Gümüşhacıköy adını, Amasya'nın batısındaki bu ovanın kenarında yükselen İnegöl Dağı'nın etrafından çıkarılan gümüşe borçludur. Arşiv kayıtlarında ilçe uzun süre "Gümüş ma'a Hacıköy" diye geçer. Ad, birbirinden yaklaşık iki kilometre uzakta duran iki yerleşimin, madencilik kasabası Gümüş ile onun yanı başındaki Hacıköy'ün zamanla tek bir idarî birim hâline gelmesinden doğmuştur. Gümüş kasabası İnegöl Dağı'nın doğu eteklerindedir ve ocakların bulunduğu yer burasıdır. Hacıköy ise ovaya yakın, ticaret ve konutun toplandığı yerleşimdir. Tunç Çağı'nın arsenikli bakır eserlerinden Osmanlı darphânesine ve Birinci Dünya Savaşı sonlarında kapanan son ocaklara uzanan süre, Anadolu madenciliğinin hemen her evresini bir arada gösterir.
Adın Kökeni
Kasabanın adı kaynaklarda farklı biçimlerde geçer. Arap coğrafyacılar ve gezginler yeri Kumus, Kumis ya da Fodda gibi adlarla anmış, İbn Battûta 1330'ların başında kasabayı "Medinetü Gümüş" olarak kaydetmiştir. Amasya tarihçisi Hüseyin Hüsameddin, kimi âlimlerin adı Araplaştırarak Kumus, hatta Fizza diye yazdığını aktarır. Hacıköy'ün adı ise yerel tarih anlatısına göre daha geç bir döneme aittir. Hüsameddin'in verdiği bilgiye göre bölge, İslâm fetihlerinden önce Kimri Türklerinin yerleştirilmesiyle "Kemari" adıyla anılmış, 1378-1379 yıllarında Sadreddin Artuk et-Türkmânî'nin imar çalışmalarından sonra "Cemâre" denmiştir. Bu soydan gelen Hacı Ahmed Çelebi, 1490-1491 yıllarından itibaren Gümüş maden nazırı olarak Hacıköy'de oturmuş, halka iyi davranıp madeni geliştirdiği için köy "Hacı Nazır köyü", sonra Hacıköy diye anılmıştır. Bu açıklama tek bir yerel tarihçiye dayanır ve belgeyle desteklenmiş değildir, ama maden ile yerleşimin adının nasıl iç içe geçtiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.
Tunç Çağı ve Antik Dönem
Anadolu'nun eski madencilik merkezleri arasında Gümüşhacıköy'ün adı, her şeyden önce cürufları nedeniyle geçer. Gümüş beldesindeki Karlık Tepe, Kale Tepe ve Çadır Düzü mevkilerinde yoğun bir madencilik faaliyetinin izleri görülür. Eski galeri girişleri aralıklarla yeniden yeniden genişletilerek kullanılmış, çevrede cüruf yığınları ve pasa dediğimiz maden artığı birikmiştir. Buralarda yürütülen incelemelerde cevher parçaları, seramik örnekleri ve karbon-14 tarihlemesi için ağaç hatıl toplanmış; Osmanlı döneminde de önemli bir işletme olan bu sahada tarih öncesi madenciliğin izlerinin bulunduğu belirtilmiştir. Ocakların MÖ üçüncü binyıldan beri işlendiği yolundaki yaygın bilgi buna dayanır.
Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü'nün Almanya'daki Bochum Madencilik Müzesi'yle yürüttüğü jeoarkeolojik çalışmada, Gümüş'teki cüruflar Profesör Ünsal Yalçın'la birlikte çözümlenmiştir. Çözümlemelere göre madenciler yüksek ısılarda çalışmış, ısıyı korumak için fırınlar yapmış ve cevhere kuvars katmıştır. Bu bulgu, cüruf yığınlarının belli bir teknik bilgiyi taşıyan kayıtlar olduğunu gösterir. Aynı çalışma çerçevesinde bir Türkiye cüruf envanteri oluşturulmaya başlanmış, ilçedeki araştırmalar sürdürülmüştür. Ayrıca Gümüş yakınındaki arsenik yatakları ile Gümüşhacıköy çevresindeki arsenikli bakır yatakları zaman zaman işletilmiş, Demir Çağı'nın başından beri kullanılan gümüşlü kurşun kaynaklarının Hitit çağında da işletildiği öne sürülmüştür. Bu son görüş kesinleşmiş bir bulguya değil, bir araştırma önerisine dayanır.
İlk Tunç Çağı'na gelince, antik dönemde bakırın Merzifon'dan, arseniğin Gümüşhacıköy çevresinden elde edildiği belirtilir. Arsenikli bakırdan yapılmış eserler Anadolu'nun en eski önemli metal koleksiyonlarından birini oluşturur. İlçe ve çevresinden çıkarılan, İlk Tunç Çağı II ve III dönemlerine ait sayılan 115 parçalık bir grup, Haluk Perk Müzesi'nde "Gümüşhacıköy Koleksiyonu" adıyla korunmaktadır. Koleksiyonda döküm ve dövme tekniğiyle üretilmiş eserlerin yanı sıra, bakır ağırlıklı alaşımlardan ve gümüşten dövme, ezme ve döküm yoluyla yapılmış inanç simgeleri de bulunur. Bu eserlerin tam olarak hangi ocaktan çıktığı belgelenebilmiş değildir, ancak Merzifon ve Gümüşhacıköy'de bulundukları bilinir.
Daha geç dönemlere ilişkin değerlendirmeler ihtiyatla okunmalıdır. Bir çalışma, Amasya ve Gümüşhacıköy madenlerinin Urartu ekonomisine önemli katkı sağladığını ileri sürer. Başka bir yazıda Amaseia yöresinin gümüşünün erken dönemlerde "Artemis Madeni" diye anıldığı, hilâlin Artemis'in simgelerinden olduğu ve bunun Pontos devletinin bayrak motifiyle ilişkisinin araştırılması gerektiği söylenir. İkisi de henüz açık birer soru olarak durmaktadır. Roma döneminde bölge "Diakopene" adıyla tarıma dayalı bir hinterlandın kasabası olarak biliniyordu. Bizans döneminden ise Gümüş beldesindeki bir manastıra ait, asma dalları ve üzüm salkımlarıyla süslü bir kapı kanadı Amasya Müzesi'ne ulaşmıştır.
Danişmendliler ve Selçuklu Darphanesi
Türklerin bölgeye gelişinden sonra madenin tarihi yazılı kaynaklarda daha ayrıntılı izlenir. Danişmendnâme'de Danişmend Gazi'nin Çorum'u aldıktan sonra Süleyman Ribatı adıyla anılan Gümüş'e geldiği, Nastor ve Şattat adlı kişilerin emriyle, Türkler bulmasın diye eskiden açılmış mağaraların kapatıldığı, sonradan yeni Müslümanların bu mağaraları göstermesiyle gümüş toprağının çıkarıldığı anlatılır. Rivayete göre her gün bu mağaralardan iki batman, yani yaklaşık 13,4 kilogram gümüş Danişmend Gazi'nin hazinesine verilirdi. Menkıbevî nitelikteki bu metin sayısal ayrıntılarıyla birlikte tarihî veriden çok, yörenin madenle birlikte anıldığının bir kanıtı olarak okunmalıdır. Yine de Danişmend ordularının Gümüşhacıköy'den geçerek Vezirköprü, Durağan ve Boyabat üzerinden Kastamonu'ya ulaştığı bilinir. Bölgenin 1075 dolayında Danişmendlilerin eline geçtiği, ardından Anadolu Selçuklu sınırları içine girdiği kabul edilir.
Gümüş kasabasının asıl atılımı Selçuklu çağında gerçekleşmiştir. Yerel kayıtlarda Selçuklu emirlerinden "Emir Gümüşlü" lakaplı Eminüddin Yunus el-Kumsî'nin çabalarıyla beldenin geliştiği, 1248'de sikke basmak üzere bir darphânenin açıldığı anlatılır. Bina 1866'da camiye çevrilmiş ve Darphane Camisi adıyla ibadete açılmıştır. Darphanede darp işinin yapıldığı örs, pulu ısıtan ocak, pulları tartan terazi, maşa, üst kalıp ıstampası, çekiç ve hakkak kalemi gibi aletlerin bulunduğu aktarılır. Anadolu Selçuklu sikkelerinde düz daire, inci dizisi bordürlü daire, çift daire, yıldız ve altı dilimli gül gibi kompozisyonlar; insan ve hayvan figürleri, bitkisel ve geometrik motifler kullanılmıştır. Bu sikkeler genelde dövme ve darp tekniğiyle üretilmiştir.
Darphâneyi sikke belgeleriyle de izlemek mümkündür. Selçuklu sultanlarının sikke bastırdığı "Gümüş" ve "Gümüşpazar" darp yerlerinin neresi olduğu uzun süre tartışılmıştır. Nümizmatik çalışmalarda ağırlık, bu iki yerin aynı yer olduğu ve Amasya'nın Gümüşhacıköy'ü bulunduğu görüşündedir. Hicrî 657 tarihli Amasya darplı paranın, hicrî 657 ve 660 tarihli Gümüş darplı paraların ve hicrî 659 tarihli Gümüşpazar darplı paraların yazı ve hat benzerliği, hatta aynı yazım hatalarını içermesi bu görüşü güçlendirir. Dönemleri 1259-1262 arasına denk gelen bu sikkeler IV. Kılıçarslan devrine ait çalışmalarda ele alınır; başka bir kaynak da Kılıçarslan'ın 1263'te Gümüş Darphanesi'nde "Gümüş Sikke" bastırdığını yazar. Darphâne binasının 1248'de açıldığı bilgisiyle sikkelerin tarihleri arasındaki bu küçük aralık, kaynakların kesin bir kuruluş tarihi üzerinde birleşemediğini gösterir.
Moğol Dönemi ve Beylikler
Selçuklu devletinin zayıflamasından sonra madenler İlhanlı yönetiminin elinde kaldı. Coğrafyacı İbn Fazlullah, 1332 dolayında Gümüş madenlerinin Moğollar tarafından işletildiğini kaydeder. Aynı yıllarda kasabaya uğrayan İbn Battûta Gümüş'ü gümüş madenleriyle meşhur, büyük, bakımlı ve kalabalık bir yerleşim olarak tarif eder. Seyyah, Amasya'dan Sûnusâ'ya, oradan Gümüş'e geçmiş, Irak ve Şam'dan gelen tüccarların bulunması dikkatini çekmiştir. Kentteki Ahî Mecdüddin Tekkesi'nde üç gece kalmış, burada Eretna Beyi'nin vekiliyle görüşmüş ve ondan yol harçlığı almıştır. Bu kayıt, XIV. yüzyılın başında Gümüş'ün bir maden ocağından fazlası, Şam ve Irak'la bağlantılı bir ticaret kasabası olduğunu gösterir.
1356'da Armağan Çelebi'nin Gümüş maden emini olduğu bilinir ve bu yıllarda kasaba "Gümüş Pazarı" diye anılmıştır. Çelebi'nin oturduğu mahalle ona izâfeten "Armağan" adını almış, sonraları maden işçileri ve ırgatlar burada otura otura mahalleye "Irgat" denmiştir. Kaynaklara göre yöre bu sırada Candaroğulları'nın hâkimiyet alanında kalmış, 1381'den itibaren Kadı Burhâneddin yönetimine girmiş, ilçe bu devlet ile Osmanlılar arasındaki savaşlara sahne olmuştur. Kadı Burhâneddin 1398'de Akkoyunlu Osman Bey'le yaptığı savaşta yenilip öldürülünce Yıldırım Bayezid yöreyi Osmanlı topraklarına kattı.
Osmanlı'ya Geçiş ve Maden Eminleri
Osmanlı yönetimi madeni ilk günden itibaren emaneten işletti. Bu usulde devletin atadığı maden emini belli bir ücret karşılığında ocağı yönetir, ocağın bütün giderleri ise ona sermaye akçesi olarak teslim edilen paradan karşılanırdı. Keban-Ergani, Bulgardağı ve Gümüşhacıköy gibi büyük maden ocaklarında bu yöntem tercih edilmiştir. Çelebi Sultan Mehmed döneminde 1403-1404 yıllarında Amasyalı Kutlubeyzâde Halil Bey Gümüş maden emini olarak atanmıştır. XV. yüzyıl ortasında, 1452-1453'te bu görevde İskender Çelebi bulunuyordu. Aynı yüzyılda Gümüş kasabası Câmi-i Kebir, Darphane ve Armağan, bir başka adıyla Irgat adlı üç mahalleden, yaklaşık üç yüz haneden oluşan bir yerleşimdi.
Bu dönemin iz bırakan yapısı Haliliye Medresesi'dir. Hacı Halil Paşa tarafından 1413'te başlatılan medrese 1415'te tamamlanmıştır. Kare planlı, kapalı avlulu bir yapı olan medresenin avlusu kubbeyle örtülüdür ve Türkiye'de benzer örneği yalnızca Bursa'daki Lala Şahin Paşa Medresesi'dir. Yapı 2009'da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılmıştır. Bu medresenin yanına 1429-1430'da Yörgüç Paşa bir cami yaptırmıştır. Camiden kaldığı bilinen, Anadolu Selçuklu çağının pirinç döküm tekniğiyle yapılmış, kazıma ve kabartma süslemeli bir şamdan sonradan Tokat'taki bir müzenin sergisi için incelenirken tanınmıştır. Yörgüç Paşa Camii'nde bulunan XVI-XVII. yüzyıl saray kilimlerinin benzeri ise yalnızca Kütahya'daki bir camide, bir de Münih ve Washington'daki müzelerde bilinir.
Osmanlı Tahrir Kayıtlarında Gümüş
XVI. yüzyılın tahrir defterleri kasabanın büyümesini sayılarla verir. Gümüş 1520'de 16 mahalle, 631 hane, 11 köy ve bir mezradan oluşuyordu; şehir nüfusu 1013, köylerle birlikte toplam nüfus 3589 kişiydi. 1576'da mahalle sayısı 19'a, hane sayısı 1154'e, mezra sayısı ikiye çıkmış, şehir nüfusu 1986'ya, köylerle birlikte nüfus 6602'ye yükselmişti. Bu defterler bir nüfus sayımı değil vergi nüfusu kaydıdır. Bu yüzden kadınlar, ergenlik çağına gelmemiş çocuklar ve vergiden muaf tutulan gruplar sayılara girmez. Gümüş sancağın bir kazası olarak "Gümüş ma'a Kabakoz" biçiminde yazılır; Kabakoz nahiyesinin adı, buraya Kızık Oymağı'nın iskânından dolayı önce Kızık olarak bilinmiş, sonra Kabakoz ya da Kabaoğuz denmiştir.
Bu sayfalarda madenin üretim hacmine dair bir de hesap vardır. Osmanlı'da çıkarılan ham gümüşün onda biri vergilendirildiği kabul edilirse, 1520'de Gümüş madeninden alınan verginin 340.000 akçe, üretimin ise bunun on katı olan 3.400.000 akçe olduğu sonucuna varılır. O yıllarda 100 dirhem gümüşten 400 akçe kesildiğine göre bu, yılda 850.000 dirhem gümüş, yani yaklaşık 2,6 ton eder. İlgili makalede bu rakamın kilogram karşılığı 2.550.000 olarak verilmiştir, ancak bir dirhemin 3,086 gram olduğu dikkate alınırsa bu bir ondalık hatasıdır. Her hâlükârda hesap, tek başına verginin ya da üretimin tam bir ölçüsü değil, defterlerdeki bir akçe toplamından türetilmiş yaklaşık bir büyüklüktür. 1576 tarihli defterde Gümüş Kazası'na bağlı bir ünite olarak yer alan Kârım Divanı'nın gelirlerinin ise Trabzon'daki Hatuniye İmareti vakfıyla Kayseri'deki Eretna Bey Medresesi'ne gittiği, yalnızca 8100 akçelik üç divanî hissenin Çorum sipahilerine ayrıldığı görülür.
Köprülü Mehmed Paşa ve Hacıköy'ün İmarı
Gümüş'ün XVII. yüzyıldaki talihi bir sadrazamın adıyla birleşir. Köprülü Mehmed Paşa 1656'da sadrazam olduktan sonra Gümüş madeni kendisine has arpalık olarak verilmiştir. Hacıköy'de oturması şart koşulan paşa burada bedesten, cami ve hamam gibi yapılar yaptırmış, bunları 1660-1661'de vakfetmiştir. Bedestenin tarihi kimi kaynaklarda 1660, kimilerinde 1669 olarak gösterilir. Bedesten, caminin külliyesi olarak yapılmıştır. Uzun dikdörtgen planlı avlunun iki yanında beşik tonozlu dükkânlar sıralanır, avluya bakan cepheler yüksek sivri kemerler ve payandalarla bölünür. Evliya Çelebi 1647'den sonra, 1650 ve 1656 yıllarında da bölgeden geçmiş, Hacıköy'ü "gayet mamur edilecek yer" diye nitelemiş, Gümüş kazasında üç gün kalmıştır.
Köprülü ailesinin ilgisi bununla bitmez. Köprülüzâde Abdülbaki Bey, 1756-1757'de Gümüş madeni emini ve kefili olarak buraya atanmış, görev süresince camiyi yenilemiş ve hamam başta olmak üzere yeni binalar yaptırmıştır. Bu yüzden XIX. yüzyılın ilk yıllarında bile madenin giderleri için ayrılan gelirler arasında "Köprülü evkâfı" anılmaya devam eder. Hacıköy'ün gelişmesi böylece doğrudan maden eminlerinin bölgede bıraktığı yapılara bağlanır. Aynı kaynaklara göre bu gelişme sonunda Gümüş de Cemâre, Artukabad, Saray, Hacı Yahya, Ada Tepe, Beğlik Çayır, Ermeni Kilisesi ve Çay adlı sekiz mahalleden oluşan bir nahiye merkezi haline gelmiştir.
Gümüş Çağının Kapanışı
XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra Amerika kıtasından gelen gümüş Akdeniz'e ve Osmanlı ülkesine yayıldı. Osmanlı ocaklarının üretim maliyeti yüksek olduğu için gümüş ocakları ve darphâneler uzun süre kapandı ya da önemini yitirdi. Madene çıkan kömür ihtiyacı da bir başka yük oluşturuyordu. Anadolu'da XIX. yüzyılın ilk yarısına kadar maden işletme ve izabesinde hâlâ ağaç kömürü kullanılıyor, ocakların çevresindeki ormanlar tükendikçe önceleri bir saatlik uzaklıktan getirilen odun ve kömür otuz saati, hatta yüz saati bulan mesafelerden taşınmak zorunda kalıyordu. Bu genel durum Gümüş için ayrıca belgelenmiş değildir, ancak ocakların maliyetini anlamak bakımından bağlamı verir.
XVIII. yüzyılda darphâne yalnızca para basan bir kurum olmaktan çıkıp bazı mukataaları yöneten bir hazine hâline geldi. 1760 dolayında gelirleri hızla artan bazı mukataalar mâlikâneden alınarak devlet adına Darphâne'nin idaresine verildi ve Gümüşhacıköy madenleri de Darphâne-i Âmire tarafından yönetilir oldu. 19 Mart 1775 tarihli ferman, Maden-i Hümâyûn Emaneti'nin kurulduğu tarih sayılır. Gümüşhane, Bozkır, Bereketli ve Gümüşhacıköy gibi önemli ocaklar bu adla anılmıştır. Bu çerçevede maden eminleri doğrudan darphânece atanıyor, yerel bir yöneticinin buna karışma yetkisi bulunmuyordu. Eminler 1830'a kadar çoğunlukla vezirler arasından, sonraki yıllarda ise kapıcıbaşılar ve ümerâdan seçilip darphâne nazırının önerisiyle atanıyordu.
1800'lerin Başında Yeni Bir Açılış
XIX. yüzyılın başında madenin yeniden "feth ve güşad" edildiğini arşiv belgelerinden öğreniyoruz. 1797'de Merzifon kazasında iki maden ustasının yaptığı araştırma, buranın cevherli olduğunu ve işletmenin az masraf gerektirdiğini ortaya koymuş, Amasya sancağını sonradan yönetecek Çaparzâde Süleyman Bey ocağı işletme isteğiyle öne çıkmıştır. 1800 tarihli bir yazıda Canik muhassılı ve Karahisar-ı Şarkî mutasarrıfı Mahmud Tayyar Bey, Amasya sancağındaki Gümüş kazasında yeniden ortaya çıkan "ma'âdin-i cedîd-i hümâyûn"dan söz eder. Gümüş, Hacıköy ve Kabakoz nahiyesi halkı bu madenin işlerinden sorumlu kılınmış, Trabzon'daki Hatuniye vakfına bağlı Korköy köyü, Döğünci ve Arabacı köyleri ile Zeytun kazasının bütün köyleri "serbestiyet" üzere madene bağlanmıştır. 1801'de Darphâne Nazırı Ahmed Şakir'in önerisiyle yönetim Ömer adlı birine ihale edilmiş; cevherin bolluğu, yeni mağaraların açıldığı ve üç yeni fırının eklendiği bildirilmiştir. Ertesi yıl Amasya mütesellimliği de maden eminine, Silahdar Seyyid Ömer Ağa'ya verilmiştir. Devlet böylece maden mukataasını yöneten kişiye sancağı da emanet ederek bölgeyi merkezden denetlemeye çalışmıştır.
Gümüşhane'den usta ve amele getirtilmesi de bu dönemin işidir. Çaparzâde Süleyman Bey'in talebi üzerine, Ergani ve Keban madenlerinde de çalıştırılan Gümüşhane ustalarından Kirkor ve Yakut adlı iki ustabaşının, onar neferlik iki takımla birlikte gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Görevleri izabe ve kal fırınlarını inşa etmek ve cevher çıkarılacak mağaraları açmaktır. Hükümde işletmenin geliri giderini "refte refte", yani yavaş yavaş geçecektir denir. 1802'de ocağın kömür, kütük ve kiremit ihtiyacı için ayrılan yerlerin iltizam bedelleri belgelerde sayılmıştır. Hacıköy mukataası 17.750 kuruş, Gümüş mukataası için 3.151 buçuk kuruş faiz ve Korköy ile Trabzon için 3.000 kuruş gibi rakamlar bunlar arasındadır. Başka bir belgede Gümüş ile Hacıköy kazası için mal, hafriye ve ikramiye adıyla 1900 kuruş, Amasya mütesellimine yalnızca hafriye olarak 88 kuruş, Sivas valilerine ise Gümüş karyesinin 39 hanesi için 1518 kuruş mal, nüzûl ve avarız olmak üzere toplam 2526 kuruş ödeneceği kaydedilmiştir.
Canikli Tayyar Paşa'nın 1805'te Amasya'yı ve Çaparzâdelere bağlı Tokat ile Zile'yi işgal etmesi, Süleyman Bey'in devletin yanında yer almasına, karşılığında 1805'te Amasya sancağının kendisine verilmesine yol açtı. Maden eminliğini ve sancağı birlikte yöneten Süleyman Bey işletmeyi iyi yönetti, madencileri korudu, mağaralarda üretimi ve yeni üretim sahalarının açılmasını teşvik etti. Darphâne'ye gönderilen gümüş miktarındaki artış nedeniyle emînlik 1810'a kadar kendisinde kaldı. 1806'da Darphâne-i Âmire'de işlenmek üzere teslim edilen gümüşlü altın ve kurşun karışımı, yani "sim-i mahlut", 15.965 dirhem iken 1809'da 41.260 dirheme çıkmıştır. 1810 başından itibaren Süleyman Bey ile genellikle madenci olan Gümüşhacıköy halkı arasında nedenleri tam bilinmeyen sorunlar çıktı. Darphâne ocağı elinden alıp, daha önce Ankara'daki Gümüşkan Maden-i Hümâyûnu'nun eminliğini yapmış, aslen Ergani madeni halkından İsmail Ağa'ya verdi. Atama, yeni mağaralar açması, bol miktarda gümüş ve kurşun çıkarıp Darphâne'ye göndermesi ve madenci taifesini zulümden koruması şartıyla yapılmıştır. Süleyman Bey'in azlinde Orta Anadolu'da Canikliler'le yaşadığı güç mücadelesinin de payı olduğu düşünülür.
Maden Eminleri ve Üretim Düzeni
1801 ile 1821 arasında bilinen eminler çoktur. Silahdar Ömer 1801, Mustafa 1802, hassa silahşörlerinden Velibeyzâde Seyyid Ahmed 1804, Cabbarzâde Süleyman 1806, Osman 1807, Ömer 1808, Osman ve Seyyid İsmail 1809, Fazlızâde Seyyid Mehmed 1811, Osman 1815-1819 arasında, Ali Ağa ise 1821'de görevdedir. Atamalar genellikle mart başından itibaren bir yıllık yapılmıştır. Emanet usulünün başlıca zaafı, üretimin artması şart koşulsa da eminin üretimde doğacak zarardan sorumlu olmamasıdır; bu da kâr için fazla çaba göstermesini gerektirmiyordu. 1811'de Fazlızâde Mehmed Said'in selefi Osman'dan devraldığı 6.500 kuruşluk borcu kabul etmemesi üzerine tahsil için emr-i şerif çıkarılması, bu belirsizliğin sıradan bir örneğidir. 1821'de Gümüşhacıköy eminlerine 7.500 kuruşu hizmet bedeli olmak üzere toplam 21.900 kuruş maden caizesi verildiği görülür.
Atama düzeni de belgelerde ayrıntılı biçimde yer alır. Darphâne nazırı bir takrirle sadrazama bildirir, sadrazam bir telhisle padişaha sunar, uygun görülürse hatt-ı hümâyun çıkar ve atama fermanla gerçekleşirdi. Ferman Amasya kadısına, Gümüş ile Hacıköy naibine, gerektiğinde voyvoda ve işerlerine hitap ederdi. Emin, maden sahası içinde ortaya çıkan davaları da görmekle yükümlüydü. 1804'te Velibeyzâde Seyyid Ahmed'e, Gümüş ile Hacıköy kazası ve Kabakoz nahiyesindeki kalelerin madene bağlı olarak "serbestiyet" kuralları içinde yönetileceği, bölgenin korunacağı ve doğacak davaların kendisince görüleceği bildirilmiştir.
Madenciler ve Hukuki Durumları
Osmanlı'da madenler toprak mülkiyetinin bir parçası sayılırdı. Mülk arazide çıkan maden beşte bir devlete, kalan kısım sahibine ya da bulana; mîrî arazide çıkan maden doğrudan devlete aitti. Gümüş ve altın madenlerinin neredeyse tamamı ile bakır ve kurşunun büyük bölümü devletindi ve bunlar birer mukataa olarak örgütlenirdi. II. Bayezid döneminde Alman ve Bohemya modeline göre hazırlanan Saksonya kanunları, buraya gelen Saksonyalı madencilerle birlikte Osmanlı ocaklarına girmiş, birçok maden terimi böylece kanunnamelere geçmiştir.
Ocaklarda çalışanlar madenci, tomrukçu, kömürcü, ahenger ve derbentçi gibi gruplara ayrılır ve topluca "madenciyan taifesi" adını alırdı. Usta sınıfında hutmanlar, kalcılar, prustadlar, şafarlar, lüpçüler, ifrazcılar, sahib-i ayarlar, meremmetçiler, çilingirler, demirciler ve marangozlar; işçiler arasında yayalar, müsellemler, yörükler, emekli sipahizâdeler, reayadan ayrılmış kazıcılar, dolapçılar, lağımcılar ve esirler bulunurdu. Yardımcılar odun, kömür ve cevher taşıyan mekkârilerdi, muhafızlar ise sekbanlar, martaloslar ve aşiret reisleriydi. Madenciler reaya sayılmadıkları için bazı örfî vergilerden ve reaya rüsumundan muaf tutulur, karşılığında ocaktan ayrılmaları yasaklanırdı. Yalnızca ustalar bir vekil bırakarak belli bir süre ayrılabilirdi. Cizye dışında Müslüman ve gayrimüslim madenci arasında fark gözetilmezdi.
Modernleşme ve Yabancı Mühendisler
1842'de Maden-i Hümâyûn müdürlüğüne Edhem Bey'in atanması, teknik alandaki reformun örneği olarak anılır. Edhem Bey, yani sonraki yıllarda sadrazamlığa kadar yükselecek ve ressam Osman Hamdi Bey'in babası olan İbrahim Edhem Paşa, Paris'te yetişmiş Türkiye'nin ilk çağdaş maden mühendisi sayılır. Anadolu'ya gelen Alman coğrafyacı ve haritacı Heinrich Kiepert, Gümüşhacıköy maden ocağını ziyaret etmiş ve bölgeye dair çizimler yapmıştır. 1861 Maden Nizamnâmesi'nden kısa süre sonra, Temmuz 1866'da Osmanlı hizmetine giren Alman Ernest Weiss, yabancı maden mühendisleri arasında en uzun ve istikrarlı görev yapanlardandır. Weiss 1899'daki ölümüne dek otuz üç yıl görevde kalmıştır. Yerine, 1883'te Osmanlı hizmetine giren İtalyan mühendis Eduard Coulant atanmıştır. Coulant Gümüşhacıköy madenlerinde bir yıl çalışmış, üretimi artırmak ve fırınları ıslah etmekle görevlendirilmiş, başarısı nedeniyle 1884'te Mecidiye nişanıyla ödüllendirilmiştir. Bu yıllarda Gümüş'te işlenen ince ve parlak gümüşe Lehistan'dan (Polonya) çok talep geldiği de kaydedilmiştir.
Üretimin taşınması 1866'da yine halkın sırtına yüklenmişti. Gümüşhacıköy madenindeki kurşunun Kavak Kazası halkı aracılığıyla kağnı arabalarıyla Samsun İskelesi'ne taşındığı kayıtlıdır. 1868'de Gümüş kazasında düzenli çarşı ve pazar bulunmadığı, madenciler ile halkın maden malzemesi ve gündelik ihtiyaçlarını almak için başka yerlerin pazarlarına gitmek zorunda kalarak vakit yitirdiği gerekçesiyle her hafta çarşamba günü yeni bir pazar kurulması kararlaştırılmıştır. Bölgede 1840 ile 1860 arasında maden ocağında çalışmak üzere gelen Rumların Gümüş'te Kızlar Manastırı'nı yaptırdığı, burasının ibadet ve mesire yeri olarak kullanıldığı, 1925'te Rumların ayrılmasıyla bakımsız kaldığı aktarılır. Maden Hamamı'nın ise 1820 tarihli olduğu belirtilir.
İdarî statü de madenin gölgesinde değişti. Kaza yönetimi 1875'e kadar maden müdürleri ve maden eminleri tarafından yürütülmüş; 5 Ekim 1875'te göreve getirilen ilk kaymakam Halil Efendi olmuştur. Daha önceki salnamelerde "Maden-i Sim Kazası" adıyla geçen birim, 1885 tarihli devlet salnamesinden sonra "Gümüşhacıköy" kazası olarak anılmaya başlamıştır. Sivas vilayet salnamelerinde ise bu ad ancak 1903 tarihli salnamede görülür, 1302, 1304, 1306 ve 1308 tarihli nüshalarda hâlâ "Maden-i Sim" yazılıdır. Madenin kimliğiyle adın çakışması, bu kazanın yüzyıllarca yalnızca ocağıyla tanındığını gösterir.
Ocakların Susması
Yüzyılın sonunda devletçe emaneten işletilen maden sayısı yalnızca beştir. Bunlar arasında Ergani bakırı, Bolkardağı simli kurşunu, Eskişehir lületaşı, Ankara'ya bağlı Mihalıççık kil madeni ve Gümüşhacıköy simli kurşunu sayılır. Mühendis V. Kovenko'nun hazırladığı "Gümüşhacıköy Maden Ocağı Hakkında Jeolojik Not", 1937'de yayımlanmıştır. Gümüşhacıköy Maden Sahası'nın Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde işletildiği, Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarında üst zonlarda işletilecek maden rezervi kalmadığı için kapatıldığı bildirilir. 1988'de Çinkur A.Ş. ile kurulan bir ortaklıkla tarihî sahada gümüşlü kurşun arama çalışmaları başlamış ve beş yıl kesintisiz sürmüştür. Bugün ilçede faal bir maden işletmesi yoktur. Gümüş'ün bıraktığı iz galeri ağızlarında, cüruf yığınlarında, Haliliye Medresesi'nde, Darphane Camisi'nde ve Hacıköy'ün Köprülü bedestenindedir.
Kronoloji
MÖ 3. binyıl: Gümüş'ün Karlık Tepe, Kale Tepe ve Çadır Düzü mevkilerinde yoğun madencilik faaliyetinin başladığı kabul edilir.
1075 dolayı: Bölge Danişmendlilerin eline geçer.
1248: Gümüş'te Selçuklu darphânesinin açıldığı kayıtlıdır.
1259-1262: "Gümüş" ve "Gümüşpazar" darplı Selçuklu sikkeleri basılır.
1332: İbn Fazlullah, madenlerin Moğollar tarafından işletildiğini kaydeder; İbn Battûta Gümüş'e uğrar.
1356: Armağan Çelebi Gümüş maden emini olur.
1398: Yıldırım Bayezid Amasya ve çevresini Osmanlı topraklarına katar.
1403-1404: Kutlubeyzâde Halil Bey maden emini olarak atanır.
1413-1415: Haliliye Medresesi yapılır.
1429-1430: Yörgüç Paşa Camii yaptırılır.
1520 ve 1576: Tahrir defterlerinde Gümüş'ün nüfusu 3589'dan 6602'ye yükselir.
1656-1661: Köprülü Mehmed Paşa'nın sadrazamlığı ve Hacıköy'deki bedesten, cami ve hamamın vakfedilmesi.
1775: Maden-i Hümâyûn Emaneti kurulur.
1797-1810: Çaparzâde Süleyman Bey döneminde ocaklar yeniden açılır; sim-i mahlut üretimi 1806'da 15.965, 1809'da 41.260 dirheme çıkar.
1842: Edhem Bey Maden-i Hümâyûn müdürlüğüne atanır.
1866: Ernest Weiss Osmanlı hizmetine girer; darphâne binası camiye çevrilir.
1868: Gümüş'te çarşamba pazarı kurulur.
1875: İlk kaymakam Halil Efendi göreve başlar.
1883: Coulant, ocakların ıslahı için görevlendirilir.
1885: Devlet salnamesinde ilk kez "Gümüşhacıköy" kazası olarak yer alır.
Birinci Dünya Savaşı sonları: Üst zonlarda rezerv kalmadığı için ocaklar kapanır.
1988-1993: Çinkur ile gümüşlü kurşun arama çalışmaları yürütülür.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdizade Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi, C. 1.
Akademik çalışmalar
- Songül Keçeci Kurt - Gürkan Cevger, "XIX. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Gümüşhacıköy Madenlerinin Durumu", Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi (ASEAD), C. 6, S. 10, 2019, s. 220-238. gumushacikoy.gov.tr
Resmî kaynaklar
- T.C. Gümüşhacıköy Kaymakamlığı, "Tarihçe" ve "Gümüşhacıköy'ün Ünlü Tarihi", gumushacikoy.gov.tr. gumushacikoy.gov.tr
- T.C. Gümüşhacıköy Kaymakamlığı, "Gümüşhacıköy Maden-i Hümayunu" (Tamer Kısa'nın Çaparzâde Süleyman Bey araştırmasına dayanır), gumushacikoy.gov.tr.
Diğer kaynaklar
- Yılmaz İzmirlier, "IV. Kılıç Arslan Dönemi Darp Yerleriyle İlgili Bir Çalışma", Türk Nümismatik Derneği Bülteni, 2005.
Çevrimiçi kaynaklar







