Küçük Tâc Bey diye tanınan Tâceddîn İbrâhim Bey, nişancı Tâcî Bey'in torunu, Câfer ve Sa'dî Çelebilerin yeğenidir. Amasya'da doğmuş, İstanbul'da Dîvân-ı Hümâyun kaleminde çalışmış, amcalarının ölümünden sonra memleketine dönmüş ve Şehzade Mustafa'nın Amasya'daki divanında önce kâtip, sonra nişancı olmuştur. 955 (1548) dolayında ölmüştür. Lakabı, dedesinin "Tâc Bey" adına bir gönderme gibi görünür: aynı adı ve aynı mesleği taşıyan torunun, dedesinden ayırt edilmek için "küçük" diye anıldığı anlaşılır. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın kaydında şair, kâtip, münşî ve ünlü bir hattat olarak geçer; şiirinden ise bugüne tek bir örnek kalmamıştır.
Hüsameddin'in Kaydı
Maddesi, Amasya Tarihi'nin sekizinci cildinde Tâceddîn adlı Amasyalıların arasındadır:
Tâceddîn İbrâhim Bey-Küçük Tâc Bey Amasyalıdır. Tercemesi yazılan Tâceddîn Paşazâde İsmâ'îl Bey'in mahdûmudur. Amasya'nın Mâverâü'n-nehri olan İçerişehir'de ikâmet etdiğinden "Mâverâü'n-nehrli" demekle meşhûr oldu. Hattât-ı meşhûr Ebu'l-Fazl A'rec Efendi'den hutût-ı mütenevvi'ayı ahz etdi. Ba'dehû ulemâdan tahsîl-i ma'ârif ederek Sultân Selîm Han-ı Evvel'in cülûsunda İstanbul'a gitdi. Büyük amcası olan Tâczâde Ca'fer Çelebi'nin himmetiyle dîvân-ı hümâyûn kalemine girdi. Orada bir müddet çalışdı. 921'de Ca'fer Çelebi'nin i'dâmı ve 923'de küçük amcası Sa'dî Çelebi'nin irtihâli üzerine kendisine bir vehm ü haşyet ârız oldu. Bu ârızadan dolayı Amasya'ya avdet edib pederinin irtihâlinde Tâceddîn Paşa vakfına mütevellî oldu. 945'de Sultân Süleyman'ın şehzâdesi Sultân Mustafa Amasya'ya vâlî olup geldikte bunun hatt ve iktidârını, letâfet-i tab'ını beğenip ma'iyyetine aldı. Az müddet zarfında kâtib-i dîvânı, sonra nişâncısı olup "Küçük Tâc Bey" demekle iştihâr etdi. Şehzâdenin teveccühâtını celb ederek mevki'ini muhâfaza edib 955 hudûdunda vefât etdi. Ma'ârif erbâbından halûk, şâir, kâtib, münşî, hattât-ı meşhûr idi. Hatt-ı siyâkat u dîvânîde mahâreti fazla idi. Mahdûmu Alî Çelebi olup birâderi Mehmed Bey mütevellî oldu.
Bugünkü dille: Amasyalıdır; hal tercümesi daha önce yazılan Tâceddîn Paşazâde İsmâil Bey'in oğludur. Amasya'nın "Mâverâünnehri" sayılan İçerişehir'de oturduğu için "Mâverâünnehirli" diye tanındı. Çeşitli yazı türlerini ünlü hattat Ebü'l-Fazl A'rec Efendi'den öğrendi. Sonra âlimlerden ilim tahsil etti ve I. Selim'in tahta çıkışında İstanbul'a gitti. Büyük amcası Tâczâde Câfer Çelebi'nin yardımıyla Dîvân-ı Hümâyun kalemine girdi ve orada bir süre çalıştı. 921'de Câfer Çelebi'nin idamı, 923'te küçük amcası Sa'dî Çelebi'nin ölümü üzerine içine bir kuruntu ve korku düştü. Bu yüzden Amasya'ya döndü, babası ölünce Tâceddîn Paşa vakfının mütevellisi oldu. 945'te Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzade Mustafa Amasya'ya vali olarak gelince onun yazısını, yeteneğini ve tabiatının inceliğini beğenip maiyetine aldı. Kısa sürede divan kâtibi, ardından nişancısı oldu ve "Küçük Tâc Bey" diye ün kazandı. Şehzadenin teveccühünü kazanarak yerini korudu ve 955 dolaylarında öldü. İlim ve irfan ehlinden, güzel huylu, şair, kâtip, münşî ve ünlü bir hattattı; siyakat ve divanî yazıda ustalığı çoktu. Oğlu Ali Çelebi'dir; kardeşi Mehmed Bey vakfa mütevelli oldu.
Maddenin sonuna Hüsameddin, Müstakimzâde Süleyman Sa'deddîn Efendi'nin hattatlar tezkiresi Tuhfe-i Hattâtîn'den bir parça ekler. Parçayı aktarmasının sebebi onu düzeltmektir ve itirazı iki noktadadır.
Hayatı
Küçük Tâc Bey'in doğum yılı bilinmez. I. Selim'in tahta çıktığı 918 (1512) yılında İstanbul'a gidecek ve divan kalemine girecek yaşta olduğuna göre doğumu 1490'lardan önceye düşer; bu, Hüsameddin'in verdiği tarihlerden yürütülmüş bir tahmindir. Ailenin Amasya'daki evi İçerişehir'deydi. Hüsameddin, Yeşilırmak'ın kuzey yakasında kalan bu eski şehir kesimini, Ceyhun'un ötesindeki Mâverâünnehir'e benzeterek "Amasya'nın Mâverâünnehri" diye anar. Lakap, ırmağın öte yakasında oturan birine takılmış bir şakaya benzer; aşağıda görüleceği gibi, iki yüzyıl sonra bir tezkirecinin onu Buharalı sanmasına da yol açmış olabilir.
Yazıyı öğrendiği Ebü'l-Fazl A'rec, Şehzade Ahmed'in Amasya sarayında hat hocalığı yapmış, Amasya'da pek çok kâtip yetiştirmiş bir ustadır; hayatını Ebü'l-Fazl Mehmed Çelebi sayfası anlatır. Aynı hocadan yazı meşk edenler arasında, Şehzade Mustafa'nın divanında Küçük Tâc Bey'le birlikte kâtiplik edecek olan Zârî Mehmed Çelebi de vardır.
İstanbul yılları, ailenin en parlak ve en karanlık dönemine denk gelir. Büyük amcası Tâcîzâde Câfer Çelebi, I. Selim'in nişancısı ve Osmanlı inşasının önde gelen kalemlerinden biriydi; onun himayesi yeğenini Dîvân-ı Hümâyun kalemine sokmuştu. 921 (1515) yılında Câfer Çelebi idam edildi. Hüsameddin'in kaydına göre iki yıl sonra küçük amca Sa'dî Çelebi de öldü; sitedeki Sa'dî Çelebi sayfası ölüm yılını 922 (1516) olarak verir. Hüsameddin'in "vehm ü haşyet" dediği şey, kelimesi kelimesine kuruntu ve korkudur. Himayesini kaybeden ve amcasının akıbetini gören genç kâtibin başkentten uzaklaşmayı seçtiği anlaşılır.
Amasya'ya döndükten sonra, babasının ölümüyle aile vakfının yönetimi ona geçti. Hüsameddin'e göre Tâceddîn Paşa vakfı, dedesinin Köprü'de, bugünkü Vezirköprü'de yaptırdığı cami, imaret ve hamamı kapsıyordu. Babası İsmâil Bey'in ne zaman öldüğünü Hüsameddin bu maddede söylemez; Küçük Tâc Bey'in ölümünden sonra mütevellilik kardeşi Mehmed Bey'e geçmiştir.
Şehzade Mustafa'nın Divanında
Hayatının ikinci parlak dönemi, Şehzade Mustafa'nın Amasya'ya gelişiyle açıldı. Hüsameddin bu gelişi 945'e koyar. Şerafettin Turan'ın TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki "Mustafa Çelebi" maddesine göre ise şehzade, 21 Safer 948 (16 Haziran 1541) tarihinde Manisa'dan Amasya'ya gönderilmiştir. İki tarih arasındaki üç yıllık fark Hüsameddin'in kronolojisinden kaynaklanır; Küçük Tâc Bey'in şehzade divanına girişi 1541'den sonraya düşer.
Şehzade onu önce divan kâtibi, kısa süre sonra nişancı yaptı. Nişancı, divanda çıkan belgelere tuğra çeken ve yazı işlerinin başında bulunan görevliydi. Amasya'daki şehzade divanı, İstanbul'daki Dîvân-ı Hümâyun'un küçük bir örneği gibi işliyordu; Küçük Tâc Bey, dedesinin bir zamanlar Şehzade Ahmed'in Amasya divanında tuttuğu nişancılık makamına, yarım yüzyılı aşkın bir süre sonra başka bir şehzadenin yanında oturmuş oldu. Hüsameddin'in "Küçük Tâc Bey" lakabını nişancılıkla birlikte anması da bundandır. Hüsameddin onun şehzadenin teveccühünü kaybetmeden bu makamda öldüğünü söyler. 955 (1548) yılı, Şehzade Mustafa'nın 1553'teki ölümünden ve divanının dağılmasından önceye düşer.
Müstakimzâde'nin Kaydı ve Hüsameddin'in İtirazı
Hüsameddin, Müstakimzâde'nin Tuhfe-i Hattâtîn'deki maddesini şöyle aktarır:
Tâceddîn: Buhârî'dîr. Asr-ı Sultân Selîm-i Evvelde dimâğ-ı arzusun Buhâr-ı sevdâ-yı seyâhat tağşiye eyledikde geşt ü güzâr-ı diyâr-ı memleket ve vâsıl-ı dârü's-saltanat oldu. Hatt-ı sülüs ve nesih-i Bevvâbâne ve Yâkûtâneye mâlik ve bi'l-hassa kalem-i dîvânînin sebeb-i iştihârı bir zât-ı güzîde-mesâlik idi. Ferzend-i ercümendi Mehmed Efendi dahi zamânında ser-tâc-ı ehl-i ma'ârif re'îs-i tâc-verân-ı avârif olmuştur ki zikr olunur inşâ'allâh.
Günümüz Türkçesiyle: Tâceddîn Buharalıdır. I. Selim zamanında yolculuk sevdasının buharı arzusunun beynini kaplayınca memleketleri dolaşıp başkente ulaştı. İbnü'l-Bevvâb ve Yâkût tarzında sülüs ve nesih yazıya sahipti; özellikle divanî kalemin ün kazanmasına sebep olmuş, seçkin yollu bir zattı. Değerli oğlu Mehmed Efendi de zamanında irfan ehlinin başının tacı, tac sahiplerinin reisi olmuştur ki inşallah anılacaktır.
Hüsameddin bu kaydın iki yerden yanlış olduğunu söyler. Birincisi, Müstakimzâde'nin "Buhârî" nisbesi, Amasya'daki "Mâverâünnehirli" lakabının yanlış anlaşılmasından doğmuş görünür. Hüsameddin bunu açıkça yazmaz; yalnızca Müstakimzâde'nin bu zatın ve dedesinin hal tercümesinde "isabet edemediğini" söyler, ama maddenin başında lakabı açıklaması bu bağlantıyı akla getirir. "Buhâr-ı sevdâ" söz oyunu da tezkirecinin Buhara'yı bir lakaptan değil, gerçek bir memleket olarak anladığını gösterir. İkincisi, Müstakimzâde'nin oğlu dediği reisülküttâb Mehmed Çelebi, Hüsameddin'e göre Küçük Tâc Bey'in oğlu değil torunudur; bu, Mehmed Çelebi'nin kendi imzasıyla sabittir ve bütün çağdaşları onu Tâc Beyzâde hanedanından bilmiştir.
Müstakimzâde'nin kaydı, bir noktada Hüsameddin'inkini tamamlar: Küçük Tâc Bey'in divanî yazının yerleşmesinde payı olan bir hattat olarak hatırlandığını gösterir. Hüsameddin de onun en çok siyakat ve divanî yazıda usta olduğunu yazar. Bu iki yazı türü, mali kayıtların ve resmî yazışmaların yazısıydı; şehzade divanının nişancısından beklenen de buydu.
Şiiri
Hüsameddin onu "şâir" diye niteler, ama hiçbir beytini aktarmaz. Bakılan tezkirelerin hiçbirinde Küçük Tâc Bey'e ait bir madde ya da şiir yoktur; Müstakimzâde de yalnız hattatlığından söz eder. Şiirlerine ulaşılamamıştır. Ailenin şiir geleneği, dedesi Tâcî Bey'in nazire mecmualarında kalan beyitlerinde ve büyük amcası Câfer Çelebi'nin Hevesnâme'sinde izlenebilir; Küçük Tâc Bey'in bu geleneğe ne ölçüde katıldığını gösteren bir metin yoktur.
Kronoloji
918 (1512): I. Selim'in tahta çıkışında İstanbul'a gider, Câfer Çelebi'nin himmetiyle Dîvân-ı Hümâyun kalemine girer.
921 (1515): Büyük amcası Câfer Çelebi idam edilir.
922 ya da 923 (1516-17): Küçük amcası Sa'dî Çelebi ölür; Küçük Tâc Bey Amasya'ya döner.
21 Safer 948 (16 Haziran 1541): Şehzade Mustafa Amasya'ya gönderilir (Hüsameddin'de 945).
955 (1548) dolayı: Şehzade Mustafa'nın nişancısıyken ölür.
Kaynakça
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 8, s. 23-25 (e-kitap s. 484-485). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page484.html
- Şerafettin Turan, "Mustafa Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, İstanbul 2006, s. 290-292. https://islamansiklopedisi.org.tr/mustafa-celebi
Çevrimiçi kaynaklar
