Amasya'nın edebî hafızası saraylı şairlerin, medrese hocalarının ve devlet adamlarının yanında, köy odalarında, türbe önlerinde ve cem meclislerinde söz söyleyen ozanlarla da kurulmuştur. Bu ozanlardan biri, 1855'te Yassıçal köyünde doğan ve ömrünü okumak, yazmak ve gezmekle geçiren Fedâî Baba'dır. Saz çalmayan, buna karşılık irticalen şiir söyleyen bu Hak âşığının bilinen 252 şiiri vardır. Şiirleri Abdullah Çelebi tarafından toplanıp 1991'de "Amasya'lı Fedayi Baba Divanı" adıyla yayımlanmıştır. Hakkında yapılmış akademik çalışma çok azdır; hayatına dair bilgilerin önemli bir bölümü divanın giriş yazısından, kendi dizelerinden ve yerel anlatılardan gelir.

Doğumu ve Ailesi

Fedâî Baba, 1855 yılında Amasya'nın merkeze bağlı köylerinden Yassıçal'da doğdu. Asıl adı Hüseyin'dir; babası Konaş oğlu İsmail, annesi Zehra Bacı'dır. Divanın giriş yazısında "Konaş oğlu" nisbesi, Taşova'ya bağlı Uluköy'de yatan ve Horasan erlerinden sayılan Seyid Bali Ergonaş'ın soyundan gelmesine bağlanır. Soyadı Kanunu çıktığında Gümüş soyadını almıştır. Şiirlerinin son beyitlerinde kendisine "Fedâî" der; halk arasında da Fedâî Baba olarak anılır.

Anlatıldığına göre köy kırsal kesimde bulunduğu için halk genel olarak yoksuldu ve hayvancılık ile çiftçilikle geçinirdi, ama eğitime büyük önem verilirdi. Yassıçal'da vilayetteki medreselere öğrenci hazırlayan bir ilkokul bulunur, çevre köylerden bile çocuklar buraya okumaya gelirdi. Aktarılan bilgiye göre köy bugün de okuma yazma oranının en yüksek olduğu köyler arasındadır. Hem Alevî-Bektaşî inancının hem de şer'î ilimlerin öğretildiği bu ortamda iyi yetişmiş hocalar vardı; Fedâî Baba'nın yaşıtı Molla Mehmet Efendi bunlardan biri, şer'î ilimlerde yetkin bir âlim olarak anılır. Fedâî'nin hem medrese bilgisini hem tekke terbiyesini birlikte taşıması, bu çift yönlü köy ortamıyla açıklanabilir.

Medrese Yılları

Hüseyin ailenin tek oğluydu. Yaşlı babası çiftçilik yaparak varını yoğunu oğlunun okuması için seferber etti ve onun iyi bir medrese hocası olmasını istedi. Ne var ki çocuk evde durmaz, geceleri türbelerde yatardı. Cafer Özdemir'in makalesi bunu bir rivayet olarak aktarır ve "farklı bir kişilik"in ilk işareti sayar. Babası bu davranıştan çok üzülmüş, yine de yılmamış, sonunda oğlunu medreseye gitmeye razı etmiştir. Hüseyin böylece Amasya'da Kunç Köprü başındaki Kapıağa Medresesi'ne devam etmeye başladı. Sekizgen planıyla Türkiye'de benzeri bulunmayan bu yapı bugün de aynı yerde durmaktadır.

Medrese eğitiminin nasıl sona erdiği konusunda kaynaklar tam olarak örtüşmez. İsa Çolaker'in aktarımı, medreseyi ilme adanmış bir ömrün başlangıcı olarak sunar ve Fedâî'nin ardından kendini tasavvufa verdiğini söyler. Özdemir ise bir rivayete göre medreseyi tamamlamadan bıraktığını belirtir. Divanın giriş yazısındaki anlatı bu ikinci rivayeti ayrıntılandırır. Buna göre öğreniminin ikinci yılında bir gün ders sırasında hoca, Hz. Muâviye'nin Peygamber'in sır kâtibi olduğunu ve ona çok güvendiğini söyleyerek onu neredeyse Ehlibeyt'ten saymış; buna dayanamayan genç Hüseyin sert bir tepki göstererek medreseyi terk etmiştir. Bundan sonra kendini tasavvuf ilmine vâkıf hocalara teslim etmiş ve bu yolda yetişmiştir. Bu olay yerel bir anlatıdır ve başka bir belgeyle desteklenmemiştir.

Medresede öğrendikleri yine de ona kalıcı bir birikim bıraktı. Özdemir, şiirlerinde âyetlere yer vermesini bu eğitime bağlar ve Fedâî'nin Kur'ân'a ve dinî ilimlere hâkim olduğunu belirtir. Divanda Arapça ve Farsça terimlerin, ebced ve harf sembolizminin sıkça kullanılması da aynı birikimin izini taşır.

Tasavvufî Eğitimi ve Derûnî Baba

Fedâî Baba, manevî terbiyesini Tokat'ın Erbaa ilçesinde medfun Şeyh Mahmut Velî'nin soyundan gelen Derûnî Baba'dan aldı. Elimizdeki kaynaklarda bu ilişkinin ayrıntısı, yani ne kadar süre yanında kaldığı, nasıl yetiştirildiği ya da icazet alıp almadığı anlatılmaz. Bilinen, tasavvuf bilgisini bu zattan edindiği ve şiirlerinde mürşit, ilm-i ledün, zikir, dört kapı ve ilahî aşk gibi kavramlara sürekli döndüğüdür. Çolaker'in aktardığı bir dörtlükte mürşide duyulan ihtiyaç doğrudan söylenir: İlim sahibi bir insan, bir mürşit bulmadıkça kendi hakikatini idrak edemez; ilim denizine dalsa, bin kitap okusa, Arapça ve Farsça lügat söylese de ledün ilminin inceliğini bilemez.

Âşık tarzı şiir geleneğinin bilinen ortak motiflerinden biri de bu hayat hikâyesinde karşımıza çıkar. Bu gelenekte sanatçının rüyasında bade içerek, yani bir pirin ya da ermişin elinden aşk şarabı alarak âşıklığa başladığı anlatılır. Özdemir, Fedâî Baba'nın da bu geleneğe uygun biçimde rüyasında bade içip âşıklığa adım attığını belirtir. Makalenin özetinde ayrıca âşığa atfedilen birçok kerametin anlatıldığı kaydedilir, ancak bu anlatıların ayrıntısı özette yer almaz.

Gezgin Bir Hayat

Fedâî Baba'nın seksen beş yıllık ömrü okumak, yazmak ve seyahat etmekle geçti. Babasının ölümünden sonra yazın çiftçilikle uğraşır, kış aylarında köy ve kasabaları dolaşırdı. Özdemir, onun Amasya ve çevresini sıkça gezdiği için bir tür gezici âşık sayılabileceğini yazar. Tarlanın dinlendiği aylarda yola çıkan bir çiftçi âşığın bu düzeni, Anadolu'daki âşıklık geleneğinde yabancı olmayan bir hayat biçimidir.

Bu dolaşmanın izleri şiirlerde de görülür. Özdemir, divanda gezdiği türbeler ve köylerle ilgili şiirlerin yer aldığını, ayrıca halka yönelik nasihatnâmelerin bulunduğunu kaydeder. Makalenin değerlendirmesine göre âşık, yaşadığı dönemde halkı eğitmeye ve onlara doğru yolu göstermeye çalışmış, Anadolu toplumu içinde kardeşlik bağını güçlendirmeyi amaçlamıştır. Seksen beş yıllık uzun ömründe kendinden önceki geleneği başarılı biçimde sürdürdüğü de aynı çalışmanın vardığı sonuçlar arasındadır.

Saz çalmaması, onu âşıklar arasında ayrı bir yere koyar. Çoğu halk ozanı sazıyla anılırken Fedâî Baba'da öne çıkan ses ve sözdür. Buna rağmen âşıklık geleneğinin en değerli yeteneklerinden biri olan irticalen, yani önceden hazırlık yapmadan şiir söyleme gücüne sahipti. Bir mecliste ya da yolculuk sırasında doğrudan nazım söyleyebilmesi, şiirlerinin bir bölümünün belirli olaylar ve vesilelerle doğduğunu düşündürür.

Divan ve Halk Şiiri Arasında

Fedâî Baba'nın şiirleri tek bir üslupta toplanmaz. Özdemir'in tespitine göre âşık hem divan şiiri hem de halk şiiri geleneğine uygun şiirler söylemiştir. Divan tarzındaki şiirleri dil bakımından halk tarzındakilere göre daha ağırdır; Arapça ve Farsça sözcüklerle, uzun terkiplerle yüklüdür. Halk şiiri biçimindeki dörtlükler ise daha sade bir söyleyişe sahiptir. Makale genel olarak onun lirik bir üslupla yazdığını belirtir. Çolaker de deyişlerini coşkulu ve akıcı bir dille söylediğini, tarikatın özelliklerini insan ölçüsünde işlediğini yazar.

Şiirlerinin Konuları

Özdemir'in saptamasına göre Fedâî Baba, tasavvuf geleneğinin ilm-i ledün, mürşit, zikir, dört kapı, ilahî aşk ve tevhit gibi başlıca temalarını işlemiştir. Dört kapı, şeriat, tarikat, marifet ve hakikat basamaklarına verilen addır; divandaki bir şiirde bu dört kapı kırk makamla birlikte sayılır. Alevî-Bektaşî geleneğine mensup olduğu için şiirlerinde Hz. Ali sevgisi, Ehl-i Beyt inancı, on iki imamlar ve Kerbelâ olayı da sıkça yer alır. Hz. Ali'yi öven bir şiirde Arap alfabesinin harfleri sırayla dizilmiş, her harf bir methiye dizesinin başına getirilmiştir ve şiir "FEDAİ'yem Aleviyem Pirim Bektaşi Veli" mısraıyla son bulur. Muharrem'i ve Kerbelâ'yı anlatan şiirlerde ise aşkın acısı Hz. Hüseyin'in şehadetiyle ilişkilendirilir. Bunlardan birinde ozan kendi derdini "Derdim Şah Hüseyin Kerbelâ derdi" diye tanımlar ve yarasının ilacını Eflâtun'da ya da Lokman'da aramadığını söyler.

Tasavvufî düşünce, divanın merkezindeki ikinci eksendir. Fedâî, "Yeri göğü her eşyayı aradım / Tamamı noksanı özümde buldum" diye başlayan şiirinde dürrü mercanı, Kur'ân tefsirini, Hz. Muhammed'i, ceyhunu ve ummanı kendi özünde bulduğunu söyler. Bu, tasavvuf geleneğinde insanın kendini bilmesiyle Tanrı'yı bilmesi arasında kurulan bağın tipik bir ifadesidir. Aynı bakış, haccın zahirî anlamından çok bâtınî anlamını öne çıkaran bir başka şiirde de görülür. Ozan bu şiirde "Hakikatte Kâbe veçhi Ademdir" nakaratıyla Kâbe'nin gerçek anlamını insanın yüzünde ve gönlünde arar. İhrama girmeyi üstündeki giysileri soyunmakla, Mina'da şeytan taşlamayı cehaleti yenmekle eşleştirir, kalpten masivayı silen kişinin gerçek hacı olacağını söyler. Şiirin son dörtlüğünde bir mürşit bulan kişinin Kâbe'nin sırrını anlayacağı belirtilir.

Çolaker'in aktardığı örneklerde Fedâî, her elin nasip veren el olmadığını, bu yüzden tutulacak elin dikkatle seçilmesi gerektiğini söyler ve Hacı Bektaş Velî'ye niyaz edilmesini önerir. Başka bir dörtlükte Allah'ın sıfatlarının âlemde göründüğünü, ariflerin sıfattan zata geçtiğini anlatır. Çolaker'e göre Hacı Bektaş Velî, Yunus Emre ve Mevlânâ gibi isimler şiirinin beslendiği kaynaklar arasındadır. Böylece Fedâî Baba'nın şiiri hem Alevî-Bektaşî ocağına hem de Anadolu tasavvufunun daha geniş ortak mirasına bağlanır.

Divandaki bir başka şiir, Şubat boranında dağ başında kalan yolcuların Hızır'dan yardım dilemesini anlatır. "Yetiş imdadıma Hızır elâman" nakaratıyla biten bu şiirde kar kaplı yol, görünmeyen menzil ve kurda kuşa yem olma korkusu dile getirilir. Gezgin bir ozanın kış yolculuklarından gelen somut bir deneyimi yansıttığı için ayrıca dikkat çeker. Aynı divanda Muharrem yası ve Kerbelâ şehitleri üzerine yazılmış şiirler de vardır; bunlardan bazılarında Hz. Muâviye doğrudan hedef alınır. Bu dizeler, medrese hikâyesindeki rivayetle birlikte okununca ozanın mezhebî duyarlılığının hayatı boyunca belirleyici olduğu anlaşılır.

Atatürk ve Dönemin Olaylarına Dair Şiirleri

Fedâî Baba'nın şiirleri yalnızca dinî ve tasavvufî konularla sınırlı kalmaz. Özdemir, divanda Atatürk ve Amasya konulu şiirlerin bulunduğunu kaydeder. Divandan aktarılan bölümde "Atatürk için ve Cihan Harbi'ne, Amasya'ya yazılanlardan örnekler" başlığı altında üç şiir verilir. Bunlardan birinde ozan Mustafa Kemal'i kutup sultanı, dünyanın mumu ve çırağı, Cumhuriyet devrinin göğü olarak över; onun zulmette kalan halkı aydınlığa çıkardığını söyler. Aynı şiirde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa vezirler olarak anılır, ülkeye tren hattı döşenmesi övgüyle hatırlatılır.

Başka bir şiir kolektif bir tavır sergiler. Ozan "Aslımız Türk, neslimiz Türk, Türk milleti derler bize" ve "Sinemiz siper edip adûya karşı durmuşuz" gibi dizelerle kendini ve halkını düşmana karşı duran bir topluluğun içinde konumlandırır. Şiirde Yunanlılara yapılan gönderme, parçanın Millî Mücadele yıllarına ait olabileceğini düşündürür, ancak kaynaklarda şiirin tarihi belirtilmez. Alevî-Bektaşî inancı ve Türklük duygusu bu dizelerde birbirinden ayrılmadan yan yana durur.

Atatürk'ün ölümü üzerine yazdığı uzun ağıt ayrıca dikkat çeker. "Eyvah göçtü Türk atası" nakaratlı bu şiirde Fedâî Baba, Mustafa Kemal'in 1881'de doğduğunu, 1938'de öldüğünü ve Ankara'da defnedildiğini söyler. Ağıt, ozanın dönemin yeniliklerini bir köylü gözüyle nasıl algıladığını gösteren somut ayrıntılar da taşır. Öşrün kaldırılması, askerlik süresinin iki yıla indirilmesi, ilacın bedava alınabilmesi ve ülkeye tren ve uçak yollarının gelmesi şiirde doğrudan sayılır. Bu yönüyle ağıt, Cumhuriyet'in ilk yıllarının uygulamalarına Anadolu köylüsünün nasıl baktığını anlatan bir belgedir.

Son Yılları ve Vefatı

Fedâî Baba 1940'ta seksen beş yaşında vefat etti. Atatürk'ün ölümüne yazdığı ağıt, ömrünün son yıllarına denk gelir. Mezarının yeri ve cenazesine dair ayrıntılar elimizdeki kaynaklarda yer almaz; bu konuda kesin bir bilgi bulunmadığı için bir şey söylenmemiştir.

Ardında bıraktığı şiirler, Abdullah Çelebi'nin derlemesiyle 1991'de İstanbul'da Can Yayınları tarafından yayımlandı. Bu yayın, Fedâî Baba'nın şiirlerine ulaşmanın bugün de başlıca yoludur. Cafer Özdemir'in 2017 tarihli makalesi ise onun biyografisini ve tasavvuf anlayışını akademik bir çerçevede ele alan çalışmadır. Özdemir, makalenin gerekçesini, Fedâî Baba'nın bölgede güçlü bir etkisi olduğu hâlde hakkında yeterince araştırma yapılmamış olmasıyla açıklar. İsa Çolaker de köşe yazısında divanı görmeseydi bu değeri keşfedemeyeceğini, Amasyalı şairin pek bilinmediğini düşündüğünü yazar.

Amasya Kültür Hayatındaki Yeri

Amasya, Osmanlı döneminde şehzadelerin yetiştiği, medreselerin ve tekkelerin kalabalık olduğu bir şehirdi. Bu kültür ortamında Fedâî Baba'nın yeri, kitaplı bilgiyle halk ağzı arasında bağ kuran bir ozanın yeridir. Bir yandan medrese eğitiminin kazandırdığı Arapça ve Farsça birikimi, öte yandan Alevî-Bektaşî geleneğinin deyiş, nefes ve methiye kalıplarını birlikte kullanmıştır. Özdemir'in ifadesiyle tasavvuf ve Bektaşî kültürünün temel özelliklerini şiirlerinde ustaca harmanlamıştır.

Şiirleri, Amasya çevresindeki Alevî-Bektaşî kültürünün 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki dünyasına, yani inanç anlayışına, kutsal kişilere ve toplumsal olaylara bakışına doğrudan ışık tutar. Kapıağa Medresesi'nde başlayan, Derûnî Baba'nın yanında olgunlaşan ve köy köy gezilerek sürdürülen bu ömür, medrese, tekke ve âşık kültürünün iç içe geçtiği bir dönemin biyografisidir. Bu yönüyle Fedâî Baba, Amasya'nın edebî tarihinde yeterince incelenmemiş bir halkayı temsil eder.

Kronoloji

1855: Hüseyin (Fedâî Baba), Amasya'nın Yassıçal köyünde doğdu.

Tarihi belirsiz: Amasya'da Kunç Köprü başındaki Kapıağa Medresesi'ne devam etti; eğitimini yarıda bıraktığı yönünde bir rivayet vardır.

Tarihi belirsiz: Erbaa'da medfun Şeyh Mahmut Velî'nin soyundan Derûnî Baba'dan tasavvuf eğitimi aldı.

1938 sonrası: Atatürk'ün ölümü üzerine "Eyvah göçtü Türk atası" nakaratlı ağıtı yazdı.

1940: Seksen beş yaşında vefat etti.

1991: Şiirleri Abdullah Çelebi tarafından "Amasya'lı Fedayi Baba Divanı" adıyla yayımlandı.

2017: Cafer Özdemir'in "Hak Âşığı Amasyalı Fedâî Baba ve Tasavvuf Kültürü" makalesi yayımlandı.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Çelebi, Abdullah. Amasya'lı Fedayi Baba Divanı. İstanbul: Can Yayınları, 1991.
  • "Fedayi (Amasyalı)." Alevi Deyişleri Nefesler Hakk Âşıkları. https://www.deyisler-nefesler.com/fedayi-amasyali/ (divanın giriş yazısından hayat bilgisi ve şiir örnekleri)

Akademik çalışmalar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar