Amasya Bedesteni, Kocacık Çarşısı'nın içinde, Taşhan'ın kaleye bakan yönünde durur. 1483 yılında II. Bayezid'in kapı ağalarından Hüseyin Ağa tarafından yaptırılan yapı, beş yüzyılı aşan ömründe depremle, yanlış anlaşılmış bir imar çalışmasıyla ve iş hanı yapılmak üzere girişilen yıkımlarla defalarca eksilmiş, her seferinde bir bölümünü kaybederek de olsa ayakta kalmayı başarmıştır. Bugün özgün düzeninin yalnızca bir kısmını koruyan bu yapı, Osmanlı şehirciliğinde ticaret bölgesinin neden bir bedestenin etrafında kurulduğunu anlamak için Amasya'daki en elverişli örneklerden biridir. Yerel tarih kayıtları ise bize tek bir binadan daha fazlasını anlatır: on beşinci yüzyıl sonunda şehrin ortasında birbirine bitişik birkaç bedesten yükseliyor, içlerindeki dükkânlar kuşaklar boyunca medreselere, mescitlere ve muvakkithanelere gelir taşıyordu.

Bedesten Nedir

Türkçede yerleşmiş olan bedesten sözcüğünün, bez satılan yer anlamına gelen bezzâzistan ya da bezistan kelimesinden türediği ileri sürülür. Semavi Eyice'nin TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesinde aktardığına göre Ahmed Vefik Paşa bedesteni "bez satılan bezzâz mahalli, akmişe-i nefîse satılan çarşı" diye tanımlar. Başta mücevher ve kıymetli taşlar olmak üzere silahlar, süslü koşum takımları ve değerli kumaşlar burada satılırdı. Eyice, bugün çarşı, pazar, han, kervansaray, arasta ve bedesten sözcüklerinin birbirine karıştırıldığını hatırlatır. Çarşı, iki yanında dükkânların sıralandığı sokaklardan oluşur. Arasta, bir vakıf yapısına gelir sağlamak ve özellikle yapı bir camiyse cemaati oraya çekmek amacıyla kurulan çarşı demektir. Han ve kervansaray ise aslında yol üzerindeki konaklama yerleridir. Bedesten ise kâgir ve kubbeli bir yapıdır ve değerli malların alınıp satıldığı, saklandığı çekirdek mekândır.

Bedesten, başlangıçta ahşap ve mütevazı dükkânların arasında taş kütlesiyle yükselen belirgin bir yapıydı. Dükkân dizileri hafif malzemeyle ve hızla kurulabildiği için bedestenin etrafını sarar, aralara hanlar eklenirdi; böylece bedesten şehrin en canlı ticaret bölgesinin merkezi hâline gelirdi. Eyice, bu düzeni Osmanlı şehirciliğinin temel ilkelerinden biriyle ilişkilendirir. Şehirlerde bir dinî, bir de ticari merkez kurulurdu. Dinî merkez ulucami, ticari merkez ise mimarisi bakımından ulucamiye benzeyen bedestendi. Yeni Türkleşen şehirlerde ilk kurulan tesislerden biri olan bedesten, bütün ticaret bölgesinin merkezi olarak tüccarın değerli mallarını koruyan bir tür iç kale işlevi görürdü. Eyice bu yapı türünün kökenini Bizans ya da başka bir yabancı mimariye bağlamaya karşı çıkar; klasik Osmanlı bedestenini, çok kubbeli ulucami tipinin ticari bir işe ayrılmış biçimi sayar. Gerçekten de bedesten, ulucamiler gibi eşit kubbeli birimlerin çoğaltılmasıyla düzenlenir. İç mekân kalın kare payelere oturan tuğla kemerlerle bölümlere ayrılır, bölümlerin üzeri tuğla kubbelerle örtülür, ışık demir kapaklı birkaç üst pencereden girerdi.

Türün kökenine dair başka bir görüş de bedesteni Selçuklu çarşısından türetir. Mustafa Cezar'ın çalışmasına dayanan açıklamalara göre on üçüncü yüzyılın ikinci yarısında kumaş satışı için özel hanlar yapılmaya başlanmış, Selçuklu döneminde bezzazlar hanı denilen bu yapılar Osmanlı döneminde bedestene evrilmiştir. Kumaş, çarşının en değerli ve en hareketli malı olduğu için onu satan esnafın daha sağlam ve daha güvenli bir mekâna ihtiyaç duyması, bedestenin ayrı bir mimari birim olarak gelişmesinin başlıca sebebi sayılır.

Güvenlik Yapısı Olarak Bedesten

Bedestenin kâgir ve sağlam yapılması, ahşap dükkânları kısa sürede yok eden yangınlara karşı en azından değerli malları koruma ihtiyacından doğmuştur. Dört cephesinde demirle kaplı sağlam kapılar bulunur, pencereler yüksekte ve azdır, gerektiğinde demir kepenklerle korunurdu. İçeride satış tezgâhı olarak kullanılan dolaplar ve dış duvara bitişik dükkânlar yer alırdı. Tuba Akar'ın Osmanlı kentindeki ticari mekânlara dair literatürü değerlendirdiği makalesi bu işlevi daha ayrıntılı gösterir. Bedestenlerin içinde sandık, dolap, mahzen ya da kasa denilen kilitlenebilir bölmeler vardı. Çarşı esnafı da zengin halk da para, mücevher, altın ve gümüş eşyalarını bu bölmeleri kiralayarak saklardı. Esnaf loncalarının defterleri ile mahkeme kayıtları gibi resmî belgeler de bedestende muhafaza edilirdi. Kasaların iki anahtarı olur, biri bedesten muhafızında, biri kiralayanda dururdu. Uzun süre kullanılmayan, sahibi ya da mirasçısı çıkmayan mallar beytülmâle, yani devlet hazinesine kalırdı. Bölmeler ahşap olabildiği gibi metal kasa biçiminde de yapılırdı; Osman Nuri Ergin'in aktardığına göre İstanbul'da Sandal Bedesteni'nin 1914'teki onarımı sırasında üç yüz kadar boş ve terk edilmiş demir kasa bulunmuştur.

Bu ayrıntılar, bir kentin ticari gücünün neden bedestenle ölçüldüğünü açıklar. Halil İnalcık'a göre bedesten, uluslararası ticaretin varlığına işaret ettiği için ancak önemli ve büyük şehirlerde bulunurdu; hatta Evliya Çelebi, Osmanlı şehirlerini bedestenli ve bedestensiz kentler olarak iki gruba ayırmıştır. İnalcık bedestenin ekonomik işlevini üç başlıkta toplar: başta kumaş olmak üzere değerli ithal malların depolanıp satılması, uzak ülkelere gidecek kervanların burada hazırlanması ve kişilerle kurumların servetinin kasalarda saklanması. Bedestende malların fiyatı belirlenir, vergiler ödenir, vakıfların artan gelirleri de korunurdu; bu yüzden yapıyı bugünkü bankaya benzetenler vardır. Eyice ise İstanbul dışında kural olarak her şehirde bir bedesten bulunduğunu, ticari potansiyeli büyük şehirlerde birden fazla örneğe rastlanabildiğini belirtir. Akar'ın derlediği araştırmalar, Osmanlı kentinde ticari bölgenin ulucami ile bedesten arasında geliştiğini, malın değeri arttıkça satış yerinin bedestene yaklaştığını, hanların, zanaat bölgelerinin, debbağhanelerin ve pazar yerlerinin ise bedesten merkezinden çevreye doğru yayıldığını gösterir.

Amasya'nın Ticari Hayatı ve Bedestenin Yeri

Amasya'da bir bedestenin, hatta aşağıda görüleceği gibi birkaç bedestenin kurulmuş olması, şehrin on beşinci yüzyıl sonundaki idari ve ticari ağırlığıyla uyum içindedir. Şehir hem bir şehzade sancağının merkezi hem de İran'dan, Tebriz yönünden gelip Karadeniz limanlarına inen yolların üzerindeydi. Ayşe Nur Canbolat'ın Amasya Bedesteni üzerine yaptığı yakın tarihli incelemede, İpek Yolu'nun Anadolu'daki kuzey kollarından birinin Erzurum, Erzincan, Tokat ve Amasya üzerinden Sinop ve Samsun'a uzandığı, Tebriz ile Sinop ve Sinop ile Halep arasındaki güzergâhların da Amasya'dan geçtiği hatırlatılır. Bu yollar boyunca taşınan en değerli mal ipekti ve ipek, bedestende satılan malların başında geliyordu.

On altıncı yüzyıl kayıtları bu ticaretin hacmini somut olarak gösterir. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Amasya maddesine göre şehirde bir boyahane, bir şemhane ve bir darphane vardı, ipek dokumacılığı geniş ölçüde yapılıyordu. Amasya, Azerbaycan'dan Bursa'ya giden yol üzerinde bulunduğu için İran ipeklileri için de önemli bir pazardı: 1554-1555 yıllarında on ay içinde resmî yollardan şehre girip tartılan ipek miktarı 10.632 lodraya, yaklaşık on beş tona ulaşmıştı. On yedinci yüzyılda Evliya Çelebi Amasya'da bin altmış kadar dükkân ile işlek ve zengin çarşılar bulunduğunu yazar. Canbolat, İran'la yapılan savaşlar ipek akışını kestikçe şehirde koza yetiştiriciliğinin yayıldığını, Amasya'da üretilen ipeğin yine burada dokunup hem ülke içine hem Avrupa'ya satıldığını belirtir. Bedestenin içindeki kilitli dolapların ve çevresindeki kuyumcu dükkânlarının asıl anlamı bu ticaretin içinde ortaya çıkar.

Yapının kent içindeki yeri de bu işleve göre seçilmiştir. Yeşilırmak'ın böldüğü şehirde kuzey yakada kale, kaya mezarları ve İçerişehir'in konutları, güney yakada ise Sultan Bayezid Külliyesi, Darüşşifa, hamamlar ve çarşı bulunur. Bedesten kaleye yakın ama vadinin düzlüğünde, köprülerle iki yakanın birleştiği, erişimi kolay bir noktada kurulmuştur. Canbolat, Meydan, Mâdenüs, Alçak, Helkıs ve Kunç köprülerinin İçerişehir'den güney yakaya geçişi sağladığını ve bedestenin yer seçiminde bu bağlantıların belirleyici olduğunu vurgular. Hüsameddin'in mahalle tasvirine göre yapı, eski adı Kaya Paşa Mahallesi olan Kazancı Mahallesi'ndeydi; bu mahallenin kuzeyinde Saraçhane, doğusunda Kocacık mahalleleri uzanıyordu.

Kapı Ağası Hüseyin Ağa

Bedesteni yaptıran Hüseyin Ağa, II. Bayezid devrinde kapı ağası olarak görev yapmış, Amasya'nın içinde ve çevresinde, ayrıca İstanbul ve Edirne'de pek çok hayrat bırakmış bir kişidir. Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ndeki biyografisine göre aslen Boşnaktı. Sultan II. Bayezid'in kölesi olarak Amasya sarayında yetişmiş, erginlik çağına gelince azat edilmiş ve şehzadeliğini Amasya'da geçiren Bayezid'in kapı ağası olmuştu. Hüsameddin onu "fevkalâde nüfuz ve servet sahibi" diye niteler ve vakıf kayıtlarında kendisine "rikâbdâr-ı şehriyârî", yani hükümdarın üzengi ağası denildiğini kaydeder. Bedestenin hemen yanında ise bir başka saray ağası, kızlar ağası Fîrûz Ağa'nın adı geçer; iki ağanın vakıfları sonraki yüzyıllarda birlikte yönetilecek kadar iç içe geçmişti.

Hüseyin Ağa'nın Amasya'daki en tanınmış eseri, Şamlar Mahallesi'nde Yeşilırmak kıyısında yaptırdığı Kapı Ağası Medresesi'dir. Büyük Ağa Medresesi ve Medrese-i Hüseyniyye adlarıyla da anılan bu yapı, sekizgen avlulu özgün planıyla Osmanlı medrese mimarisinde benzerine pek rastlanmayan örneklerdendir. Eyice, planın bir form kaygısından olduğu kadar arazinin topografyasından da kaynaklandığını, aynı şemanın bazı değişikliklerle Mimar Sinan tarafından 1550 tarihli İstanbul Rüstem Paşa Medresesi'nde uygulandığını yazar. Hüsameddin'e göre medrese altmışlı medreseler derecesindeydi, kibar ulemaya verilir ve günde altmış akçe vazife bağlanırdı; ilk müderrislerinden Taşköprülü Muslihuddin Efendi 911 yılında buraya atanmış, 918'de İstanbul'a geçmişti. Medrese 1293 yılına kadar talebeyle dolu ve bakımlı kalmıştır.

Hüseyin Ağa'nın adı İstanbul'da da yaşar. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Küçük Ayasofya Külliyesi maddesine göre, Iustinianos'un 530 yılına doğru yaptırdığı Sergios ve Bakkhos Kilisesi on altıncı yüzyılın başlarında II. Bayezid devrinin kapı ağası Hüseyin Ağa tarafından camiye çevrilmiş, yanına bir zaviye ile kurucusunun türbesi eklenmiştir. Caminin az ötesindeki çifte hamam da 909 (1503-1504) yılında onun vakfı olarak yapılmıştır. Ansiklopedi, Ayvansarâyî'nin onun idam edildiğini bildirdiğini, halkın türbeye koyduğu levhada da "Kesikbaş Hüseyin Ağa" yazdığını aktarır. Boğaziçi Üniversitesi'nde hazırlanan bir yüksek lisans tezi, Küçük Ayasofya vakfını kuran bu kapı ağasının 1508'de öldüğünü, Balkanlar'da ve Rum Eyaleti'nde işlemleri ve sultandan aldığı mülkleri bulunduğunu belirtir. Amasya medresesine ve Küçük Ayasofya'ya dair maddelerin ikisinin de Eyice'nin "Kapu Ağası Hüseyin Ağa'nın Vakıfları" başlıklı kapsamlı çalışmasını (EFAD, sayı 9, 1978) kaynak göstermesi, iki yapının aynı hayır sahibine ait olduğunu gösterir.

Kuruluş Tarihi ve Kitabe

Bedestenin inşa kitabesi H. 888 (1483) tarihini taşır. Hüsameddin, medresenin kapısındaki Arapça kitabenin aynısının bedestenin üzerinde de bulunduğunu, yalnız tarih ibaresinin "sene semânin ve semânîne ve semâni mie" diye kazındığını yazar; ibare harfiyen "sekiz yüz seksen sekiz yılı" demektir. Kitabe, yapıyı "hayrât sahibi, hayır müesseselerinin bânisi, Sultan Bayezid Han'ın sarayında kapı ağası diye bilinen Hüseyin Ağa b. Abdülmuîn"in sultanın ihsanıyla yaptırdığını bildirir. Medrese kitabesi 894 (1489) tarihlidir; buna göre bedesten medreseden altı yıl önce tamamlanmıştır.

Hüsameddin'in kendi metninde ise tarihler tam örtüşmez. Mahalleleri anlattığı birinci ciltte Kazancı Mahallesi'nde "Büyük Kapıağası Hüseyin Ağa"nın 890 yılında büyük bir bedesten yaptırdığını söyler. Biyografilerin yer aldığı dokuzuncu ciltte ise Hüseyin Ağa'nın önce medreseyi tamamladığını, ardından şehrin ortasında, Yâkût Paşa Bedesteni'nin batı bitişiğinde bir bedesten daha yaptırıp bunu 890'da medresenin giderlerine vakfettiğini anlatır. 890 tarihinin inşa değil vakıf tarihi olması, kitabedeki 888 ile birlikte düşünüldüğünde en tutarlı okumadır; bu bir çıkarımdır ve kesin değildir. Medresenin bedestenden önce tamamlandığı yolundaki ifade ise medrese kitabesinin 894 tarihiyle çelişir ve yazar bu farkı tartışmaz.

Kesin olan, bedestenin bir vakıf yapısı olarak düşünüldüğüdür. Hüsameddin medresenin vakıflarının "geniş ve bol" olduğunu, bunlardan birinin "Amasya'da meşhur Bedesten" olduğunu açıkça yazar; vakfın gelirleri arasında Suluova'nın Argoma nahiyesindeki Eymir köyünün de bulunduğunu ekler. Bu, Osmanlı vakıf düzeninin olağan bir uygulamasıdır: cami, medrese ya da çeşme gibi hayır yapılarının masrafı, kiralanan dükkân ve tezgâhların geliriyle karşılanırdı. Bedesten ile medrese birlikte düşünüldüğünde, Amasya'da ticari gelirin ilim yuvasını beslediği bir düzenin aynı kişinin eliyle kurulduğu görülür. Hüsameddin, bedestenin bütünüyle sahih vakıf olduğu hâlde sonradan bazı dükkânlarının mülk edinildiğini de yakınarak not eder.

Yapıyı kimin inşa ettiğine dair de Hüsameddin'de bir ipucu vardır. Onuncu ciltteki biyografiye göre Amasyalı İbrahim oğlu Süleyman Çelebi, II. Bayezid'in emriyle Sultan Bayezid Külliyesi'nin mimarı ve bina emini olmuş, 886-891 yılları arasında külliyeyi tamamladığı için "Emîn Mimar" diye ün salmıştı. Aynı kayıtta onun Hüseyin ve Ayas ağaların cami ve medreselerini "ve bedestenini de" yaptığı belirtilir. İbarenin hangi bedesteni kastettiği açık değildir; Hüseyin Ağa'nın bedestenini Süleyman Çelebi'nin yapmış olması bu yüzden yalnızca kuvvetli bir ihtimal olarak düşünülebilir.

Bir Bedestenler Topluluğu

Hüsameddin'in kayıtlarında Amasya çarşısının ortasında yan yana duran birkaç bedesten anılır. Birinci ciltte Kazancı Mahallesi anlatılırken Hüseyin Ağa'nın büyük bedesteninin yanında kızlar ağası Fîrûz Ağa'nın "diğer bir bedesten" yaptırdığı, bunun güneyinde de kilerci Selim Ağa'nın 890'da kâgir bir cami ve minare inşa ettiği yazılır. Dokuzuncu cilt, Hüseyin Ağa'nın yapısını Yâkût Paşa Bedesteni'nin batı bitişiğine yerleştirir. Onuncu ciltte ise Şehzade Ahmed'in kilercibaşısı Süleyman Ağa'nın camisini "Yâkût Paşa'nın Bedesteni önünde, Sipahi Pazarı'nda" yaptırdığı kaydedilir. Hüsameddin, kitabede adı Selim Ağa olarak geçen bu bâninin halk arasında ve kayıtların çoğunda Kilârî Süleyman Ağa diye anıldığını, Selim adının belki vezne uydurmak için seçildiğini düşünür. Cami bugün de Taşhan ile bedesten arasında ayaktadır.

Bu kayıtlar bir araya getirildiğinde, II. Bayezid'in Amasya'daki çevresinden gelen saray ağalarının on beşinci yüzyılın son çeyreğinde çarşının göbeğini birbirine bitişik bedestenler, bir cami ve bir pazar yeriyle donattıkları anlaşılır. Hüsameddin'in "Orta Bedesten" diye ayrıca andığı bir yapı da vardır; yazarın kendi zamanında bu bedestenin onarılmak şartıyla on yıllığına Abranusyan Kardeşler'e kiraya verildiğini, ancak yirmi yıla yakın bir süre geçmesine rağmen vakfa geri teslim edilmediğini, bunun "tetkike değer bir keyfiyet" olduğunu yazar. Bugün ayakta olan Amasya Bedesteni'nin bu yapılardan hangisine karşılık geldiği kaynaklardan kesin olarak anlaşılamamaktadır. Kitabesinin Hüseyin Ağa'ya ait olması onun Hüseyin Ağa bedesteni olduğunu gösterir; ancak Hüsameddin'in depremlerde hasar gördüğünü yazdığı "Yâkût Paşa bedesteni" ile bugünkü yapı arasındaki ilişki açık değildir. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 1973 tarihli keşif raporunda özgün yapının Yeşilırmak'a kadar uzandığının ve duvarlarının Saraçhane Camii'ne bitiştiğinin belirtilmesi, eskiden birbirine bitişik duran bu bedestenlerin daha sonra tek bir büyük yapı gibi algılanmış olabileceğini düşündürür; bu da kaynaklarla doğrulanmamış bir çıkarımdır.

Mimari Düzen

Amasya Bedesteni, Osmanlı şehirciliğinin belli başlı merkezlerde ortaya koyduğu sistemin bir tekrarı olarak orta boy bir bedestendir; ancak özgün hâlinde emsallerinden büyük olduğu için bu türün bir çeşitlemesi sayılmıştır. Planı dikdörtgendir ve dört kapısı vardır. Ortadaki ayakları birbirine bağlayan kemerler üst örtüyü taşır. Doğuda arastaya açılan cephede ve diğer cephelerde kemerli dükkânlar yapıyı destekler. Mustafa Cezar'ın bedestenleri mahzenli, dışta dükkânlı, arasta, arastalı, katlı ve sade tek hacimli olarak altı gruba ayıran sınıflamasında Amasya Bedesteni sade tek hacimli bedestenler arasında yer alır.

Kubbe sayısı konusunda kaynaklar birbirinden ayrılır. Yerel resmî kayıtlara göre özgün yapı ortadaki iki büyük ayağın taşıdığı kemerlerle altı kubbeliydi; 1970'li yıllarda kuzeydeki iki kubbeli bölüm, özel idare iş hanı yapılırken ortadan kaldırıldı ve onarımlarla bugünkü dört kubbe ayakta kaldı. Eyice ise bedesteni dört ayaklı ve her biri bir kubbeyle örtülü dokuz bölümlü bir yapı olarak tanıtır ve bugün bunun üç bölümünün kaybedilmiş olduğunu yazar. Canbolat da Eyice'ye dayanarak özgün yapının dokuz kubbeli olduğunu, bugün yalnız dört kubbenin kaldığını ve dikdörtgen planın kareye yakın bir biçime dönüştüğünü belirtir. Anlatımlar arasındaki fark, yapının farklı dönemlerde farklı biçimlerde yıkılıp onarılmasından ve kayıp bölümlerin hesabının kaynaklara göre değişmesinden doğmuş olabilir; hangisinin doğru olduğu burada kesinleştirilemez.

Bugünkü yapının duvarları moloz taştan, kubbeleri tuğladan, kapıları kesme taştandır. Tuğla kubbelerin üzeri kurşunla kaplıdır. Her cephedeki giriş birbirinden farklıdır, buna karşılık on altı pencerenin hepsi düzen ve boyut bakımından birbirine benzer. Yapı süsleme bakımından sadedir. Giriş kapısının iki yanındaki kemer izleri, bu cephelerde eskiden ilave bir bölüm bulunduğunu ya da yapının başka bir binaya bağlandığını düşündürür. Kesin olan, özgün durumdan bugüne gövde duvarlarının ve 1483 tarihli kitabenin kaldığıdır. Aynı bölgedeki Merzifon Bedesteni ise iç mekânda büyük sivri kemerlerin taşıdığı dokuz kubbeyle bugüne ulaşmış, karşılaştırma için elverişli bir örnektir.

Diğer Bedestenlerle Karşılaştırma

Eyice'nin bilinen başlıca bedestenleri sıraladığı listede Amasya Bedesteni, XV. yüzyılın son çeyreğine ait örnekler arasında yer alır. Bursa Bedesteni, vakıf kayıtlarına göre I. Bayezid tarafından 1400 yılında yaptırılmış, altı büyük ayakla on dört bölüme ayrılan, Türk sanatının en büyük bedestenlerinden biridir. Edirne Bedesteni, I. Mehmed tarafından 1417-1418 yıllarına doğru Eskicami vakfı için inşa edilmiş, Bursa'dakine çok benzeyen on dört kubbeli bir yapıdır. Ankara Bedesteni ise 1464-1471 arasında Sadrazam Mahmud Paşa tarafından yaptırılmış, dört ayakla on bölüme ayrılan ve her bölümü bir kubbeyle örtülü bir yapıdır. Bu üç büyük örneğin yanında Amasya Bedesteni, özgün hâlinde altı ya da dokuz kubbeyle çok daha küçük ölçekte kalır, ama kapı ağasının vakfına gelir getiren orta boy bir yapı olarak aynı şemayı izler.

Amasya ilinde bu türün başka örnekleri de vardır. Merzifon Bedesteni, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın 1666-1667'de kurduğu cami, kütüphane, han ve hamamdan oluşan külliyenin parçasıdır; 30 x 30 metre ölçüsünde kare planlı ve dört kapılıdır, dört ayak içeriyi dokuz bölüme ayırır ve üzeri dokuz kubbeyle örtülüdür. Hüsameddin, bu külliyenin yapımını paşanın Merzifon'daki vekili Kürd Sefer Ağazâde Ahmed Ağa'nın yürüttüğünü ve camiyle bedesteni "mükemmel bir surette" yaptırdığını kaydeder. Gümüşhacıköy Bedesteni ise Köprülü Mehmed Paşa tarafından 1660'ta camisinin külliyesi olarak yaptırılmıştır ve beşik tonozlu dükkânlardan oluşan uzun dikdörtgen bir plana sahiptir. Bu iki yapıyı Amasya'dan ayıran nokta, birinin on yedinci yüzyılda bir sadrazamın külliyesinin içinde, ötekinin bir vezirin camisine bağlı olarak kurulmasıdır. Amasya Bedesteni ise tek başına bir kapı ağasının vakfı olarak, şehrin on beşinci yüzyıl sonundaki canlılığı içinde ortaya çıkmıştır.

Bedestenin Çevresindeki Ticaret Yapıları

Osmanlı kentinde çarşı, Akar'ın makalesinin ifadesiyle genellikle tek bir bölgeden ibaretti ve bedesten, han ve arastalardan oluşurdu. Burada imalat ve ticaret bir arada yürür, perakende ve toptan satış yan yana görülürdü. Çarşı bölgesinde büyüklüğüne göre değişen sayıda cami ve hamam bulunur, yakınında pazar ve panayır alanları kurulurdu. Şehir içi hanlar ortada bir avlu, avluyu çevreleyen revaklar ve revakların arkasındaki odalardan oluşan, çoğunlukla iki katlı kâgir yapılardı. Amasya'da bedestenle aynı çarşı çevresindeki Taşhan, bu yapı türünün önemli örnekleri arasında sayılır ve bedestenin kaleye bakan yönünde yer alır. Ticari malın yolculuğunda hanlar, bedestenler, arastalar ve çarşılar birbirini izleyen duraklardı.

Amasya'da bu halkaların nasıl dizildiğine dair kayıtlar da vardır. Hüseyin Güneş'in Lale Devri'nde Amasya üzerine çalışmasına dayanan aktarıma göre bedestenin kuzeyinde, yapıya bitişik on altı kemerin altında on altı kuyumcu dükkânı bulunuyordu. Bedestenin bitişiğindeki çarşıda pamuğu kullanıma hazırlayan hallaçlara ait, karşılıklı dizilmiş on iki dükkân vardı. Aynı kayıtlara göre bedestenin çevresinde kuyumcular, pamukçular, ipekçiler, kavukçular, parfümeciler ve ayakkabıcılar olmak üzere altı ayrı çarşı yer alıyordu. Kuyumcuların bedestene en yakın halkada bulunması, değerli malın satış yerinin bedestene yaklaştığı genel kuralın Amasya'daki karşılığıdır. Bugün Taşhan ile bedesten Atatürk Caddesi'yle birbirinden ayrılmış, bağımsız yapılar gibi görünür; oysa ticaretin kalbi oldukları dönemde ikisinin tek bir bütün içinde kullanıldığı düşünülmektedir.

Bedesten Dükkânlarının Vakıfları ve Bedesten Kethüdaları

Bedestenin içindeki dükkânlar yüzyıllar boyunca alınıp satılan, vakfedilen ve kiraya verilen değerli mülkler olarak kaldı. Hüsameddin'in mahalle kayıtları bunun ayrıntılı örneklerini verir. Eski Kethüda Mahallesi'nin adını aldığı el-Hâc Mehmed Ağa, Yörgüç Paşa'nın kethüdası olarak tanınmış biriydi; bu mahallede yaptırdığı ve kapısı kıbleye açıldığı için "Kapısı Kıble Mescidi" diye anılan mescide bedesten içindeki sekiz kadar dükkânı vakfetmişti. Mescit 1011 (1602-1603) yangınında yanınca kadılardan Çavuşzâde el-Hâc Mehmed Efendi onu 1018 (1609-1610) yılında yeniden yaptırmış ve bedesten içinde üç dükkân daha vakfetmiş, oğlu Sarı Mehmed Ağa da 1057 (1647-1648) yılında bedestendeki iki dükkânını ekleyerek babasının vakfını genişletmişti. Hüsameddin'e göre Mehmed Ağa 835 (1431-1432) yılına kadar kethüdalık yapmıştı. Bu tarih doğruysa vakfettiği dükkânların Hüseyin Ağa'nın 1483 tarihli yapısından önce var olan bir bedestende, büyük ihtimalle Yâkût Paşa bedesteninde bulunduğu düşünülebilir; bu kaynaklarda açıkça yazılmayan bir çıkarımdır ve dükkânların vakfa sonradan eklenmiş olması da mümkündür.

Benzer bir örnek on yedinci yüzyılın ortasından gelir. İğnecizâde ailesinden, birkaç kez Amasya mutasarrıflığı yapmış bir paşa, Saraçhane Camii yanındaki Şâdgeldi Paşa Medresesi'ni yeniden ihya etmiş, Sultan Bayezid İmareti'nin bitişiğinde hattat Fazlullah Efendi ile Koca Müneccim Ahmed Efendi için iki muvakkithane odası yaptırmıştı. Bu yapıların giderleri için Saraçhane Camii'nin kıblesindeki sıra dükkânları, İbadullah Çarşısı'ndaki ve bedesten içindeki dükkânlarını vakfetmiş, gelirden camiye minber ve kürsü koydurup hatip ve vaizlere maaş bağlamıştı. Hüsameddin bu vakıfların zamanla yok olduğunu yazar.

Hüseyin ve Fîrûz ağaların vakıfları ise şehrin ileri gelenleri için aranan bir görevdi. Hüsameddin, 1045 (1635-1636) yılında IV. Murad Amasya'ya geldiğinde Revan Seferi'nde yaralanıp emekliye ayrılmış eski bir Bozok sancakbeyine "Hüseyin ve Fîrûz Ağaların evkâfı tevliyeti"nin verildiğini, Celali isyanları sırasında devlet yanında çalışan bir şehir kethüdasının da aynı vakıflara mütevelli olduğunu kaydeder. Çarşının işleyişinde bedestenin ayrı bir temsilcisi de vardı: 1182 (1768) yılının muharrem ayında "esnaf ve bedesten kethüdası" Iydîzâde Hâfız Mehmed Efendi Amasya'nın baş ayanı olmuştur. Bedesten kethüdasının aynı zamanda şehrin en yüksek yerel makamına yükselebilmesi, bedesten tüccarının şehir yönetimindeki ağırlığını gösterir.

Bedestenin güvenli bir depo olarak kullanılması on dokuzuncu yüzyılın başında da sürüyordu. Sabit Genç'in arşiv belgelerine dayanan çalışmasına göre 4 Haziran 1807 tarihli fermanla Amasya'da Nizâm-ı Cedîd kaldırılıp kışlaların yıkılması istendiğinde, kışladaki eşyalar sayılarak Amasya Bedesteni'ne getirilmiştir.

Depremler

Bedesten, H. 1079 (1668) yılındaki depremde büyük zarar gördü ve uzun süre kapsamlı bir onarım görmedi. Hüsameddin depremi gününe kadar anlatır: Rebiülevvel ayının sekizinci cuma günü, kaba kuşluk vaktinde Amasya ve çevresinde şiddetli ve sürekli bir sarsıntı olmuş, yerler yarılmış, korkunç sesler işitilmiş, halk meydanlara ve açık yerlere kaçmıştır. Kalenin duvarları, Sultan Bayezid Camii'nin kubbeleri, Meydan Kapısı, kâgir evler, camilerin çoğunun kubbeleri ve "bedestenin çok yerleri" yıkılmış, Sultan Bayezid Camii'nin sağdaki minaresi kuzeye doğru devrilmiş, soldaki kıbleye doğru eğilmiştir. Sarsıntılar günlerce aralıklarla sürdüğü için halk meydanlara kurulan çadırlarda kalmış, pek çok kişi ölmüştü. Hüsameddin, bazı kötü niyetli kişilerin depremden yararlanmaya kalkıştığını ve şehir kethüdasının ilgisizliği yüzünden görevden alındığını da ekler.

Bir başka büyük deprem 27 Cemaziyelevvel 1147 (25 Ekim 1734) günü ikindiye doğru yaşandı. Hüsameddin bu kez Yukarıkale'deki Bey Camii ile Dizdariye Medresesi'nin, Şamlar Mahallesi'ndeki Ayas Ağa Camii minaresinin, Hüseyin Ağa Medresesi'nin, "Yâkût Paşa bedesteni"nin, Loğ Minare'nin ve kâgir evlerin kısmen yıkıldığını yazar. Aynı depremde hem Hüseyin Ağa'nın medresesinin hem de onun bedesteninin bitişiğindeki Yâkût Paşa bedesteninin hasar görmesi, çarşının ortasındaki bedestenler topluluğunun bu yüzyılda da ağır yaralar aldığını gösterir. Bugünkü yapının bu depremden ne ölçüde etkilendiği kaynaklarda ayrıca belirtilmez.

Ziya Paşa Döneminde Bedesten

1863-1865 yıllarında Amasya mutasarrıfı olan şair Ziya Bey, sonradan Ziya Paşa adıyla anılacak kişidir ve kentte geniş bir imar çalışması başlatmıştı. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre iki yıl içinde Amasya'nın merkezine ve beş kazasına altı hükümet konağı, altı mektep, bir idadi, altı saat kulesi, bir hapishane, bir bedesten ve iş yerleri yaptırmış, şehirde yeni yollar açtırmıştı; bu faaliyet "Amasya ıslahatı" diye anılır. Kenan Akyüz'ün bu döneme ait belgeleri yayımladığı kitabı tanıtan Halil İnalcık da paşanın köprü, çarşı ve bedesten yaptırdığını, ancak bu işlerin parasını yerel salmalarla, yani ileri gelenlere ve halka yüklenen vergilerle karşılamaya çalıştığını anlatır. Zile müftüsü ile Hacı Hasan Ağa'nın başını çektiği ve arkasında Amasya'nın hanedanları, ulemâsı ve tüccarı bulunan muhalefet onu zimmetine para geçirmekle suçlamış, paşa 1865'te Canik mutasarrıflığına nakledilmişti.

Eski bedesten bu imar çalışmasından zararlı çıktı. Kubbelerinin üzerindeki kurşun kaplamalar söküldü, kubbeler yıktırıldı, yerine bir çatı çekilerek yapı örtüldü. Eyice, bunun yüzünden hakkında şikâyetler yapıldığını ve soruşturma açıldığını bildirir. Çatı da uzun ömürlü olmadı; bir süre sonra çöktü ve bedesten üstü açık bir hâlde yıllarca ayakta kalmaya çalıştı. Aynı yıllarda Hüsameddin'in kaydettiği bir değişiklik daha vardır: Ziya Paşa hükümet konağını yaptırıp köprünün önünü düzlerken Selağzı'ndaki Garipler Mescidi'ni ve yanındaki mezarlığı kaldırmış, mescidin yerini satarak parasını konağa harcamıştı. Yazar, 1282 (1865-1866) yılında bu mezarlık ve mescidin yerinin "bedesten olduğunu", mezar taşlarının başka bir mezarlığa taşındığını söyler. Buradaki bedestenin Ziya Paşa'nın yaptırdığı yeni bedesten olması kuvvetle muhtemeldir; ancak eski bedestenden sökülen kurşunun bu yeni yapıda kullanılıp kullanılmadığına dair bir bilgi yoktur ve böyle bir bağ kurmak kaynaksız bir çıkarım olur.

Yirminci Yüzyılda Yıkımlar ve Onarım

Dört duvar hâlinde kalan yapının Yeşilırmak'a yakın olan bölümleri 1950'li yıllarda yıktırılarak yerine iş hanı yapıldı. Eyice, 1957'de kalan bölümün yerine bir iş hanı daha yapılması için ısrar edildiğini, ancak bedestenin bu kez kendi girişimiyle kurtarıldığını yazar. Bu kayıt, yapının bugün hâlâ ayakta olmasının kendiliğinden gerçekleşmediğini, belirli bir noktada bilinçli bir koruma kararına bağlı olduğunu gösterir.

1970'e doğru Vakıflar İdaresi, bedestenin geriye kalan bölümünü kubbelerini yeniden yaparak onarmıştır. Yerel kayıtlar bu restorasyonu 1971 tarihiyle verir. Belediye arşivindeki raporlara dayanan Canbolat'ın aktardığına göre onarım sırasında Atatürk Caddesi'ne bakan güney cephesine dükkân yerleştirilememiş, bunun yerine duvarları ortaya çıkaran bir yürüme platformu ve ona çıkan basamaklar yapılmıştır. Arastanın bulunduğu doğu cephesinde özgün dükkânlar korunmuş, özgünlüğünü yitirmiş olanlar eski ölçülerine getirilmiş, batı cephesinde kitabenin altına bir giriş eyvanı eklenmiştir. 1970 tadilatından sonra bedestene bitişik olarak kurulan ahşap dükkânlar ise yangın tehlikesi yüzünden tamamen kaldırılmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 1973 tarihli keşif raporu, bedestenin aslında anıtsal bir yapı olduğunu, Yeşilırmak'a kadar uzandığını ve duvarlarının Saraçhane Camii'ne bitiştiğini tespit etmiş, tarihî dokuya uygun bir restorasyonun bu ölçüleri gözetmesi gerektiğini vurgulamıştır. Yapı bir taşınmaz kültür varlığı olarak tescillidir ve 1979'dan beri kentsel sit alanı içinde kalır.

Bugünkü Durumu

Bedesten bugün halk arasında Bedesten Kapalı Çarşı adıyla anılır ve Kocacık Çarşısı içinde, Kocacık Sokağı üzerinde yer alır. Çevresindeki dar sokaklarda bakırcılar, kuyumcular ve yöresel ürün satan esnaf çalışmaktadır; Amasya elması, yöresel yiyecekler ve el sanatı ürünleri de bu çarşıda satılır. Bir zamanlar bedestenin etrafında gelişen ticaret bölgesinin bugünkü karşılığı bu çarşıdır. Kuyumcuların ve bakırcıların hâlâ bu çevrede bulunması, bedestenin değerli mal ticaretiyle olan eski bağını hatırlatır.

Yapının içi bugün sıra dükkânlardan oluşur; bu küçük dükkânlarda giyim eşyası ve hediyelik eşya satılır. Canbolat'ın 2025'teki saha gözlemlerine göre ticari işlevini sürdürmesine karşın yapı bakımsız ve yıpranmış durumdadır; özensiz kullanım, çevresindeki yapılarla birlikte ele alınmaması ve yeni yapılaşmayla uyumsuzluk, onu zamanla atıl bir binaya dönüştürme tehlikesi taşır. Araştırmacı, yapıyla uyumsuz dış satış birimlerinin kaldırılmasını, arastadaki dükkânlar için ortak bir cephe düzeni geliştirilmesini, bedestenin özgün sınırlarının belirlenip çevresiyle birlikte düzenlenmesini ve çarşı işlevinin yanında zanaat, eğitim ve sanat etkinlikleri için de kullanılmasını önerir.

Yeni Restorasyon Süreci

Kasım 2025'te Amasya Valisi Önder Bakan başkanlığında yapılan toplantıya İl Genel Meclisi Başkanı Zeki Erarslan, Tokat Vakıflar Bölge Müdürü Sebahattin Erdoğan, çarşı esnafı ve mülk sahipleri katıldı. Toplantıda bedestenin tapu işlemlerinin tamamlandığı, proje hazırlıklarının kısa sürede başlayacağı açıklandı. Restorasyon sürecinde izlenecek yol, tarihî dokunun korunması ve çarşının yeniden canlandırılması konuşuldu. Vali Bakan, yapıyı geçmişle bugünü buluşturan bir miras olarak niteleyip aslına uygun biçimde gelecek kuşaklara aktarmayı amaçladıklarını söyledi. Restorasyon tamamlandığında bedestenin hem turizme açık bir yapı hem de geleneksel çarşı kültürünün yaşatıldığı bir kültür alanı olması planlanmaktadır.

Kronoloji

1483 (H. 888): Kapı ağası Hüseyin Ağa, kitabesine göre Amasya Bedesteni'ni vakıflarına gelir sağlamak için yaptırır.

1485 (H. 890): Hüsameddin'e göre Hüseyin Ağa bedesteni medresesinin giderlerine vakfeder.

1489 (H. 894): Hüseyin Ağa, Amasya'da Kapı Ağası Medresesi'ni yaptırır.

1503-1504 (H. 909): Hüseyin Ağa'nın İstanbul'daki Küçük Ayasofya vakfına bağlı çifte hamam yapılır.

1508: Hüseyin Ağa'nın ölüm yılı olarak verilen tarih.

1609-1610 (H. 1018): Çavuşzâde el-Hâc Mehmed Efendi, Kapısı Kıble Mescidi'ne bedesten içinde üç dükkân vakfeder.

1647-1648 (H. 1057): Sarı Mehmed Ağa bedestendeki iki dükkânını aynı mescide vakfeder.

1668 (H. 1079): Deprem bedestende büyük zarara yol açar.

25 Ekim 1734 (H. 1147): Deprem Hüseyin Ağa Medresesi'ni ve Yâkût Paşa bedestenini kısmen yıkar.

1768 (H. 1182): Esnaf ve bedesten kethüdası Iydîzâde Hâfız Mehmed Efendi baş ayan olur.

1807: Kaldırılan Nizâm-ı Cedîd kışlasının eşyaları sayılarak bedestene getirilir.

1863-1865: Mutasarrıf Ziya Bey'in imar çalışmaları sırasında kubbelerin kurşunları sökülür, kubbeler yıkılır ve yapı bir çatıyla örtülür; Selağzı'nda Garipler Mescidi ve mezarlığının yerinde yeni bir bedesten yapılır.

1950'li yıllar: Yıkılan bölümlerin yerine iş hanı yapılır.

1957: Kalan bölümün de iş hanına dönüştürülmesi girişimi engellenir.

1970-1971: Vakıflar İdaresi bedestenin kalan kısmını kubbeleriyle onarır.

1973: Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün keşif raporu özgün yapının Yeşilırmak'a kadar uzandığını tespit eder.

1979: Bedesten kentsel sit alanı içinde kalır.

Kasım 2025: Tapu işlemleri tamamlanan bedesten için yeni restorasyon sürecinin hazırlıkları başlar.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar