Vakıf denince akla çoğunlukla cami, medrese, çeşme ya da han gibi taştan yapılar gelir. Osmanlı vakıf sisteminde ise taşa değil doğrudan paraya dayanan bir kol daha vardı: para vakıfları. Hayır sahibi belli bir meblağı vakfeder, bu sermaye eksilmemek üzere işletilir, getirisi de vakfiyede yazılı hizmete harcanırdı. Sermaye ihtiyaç sahiplerine borç olarak verildiği için bu kurumlar, faizin yasak sayıldığı bir toplumda hem hayır kurumu hem de küçük ölçekli bir kredi kaynağı olarak çalışırdı. Amasya ve çevresinde de bu türden çok sayıda vakıf kuruldu; araştırmalara yansıyan sayı, 1633 ile 1914 arasında 188'dir.
Para Vakfı Nedir
Osmanlı hukuk dilinde para vakfına "vakfü'n-nukûd" ya da "evkaf-ı nukûd" denirdi. Nukûd, nakdin çoğuludur ve İslam hukukunda esas alınan iki madeni, yani altın ve gümüş parayı anlatır. Başka madenlerden basılan ufak paralar günlük alışverişte kullanılabilse de vadeli işlemlerde ölçü altın ve gümüştü. Para vakfında hayırsever belli bir miktar parayı vakfeder; vakfiye, bu paranın nasıl işletileceğini ve gelirinin hangi hayra harcanacağını yazardı. Sermaye vakfın malı olarak kalır, işletmeden doğan kâr ise örneğin bir mescidin imam maaşına, bir mektebin giderine ya da Kur'an okuyan görevlilerin ücretine ayrılırdı.
Bu düzenin gayrimenkul vakıflarından farkı, kurmak için büyük bir mülke sahip olmayı gerektirmemesiydi. Tarla, dükkân ya da han vakfedebilmek için servet gerekirdi; oysa küçük birikim sahibi biri de elindeki parayı vakfederek adını hayırla yaşatabilirdi. Araştırmacılar bu yüzden para vakıflarını, 15. yüzyıldan itibaren zengin olmayan kesimlere de vakıf kurma imkânı tanıyan bir yenilik olarak değerlendirir. Para vakfı, taşınmaz vakıflarının karşılaştığı bir sorundan da uzaktı: dükkânlar ve evler yangında harap olabilirdi, nakit ise yanmazdı. Bu gerekçe, para vakfını savunan ulemanın başvurduğu argümanlardan biriydi.
Faiz Yasağı ve Kredi İhtiyacı
Para vakıflarının doğuşunu anlamak için önce borçlanmanın sorunlarına bakmak gerekir. İslam hukukunda ihtiyaç sahibine karşılıksız borç vermek (karz) sevaplı bir davranıştı, ama faiz (ribâ) yasaktı. Borç veren parasını geri alamama riskini taşıyordu; para da her zaman kolayca bulunmuyordu. Sonuçta insanlardan yalnızca sevap umarak borç vermelerini beklemek zorlaşmıştı. Nakde sıkışan kişi karz-ı hasen bulamazsa taşınmazını satıp geri alma hakkını saklı tutan (bey' bi'l-vefâ) ya da kullanım karşılığı gelir sağlayan (bey' bi'l-istiğlâl) işlemlere yönelirdi; bunlar için de elinde bir gayrimenkul bulunması gerekirdi. Mülksüz kalabalık için kurumsal bir kredi kaynağı yoktu, kapı çoğu zaman tefeciye çıkardı.
Para vakıfları bu boşluğu doldurdu. Sermaye bir hayır için ayrıldığından borç verilen para kişisel bir ihsan sayılmıyor, vakfın mütevellisi tarafından belirli kurallarla yürütülen bir işlem olarak görülüyordu. Muamele oranları devletçe belirlendiği için borçlunun yükü de önceden bilinirdi. Bu nedenle para vakıfları yalnız kredi sağlamakla kalmadı, tefecinin halkı sömürmesine karşı meşru bir alternatif oldu. Avarız vakıfları afetlerin yol açtığı zararı ya da ani vergileri karşılamak için kuruldu; yeniçerilerin, esnafın ve harem ağalarının kendi aralarında oluşturduğu orta sandıkları da aynı mantıkla kredi ve emeklilik maaşı sağladı. Bu yönleriyle para vakıfları bir tür sosyal sigorta işlevi de gördü.
Hanefî Hukukunda Tartışma
Osmanlı'nın resmî mezhebi olan Hanefî doktrininde para vakfı kolay kabul edilen bir şey değildi. İmam Ebû Hanîfe ile İmam Ebû Yûsuf'a göre vakfedilebilecek mallar gayrimenkuller ile vakfı hakkında nass bulunan menkullerle sınırlıydı. İmam Muhammed Şeybânî ise vakfedilmesi insanlar arasında örf hâline gelmiş menkullerin de vakfedilebileceğini kabul ediyordu; balta, kazan, cenaze levazımı ve mushaf gibi eşyalar bu çerçevede örnek verilir. İmam Züfer'e atfedilen görüşte ise dirhem, yiyecek ve ölçü ya da tartıyla alınıp satılan şeylerin vakfı caizdi; paranın işletilmesi ve kârının vakfın gittiği hayra harcanması öngörülüyordu. Hanefî eserlerinde bu görüş çoğunlukla zayıf olarak anılır. Mâlikîler'de mutemet görüş, Şâfiî ve Hanbelî fakihlerinin bir kısmında da para vakfının caiz olduğu yönündedir.
Osmanlı topraklarında bilinen ilk uygulamalar II. Murad ve Fatih dönemlerine uzanır. Sicillerden tespit edilen en eski para vakıflarından biri 1423 tarihlidir: Edirne'de Yağcı Hacı Muslihüddin 10.000 akçe vakfetmiş, gelirinden Kilise Camii'nde her gün Kur'an okuyan üç kişiye birer akçe verilmesini şart koşmuştu. Fatih'in kurduğu bir para vakfının geliri ise yeniçerilerin et ihtiyacına ayrılmıştı. Sayıları ve hacimleri henüz küçük olduğu sürece bu vakıflar hukukçular arasında ciddi bir tartışma doğurmadı. Ancak 16. yüzyılın ortalarına doğru vakıf sistemi içinde ağırlık kazandıklarında meşruiyetleri gündeme geldi.
Konuda yazılan ilk risale, 1526'dan 1534'teki ölümüne kadar şeyhülislamlık yapan İbn Kemal'e (Kemalpaşazade) aittir. Kısa tuttuğu metinde İbn Kemal, dirhem ve dinarların vakfı konusunda müctehid imamlar arasında ihtilaf bulunduğunu, uygulamanın ise giderek yaygınlaştığını söyler ve cevaz görüşünü tercih ettiğini bildirir. Ona göre imamlar arasındaki ayrılık gerçek bir ihtilaf değil, zamanın değişmesinden doğan bir farktır; Ebû Hanîfe ve arkadaşları bu çağda yaşasalardı Züfer gibi fetva verirlerdi. Risalenin ikinci bölümünde bir kadının verdiği hükmün başka bir kadı tarafından bozulamayacağı vurgulanır; böylece bir kadı Züfer'in görüşüne dayanarak para vakfını tescil ettiğinde, diğer kadıların bunu geçerli saymaları gerekirdi. İbn Kemal'in bu argümanlarını sonradan Ebüssuûd Efendi benimsedi ve konuyu daha ayrıntılı işledi.
Çivizâde ile Ebüssuûd Arasındaki Tartışma
Asıl şiddetli tartışma, İbn Kemal'in ölümünden yaklaşık on yıl sonra, Kanunî Sultan Süleyman devrinde yaşandı. Şeyhülislamlık yapmış, ancak Muhyiddin Arabî ve Mevlânâ hakkındaki sözleri padişahın hoşuna gitmediği için azledilen Çivizâde Muhyiddin Efendi, Ebüssuûd Efendi 1545'te şeyhülislam olunca Rumeli kazaskerliğine getirildi. Sert ve tutucu bir âlim olan Çivizâde, Züfer'in görüşünün zayıf olduğunu savunarak kazaskerliği sırasında para vakıflarını yasaklatmayı başardı. Kazasker divan üyesiydi ve icra yetkisi vardı.
Bunun üzerine Kemalpaşazade ve talebesi Ebüssuûd Efendi para vakıflarının cevazı ve faydası üzerine birer risale yazdı, Çivizâde de reddiyeyle karşılık verdi. Halvetî şeyhi Sofyalı Bâlî Efendi padişaha, Çivizâde'ye ve onun önde gelen talebesi Şah Çelebi'ye mektuplar yazarak yasağın anlamsızlığını ve vakıf düzeninde yaratacağı tahribatı anlattı. Dayandığı noktalardan biri şuydu: uygulama asırlardır sürmekteydi, zamanın ihtiyaçlarına göre fetva verilmişti ve ulemanın bir hata üzerinde üç asır boyunca birleşmesi düşünülemezdi. Çivizâde'den sonra şeyhülislamlık makamına gelenlerden Fenarizâde Muhyiddin Çelebi'nin sözleri de aktarılır. Çivizâde ona fetva sormuş, yaşlılık yüzünden emekliye ayrılmış olan Fenarizâde de para vakıfları sayesinde pek çok medrese, mescit, mektep ve imaretin kurulduğunu, yasak konursa hepsinin harap olacağını, orada çalışanların zor duruma düşeceğini söylemiş, şimdiye kadar yazılan yaklaşık on bin vakfiyeyi hatırlatarak "Bunlar bilmedi de Çivizâde mi bildi?" diye sormuştur. Çivizâde görüşünden dönmedi.
Çözüm Çivizâde'nin ölümüyle geldi. Ebüssuûd Efendi, 1547'de Çivizâde'nin vefatından sonra Rumeli ve Anadolu kazaskerlerinin de bulunduğu devrin ileri gelen ulemasıyla konuyu görüştü, hepsinin muvafakatini aldı ve para vakıflarının serbest bırakılmasına dair fetvasını padişaha sundu. Fetva ferman hâline getirilerek 1548 Mayıs'ında kanun biçiminde ilan edildi; böylece para vakıfları resmî ve bağlayıcı bir uygulama oldu. Ebüssuûd'un Çivizâde sağken böyle bir girişimde bulunmaması bir zarafet olarak yorumlanmıştır; şeyhülislamın rütbece kazaskerden üstün olduğu hatırlanırsa bu yorum akla yatkındır. Karşıt görüşte olanlar ne kovuşturmaya uğradı ne de itibar kaybetti.
Tartışma bütünüyle kapanmadı. Ege'de küçük bir kasabada yaşayan Birgivî Mehmed Efendi, para vakıflarına karşı iki risale yazdı. Hem vakfın sıhhatini hem de paranın işletilme usullerini eleştirdi; vakıf paralarının işletilmesinde bilmeden birtakım faizli işlemlerin yapıldığını ileri sürüyordu. Birgivî'nin itirazı uygulamayı etkilemedi; para vakıfları Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar sürdü.
Sermayenin İşletilmesi
Vakfiyelerde sermayenin üç yoldan işletilebileceği yazılırdı. Bidâa, kârın tamamının sermaye sahibine ait olduğu işletme biçimiydi; mudârebe emek ile sermaye ortaklığıydı ve kâr önceden kararlaştırılan oranda paylaşılırdı. Ancak sermaye batabileceğinden bu iki usul risklidir, üstelik uzun vadelidir; mütevelliler vakfın ihtiyaçlarını karşılamaya elverişli bulmadıkları için bunları hemen hiç kullanmadı. Muhasebe kayıtlarına bakılırsa vakıf paraları fiilen muamele-i şer'iyye, istiğlâl ve ferağ bi'l-istiğlâl yöntemleriyle işletildi.
Bunlardan en yaygın olanı muamele-i şer'iyyeydi. Kredi isteyen kişiye istediği para karz olarak verilir, ayrıca kalem, mendil, kitap gibi ucuz bir mal yüksek fiyatla veresiye satılırdı. Aradaki fazlalığa faiz denirdi, ama bu, şeriatın yasakladığı ribâ sayılmazdı. Oranı devlet, para arzına göre belirlerdi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında yüzde 10, Sultan Abdülmecid zamanında yüzde 15, 1887 tarihli Murâbaha Nizamnâmesi ile yüzde 9 olarak tespit edilmiştir. Mahkeme sicillerinden, kadıların muamele-i şer'iyye yapılmadan istenen faiz için hüküm vermediği anlaşılır. Sonraki dönemde Osmanlı bankaları da aynı usulle çalıştı: vezne memuru 100 lira kredi isteyen müşteriye elindeki bir kalemi, saati ya da çoğunlukla bir kitabı 9 liraya veresiye satar, sonra istenen parayı borç verirdi. Müşteri bankaya böylece 109 lira borçlanmış olurdu.
Araştırmalar, para vakıflarının yalnız tüketimi değil küçük çaplı üretimi de finanse ettiğini ortaya koyar. Amasya için de aynı tablonun geçerli olduğu varsayılabilir; ancak tek tek borçluların kim olduğu, ne amaçla borç aldığı bu yazının dayandığı kaynaklarda yer almaz.
Vakıfların Gördüğü Hizmetler
Para vakıflarından karşılanan hizmetler çoğunlukla küçük ölçekli ama süreklilik isteyen işlerdi. Çoğu vakıfta müderris ve imam maaşları bu getiriden ödenirdi. II. Bayezid, İstanbul'da yaptırdığı medresenin vakfiyesine, şeyhülislamın haftada bir gün ders vermesi karşılığında para vakfından ücret alması şartını koydurmuştu. Şeyhülislam Sa'di Efendi bizzat bir para vakfı kurmuş ve kârının, her gün anne ve babasının kabri başında birer cüz okuyan iki hafızlık mektebi öğrencisine verilmesini şart koşmuştu. Para vakıfları böylece ulemanın maddi olarak desteklenmesine de yaradı.
İstanbul şer'iyye sicillerinde para vakfı kaydı sayısı 5.000'e yakındır. Bu büyüklük, Amasya'daki 188 vakfın geniş bir kurumsal ağın taşradaki parçası olduğunu gösterir. Taşrada işleyiş daha sade olmalıydı: mahalle mescidinin imam maaşı, mektep hocasının ücreti ya da dinî hizmetlerin giderleri, bir vakfın yıllık getirisinden karşılanıyordu.
Amasya ve Çevresinde Para Vakıfları
Amasya için en kapsamlı çalışma, Ömer Sait Türkmen'in 2023'te yayımlanan makalesidir. Türkmen, Amasya ve çevresinde 1633 ile 1914 arasında kurulan 188 para vakfını incelemiştir. Araştırmanın dayandığı malzeme başta Amasya Şer'iye Sicilleri defterleridir; bunlardan yirmi bir defter taranmıştır. Gümüşhacıköy ve Merzifon şer'iye sicilleri (ikişer defter) ile Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'ndeki vakfiye defterleri de çalışmanın dayanakları arasında yer alır. Dolayısıyla "Amasya ve çevresi" ifadesi yalnız şehir merkezini değil, bu kazaların kayıtlarında görünen vakıfları da kapsar.
Makalenin özetine göre bu vakıflar mahalle ya da köylerde hizmet veren dinî ve sosyal kurumların binalarının ve hizmetlerinin sürekliliğini sağlamak amacıyla kuruldu. Çalışmanın anahtar sözcükleri arasında cami ve mescidin bulunması, vakıfların başlıca bu yapılara bağlandığını gösterir. Aynı zamanda kuruldukları yerlerdeki halkın nakit ihtiyacını karşıladılar ve belirli muamele oranlarıyla aşırı faizciliğin önüne geçtiler. Makale ayrıca vakıfların sayılarını, kurucuların özelliklerini ve toplumsal konumlarını, vakfedilen para miktarlarını ve hizmet amaçlarını ele almayı hedefler. Bu yazının dayandığı kaynaklarda kurucuların tek tek adları, vakfedilen meblağlar ya da hangi mahallede kaç vakıf bulunduğu gibi ayrıntılar yer almadığı için burada verilmemiştir; bunları öğrenmek isteyen okurun Türkmen'in makalesine ve ilgili sicil defterlerine başvurması gerekir.
Seçilen tarih aralığı üç yüz yıllık bir dönemi kapsar. Bu süre içinde mahallesindeki mescide ya da köyündeki mektebe düzenli gelir bağlamak isteyen kişi, çoğu kez para vakfını seçmiş olmalıdır. Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nin üçüncü cildi, şehrin vakıf ve hayır eserleri üzerine çalışanların başvurduğu eserler arasında anılır; Türkmen de bu eseri kaynakçasına almıştır.
Benzer çalışmalar başka yerler için de yapılmıştır. Bursa'nın 1553 ile 1823 arasındaki para vakıfları, Kanunî döneminde Üsküdar, Gümüşhane, Rize, Samsun, Konya ve Kıbrıs gibi merkezlerdeki uygulamalar ayrı incelemelere konu olmuştur. Bu çalışmalar, Amasya'daki vakıfların Anadolu'daki genel tabloyla karşılaştırılmasına imkân verir; yine de bir şehrin sonuçları ötekine doğrudan uygulanamaz.
Erime ve Devlet Eline Geçiş
Para vakıflarının çoğu, borçların geri dönmemesi ya da enflasyon yüzünden zaman içinde eridi. 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başında bazı vakıf yöneticileri nakit paraları vakıflar adına Osmanlı Bankası'na yatırarak nemalandırma yoluna gitti. Meşrutiyet döneminde İstanbul'daki para vakıflarının toplamı 60-70 bin altın lira tutuyordu. Evkaf Nâzırı Ürgüplü Hayri Efendi'nin teklifiyle bu paralara el konuldu ve 1914'te kurulan Evkaf Bankası'na sermaye yapıldı; savaş çıkınca banka faaliyet gösteremedi. Cumhuriyet döneminde 190 bin liraya ulaşan bu para Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne devredildi ve 1954'te kurulan Vakıfbank'ın sermayesinin bir bölümü bununla karşılandı.
Amasya'daki vakıfların bu sürece nasıl dahil olduğu, hangilerinin 1914'e kadar işlediği ya da sermayelerinin Evkaf Bankası'na aktarılıp aktarılmadığı başvurulan kaynaklarda anlatılmaz. Bilinen, Amasya çalışmasının zaman aralığının 1914'te bitmesidir.
Kronoloji
1423: Edirne'de Yağcı Hacı Muslihüddin 10.000 akçe vakfeder; bilinen en eski para vakıflarından biridir.
1526: İbn Kemal şeyhülislam olur; para vakfının cevazına dair ilk risale ona aittir. 1534'te ölür.
1545: Ebüssuûd Efendi şeyhülislam olur; Çivizâde Rumeli kazaskeri olarak para vakıflarını yasaklatır.
1547: Çivizâde ölür.
1548 Mayıs: Ebüssuûd Efendi'nin fetvası ferman olarak kanun biçiminde ilan edilir.
1633-1914: Amasya ve çevresinde kurulan 188 para vakfının tarih aralığı.
1887: Murâbaha Nizamnâmesi muamele oranını yüzde 9 olarak belirler.
1914: Evkaf Bankası kurulur; İstanbul'daki para vakıflarına el konulur.
1954: Vakıfbank kurulur.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüsameddin. Amasya Tarihi, III. Cilt. Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2007.
Akademik çalışmalar
- Türkmen, Ömer Sait. "Amasya ve Çevresinde Kurulan Para Vakıfları Üzerine Bir İnceleme." Uluslararası Sosyal ve Eğitim Bilimleri Dergisi 20 (2023): 1-21.
- Özcan, Tahsin. "İbn Kemal'in Para Vakıflarına Dair Risalesi." İslam Araştırmaları Dergisi 4 (2000): 31-41.
Diğer kaynaklar
- Ekinci, Ekrem Buğra. "Osmanlılarda Bir Faizsiz Kredi Kaynağı: Para Vakıfları."
- TDV İslâm Ansiklopedisi, "Vakıf" maddesi. islamansiklopedisi.org.tr
- İKAM. "Osmanlıda Para Vakıfları ve Nakit İşletme Yöntemleri."
Çevrimiçi kaynaklar









