayıtları Amasya'yı gösterir.
Dervişliğe yönelmiş bir âlimin bir şehzadenin hizmetine girmesi, çevresinde hoş karşılanmadı. Âşık Çelebi, bazı yakınlarının kabul etmesi için şeytanlık ettiğini, iyilik isteyenlerin ise reddetmesini öğütlediğini anlatır. Kendisi de hocasının yanına gidip "Kabul ettiniz mi?" diye sordu. Sürûrî'nin cevabı ilginçtir: "Ben ölülerden sayılırım; kabul ve ret dirilerin işidir, ölünün ne direnmeye ne de meyletmeye hükmü olur." Âşık Çelebi, hocasının kendini ölü yıkayıcısının elindeki meyyit gibi gördüğünü, yatırırlarsa yatacağını, çevirirlerse döneceğini anlatmak istediğini düşünür. Sükût edip cevap vermedi, fakat içinden hocasının hâline üzüldü. Sonunda Sürûrî hâcelığı kabul etti. Kınalızâde bu tercihi tek bir mısrayla eleştirir: "Âleme sultân iken kendüsini kul eyledi."
Amasya'da Şehzadenin Muallimi
Şehzadenin Çevresi
Sürûrî'nin geldiği Amasya, bir şehzade sarayının bütün kalabalığını barındıran küçük bir başkentti. Hüsâmeddin bu çevreyi ayrıntılı biçimde sayar. Şehzadenin nişancısı Hamdî Hamdullah Çelebi, defterdarı Lutfî Bey ve divan kâtibi Kara Fazlî şairdi. Kâmî Mehmed Çelebi, Seyrekzâde Ânî Ahmed Çelebi, Edâyî Bey, Zamânî Mahmud Çelebi ve Emânî Mehmed Çelebi şehzadenin musahipleri arasındaydı. Koca Hüsâmeddin Hüseyin, Molla Bahşîzâde Kemâleddin İbrâhim ve Köprücükzâde Sinâneddin Yûsuf gibi âlimler sohbetine katılırdı. Kemâleddin İbrâhim Efendi 951 yılında şehzadenin israfını eleştiren Masârif-i Beytü'l-Mâl adlı eserini ona sunmuş ve yine de mükâfat görmüştü. Sürûrî'nin geldiği yıl şehzadeye lala olarak Sun'ullah Bey tayin edilmişti. 954'te Amasya muhafızı ve şehzadenin işlerini yürüten Velî Paşa ölünce yerine Manisalı Ca'fer Paşa geldi. 955'te şair Manisalı Senâyî Mehmed Efendi Amasya kadısı oldu. Güleç, Sürûrî'nin Amasya'da şehzadenin katline kadar Senâyî, Kara Fazlî, Zârî, Edirneli Zamânî ve Edâyî ile birlikte şehzadenin şiir çevresini oluşturduğunu yazar.
Hüsâmeddin'in birinci ciltte anlattığı bir mekân, bu çevrenin gündelik hayatına dair bir fikir verir. Amasya'nın karşısındaki Karakaya'nın doğu yüzü Osmanlı hanedanına ait mülklerdendi ve şehzadelerin av yeri olarak kullanılırdı. Şehzade Mustafa Amasya valisi olunca burada bir "sayfiyye", yani yazlık köşk yaptırdı. Hüsâmeddin'e göre bu köşkte önce Seyrek Muhyiddin Efendi, sonra Merzifonlu Hayreddin Hızır Efendi, ardından "meşhur Sürûrî Efendi" ta'lim hizmetinde bulundu. Hamdî, Zamânî ve Edâyî gibi şairler ile Gonca, Benefşe, Çiğdem, Gül ve Lâle lakaplarıyla anılan genç nedimler de buradaydı. Şehzade bunlardan bazılarına ve lalası Hamza Bey'e bu yamaçta birer parça bağ bağışladı. Hüsâmeddin'in yaşadığı dönemde "Hamza Düzü" ve "Goncalık" adlarıyla anılan yerler bu bağışların hatırasını taşıyordu.
Amasya çevresinde Sürûrî ile yakınlık kuranlardan biri de Şâhidî Ali Bey'dir. Hüsâmeddin'in dokuzuncu ciltteki kaydına göre Şâhidî, Şehzade Ahmed'in adamlarından Güzel Ahmed Bey'in oğlu bir Amasyalıydı. Şehzade Mustafa'ya intisap edip sipahiler kethüdası olmuş, ilme ve şiire yatkın, açık meşrepli biriydi. Hüsâmeddin onun "şehzadenin son muallimi olan Sürûrî Efendi ile musâhabat ve letâifi" olduğunu, kendisinin de Gülistan'ı Amasya'da şerh ettiğini yazar. Şâhidî, şehzadenin Ereğli'de öldürülmesinden sonra damadı Ahmed Paşa ile birlikte idam edildi.
Bahrü'l-maârif
Sürûrî'nin Amasya'da tamamladığı ilk büyük eser Bahrü'l-maârif'tir. Kitap 11 Safer 956 (11 Mart 1549) tarihinde bitirildi. Müellif hattı nüshası Manisa İl Halk Kütüphanesi'ndedir. Sürûrî dibacede, daha önce aruz ve kafiyeyi açıklayan bir kitap hazırladığını, şehzadeye hoca olduktan sonra onun aruz ve kafiye kitabından ders açması ve bu konuda bir kitap derlenmesini istemesi üzerine eski müsveddeyi yeniden yazdığını ve şehzadenin adını sayfaya kazıdığını söyler. Aynı dibacede şehzadeyi öven bir rubai de vardır: "Ol ki vasfında dinilmiş sâhib-i sıdk u safâ / Fahr-ı ashâb-ı Hüdâ, hem-nâm-ı Fahr-ı Enbiyâ / Ol Ebûbekr-kerem, Fârûk-hak, Osmân-hayâ / Ol Ali-sîret, velâyet ehli Sultân Mustafâ." Şehzadenin adı Peygamber'le aynıdır; Sürûrî de onu dört halifenin faziletlerini taşıyan biri olarak över.
Eser bir mukaddime, üç makale ve bir hâtimeden oluşur. Mukaddime aruz ilmini ve şiir terimlerini, birinci makale aruz bahirlerini işler. İkinci makale edebî sanatlara ayrılmıştır ve örnekleri büyük ölçüde Reşîdüddin Vatvât'ın Farsça Hadâiku's-sihr'inin kısaltılmış bir tercümesidir; Türkçe örnekler çoğunlukla Şeyhî'den alınmıştır. Bu makalenin sonunda Sultan Mustafa için yazılmış, her beyti bir edebî sanata örnek olan bir kaside yer alır. Üçüncü makale Şerefüddin Râmî'nin Enîsü'l-uşşâk'ını örnek alarak sevgilinin saçı, yüzü, kaşı gibi uzuvlarıyla ilgili benzetmeleri Farsça, Arapça ve Türkçe örneklerle açıklar. Hâtime ise şiiri dinî açıdan savunur, şiire karşı olanlara ayet ve hadislerle cevap verir.
Bahrü'l-maârif Sürûrî'nin en çok okunan kitabı oldu. Güleç'in kütüphanelerde tespit ettiği nüshalar arasında 956 (1549) yılında, yani telif yılında istinsah edilmiş çok sayıda kopya, 969 (1561) tarihli birçok nüsha ve XIX. yüzyıla kadar uzanan istinsahlar vardır. Faik Reşad onu lisanımızda bu yolda yazılmış eserlerin hem ilki hem en mükemmeli sayar. Yakup Şafak ve Güleç ise aruz bölümündeki eksik ve yanlış bilgilere, vezin bakımından kusurlu örnek beyitlere ve yöntem tutarsızlıklarına dikkat çeker. Bu kusurlara rağmen eser, Türk edebiyatında derli toplu ilk belâgat kitabı sayılır ve döneminin şiir anlayışını yansıtması bakımından değerini korur.
Gülistan ve Bostan Şerhleri
Sürûrî'nin Amasya ile en sık birlikte anılan eseri Sa'dî'nin Gülistan'ına yazdığı Arapça şerhtir. Hüsâmeddin, şerhin basılmış bir nüshasının sonunda Sürûrî'nin bu eseri Sultan Mustafa'nın muallimi iken Amasya'da tamamladığının yazılı olduğunu söyler ve tamamlanış tarihini 958 (1551) olarak verir. Güleç, Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki bir nüshanın girişinde de eserin şehzadenin hocası iken Amasya'da yazıldığı kaydını bulmuştur. Sürûrî burada Sultan Mustafa'nın zarif ve hoş latifelere rağbet ettiğini, Gülistan'ın güzel ve garip hikâyelerle, şiirlerle dolu olduğunu söyler ve şerhi talebeler için Arapça yazdığını belirtir. TDV maddesi de eserin Amasya'da talebeler için yazıldığını kaydeder.
Bunu Bostan şerhi izledi. Güleç'in aktardığına göre Sürûrî, Şehzade Mustafa'nın hocalığını yaptığı sırada, daha önce Gülistan'ı Arapça şerh ettiğini gören dost ve talebelerinin bu kez Bostan'ı Farsça şerh etmesini istemeleri üzerine bu işe girişti ve eseri şehzadeye ithaf etti. Bu eserler sonraki kuşaklarda tartışma da doğurdu. Kınalızâde, Sürûrî'nin Farsçanın incelikleri, deyimleri ve atasözleri karşısında aczinin açık olduğunu, sözlük şerhinde bile kusurlu kaldığını yazar. XVI. yüzyılın sonunda Sûdî-i Bosnevî de kendi Gülistan ve Bostan şerhlerinde Sürûrî'nin açıklamalarına sık sık itiraz etmiştir.
Şehzade İçin Yazılan Öteki Eserler
Güleç'in tespitlerine göre Sürûrî'nin Amasya yıllarında yazdığı ya da şehzadeye sunduğu eserler bunlarla sınırlı kalmaz. Beyzâvî tefsirine yazdığı hâşiyeyi Sultan Mustafa'ya ithaf etti. 955 tarihli Hâşiyetü'l-Bidâye adlı Arapça eseri de "faziletin menbaı, ihsanın kaynağı" diye övdüğü şehzadeye ithaf edilmiştir. Seyyid Hüseyin Ahlâtî'nin muammalarına yazdığı Türkçe şerh, Güleç'in aktardığına göre her derste bir parçası yazılarak tamamlanmış ve müsveddeler Şehzade Mustafa için beyaza çekilmiştir. Nişabur'lu Fettâhî'nin Şebistân-ı Hayâl'ini, şehzadenin huzurundayken kendisinden istenmesi üzerine tercüme ve şerh etti.
Tıp alanındaki bir çalışma da şehzade sarayıyla ilgilidir. Şehzade Mustafa'nın hekimlerinden biri bir ilacın tarifini öğrenmek isteyince Sürûrî, İbn Sînâ'nın el-Kânûn fi't-tıb'ının önemini şehzadeye anlattı ve onun emriyle eserin Mûcez adıyla bilinen bölümünü Türkçe açıklamalı olarak çevirdi. Âşık Çelebi de hocasının "mûcez tabirlerle" Kânûn-ı Tıbb üzerine kitap yazdığını anar.
Sürûrî'nin şehzade için yaptığı tercümelerin en dikkat çekeni, Emîr-i Kebîr Seyyid Ali Hemedânî'nin siyasetnâme türündeki Farsça eseri Zahîretü'l-mülûk'tür. Güleç, Sürûrî'nin geleceğin padişahını adaletli, halkını seven bir hükümdar olarak yetiştirmek istediğini, bunun için güzel ahlak ve iyi idare üzerine bir eser sunmayı düşündüğünü, ancak böyle bir kitabı kendisinin yazmasının sakıncalı olabileceğini ve bu yüzden eski bir eseri tercüme etmeyi seçtiğini anlatır. Rivayete göre eseri şehzade Sürûrî'ye göstermiş ve herkesin faydalanması için çevirmesini istemişti. Nuruosmaniye Kütüphanesi'ndeki nüshanın sonunda Sürûrî kitabı 960 yılında iki ayda bitirdiğini söyler. Eser imanın hükümlerinden kulluk haklarına, yöneticilerin dört halifenin yolunu izlemesinden saltanat ve emaret hükümlerine, adalet ve ihsanın gereğinden kibir ve öfkenin kötülüğüne kadar on bölümden oluşur. Tercüme, şehzadenin ölümünden kısa bir süre önce tamamlanmış olmalıdır.
Feryatnâme ve Sırdaşlık
Sürûrî'nin Amasya'daki rolü ders ve kitapla sınırlı kalmadı. Hüsâmeddin'in anlatımına göre Şehzade Mustafa, Gürcülerin 956'da Erzurum'a saldırıp beylerbeyi Mûsâ Paşa'yı öldürmesi ve 957'de İran sınırındaki akınlar üzerine Sadrazam Rüstem Paşa'ya yazıp izin ve yardım istemiş, cevap alamamıştı. 958 Muharreminde İranlıların Kerbelâ matemini sınır köylerinde ve kasabalarında icra etmesinden çok rahatsız olan şehzade, "Sürûrî Efendi'nin inşâsıyla" 19 Muharrem 958 (27 Ocak 1551) tarihli, dokunaklı bir feryatnâme daha gönderdi. Rüstem Paşa buna da aldırmadı, ama mektubun ulaşması üzerine şehzadenin veziri Lala Ca'fer Paşa'yı İstanbul'a çağırdı, yerine Köstendil beyi Boşnak Ahmed Bey'i beylerbeyi payesiyle gönderdi. Hüsâmeddin bu feryatnâmeyi ve şehzadenin başka mektuplarını Bayezid Kütüphanesi'ndeki bir mecmuada görüp kopyaladığını, ancak bu kopyaların yandığını ve mecmuanın numarasını da hatırlayamadığını not eder.
Hüsâmeddin aynı yerde Sürûrî'yi şehzadenin "hem mu'allimi hem de mahrem-i esrârı" olarak niteler. TDV maddesi de Sürûrî'nin şehzadenin sırdaşı olduğunu belirtir. Tayyib Gökbilgin'in yayımladığı ve şehzadenin ölümünden sonra yazıldığı düşünülen imzasız bir mektubun, ki bu mektupta şehzadenin babasına karşı hıyanet niyeti taşımadığı ve yalnızca Rüstem Paşa ile birkaç kişiye kin beslediği ısrarla anlatılır, Sürûrî'ye ait olabileceği de ileri sürülmüştür. Bu atıf bir ihtimal olarak kalmaktadır.
Mustafa İsen'in mersiye çalışmasında Sürûrî, şehzadenin Manisa yıllarındaki şair çevresi arasında da sayılır. Çağatay Uluçay ve Feridun Emecen ise şehzadenin 1541'de Manisa'dan Amasya'ya nakline duyduğu üzüntüyü dile getiren uzun bir kasideyi Sürûrî'ye bağlamıştı. Güleç bu iki görüşe de katılmaz: Sürûrî 1533-1541 yılları arasında İstanbul'da Pîrî Paşa ve Kasım Paşa medreselerinde müderristi ve şehzade hocalığına bu olaydan yıllar sonra getirildi. Güleç'e göre kasideyi yazan, şehzadenin İstanbul'dan Manisa'ya giderken beraberinde götürdüğü Küçük Mustafa Çelebi olmalıdır.
1553 ve İkinci İnziva
Şehzade Mustafa, babasının Nahçıvan seferi için yaptığı davet üzerine 960 Ramazanının başlarında Amasya'dan hareket etti. Hüsâmeddin'e göre yerine lalası Sun'ullah Bey'i kaymakam bırakmış, veziri ve damadı Ahmed Paşa yanında gitmişti. 27 Şevval 960 (6 Ekim 1553) günü Karaman Ereğlisi yakınındaki Aköyük mevkiinde, babasının otağında boğduruldu. Nejat Göyünç'ün incelediği bir muhasebe defterine göre şehzade otağa geldiğinde ona verilmek üzere hediyeler ve para hazırlanmıştı. Lalası Sun'ullah Bey, defterdarı Hamza Bey ve hocası Sürûrî Efendi için de hilatler ve kumaşlar ayrılmıştı. Bunların hepsi iptal edildi ve deftere "hazîne mânde", yani hazinede kaldı diye not düşüldü.
Şehzadenin ölümü Sürûrî için ağır bir darbe oldu. TDV maddesi ve Güleç, Sürûrî'nin bu olaydan sonra yeniden inzivaya çekildiğini, hayatının kalan dokuz yılını inzivada geçirdiğini yazar. O sırada şehzade için Arapçadan çevirmekte olduğu Acâibü'l-mahlûkât tercümesini, şehzadenin öldürüldüğünü işitince yarıda bıraktı. Ömer Faruk Akün, bu yarım eserde Sürûrî'nin şehzadeye duyduğu sevgi ve bağlılığı dile getirdiğini belirtir. Şehzadenin öldürülmesine gösterdiği tepki yüzünden resmî gelirlerden mahrum bırakıldı. Kınalızâde, onun dokuz yıl "bî-vazîfe", yani maaşsız geçindiğini, yoksulluk içinde olduğu hâlde kimseye derdini açmadığını, sofrasının yine de gelene gidene açık kaldığını anlatır.
Âşık Çelebi bu yılları daha sert bir dille anlatır. Ona göre hocası şehzadenin hizmetine girdikten sonra yeniden devlet işlerine kapılmış, kâh büyüklerle mektuplaşmış, kâh şehzade ile konuşmalara dalmıştı. Şehzade ölünce boğulan kişinin her ota sarılması gibi kimden yardım istediyse yol gösteren bulamadı, kime derdini anlattıysa muradına eremedi. Yine de mescidini kapatmadı, ondan geçinenlerin paylarını kesmedi. TDV'ye göre kitaplarının istinsahından elde ettiği gelir ve aldığı bazı yardımlarla geçindi. Âşık Çelebi bu yardımların kaynağını da belirtir: Galata reislerinden, yani deniz gazilerinden gelen bağışlar. Güleç, tersane ve bahriye mensuplarının onu kutsal bir şahsiyet saydığı için yardım ettiklerini yazar. Gelibolulu Mustafa Âlî bu dönemde, henüz danişmendken, hemşehrisi Sürûrî'den tefsir okudu ve onun risalelerini müzakere etti.
Ölümü ve Mezarı
TDV maddesine göre Sürûrî 7 Cemâziyelevvel 969'da (13 Ocak 1562) koleradan öldü. Güleç de Atâî'ye dayanarak aynı tarihi ve bir salgını kaydeder. Âşık Çelebi ise hocasının 969 yılı Cemâziyelâhiresinin sonuna kadar yaşadığını, üç dört gün hasta yattıktan sonra öldüğünü yazar. Bazı geç kaynaklarda farklı tarihler de geçer: Mir'ât-ı İstanbul, Bağdatlı İsmail Paşa ve Sicill-i Osmânî 962, Evliya Çelebi 965 yılını verir. Güleç, ölümüne düşürülen tarih mısralarından 969 yılının doğru olduğunun anlaşıldığını belirtir. Bu tarihlerden biri, adındaki sevinç anlamıyla oynayan "Gitti cihan sürûru" mısraıdır; diğeri "Mî-reved be-behişt" (cennete gidiyor) sözüdür.
Âşık Çelebi, öldüğünde kefeninin önceden alınmış, mescidinin haziresinde kabrinin kazılmış olduğunu ve teçhiz ve tekfini için ayrılmış iki bin çil akçenin hazır bulunduğunu anlatır. Sürûrî, Kasımpaşa'nın Beyoğlu tarafında yaptırdığı mescidin haziresine, mihrabın önüne gelen yere gömüldü. Güleç'in aktardığına göre mezar Kasımpaşa'da Mevlevîhânenin yukarısında, Aynalıçeşme'ye çıkan yolun yanındaydı ve taşında şairin kendi beyti yazılıydı: "Her kim kabrümden du'â ide geçe / Cennete îmân ü Kur'ân ile göçe." Mezar uzun süre ziyaretgâh oldu. Oturduğu mahalle onun adıyla anıldı ve çevresinde bir veli olarak kabul edildi. Bugün mescit yıkılmış, mezar da ortadan kalkmıştır.
Kişiliği ve Şairliği
Kaynaklar Sürûrî'yi faziletli, olgun ve bilgili bir kimse olarak anlatır. Ömrünü ilme adadı ve hiç evlenmedi. Güleç onun eserlerini kimin için yazdığına göre üç çevre ayırır: dostları için Türkçe, medrese talebeleri için Arapça, şehzadenin edebî meclisi için Farsça. Tefsir, hâşiye, sarf ve nahiv şerhlerini Arapça, şehzadenin arzusuyla yaptığı edebî şerhleri ise çoğunlukla Farsça kaleme almıştır. Güleç'e göre Sürûrî, özellikle şehzade hocalığı sırasında yazdığı eserlerle bu makama layık olduğunu ispat etmek istemiş gibidir.
Şairliği konusunda tezkireciler ortak bir kanaattedir. Âşık Çelebi ve Kınalızâde onun üç Türkçe divanı olduğunu yazar. Talebesi Âlî ise üç divanından üç gazelin bile şöhret bulmadığını, bir divanını baştan sona okuduğu hâlde beş beyitlik derli toplu bir gazel göremediğini söyler. Âlî'ye göre hocasının bilgisi derin bir deniz gibiydi, ama telif ve tahrirde düşünce gücü o kadar ince değildi. Sürûrî de bunun farkındaydı. Bahrü'l-maârif'in hâtimesinde, şiir duygusunun şairler kadar olduğunu, ama şer'î ilimlerdeki bilgisinin yanında şairlerin şiir bilgisinin onda biri bile etmediğini söyler. Aynı eserde gençliğinde aşk ve şevkle beş yüz kadar gazel söylediğini, bunlar kaybolmasın diye bir divan tertip ettiğini de anlatır. Güleç'in tespitine göre bugün elde yalnızca, tasavvufi bir eda taşıyan küçük bir Türkçe divançe vardır. Buna karşılık dinî ilimlerdeki eserleri hiçbir tezkirede eleştirilmez; kaynaklar kitaplarının çokluğunu ve bilgisinin genişliğini över.
Eserleri
Âşık Çelebi, hocasının eserlerinin otuz altı olduğunu, bunun da yetmiş iki yıllık ömrünün yarısına denk geldiğini kaydeder. Evliya Çelebi bu sayıyı yüz elliye çıkarır. Güleç kütüphanelerde otuz üç eser tespit etmiş, bunlardan üçünün başka eserlerden alınmış bölümler olduğunu belirleyerek bilinen eser sayısını otuz olarak vermiştir. Başlıcaları şunlardır:
- Bahrü'l-maârif: Aruz, kafiye, edebî sanatlar ve şiir terimleri üzerine Türkçe belâgat kitabı. Amasya'da Şehzade Mustafa için tamamlandı (11 Safer 956 / 11 Mart 1549).
- Şerh-i Mesnevî: Mesnevî'nin Anadolu sahasında Farsça ilk tam şerhi. Beyitleri tasavvuf büyüklerine dair 410 menkıbe ve hikâye ile açıklar; müellife "şârih-i Mesnevî" unvanını kazandırmıştır.
- Şerhu Gülistân: Sa'dî'nin Gülistan'ına Arapça şerh. Amasya'da talebeler için ve şehzade adına yazıldı.
- Şerh-i Bostân: Sa'dî'nin Bostan'ına Farsça şerh. Şehzade Mustafa'nın hocalığı sırasında yazıldı ve ona ithaf edildi.
- Şerh-i Dîvân-ı Hâfız: Hâfız'ın şiirlerindeki remiz ve mecazları açıklayan Türkçe şerh.
- Tercüme-i Zahîretü'l-mülûk: Seyyid Ali Hemedânî'nin siyasetnâmesinin Türkçe tercümesi. Amasya'da şehzadenin isteğiyle 960 yılında iki ayda çevrildi.
- Şerh-i Mûcez: İbn Sînâ'nın el-Kânûn'una dayanan tıp metninin Türkçe tercüme ve şerhi; şehzadenin emriyle yapıldı.
- Şerh-i Şebistân-ı Hayâl: Fettâhî-i Nîşâbûrî'nin eserinin tercüme ve şerhi; şehzadenin huzurunda istendi.
- Şerh-i Muammâyât: Seyyid Hüseyin Ahlâtî'nin muammalarına Türkçe şerh; şehzade için beyaza çekildi. Bunun yanında Abdurrahman Câmî'nin muammalarına secili bir üslupla yazılmış bir şerhi de vardır.
- Hâşiye alâ Envâri't-tenzîl: Beyzâvî tefsirine Arapça hâşiye; Sultan Mustafa'ya ithaf edildi.
- Tercüme-i Acâibü'l-mahlûkât: Şehzade için başlanıp onun ölümüyle yarım kalan tercüme.
- Öteki eserleri arasında Tefsîru Sûrei Yûsuf, Türkçe Tefsîrü'l-Kur'âni'l-azîz, Şerhu'l-Misbâh (944/1537), Ravzü'r-reyâhîn tercümesi, Kâfiye, Emsile ve Binâ şerhleri, Hintçe aslından Farsça yoluyla çevrilen Risâle-i Penç Çînî ve 1516 yılında Ali Ekber-i Hıtâî'den yapılan Târîh-i Hıtâ vü Hoten ü Çîn ü Mâçîn tercümesi sayılabilir.
Amasya Hafızasındaki Yeri
Sürûrî'nin adı Amasya'da bir yapıya, bir mahalleye ya da bir vakfa bağlı kalmamıştır. Onun şehirdeki izi kitaplarında ve Hüsâmeddin'in kayıtlarında yaşar. Bugün kütüphanelerde onlarca nüshası bulunan Bahrü'l-maârif'in, dibacesinde Şehzade Mustafa'yı öven rubaisi ve sonunda ona yazılmış kasidesiyle Amasya'da tamamlanması, şehzade sarayının XVI. yüzyıl ortasında nasıl bir ilim ve edebiyat merkezi olduğunu gösteren belgelerden biridir. Gülistan şerhinin sonuna düşülen "Sultan Mustafa'nın muallimi iken Amasya'da" kaydı, Hüsâmeddin'in de dikkatini çekmiş ve onu Amasya tarihine geçirmiştir.
Sürûrî'nin hikâyesi, Amasya'daki şehzade sarayının taşra ile başkent arasındaki yerini de gösterir. Babası Bayezid'in Amasya divanında defterdarlık yapmış bir İstanbul tüccarıydı. Oğlu, İstanbul'un Nakşibendî tekkeleri ile medreseleri arasında yetişmiş bir âlim olarak, yarım asır sonra başka bir şehzadenin hocası sıfatıyla aynı şehre geldi. Şehzadenin ölümüyle birlikte hem kendi resmî hayatı hem de Amasya'daki o kalabalık edebî meclis sona erdi. Kara Fazlî gibi çevredeki şairler mersiyeler yazdı; Sürûrî ise yarım kalmış bir tercüme bıraktı ve Kasımpaşa'daki mescidine çekildi.
Kronoloji
897 (1491-92): Gelibolu'da doğdu.
927 (1521): Fenârîzâde Muhyiddin Çelebi'nin İstanbul kadılığı sırasında bab mahkemesi nâibi oldu.
929 (1523): Fenârîzâde'nin Anadolu kazaskerliğinde tezkireci oldu; kısa süre sonra görevi bırakıp Nakşibendî Şeyh Mahmud Çelebi'ye intisap etti ve hacca gitti.
930 (1524): Gelibolu'daki Sarıca Paşa Medresesi'ne müderris oldu.
933 (1526-27): İstanbul'da Pîrî Mehmed Paşa Medresesi'nin ilk müderrisi oldu.
941 (1534-35): Irakeyn seferi sırasında Gubârî'nin gazeline nazire yazdı.
944 (1537-38): Kasım Paşa Medresesi'nin ilk müderrisi oldu; Şerhu'l-Misbâh'ı yazdı.
953 (1546): Şehzade Mustafa'nın muallimi Merzifonlu Hayreddin Hızır Efendi öldü. Hüsâmeddin ve Âlî, Sürûrî'nin hocalığa getirilişini bu yıla bağlar.
954 (1547-48): Hocası Fenârîzâde Muhyiddin Çelebi'nin ölümü üzerine istifa etti; Kasım Paşa'nın ısrarıyla göreve döndü, evinin yanına mescit yaptırdı.
955 (1548): TDV, Güleç ve Âşık Çelebi'ye göre bir hatt-ı hümâyunla Şehzade Mustafa'nın hocalığına davet edildi.
11 Safer 956 (11 Mart 1549): Bahrü'l-maârif'i Amasya'da tamamladı.
19 Muharrem 958 (27 Ocak 1551): Şehzade Mustafa'nın Rüstem Paşa'ya gönderdiği feryatnâmeyi kaleme aldı.
958 (1551): Hüsâmeddin'e göre Gülistan şerhini Amasya'da tamamlayıp şehzadeye sundu.
960 (1552-53): Zahîretü'l-mülûk'u şehzade için iki ayda Türkçeye çevirdi.
27 Şevval 960 (6 Ekim 1553): Şehzade Mustafa Ereğli yakınında öldürüldü; Sürûrî inzivaya çekildi.
7 Cemâziyelevvel 969 (13 Ocak 1562): TDV'ye göre İstanbul'da öldü ve Kasımpaşa'daki mescidinin haziresine gömüldü.
Kaynakça
Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:
- İsmail Güleç, "Sürûrî, Muslihuddin Mustafa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 38, İstanbul 2010, s. 170-172 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- İsmail Güleç, "Gelibolulu Musluhiddin Sürûrî, Hayatı, Kişiliği, Eserleri ve Bahrü'l-Ma'ârif İsimli Eseri", Osmanlı Araştırmaları, sy. 21 (2001), s. 211-236.
- Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 1 (Karakaya ve şehzade sayfiyesi bahsi), c. 3 (Şehzade Mustafa'nın Amasya valiliği bahsi) ve c. 9 (Şâhidî Ali Bey maddesi), yeni harfli neşir.
- Şerafettin Turan, "Mustafa Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, Ankara 2020, s. 290-292 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- Funda Demirtaş, "Şehzade Mustafa'nın Öldürülmesi: Tahlili Bir Yaklaşım", Bilimname, XVIII (2010/1), s. 205-227.
- Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ (haz. Filiz Kılıç), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2018 (e-kitap), "Sürûrî Çelebi" ve "Gubârî" maddeleri.
- Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ (haz. Aysun Sungurhan), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2017 (e-kitap), "Sürûrî" maddesi.
- Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-Ahbâr'ın Tezkire Kısmı (haz. Mustafa İsen), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2017 (e-kitap), "Surûrî" ve "Gubârî" maddeleri.
- Bu kaynaklar üzerinden aktarılan çalışmalar: Nev'îzâde Atâî, Hadâiku'l-hakâik fî tekmileti'ş-Şekâik (neşr. Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989); Faik Reşad, Eslâf (İstanbul 1312); Yakup Şafak, Sürûrî'nin Bahrü'l-Ma'ârif'i ve Enîsü'l-Uşşâk ile Mukayesesi (doktora tezi, Atatürk Üniversitesi 1991); Ömer Faruk Akün, "Sürûrî", İslâm Ansiklopedisi (MEB), c. XI; M. Tayyib Gökbilgin, "Rüstem Paşa ve Hakkındaki İthamlar", Tarih Dergisi, VIII/11-12 (1955); Nejat Göyünç, "Tarih Başlıklı Muhasebe Defterleri", Osmanlı Araştırmaları, X (1990); Mustafa İsen, Acıyı Bal Eylemek: Türk Edebiyatında Mersiye (Ankara 1994); Edith G. Ambros, "Surūrī", The Encyclopaedia of Islam, 2. baskı, c. IX.
Çevrimiçi kaynaklar






