Amasya merkezinin camileri, medreseleri ve türbeleri çoğu zaman şehzade sancağının gölgesinde anılır. Oysa sancağın etrafındaki kazalar da aynı yüzyıllarda kendi vakıflarını, kendi şeyhlerini ve kendi müderrislerini yetiştirmiştir. Merzifon, Gümüşhacıköy, Suluova, Taşova, Göynücek ve Hamamözü bugün ayrı ilçelerdir. Osmanlı yönetiminde ise bunların çoğu Amasya sancağına bağlı kaza ya da nahiyeydi. Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn, "Amasya Tarihi"nde sancağın kazalarını Taşâbâd, Lâdik, Havza, Gümüş, Merzifon, Gelgiras, Mecidözü, Zünnûnâbâd, Varay, Turhal ve Geldiklan olarak sayar, nahiyeleri arasında ise Hakala ile Arguma'yı, yani bugünkü Suluova çevresini anar. İlçelerdeki tarihî dinî yapıların büyük bölümü bu eski taksimat içinde, Danişmendli ve Selçuklu dönemi zaviyelerinden Osmanlı vezirlerinin hayratına uzanan uzun bir zincirin halkaları olarak okunabilir. Merkezdeki camiler ve türbeler ayrı yazıların konusudur. Merzifon'daki Kara Mustafa Paşa Külliyesi ile Gümüşhacıköy'deki Köprülü Mehmed Paşa Camii de ayrıca ele alınır, burada yalnızca ilçelerin bütünü içindeki yerleri anılacaktır.

Hüsâmeddîn tarihleri hicrî olarak verir. Aşağıda bu tarihlerin miladî karşılıkları yaklaşık biçimde yanlarına eklenmiştir. Kaynaklar arasında birkaç yerde yıl farkı bulunur ve bu farklar ilgili yerde belirtilmiştir.

Gümüş ve Hacıköyü Çevresi

Bugünkü Gümüşhacıköy ilçesi iki yerleşimin birleşmesiyle oluşmuştur. Eski kaza merkezi ve maden kenti Gümüş, İnegöl Dağı'nın eteğinde, Hacıköyü'nün iki kilometre kadar güneyindeki küçük bir şehirdi. Hacıköyü ise sonradan büyüyerek merkezin yerini aldı. Hüsâmeddîn, Gümüş adının çevredeki gümüş madeninden geldiğini, adın kayıtlarda 575 (1179-80) tarihinden beri geçtiğini yazar. Maden eminlerinin kaydı ona göre 648 (1250-51) tarihine kadar geri gider. Selçuklu döneminde ve Osmanlı'nın ilk devrinde kentte darphane işlediği, bugünkü "Darbhâne" mahalle adının bundan kaldığı da aynı kaynaktan öğrenilir. Madenciliğin cüruf birikintileri bugün de arkeometalurji araştırmalarına konu olmaktadır.

Gümüş'ün dinî yapıları, madenin getirdiği zenginliğin ve maden eminliğine atanan kişilerin hayır hizmetlerinin ürünüdür. Hüsâmeddîn'e göre kasabanın gelişmesinde Selçuklu emirlerinden Emîneddîn Yûnus el-Kûmusî'nin büyük payı vardı. 768 (1366-67) yılında Sühreverdî şeyhlerinden Ahî İbrâhim-i Basrî kasabada bir tekke kurdu, oğlu Ahî Burak Baba da vakfını düzenledi. Çelebi Sultan Mehmed Han zamanında, 806'da (1403-04) Amasyalı Kutlu Beyzâde Halîl Bey gümüş madeni emini oldu. Halîl Bey 816'da beylerbeyi olduktan sonra 818'de Selçuklu tarzında, taştan bir medrese yaptırarak vakfını kurdu. Bu yapı Haliliye Medresesi adıyla bilinir. Kimi yayınlarda yapımın 1413'te başlayıp 1415'te bittiği yazılır. Avlusu kubbeyle örtülü, kare planlı kapalı avlulu bu medresenin Türkiye'de yalnızca iki örneği bulunduğu, öteki örneğin Bursa'daki Lala Şahin Paşa Medresesi olduğu belirtilir. Vakıflar Genel Müdürlüğü yapıyı 2009'da onarmıştır.

Hüsâmeddîn, Haliliye'nin elli payeli bir medrese sayıldığını, müderrislik tevcihlerinin Anadolu kazaskerliğince yapıldığını, 1100 (1688-89) dolaylarına kadar pek çok büyük âlimin burada ders verdiğini anlatır. Vakfiyenin kaybolması üzerine içeriği şahitlerle yeniden ispat edilmiş ve 1072'de (1662) Amasya mahkemesinde ikinci kez düzenlenmiştir. Müderrislik görevini Kılavuz Mehmed Efendi'nin ve Ankaravî Abdullah Efendi'nin soyundan gelenler gibi birkaç aile kuşaklar boyunca sürdürmüş, Hüsâmeddîn bu zincirin halkalarını 1096'dan 1271'e kadar tek tek sayar. Yirminci yüzyılda gönül adamı olarak anılan Garip Hâfız'ın (1903-1976) Haliliye Medresesi'ne defnedildiği, mezarın yerinde korunmasına 1986'da karar verildiği kayıtlıdır.

Gümüş'ün büyük camisi, art arda gelen iki yapının hikâyesidir. Hüsâmeddîn'e göre 833'te (1429-30) Yörgüç Paşa, Haliliye Medresesi'nin yakınında oldukça büyük bir cami yaptırdı. Cami yıkılmaya yüz tutunca eski sadrazam Rüstem Paşa 968'de (1560-61) onu taştan yeniden inşa ettirdi, yanına bir minare, bir mektep ve gelir getirmesi için sekiz dükkân ekledi. Yapı o günden sonra Yörgüç Paşa Camii olarak da, Rüstem Paşa Camii olarak da anıldı. Duvarları çinilerle süslendiği için "Çinili Câmi" adı yaygınlaştı ve bu ad bir mahalleye geçti. Ahşap ilk caminin 1429'a, taş yapının 1560'a tarihlendiği, yapının 1946'da onarım gördüğü yakın tarihli yayınlarda da aynı biçimde aktarılır. Camiden geldiği bilinen, Anadolu Selçuklu dönemi tekniğiyle işlenmiş bir pirinç şamdan Tokat'taki Mevlevilik Kültürü ve Vakıf Eserleri Müzesi'nin teşhirinde tespit edilmiştir. Camide ayrıca, yalnızca iki örneği bilinen on altıncı ve on yedinci yüzyıl saray kilimlerinden birinin bulunduğu belirtilir. Hüsâmeddîn bu iki yapıdan başka Molla Ali Efendi'nin mescidini, 1136'da (1723-24) Karabaşoğlu Hacı Mehmed Ağa'nın cami ve mektebini, 1227'de (1812) müftü Şeyh Osmanzâde Ebubekir Efendi'nin Irgad Mahallesi'ndeki mescidi yenilemesini sıralar.

Gümüş'ün kutsal kişileri arasında en çok anılan, Tekke Mahallesi'ndeki Çukur Dede Türbesi'dir. Yerel anlatı bu türbeyi Barak Sultan'a bağlar ve onu Yunus Emre'nin hocası Taptuk Emre'nin hocası sayar. Bu bilgi menkıbe düzeyinde kalır, kesin bir belgeye dayanmaz. Barak Baba kaynaklarda Sarı Saltuk'un müridi, 1308'de ölmüş bir Kalenderî dervişi olarak geçer. İlhanlı hükümdarı Gazan Han'ın onun halk üzerindeki itibarından yararlanmak istediği, Barak adının Balıkesir'den Adana'ya, Sandıklı'dan Gümüşhacıköy'e kadar türbe, mahfel ve yer adı olarak yayıldığı yazılır. Hüsâmeddîn'in andığı Ahî Burak Baba ile Çukur Dede arasındaki ilişki konusunda kaynaklarda açık bir bağlantı yoktur. İsimlerin benzerliği dikkat çekicidir ama aynı kişiler oldukları söylenemez. İlçede ayrıca Sarayözü köyündeki Ali Pir Civan Türbesi, Kırmızılar Hanı içindeki Filibeli Mehmet Efendi Türbesi, Keçiköy yakınındaki Kurt Baba ve Hacı Nazır Baba'nın türbesi halk tarafından ziyaret edilen yerler arasındadır.

Hacıköyü'nün Doğuşu ve Köprülü Camii

Hüsâmeddîn, Hacıköyü'nün adının evrimini belgelere dayanarak anlatır. İslam fetihlerinin ilk döneminde Kimri Türklerinden bir kısmı buraya yerleştirildiği için yer "Kimârî" adını almış, üç yüz yıldan fazla bu adla anılmıştır. 780 (1378-79) dolaylarına kadar kasabayı imar eden, cami ve mektep yaptıran Sadreddîn Artuk et-Türkmânî el-Kımârî'nin anısına yer Artukâbâd olmuş, bu ad sonradan bir mahallenin adı olarak kalmıştır. Soyundan Hacı Ahmed Çelebi 896'dan (1490-91) itibaren gümüş madeni nazırı olarak uzun süre burada oturduğu için yerleşim "Hacı Nazır", halk dilinde "Hacı Nadır" ve en sonunda "Hacıköyü" biçimine girmiştir. Şeyh Hacı Yahyâ Efendi'nin kurduğu zaviye de başka bir mahalleye adını vermiştir. Hüsâmeddîn bütün bu adların eski kayıtlarla izlenebildiğini belirtir.

Kasabanın çehresini asıl değiştiren kişi Köprülü Mehmed Paşa'dır. Gümüş madeni kendisine arpalık olarak verilip orada oturması emredilince taştan, sağlam bir kervansaray, yanına bir bedesten, kuzeyine büyük bir cami ve yanına bir hamam yaptırmış, hepsini 1071'de (1660-61) vakfetmiştir. Saat kulesi bu topluluğa on dokuzuncu yüzyılın sonunda eklenmiştir. Hüsâmeddîn, 1170'te (1756-57) torunlarından Köprülüzâde Abdülbâkî Bey'in camiyi yenilediğini, bir hamam daha ilave ederek vakıflarını düzenlediğini kaydeder. Cami, büyük kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Esas ibadet mekânı sekizgen kasnaklı büyük bir kubbeyle örtülüdür ve kubbenin dört köşesinde kubbeli, sekizgen küçük kuleler yükselir. Kubbelerin üzeri kurşunla kaplıdır. Yapı 1943'teki depremde yıkılmış, 1948'de yeniden inşa edilmiştir. Köprülü Mehmed Paşa'nın Arnavut asıllı olup Amasya'ya bağlı Köprü kasabasında doğduğu, 1656'da sadrazam olduğu, 1661'de öldüğü ve oğlu Fazıl Ahmed Paşa ile damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'yla birlikte anılan "Köprülüler Dönemi"ni başlattığı bilinir. Caminin kendi hikâyesi ayrı bir yazıda anlatılır.

Hüsâmeddîn ayrıca Hacıköyü'nde Hacı Yahyâ Camii'nin kıble tarafındaki yolda, 1324'te (1906-07) kaymakam Hacı Tâhir Bey'in yaptırdığı hamamı ve kaymakam Bafralı Süleyman Necmeddîn Bey'in hükûmet konağı önüne yaptırdığı şadırvanı anar. Bu kayıtlar, ilçenin dinî ve sosyal yapılarının geç dönemde de yerel idarecilerin ve halkın bağışlarıyla sürdüğünü gösterir. Hacıköyü'nde eski bir müderrislik geleneği de vardı. Şeyh Yahyâ Efendi, Hacı Ahmed Efendi ve Hacı Hasan Efendi gibi âlimler ders vermiş, Hacı İsmâil Efendi'nin yaptırdığı medresede önce kendisi, sonra oğlu Hâfız Osman Efendi ve müftüler görev almıştır.

Suluova ve Eski Hakala Nahiyesi

Suluova'nın bugünkü merkezi yeni bir yerleşimdir. Burası bir zamanlar bataklık ve sulak bir ovaydı, altı yedi aileyi geçmeyen küçük bir topluluk otururdu. 1902'de Sulca adıyla nahiye, 1954'te şeker fabrikasının kurulmasından sonra, 1957'de Suluova adıyla ilçe oldu. Tarihî dinî yapılar ise ovanın kenarındaki, eski adıyla Hakala olan bugünkü Yolpınar köyünde toplanır. Hüsâmeddîn Hakala nahiyesinin eski adının Arguma-Suluova olduğunu, 745 (1344-45) tarihlerinden sonra Hakala'nın gelişerek bu adın yerini aldığını yazar. Köyün genel görünüşünün vaktiyle oldukça önemli, mamur bir kasaba olduğunu gösterdiğini ekler.

Nahiyenin manevi merkezi, Rufâî şeyhlerinden Seyyid Necmeddîn Yahyâ er-Rufâî'nin kurduğu zaviyedir. Hüsâmeddîn zaviyenin 764'te (1362-63) büyük bir bina olarak yaptırıldığını, vakıflarının 771'de (1369-70) düzenlendiğini yazar. Yakın tarihli yerel yayınlarda aynı olay 1348 ve 1355 tarihleriyle verilir. İki dönemleme arasında yaklaşık yarım yüzyıllık fark vardır ve hangisinin doğru olduğuna burada hüküm verilemez. İmareti, ziyafethanesi ve vakıfları düzgün işlediği için Hakala bir imar kasabası hâline gelmiş, on yedinci yüzyılın sonlarına kadar âlimlerin, talebelerin, dervişlerin ve yoksulların sığındığı bir merkez olmuştur. Seyyid Yahyâ'nın türbesi bugün de ziyaret edilir. Hüsâmeddîn, Hakala'nın efendilerinin, beylerinin ve ağalarının cömert, hukuka riayetkâr kişiler olarak tanındığını, mezarlıktaki taşların zarif kitabelerinin hayret verici olduğunu anlatır.

Hakala'nın ikinci büyük vakıf zinciri, Türkmen aşireti reislerinden Hacı Mehmed Bey'in soyuna aittir. Hacı Mehmed Bey 805'te (1402-03) Kara Devletşah olayında Çelebi Sultan Mehmed Han'a hizmet ederek şöhret kazanmış, Hakala'da ölmüştür. Kızı Ayşe Hatun bir cami, soyundan Kâsım Bey 867'de (1462-63) bir medrese ve hamam, Hacı Beyzâde Mirza Bey 935'te (1528-29) bir cami, kız kardeşinin oğlu Hacı Beyzâde Muhyiddîn Bey ise 947'de (1540-41) bir medrese ile bir hamam yaptırmış ve hepsinin vakfını düzenlemiştir. Amasya'daki Kumacık Hamamı'nın batısında kalan boş arsa, bu medreseye vakfedilen hanın arsası olarak anılır. Mirza Beyzâde Mustafa Bey ise nahiyedeki Kuşçu köyünde mükemmel bir cami yaptırmıştır. Hüsâmeddîn bu caminin bugünkü harabesinin bile vaktiyle sağlam bir yapı olduğunu gösterdiğini söyler. Hacı Bey soyundan Kâsım Bey, Abdullah Paşa ve Mirza Bey gibi beylerbeyi ve emirler çıkmış, bu kol "Silahdâr Oğulları" adıyla tanınmıştır.

Kâsım Bey Medresesi, köyün doğusunda, yalnız ve yüksek bir yerde bulunur. Hüsâmeddîn'in tarifine göre taştan, sağlam, geniş hücreli ve büyük dershaneli bir yapıdır, bugünkü harabesi bile bunu gösterir. Medrese Amasya'nın büyük medreseleri arasında şöhret kazanmış, öğretim basamağı bakımından kırklık derecede sayılmıştır. Yerel yayınlarda yapım tarihi 1464 olarak verilir. Hüsâmeddîn'in 867'si 1462-63'e denk gelir, iki tarih birbirine çok yakındır ve aynı yapıdan söz edildiği anlaşılır. Müderrislerin önceleri Hakala'da oturup ders verdiği, sonra Amasya'dan atananların köye gitmediği, mirasçıların elinde medresenin atıl kalıp harap olduğu aktarılır. Köyde oturarak ders veren son müderris Şeyh Mahmud Efendi'dir. Hüsâmeddîn onun ve ardından gelenlerin atamalarını 1099, 1102, 1107, 1115 ve 1127 tarihleriyle tek tek izler. Aynı köydeki Muhyiddîn Bey Medresesi de Amasya'nın kırk medresesi arasında sayılmış, bugün izi kalmamıştır. Hakala'daki yapılar bir arada ele alındığında, Suluova çevresinin yalnızca tarım havzası olmadığı, uzun süre ilim ve irfan merkezi sayıldığı anlaşılır.

Ovanın güneyinde, Tersakan Çayı kıyısındaki Gani Baba Türbesi bugün de bölge halkının ziyaret ve mesire yeri olarak kullandığı bir mekândır. Hüsâmeddîn burada Halvetî şeyhlerinden Şeyh Abdülganî'nin yattığını, türbenin hastaların sığındığı bir yer olduğunu, bahar günlerinde çevresinin panayır gibi kalabalıklaştığını, her gün kurban kesildiğini yazar. Amasya'nın tanınmış Gani soyunun da bu zatın evladı olduğu aynı kaynakta geçer. Suluova bölgesi çok eski çağlardan beri yerleşim görmüştür. Karahüyük ya da Kümbettepe çevresindeki araştırmalarda Asur Ticaret Kolonileri Çağı ve Eski Tunç Devri çanak çömleği ele geçmiş, Hacıhayta Mahallesi'nde tarla işleyen çiftçilerin rastladığı hamam kalıntısı Amasya Müzesi arkeologlarınca ikinci ya da üçüncü yüzyıla tarihlendirilmiştir.

Taşova ve Alparslan Türbesi

Taşova'nın en önemli manevi mekânı, ilçe merkezinin dışında, Alparslan kasabasındaki Seyyid Nureddin Alparslan Türbesi'dir. Kasaba Osmanlı döneminde Zuday adıyla bilinmiş, bugünkü adını bu şeyhten almıştır. Yerel anlatıya göre Seyyid Nureddin 1257'de Horasan'dan gelerek buraya yerleşmiş, Rufâî tarikatının bölgedeki önemli temsilcilerinden olmuştur. Bu tarihin dayanağı, Hüsâmeddîn'in de andığı hicrî 655 (1257) tarihli vakfiyedir. Hüsâmeddîn, Taşâbâd kazasının eski merkezi Sonusa civarında Şeyh Nureddin Alparslan'ın zaviyesi ve türbesi olduğunu, 655 tarihli vakfiyesinin bulunduğunu kaydeder. Sadi Bayram'ın "Vakıflar Dergisi"nde yayımladığı Arapça vakfiye çevirisinde zaviye, imaret, ahır ve hamam adı geçer, türbeden söz edilmez. Sanat tarihçileri bunun, türbenin sonradan yapılmış olabileceğini düşündürdüğünü belirtir. Bezm ü Rezm adlı kaynak Nureddin'i "zamanın imamı, İslam şeyhlerinin büyüklerinden, Danişmendiye vilayetinin yöneticisi" diye anar. 1301 tarihli bir köy satış belgesinde de adı geçtiği için, 1257'de ünlü bir şeyh olan kişinin kırk yıl sonra hâlâ hayatta olmasının güç göründüğü, belgelerdeki adın bir torununa ait olabileceği yorumu yapılmıştır.

Türbe 13. yüzyıl Selçuklu dönemi eseri olarak tanıtılır. Zaviye olduğu sanılan, yarı yıkık bir binanın yanında yer alır ve onarılmıştır. Alparslan kasabasının adını verdiği bu veliyi kasabalılar çeşitli dilekler için ziyaret eder. Şeyh Nureddin'in Taşova'daki Şeyhli köyünde yatan Şeyh Mehmed Abdal ile kardeş olduğu da anlatılır. Ne var ki Mehmed Abdal'ın türbesindeki yazıya göre o Horasan'dan gelmiş bir Mevlevidir, bu yüzden iki kişinin ayrı tarikatlara bağlı olmuş olabileceği düşünülür. Şeyh Mehmed Abdal'ın türbesi mimari özelliği olmayan, üstü kapalı basit bir yapıdır. Çevresinde kadın ve erkeklerin ayrı gömüldüğü, davul zurna çalınmadığı, eğlence düzenlenmediği, adakların Hıdrellez günü kesilip etinin yoksullara dağıtıldığı yerel kayıtlarda yer alır.

Seyyid Nureddin'in ailesi başka bir tartışmanın da konusudur. Hüsâmeddîn Niksar'da, Melik Gazi Mezarlığı girişinde Taceddin Togan Şah Alp bin Savcı'nın mezar taşını kazdırarak bulmuş, yanındaki türbede kardeşi Nureddin Alparslan'ın yattığını yazmıştır. Halit Çal bu iki yapıyı yeniden incelemiş, bu bilginin belgeye dayanmadığını, Niksar'da yattığı söylenen Nureddin'in belki de Alparslan'daki şeyhin torunu olabileceğini belirtmiştir. Çal'ın çalışması Niksar'daki eyvanları konu alır, Taşova'daki türbeyi ele almaz. Yine de iki yapının aynı ailenin hatıraları olarak okunmasına imkân verir. Bu aile Taceddinoğulları olarak bilinir, kuruluşları Selçuklu çöküşü ve İlhanlıların zayıflaması dönemine rastlar. İlk bağımsızlık hareketini başlatan Doğan Şah Alp'in ölümü 1346 olarak kabul edilir. Mevlüt Oğuz'un çıkardığı şecere ile Hüsâmeddîn'in şeceresi arasında farklar bulunduğu için aile bağlarının kesin biçimde kurulamadığı kaydedilmelidir.

Alparslan kasabasındaki küçük müze Pontus, Roma ve Selçuklu dönemlerine ait eserleri bir arada sergiler. Kasabada Bizans dönemine ait kilise duvarlarının görüldüğü, mezarlardan Roma dönemi gözyaşı şişeleri çıktığı yerel yayınlarda geçer. Bu birikim, Hüsâmeddîn'in Taşova yönündeki boğazı Amasya Boğazı'nın üç büyük kapısından biri olarak anlatmasını tamamlar. O, şehrin kuzeydoğusunda Sonusa-Taşova'ya, kuzeyinde Arguma-Suluova'ya, güneybatısında Derbend-Çalan'a açılan üç kapıdan söz eder ve Taşova yönündeki boğazın ırmak boyunca uzandığını, bağ ve bahçelerinin çok değerli olduğunu yazar. Taşova'nın diğer köy ve beldelerinde de küçük türbeler vardır. Uluköy'de Sinan Paşa, Mıcık Dede ve Ergüneş Baba, Akınoğlu'nda Seyyid Vakkas, Geydoğan köyünde Geydoğan Baba bunlar arasında sayılır. Çoğunun tarihine ilişkin yazılı belge bulunmadığından anlatıları halk rivayetiyle sınırlı kalır.

Hamamözü ve Kaplıcası

Hamamözü Amasya'nın en küçük ilçesidir. Bugünkü yerleşim 1887'de Gümüş'ün iki eşrafının çiftliğinin Çerkes muhacirler tarafından satın alınmasıyla kurulmuştur. Ancak vadide yerleşimin Hitit öncesine uzandığı, Hattuşa ve Alacahöyük'e ve Kızılırmak'a yakın olduğu için çok eski bir geçmişi bulunduğu yerel yayınlarda ileri sürülür. Hüsâmeddîn, Hamamözü nahiyesinin eskiden Göçeri-Göçerli aşireti ile bir miktar Çepni Türküne ev sahipliği yaptığını, "Çetmi" ve "Göçeri" köy adlarının bu boylardan kaldığını, nahiyenin Hamamözü köyünün adıyla anıldığını yazar. Nahiye İnegöl Dağları'nın doğu ve kuzey eteklerinde, Hacıköyü kazasının batı ve güneybatı tarafındadır.

İlçenin tarihî mekânı Arkut Bey Kaplıcası'dır. Yerel anlatıya göre kaplıcanın duvarına konan ve cami avlusundaki yazılı taşlar Roma dönemine işaret eder. Yazıların çevirisine dayanılarak M.S. 50'li yıllarda üç kubbeli ya da üç ayrı hamam yaptırıldığı, avludaki taşın 300 dolaylarında ölmüş bir papaz kızına ait mezar taşı olduğu söylenir. Bu bilgiler yerel aktarıma dayandığı, bilimsel bir yayınla doğrulanmadığı için ihtiyatla karşılanmalıdır. Kaplıca çevresinde kubbe ve kemer kalıntılarının ortaya çıktığı, çevrede Roma dönemine ait büyük mezarlıklar bulunduğu da aynı yayınlarda geçer. Kaplıcanın bugünkü adı, onu onaran Selçuklu beylerinden Arkut Bey'den gelir. Anlatıya göre o güne kadar yeryüzüne sızıntı hâlinde çıkan şifalı su, bir kaplıca yapısıyla kadınlara ve erkeklere ayrı iki kubbeli bölüm hâline getirilmiştir. Yerel kaynaklarda bu onarım, Danişmendli yönetiminin sona ermesini izleyen yıllara ve Argun Şah'a bağlı Arkut Bey'e yerleştirilir. Aktarılan tarihler genel Anadolu kronolojisiyle tam örtüşmediğinden onarımın yılı kesin biçimde verilemez. Osmanlı döneminde Hamamözü, Gümüş'ün zenginlerinden Kamil ve İbrahim Beylerin çiftliği olmuştur. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Kafkasya'dan göç eden Çerkesler buraya yerleşmiş ve kaplıcanın işletmesini üstlenmiştir.

Modern termal tesisler 2000'li yıllarda hizmete girmiştir. Hamamözü, 1971'de belediye, 1990-91 yıllarında ilçe statüsü kazanmış, kısa ilçe geçmişi nedeniyle cami ve türbe bakımından zengin bir envantere sahip olmasa da şifa geleneğiyle anılmıştır. Güreşte dünya şampiyonluğu kazanan Adil Candemir ve Hamit Kaplan da bu ilçenin yetiştirdiği isimlerdir.

Göynücek

Göynücek Amasya'nın güneybatısında, Çekerek Irmağı vadisinde, dört ilin sınırlarının birleştiği bir coğrafyada kurulmuştur. Yerleşim tarihi Kalkolitik Çağ'a kadar gider. Ayvalıpınar Höyüğü bu döneme, Gediksaray Höyüğü Tunç Çağı'na örnek gösterilir. Hititlerin kayıp kenti Hakmiş'in Göynücek sınırları içinde olabileceği ileri sürülür. Bölge Roma döneminde Gökçeli Kalesi çevresinde yerleşim görmüş, II. Kılıç Arslan'ın 1175'te Amasya'yı almasıyla Selçuklu, 1341'de Eretna, 1393'te Osmanlı yönetimine girmiştir. Bugünkü adıyla yerleşim 1650 dolaylarında kurulmuş, 1954'te ilçe olmuştur. Bu yüzden Göynücek, öteki ilçelerdeki gibi Danişmendli, Selçuklu ya da erken Osmanlı dönemine ait anıtsal bir cami, medrese ya da türbe topluluğuna sahip değildir. İncelenen yayınlarda ve Hüsâmeddîn'in kayıtlarında ilçe merkezi adına tarihî bir cami ya da türbe bilgisine rastlanmaz.

Yöre için doğrudan ilgili olabilecek tek kayıt, ilçenin Gediksaray beldesiyle özdeşleştirilen Varay'a aittir. Resmî bir yayın Varay'ı Gediksaray'ın eski adı olarak verir. Hüsâmeddîn, Moğol beylerinden Acaytu Sultan'ın Varay kasabasında oturup cami ve zaviye yaptırarak "Ece Sultan" adıyla anıldığını, soyundan Zünnûn Baba'nın zaviye şeyhliğinden bir Tatar ocağı kurmaya çalıştığını yazar. Bu Varay ile Gediksaray'ın eşleştirilmesi yerel kaynaklara dayandığı için burada ihtiyatla anılmakta, yapının bugünkü durumu hakkında bilgi verilememektedir.

Merzifon'un Camileri ve Medreseleri

Merzifon, ilçeler arasında en geniş dinî yapı envanterine sahip olandır. Kara Mustafa Paşa Külliyesi ayrı bir yazıda ele alındığı için burada yalnızca kasabanın genel tarihi anlatılacaktır. Hüsâmeddîn'e göre Merzifon'un Selçuklu öncesi tarihi belirsizdir. Danişmendli emirlerinden İltekin Gazi kasabayı fethetmiş, oğlu Sihâmüddevle Hüseyin Gazi uzun süre burada yönetmiştir. Kasaba 670 (1271-72) dolaylarından sonra gelişmiştir. Osmanlı tarihinde ise önemini, Çelebi Sultan Mehmed'in Amasya'da hükümet ettiği yıllarda Merzifon'a bir saray yaptırmasına borçludur. Sultan 818'de (1415-16) büyük, taştan bir medrese ile bir hamam yaptırıp vakıflarını düzenlemiştir. Bu medrese Sultâniye-i Merzifon adıyla anılmış, Hüsâmeddîn'e göre pek çok müderris 1260'lı (1844-45) yıllara kadar burada ders vermiştir. Sonradan mirasçıların elinde atıl kalmış, bir süre askerî silah deposu olarak kullanılmış, yakın tarihte onarılmıştır.

Aynı dönemden başka yapılar da sıralanır. Hoca Hacı Hasan Çelebi'nin camisi, Sultan Mehmed'in annesi Devlet Hatun'un 822'de (1419) yaptırdığı cami, zaviye ve imarethane, 830'da (1426-27) II. Murad'ın cami ve hamamı, Kadı Mahbub Çelebi'nin cami ve mektebi bu sırada kurulmuştur. 868'de Horasanî Pîrî Baba bir zaviye, Merzifonlu Şeyh Ali Çelebi Zeynîler'e mahsus bir tekke yaptırmış, 878'de (1473-74) II. Mehmed bir hamam inşa ettirmiştir. Daha geç dönemde 962'de (1554-55) Ramazanzâde Mehmed Bey'in ve 987'de Süheyl Bey'in medreseleri, 1035'te (1625-26) Şeyh Sırrî Ali Efendi'nin Âdil Mahallesi'ndeki Sırrı Baba Tekkesi, 1145'te (1732-33) şeyhülislam Merzifonlu Dürrî Mehmed Efendi'nin Dürriye Medresesi, 1212'de Hacı Hasan Ağa'nın Şifaiye Medresesi görülür. Hüsâmeddîn kasabanın yirmi mahalle ve dört bin kadar haneden oluştuğunu, kazanın nüfusunun otuz sekiz bin dolayında olduğunu kaydeder. Merzifon'dan Kara Mustafa Paşa, Hacı Ali Paşa, şeyhülislam Dürrî Mehmed Efendi, kazasker Hâfız Abdurrahman Efendi ve nişancı Mehmed Bey gibi devlet adamları ve âlimler çıkmıştır.

Kara Mustafa Paşa'nın katkısı bu zincirin en büyük halkasıdır. Hüsâmeddîn'e göre 1087'de (1676) önce annesi Âbide Hatun'un Marınca köyünde yaptırdığı mescidi genişleterek cami ve mektebe çevirmiş, 1090'da (1679) kasabanın ortasında taştan, sağlam bir cami yaptırmış, önüne bir muvakkithane, kütüphane, dershane ve şadırvan eklemiştir. Taşan Dağı'ndan iki kilometrelik bir mesafeden lağımlarla kasabaya su getirmiş, otuz kadar taş çeşme inşa ettirmiştir. Camiye dersiye vakfı da koymuş, vakıf gelirleri geniş tutulmuştur. Külliyenin ayrıntıları ayrı yazıda anlatılır.

İlçelerdeki Yapıların Ortak Özellikleri

Bu yapılar dağınık görünse de belirli bir düzen izler. Gümüş'te Ahî Burak Baba, Hakala'da Seyyid Yahyâ, Taşova'da Seyyid Nureddin gibi şeyhlerin kurduğu zaviyeler çevrelerinde köy ve kasaba oluşturmuştur. Medreseler vakıf gelirleriyle yaşamış, müderrislik çoğu kez bir ailenin elinde kuşaktan kuşağa geçmiştir. Hüsâmeddîn'in Haliliye ve Kâsım Bey Medreseleri için verdiği müderris listeleri bunu açıkça gösterir. Vezirlerin yaptırdığı camiler ise hamam, han ve bedestenle birlikte külliye hâlinde kurulmuş, geliri bu çarşı yapıları sağlamıştır. Gümüşhacıköy'deki Köprülü vakfı ve Merzifon'daki Kara Mustafa Paşa vakfı bunun iyi örnekleridir. Hamamözü'ndeki kaplıca ise bu düzenin dışında kalan, doğal bir su kaynağına bağlı ve çok daha eski bir kullanım geleneğinin izini taşıyan bir yapıdır.

Kronoloji

M.S. 50'li yıllar: Hamamözü kaplıcasının Roma döneminde yapıldığı yönündeki yerel anlatı (kesin bilimsel doğrulama yok).

1257: Seyyid Nureddin Alparslan'ın Taşova'daki zaviyesi için düzenlenen vakfiye (hicrî 655).

1308: Barak Baba'nın ölümü olarak aktarılan tarih (Çukur Dede Türbesi ile ilişkisi rivayettir).

1346: Doğan Şah Alp'in Niksar'da öldüğü kabul edilen tarih.

1362-63 / 1369-70: Hüsâmeddîn'e göre Hakala'daki Rufâî zaviyesinin yapılışı ve vakfının düzenlenmesi (yerel yayınlarda 1348 ve 1355).

1366-67: Gümüş'te Ahî İbrâhim-i Basrî'nin tekke kurması.

1413-1415: Gümüş'te Haliliye Medresesi'nin yapımı (Hüsâmeddîn: 818).

1415-16: Çelebi Sultan Mehmed'in Merzifon'da medrese ve hamam yaptırması.

1429: Gümüş'te Yörgüç Paşa Camii'nin ilk (ahşap) yapımı.

1462-64: Kâsım Bey Medresesi'nin yapımı (Hüsâmeddîn: 867; yerel yayınlarda 1464).

1560: Rüstem Paşa'nın Gümüş'te camiyi taştan yeniden yaptırması.

1660: Köprülü Mehmed Paşa'nın Hacıköyü'nde cami, hamam, kervansaray ve bedesten vakfı.

1676-1679: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın Marınca ve Merzifon'daki cami ve mektepleri.

1756-57: Köprülüzâde Abdülbâkî Bey'in Köprülü Camii'ni yenilemesi.

1887: Hamamözü'nün Çerkes muhacirlerce kurulması.

1943-1948: Köprülü Camii'nin depremde yıkılması ve yeniden yapılması.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi (Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022), 1-4. ciltler: Hacıköyü, Gümüş, Hakala, Merzifon ve Taşâbâd bölümleri.
  • Abdülhalim Durma, Evliyalar Şehri Amasya, 2003.

Akademik çalışmalar

  • Halit Çal, "Niksar Doğan Şah Alp Türbesi - Eyvan Türbeler", X. Ortaçağ-Türk Dönemi Kazıları ve Sanat Tarihi Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, Ankara 2009.
  • Sadi Bayram, "Amasya Taşova-Alparslan Beldesi Seyyid Nureddin Alparslan er-Rufai'nin 655 H./1257 M. Tarihli Arapça Vakfiyesi Tercümesi", Vakıflar Dergisi, sayı 23.

Resmî kaynaklar

  • Gümüşhacıköy Kaymakamlığı ve Suluova Kaymakamlığı tarihçe sayfaları; Taşova ve Suluova tarihçe yayınları. gumushacikoy.gov.tr
  • Türkiye Kültür Portalı: Hamamözü Arkut Bey Kaplıcaları.

Diğer kaynaklar

  • Rahime Özdoğan, Amasya'da Adak Yerleri ile İlgili Halk Anlatıları, 2006.
  • Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü: Köprülü Mehmet Paşa Camii, Hamamözü ve Göynücek ilçe sayfaları.

Çevrimiçi kaynaklar