Amasya çarşısında bir zamanlar bakırcıların bulunduğu sokağa yaklaşan kimse, dükkânları görmeden önce sesini duyardı. Kızgın levhaya inen çekiçlerin düzenli tıkırtısı, çarşının öteki seslerine karışan bir çalışma ritmi gibiydi ve şehrin en köklü zanaatlarından birinin hâlâ işlediğini haber verirdi. Bu sesin arkasında yalnız ustaların emeği yoktu; Karadeniz'in ardındaki dağlardan kervanlarla gelen ham bakırın uzun yolculuğu, devletin bu madene gösterdiği kıskanç ilgi ve yüzyıllar boyunca kurulmuş bir esnaf düzeni de vardı. Amasya bakırcılığının tarihini anlamak için önce bakırın nereden geldiğine, sonra şehre nasıl ulaştığına ve çarşıda kimlerin elinde biçim aldığına bakmak gerekir. Hikâyenin başlangıç noktası, Kastamonu'nun Küre kasabası ve Osmanlı kayıtlarında "Küre-i Nühâs" adıyla geçen bakır ocaklarıdır.

Küre-i Nühâs: Bakır Ocağının Adı ve Eski Geçmişi

Küre, bugün Kastamonu'ya bağlı bir ilçedir; İsfendiyar (Küre) Dağları üzerinde, İç Anadolu'yu Karadeniz kıyısına bağlayan yolun geçtiği sarp bir vadide kuruludur ve İnebolu limanına yalnızca otuz kilometre kadar uzaklıktadır. Osmanlı belgelerinde yerleşimin adı "Küre-i Nühâs" olarak geçer; "küre" maden ocağı, "nühâs" ise bakır demektir ve terkip kabaca "bakır ocağı" anlamına gelir. Bu ad, kasabanın varlık sebebini de açıkça ortaya koyar. On dokuzuncu yüzyılın sonunda bölgeyi inceleyen Vital Cuinet, buradaki madenlerin çok eski çağlardan beri işletildiğini, Romalılar, Bizanslılar, imtiyaz sahibi Cenevizliler ve son olarak Türkler tarafından kullanıldığını yazmıştır. Yakın çevredeki Kalkolitik yerleşimlerden hareketle madenciliğin çok daha eskiye uzanabileceği de ileri sürülür, ancak Roma ve Bizans dönemlerinde ocakların ne ölçüde çalıştığına dair net bilgi bulunmamaktadır.

Bölgenin Türk hâkimiyetine geçişi, Kastamonu yöresinde uç beyliği olarak öne çıkan Çobanoğulları dönemine rastlar. Sarı Saltuk menakıbında anlatıldığına göre Çobanoğlu beyi Melik Muzaffereddin, Türklerden kaçan Şibad adlı bir Bizans beyini kıyıya kadar takip etmiş, "Bakır Küresi" denilen yerdeki sağlam kaleyi otuz sekiz günlük bir kuşatmanın ardından ele geçirmiştir. Destan dilinin farklı dönemlerin kahramanlarını bir araya getirdiği bilinse de, anlatının yöreyi doğrudan "Bakır Küresi" adıyla anması, madenin daha o zaman bölgenin kimliği hâline geldiğini gösterir. Küre'deki en eski yapı olarak 1332 tarihli Aşağı Mescit (Ulu Hacı Mescidi) gösterilir; bu da kasabanın Candaroğulları döneminde kalıcı bir yerleşime dönüştüğüne işaret eder.

Candaroğulları ve Osmanlılar Arasında Bir Gelir Kaynağı

On dördüncü yüzyılda Kastamonu'yu başkent edinen Candaroğulları Beyliği için Küre ocakları devlet gelirinin bel kemiğiydi. İranlı coğrafyacı Hamdullah Kazvînî'ye göre beylik, on dördüncü yüzyıl başlarında bakır madenlerinden on beş bin altın sikke gelir elde ediyordu. Bizans kaynakları on beşinci yüzyıl ortalarında Sinop ve Kastamonu bakırını Ön Asya'nın en iyi bakırı sayar ve bu gelirin iki yüz bin statere ulaştığını kaydeder. Venedik senatosunun 18 Ağustos 1394 tarihli bir kararında en iyi kalitedeki bakırın Kastamonu'da bulunduğundan söz edilmesi, aynı senatonun 1434'te Karadeniz'e giden ticaret gemilerine yüklenecek Kastamonu bakırının navlun ücretini dahi belirlemiş olması, bu madenin Sinop limanı üzerinden İtalyan tüccarlarının eliyle Batı'ya da aktığını gösterir. Bakır, beyliğin iç piyasasında da her alanda kullanılıyordu; Candaroğlu hükümdarlarının bir kısım paralarını bakırdan bastırması, Küre bakırının beylik darphanesinde de işlendiğini düşündürür.

Bu kadar değerli bir kaynağın Osmanlıların dikkatinden kaçması mümkün değildi. Çelebi Mehmed, Candaroğlu İsfendiyar Bey ile rekabeti sırasında 1416'da Küre hasılatına el koymaya çalıştı. Osmanlı kaynaklarının naklettiğine göre İsfendiyar Bey padişaha gönderdiği haberde, "Benim geçim kaynağım Kastamonu ile Bakır Küresi'dir; bu illerin geliri öteki toprakların mahsulünün özüdür" diyerek madeni elinde tutmayı başardı. 1423'te İsfendiyar Bey'i yenen II. Murad, Kastamonu ve Küre'yi ona bırakmakla birlikte bakır gelirinden bir payın Osmanlılara verilmesini şart koştu. Candaroğullarının bu gelirin dörtte birini, yani elli bin stateri Osmanlılara haraç olarak ödediği kaydedilir. Fatih Sultan Mehmed de 1460'taki Trabzon seferi sırasında Candaroğlu İsmail Bey'e yazdığı mektupta, Sinop'a uğrayacak gemilerin ihtiyacının Bakır Küresi'nden Osmanlılara ayrılan akçe karşılığında görülmesini istemişti.

1460-1461 yıllarında Kastamonu ve Sinop'un Osmanlı topraklarına katılmasıyla Küre ocakları doğrudan devletin eline geçti. Madenin en canlı dönemi araştırmacılarca 1300-1500 yılları arasına yerleştirilir ve İstanbul'un fethinde kullanılan topların bakırının Küre'den getirildiği, bu topların üzerinde "Küre-i Nühâs" ibaresinin okunduğu aktarılır. 1475 yılına ait bir gelir dökümünde Kastamonu ve Küre maden gelirleri yüz elli bin duka altını tutuyordu; bu miktar Anadolu'dan sayılan başlıca gelirlerin toplamının yaklaşık yüzde kırk beşine denk geliyor, Bursa gümrüğünün üç katını buluyordu. Kâtip Çelebi on yedinci yüzyılda Kastamonu'yu anlatırken, "Küre-i Nühâs Kastamonu'nun nahiyesi olmakla eşyanın çoğu bu şehirde işlenir, etrafa gider" diye yazacaktı.

Osmanlı Düzeninde Küre Madeni

Osmanlı maden ocakları merkezden yönetilir ve Darphane'ye bağlı tutulurdu. Ocakların başında devletin atadığı bir maden emini bulunur, onun emrinde kâtipler, mutemetler ve vezzanlar çalışırdı. Küre'de en yüksek maaşı merkez hazinesine bağlı "hazine kâtibi" alır, günde yirmi akçe yevmiye ile çalışırdı; "mağara" denilen her maden tünelinin başında ayrı bir kâtip vardı, bir kâtip cevherin arıtılmasında kullanılan odun kömüründen, bir diğeri tünelleri destekleyen tahta payandalardan sorumluydu. Mutemetlerin bir kısmı İnebolu'da otururdu, çünkü İstanbul'a ve gerektiğinde doğuya gönderilecek bakır gemilere bu limandan yüklenirdi. Devlet madeni kimi zaman doğrudan bir emin eliyle "emanet" usulüyle işletir, kimi zaman da mukataa olarak mültezimlere ihale ederdi. Mültezim, hazineye borçlu olduğu bakırı teslim ettikten sonra elinde kalanı kendi kazancı sayardı; teslimatta eksik kalırsa bu açık ona para cezası olarak dönerdi.

Madenin asıl yükünü taşıyanlar ise çevre köylerin halkıydı. On beşinci yüzyılda Küre'de ustabaşılar, "küreci" denilen maden işleyicileri, "kalcı" denilen arıtımcılar ve mühendisler görev yapıyor, derindeki ağır işlerde köleler çalıştırılıyordu. Devrekâni, Daday, Azdavay ve Küre köylerinin bir bölümü "Hizmetkârân-ı Küre" olarak kaydedilmiş, kömür, tahta, sırık ve odun taşıma gibi hizmetleri karşılığında bazı vergilerden muaf tutulmuştu. Kayıtlarda bunlar "Cemâat-i Kömürcüyân", "Cemâat-i Tahtacıyân", "Cemâat-i Sırıkcıyân" ve "Cemâat-i Oduncuyân" gibi adlarla geçer. On beşinci yüzyıl sonlarında madene bu şekilde hizmet eden hanelerin sayısı 1.370 kadardı ve ailelerle birlikte altı bin kişinin geçimi doğrudan bakıra bağlıydı. 1487 tahririnde Küre kasabası on mahalleli, askerîler, muaflar ve işçilerle birlikte üç bin kişilik küçük bir şehir görünümündeydi.

On altıncı yüzyılda madenin üretimi pek artmadığı hâlde Küre kalabalıklaştı, çünkü kasabaya bakırı işleyen zanaatkârlar yerleşmeye başlamıştı. 1582 kayıtlarına göre kasabada 1.330 civarında vergi mükellefi, yani üç buçuk ile dört bin arasında bir nüfus bulunuyordu. Bu dönemde Küre'de merkezî idare için ibrik yapan ve onaran ustaların varlığı bilinir; kasabada oturan üç usta, yaklaşık on ton bakır kullanarak kırk yedi yeni ibrik ve on yedi ibrik altı yapma işini üstlenmişti. Padişah hassına dahil olan maden gelirinin 1530'da yaklaşık 2.255.000 akçe, 1582'de ise 2.753.000 akçe olması, aradaki artışın üretimden çok bakır fiyatlarındaki yükselişten kaynaklandığını düşündürür. Kasaba zamanla bakkalı, fırıncısı, terzisi, nalbantı, eyercisi, hamamcısı, imamı ve müderrisiyle bütün bir maden toplumu hâline geldi; cami, mescit, medrese ve zaviyelerin sayısı da madenin talihine göre artıp azaldı.

Küre Bakırının Amasya'ya Yolu

Küre'den çıkan bakırın en büyük alıcısı her zaman Osmanlı merkezî idaresiydi. 1617-1720 arasında Küre'de yılda yaklaşık otuz ton bakır üretildiği ve bunun büyük bölümünün deniz yoluyla İstanbul'daki Tophane-i Âmire'ye gönderildiği hesaplanır. Ham bakır top dökümünde, para basımında, Sinop tersanesinde inşa edilen gemilerde ve saray mutfağının kap kacağında kullanılıyordu. Devletin önceliği açıktı: önce kendi ihtiyacını karşılamak, ardından esnaf ve zanaatkârın, en son da bakır tüccarının talebine cevap vermek. Bu sıralamanın içinde Anadolu şehirlerinin bakırcıları da yer alıyordu. Kayıtlar, Küre bakırının Sivas, Tokat ve Amasya gibi şehirlerin bakırcı esnafına verildiğini, artan miktarın ise İstanbul'a sevk edildiğini açıkça belirtir. Kastamonu'nun kendi bakırcıları dışında Tokat, Amasya ve Erzurum bakırcılarının da hammaddeyi Küre'den aldığı bilinmektedir.

Bu ticaretin en dikkat çekici yanı, devletin bakırın doğuya akmasına karşı gösterdiği şüpheydi. Bakır savaş malzemesi sayıldığından ihracı çok eskiden beri yasaktı ve özellikle Safevilerle mücadelenin sürdüğü dönemlerde İranlı tüccara bakır satışı engellenmişti; İran tarafından yüzlerce tüccarın gelip büyük miktarlarda bakır almaya çalıştığı biliniyordu. Bu nedenle Osmanlı idaresi, bakır almak için Sivas, Tokat ve Amasya taraflarından gelen kazancı taifesine özel bir usul koydu. Bu ustalar madene geldiklerinde kendi sancaklarının kadısından aldıkları birer temessük ibraz edecek, dönüşte de ne kadar bakır satın aldıklarını gösteren bir belgeyi yanlarında götüreceklerdi. Suraiya Faroqhi bu belgeleri, bakırcıların işlerinin meşru olduğunu kanıtlayan bir tür akreditasyon mektubu olarak tarif eder. Usulün amacı, Amasya, Tokat ve Erzurum üzerinden İran'a kayıt dışı bakır sızmasını önlemekti. Böylece Amasyalı bir kazancının hammaddesine ulaşması, kadı mahkemesinden başlayan ve maden ocağında biten resmî bir zincire bağlanmış oluyordu.

Küre bakırının kıymetini gösteren bir başka kayıt, 1576 tarihli bir hükümdür. Macaristan'dan çıkan bakırın Küre mahsulüne zarar vereceği düşüncesiyle Anadolu'ya geçirilmesi yasaklanmış, Anadolu ve Rumeli kadılarına gönderilen emirlerle bu bakır Rumeli'de sattırılmıştı. Bu karar, Küre bakırının daha değerli görüldüğünü gösterdiği kadar, madenin Anadolu piyasasındaki talebi tek başına karşılamakta zorlandığını da ortaya koyar. Amasya bakırcıları için bakırın tek kaynağı da Küre değildi. On sekizinci yüzyılda Ergani ve Keban madenlerinden kervanlarla getirilen ham bakırı tasfiye eden Tokat kalhanesi Anadolu'nun en büyük bakır merkezi hâline gelmiş, Tokat'ta yapılan bakır kaplar, siniler, mangallar ve kazanlar Erzurum'a, İstanbul'a, Samsun'a ve Amasya'ya sevk edilmeye başlamıştı. Amasya çarşısı böylece hem Küre'den gelen ham bakırı işleyen hem de komşu Tokat'ın mamul eşyasını satan bir pazar olarak iki kaynaktan beslendi.

Bakır, Para ve Amasya Darphanesi

Bakır yalnız kap kacağın değil, gündelik paranın da hammaddesiydi. Osmanlı'da "mangır" adı verilen bakır sikkeler, gümüş akçenin alt birimi olarak çarşı alışverişinin vazgeçilmez parçasıydı ve bu sikkelerin ham maddesi büyük ölçüde Küre ve Gümüşhane ocaklarından sağlanıyordu. Amasya'nın da bu düzende bir yeri vardı. Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde kaydettiğine göre, II. Mehmed'in 855 (1451) yılında ikinci kez tahta çıkmasının ardından Amasya'da arslan resimli mangırların basılması emredilmişti. İlhan Şahin ile Feridun Emecen de on altıncı yüzyıl Amasya'sında bir boyahane ve şemhanenin yanında bir darphanenin bulunduğunu belirtir. Şehirde bakır para basılması, ham bakırın Amasya'ya yalnız zanaat için gelmediğini, devletin para düzeninin de bir parçası olduğunu gösterir.

Bakırın para ile kap arasındaki bu geçişkenliğine dair ilginç bir tanıklık, Kanuni devrinde Süleyman'ın Amasya'daki ordugâhına gelen Habsburg elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq'ten gelir. Eski sikke meraklısı olan elçi, Amasya yolculuğunu anlattığı mektuplarında sikke sorduğu bir bakırcıyla karşılaşmasını aktarır. Bakırcı ona, birkaç gün öncesine kadar elinde bir küp dolusu eski sikke bulunduğunu, bunları değersiz sanarak eritip bronz kaplar yaptığını söylemiştir. Busbecq, eski çağlardan kalan bu paraların yok olmasına üzüldüğünü ve bakırcıya "Bunu yapmasaydın sana yüz altın verirdim" diyerek öcünü aldığını yazar. Kimi araştırmacılar bu karşılaşmayı Amasya'ya yerleştirir, kimi ise yalnızca elçinin Amasya yolculuğu sırasında geçtiğini söyler; mektubun ilgili kısmında bakırcının hangi şehirde olduğu kesin değildir. Yine de anekdot, on altıncı yüzyıl Anadolu'sunda bir bakırcının eski metali eritip yeni kaplara dönüştürmesinin ne kadar olağan bir iş olduğunu gösteren canlı bir örnektir.

Amasya Çarşısında Bakır Ustaları

Osmanlı şehirlerinde esnaf, çarşının merkezinden dışına doğru belli bir düzen içinde sıralanırdı. Özer Ergenç'in tespitine göre caminin yakınında kitapçılar, ciltçiler ve deri eşya satıcıları bulunur, onları dokumacılar izler, daha sonra marangozlar, çilingirler ve bakırcılar gelirdi; demirciler merkezden en uzakta yer alırdı. Bu sıralamanın bir sebebi, bakır dövmenin ve ateşle çalışmanın çıkardığı gürültü ve dumandı. Amasya'da da bakır işi, Yeşilırmak'ın güney yakasında, şehrin ticaret hayatının yoğunlaştığı kesimde gelişti. Helkıs Köprüsü'nün güneyindeki Kazancı Mahallesi'nde II. Bayezid'in kapı ağalarından Hüseyin Ağa büyük bir bedesten yaptırmıştı; bedestenin tarihi kimi çalışmalarda 1483, Hüsameddin'de ise 890 (1485) olarak geçer. Bedestenin çevresinde Aşağı Pazar adıyla bilinen çarşı gelişti; bu bölgeye canlılık veren yapılar arasında Bayram Paşa Hanı, Menzilci Mirza Hanı, Bezzazistan ve adı doğrudan bakır işiyle ilişkili görünen Bakırcıoğlu Hanı sayılır.

Kazancı Mahallesi'nin adı, ilk bakışta kazan döven ustaları akla getirse de, Hüsameddin bu adın başka bir kökenini kaydeder. Ona göre mahalle eski kayıtlarda "Kazancı Doğan Mahallesi" olarak geçer ve adını 855-856 (1451-1452) yıllarında yeniçeri ağalığından azledilerek Amasya'ya gönderilen ve burada yerleşen Kazancı Doğan Bey'den alır. Mahallenin daha eski adı Kaya Paşa Mahallesi'dir ve Kaya Paşa'nın 805 (1402-1403) tarihli hamamıyla mektebi buradaydı. Doğan Bey'in lakabının kendisi de "kazancı" mesleğinden geldiğinden, mahalle adıyla bakır işi arasında dolaylı bir bağ kurulabilir; ancak mahallenin bir bakırcılar mahallesi olarak doğduğunu gösteren bir belge bulunmamaktadır. Bu ayrım, şehir tarihine dair yaygın yakıştırmaların kaynaklarla sınanması gerektiğini hatırlatan küçük ama öğretici bir örnektir.

Amasya bakırcılarının ürettiği eşya, Anadolu'nun her evinde bulunan kap kacağın tamamını kapsıyordu. Kazan, leğen, tencere, tava, sini, tepsi, sahan, semaver, tas, maşrapa, güğüm, bakraç, ibrik ve şamdan çoğunlukla bakırdan yapılırdı. Usta, levhayı ateşte tavlayıp çekiçle döverek biçimlendirir, kenarları kıvırır, kulp ve ağız gibi parçaları birleştirirdi. Şer'iyye sicillerindeki tereke kayıtlarında bakır ibrik, sini, satıl, yağ dibesi ve süzgeç gibi eşyanın ayrı ayrı sayılması, bu kapların ölen kişinin malları arasında kıymetli bir yer tuttuğunu gösterir. Yakupoğlu'nun belirttiği gibi Anadolu halkı bakır kapları, gerektiğinde para edecek birer yatırım aracı olarak da görüyordu. Bir gelinin çeyizine giren bakır takımı, bu yüzden hem bir ev donanımı hem de ailenin küçük bir sermayesi sayılırdı.

Bakırcının yanında ondan ayrılmaz bir meslek daha vardı: kalaycılık. Bakır kaplar zamanla oksitlenir, "bakır çalması" denilen zehirlenmelere yol açabilirdi; bu yüzden yiyecekle temas eden yüzeylerin ince bir kalay tabakasıyla kaplanması gerekirdi. Kalay Osmanlı topraklarında çıkmayan, çoğunlukla İngiltere'den ithal edilen bir madendi, bu da kalaycılığı dışa bağımlı ama vazgeçilmez bir iş hâline getiriyordu. Bakır kaplar belirli aralıklarla kalaycıya götürülür, kalaycı kabı temizleyip ısıtır, kalayı yüzeye yayardı. Merkezî idare, kalaylama sırasında altın yaldızın zayi olacağı gerekçesiyle bakıra altın yaldız işletilmesini fermanlarla yasaklamıştı. Amasya'da kalaycı esnafının varlığını, aşağıda değinilecek olan ve kalaycılıktan yetişip şehrin ileri gelenleri arasına giren aileler de doğrular.

On yedinci yüzyılın sonunda Amasya'nın çarşı bölgesine bugün bakırcılarla özdeşleşmiş bir yapı daha eklendi. Taşhan, 1699'da Amasya mutasarrıfı Rahtuvan Hacı Mehmed Paşa tarafından Mimar Mehmed Kalfa'ya yaptırıldı. Hanın yanı başında gelişen Bakırcılar Çarşısı, kaynaklarda yapının adıyla birlikte anılır ve kentin bakır işçiliği uzun süre bu çevrede yoğunlaştı. Hanın kuruluşu için kimi tanıtım metinlerinde 1758 tarihi de verilir ve Rahtuvan ailesinin yaptırdığı söylenir; iki tarih arasındaki çelişki eldeki kaynaklarla giderilememektedir. Taşhan ile çevresindeki çarşının bugünkü durumu ayrı bir konudur, ancak bakırcıların burada toplanması, Osmanlı çarşı düzeninin aynı meslek erbabını bir arada tutan geleneğinin Amasya'da da sürdüğünü gösterir.

Esnaf Düzeni, Ahilik ve Lonca

Amasya bakırcıları, Osmanlı şehirlerindeki öteki zanaat kolları gibi sıkı bir esnaf nizamına bağlı bir topluluk olarak çalışıyordu. Bu düzenin kökleri, Anadolu'da zanaat hayatını ahlak ve dayanışma ilkeleri üzerine kuran ahilik geleneğine uzanır. Osmanlılarda kuruluştan itibaren ahi teşkilatı ile esnaf teşkilatı arasında bir bağ bulunduğu, ahi baba ve şeyh gibi görevlilerin on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısına kadar bazı esnaf birliklerinin başında kaldığı bilinmektedir. Esnaf birlikleri rekabetten çok karşılıklı denetim ve yardımlaşma esasına göre örgütlenmişti; aynı meslekten olanlar bir arada çalışır ve birbirlerini gözetirdi. Birliğin hiyerarşisinde esnaf şeyhi, kethüda, yiğitbaşı, usta, kalfa ve çırak yer alırdı ve her birinin görev ve hakları gelenekle ve nizamnamelerle belirlenmişti.

Bir bakırcı çırağı, ustasına tam bir itaatle bağlanır ve birliğin izni olmadan ustasını bırakamazdı. Belli bir süre sonra kalfalığa yükselir, ustasının emrinde atölyede üretim yapar ve çıraklara nezaret ederdi. Mesleğin inceliklerini öğrendiğine kanaat getirildiğinde törenle ustalığa geçerdi; bu törende yiğitbaşı dualar eşliğinde yeni ustaya şed ya da peştamal kuşatır, usta adayının yaptığı işler diğer ustalara gösterilirdi. Bu işler ustalar ve varlıklı esnaf tarafından satın alınır, toplanan para yeni ustanın dükkân açması için sermaye olurdu. Birliğin "ehl-i hibre" denilen bilirkişileri esnafla tüccar arasındaki anlaşmazlıklarda hakemlik eder ve malın kalitesine göre narhı belirlerdi. Yiğitbaşının yardımcısı olan işçibaşı da üretilen eşyanın kalitesini denetler, bozuk malın piyasaya sürülmesini önlerdi.

Amasya'da bu düzenin işlediğini şehir kayıtları da gösterir. Hüsameddin, 1216 (1801-1802) yılında ölenler arasında "esnaf şeyhi" Hacı İbrahim Efendi'yi sayar ve oğlu Şeyh İsmail Efendi'nin, "Kabasakal" lakabıyla tanınarak babasının ardından esnaf şeyhi olduğunu belirtir. Şehir esnafının ortak bir şeyhe bağlı olması, bakırcıların, kalaycıların ve öteki zanaat kollarının aynı geleneğin çatısı altında toplandığını düşündürür. On yedinci yüzyılın ortalarından itibaren gelişen gedik usulü, dükkân açma hakkını belirli sayıda ustaya bağlayarak esnafın tekel haklarını genişletti. On dokuzuncu yüzyılda Avrupa'nın fabrika üretimiyle rekabet edemeyen esnaf teşkilatı dağılmaya başladı ve 1913'te gedik ve lonca usulü resmen kaldırıldı.

Bakırcı ve Kalaycı Adlarını Taşıyan Amasyalılar

Bir zanaatın şehir hayatındaki ağırlığı, bazen o mesleğin adını soyadı gibi taşıyan ailelerde de izlenebilir. Hüsameddin'in Amasya Tarihi bu bakımdan dikkat çekici kayıtlar içerir. Bunlardan biri, Amasya'nın kalaycı esnafından Hasan bin Halil'in oğlu Kara Hâfız Mehmed Ağa'dır. Gençliğinde "Kalaycıoğlu" diye tanınan Mehmed Ağa, kendi emeğiyle servet edinmiş, Şeyhzade Kadı Mustafa Necib Efendi'nin çiftliğini ve Köprübaşı'ndaki konağını satın alarak âyan arasına girmişti. 1281 (1864-1865) yılında Amasya mutasarrıfı Ziya Paşa'nın nakdî yardımları toplamasında gösterdiği gayret üzerine idare meclisi üyesi olmuş, 1294 (1877) Rus savaşı sırasında da askerî erzakın toplanmasında hizmet etmişti. Bir kalaycı ailesinden gelen bu adamın yükselişi, zanaatın sağladığı birikimin şehirde toplumsal yükselmenin de yolunu açabildiğini gösterir.

Amasyalı Kalaycı Halil Ağa ise 1164 (1751) yılında sarayda bostancıbaşılığa yükseldi. Halil Ağa'nın oğlu Hacı Ömer Ağa, 1174 (1760-1761) yılında ölürken malının üçte biriyle bir medrese yapılmasını vasiyet etmişti; vasisi Amasya müftüsü Kâşif Mehmed Efendi'nin gayretiyle 1175'te inşa edilen bu yapı, Kâşifiye Medresesi adıyla anıldı. Kalaycızade Hacı Ömer Ağa'ya ait bir çeşmenin de medresenin önünde 1179 (1765-1766) tarihinde yapıldığı kaydedilir. Ailenin "Kalaycı" adının bir atanın mesleğinden mi yoksa başka bir sebepten mi geldiği kaynaklarda açıklanmaz. Köyceğiz Mahallesi eşrafından Kazancıoğlu Hacı Ahmed Ağa'nın oğlu Kazgancızade Hasan Ağa da gençliğinde İstanbul'a giderek Enderun'a girmiş Amasyalılardandır. Bu adlar, kazancılık ve kalaycılığın şehirde nesiller boyunca hatırlanan meslekler olduğuna işaret eder.

Her "Bakırcı" lakabı ise doğrudan bakır işine işaret etmez. Hüsameddin'in aktardığına göre Amasya ulemasından Zanalızade Seyyid Abdullah Efendi'nin oğlu Seyyid Hacı Ahmed Efendi, 1185 (1771-1772) yılında Rus savaşının ardından baş gösteren kıtlıkta yoksul halka bakır bir ölçekle karşılıksız zahire ve tohumluk dağıttığı için "Bakırcı" lakabını almıştı. Hüsameddin bu adamın "adını bakır iken cömertliğiyle gümüş ettiğini" yazar. Ahmed Efendi 1195 (1781) yılında öldü ve soyundan gelenler "Bakırcızadeler" olarak anıldı. 1217 (1802) yılında şehir kethüdası olan Bakırcıoğlu Hacı Mustafa Efendi'nin de bu aileden olması muhtemeldir, ancak kaynak bunu açıkça söylemez. Bu örnek, meslek adı gibi görünen lakapların her zaman bir zanaata dayanmadığını, bazen bir olayın hatırasını taşıdığını gösterir.

Küre'nin Gerilemesi ve Değişen Hammadde Yolları

Küre ocakları on altıncı yüzyılın ilk yarısında bir durgunluğa girdi ve yüzyılın sonlarından itibaren eski önemini yavaş yavaş kaybetti. Savaşların uzaması, ticaret yollarının değişmesi, köle teminin zorlaşması ve köylünün toprağı bırakması bu gerilemenin sebepleri arasında sayılır. Yüzeye yakın cevher tükendikçe ocaklar derine inmek zorunda kaldı; derindeki galerilere dolan yeraltı sularının boşaltılması, yeterli havalandırma sağlanması ve yüksek tenörlü cevherin çıkarılması dönemin teknik imkânlarını aşıyordu. Kâtip Çelebi, ocaklarda çalışan kölelerin kir ve pas içinde cesede benzediklerini, suları boşaltmak için açılan tünelin de yıkıldığını anlatır. 1719 tarihli bir belgeye göre işçi bulunamadığı için maden atıl kalmış, Küre halkının bir kısmı İstanbul gibi büyük şehirlere göç etmişti. On sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı bakır üretiminin merkezi Ergani ve Keban'a kaydı.

On dokuzuncu yüzyıl başında madenden İstanbul'a gönderilen bakır miktarı oldukça mütevazıydı. Gülşah Kaya'nın arşiv belgeleri üzerinden yaptığı hesaba göre 1801-1821 arasında İstanbul'a toplam 81.054 kilogram ham bakır gönderilmiş, bunun 1802-1811 arasındaki kısmında İnebolu'da gemiye yüklenen 73.009 kilogram ile Darphane'ye teslim edilen 69.513 kilogram arasında 3.496 kilogramlık açıklanamayan bir fark doğmuştu. 1811'de on altı külçe ham bakırı taşıyan Velihacıoğlu Ahmed Reis'in gemisi Şile açıklarında fırtınaya tutulup karaya oturmuş, kurtarılan külçelerin yüklendiği ikinci gemi de Kefken Boğazı'nda batmıştı. Aynı yıllarda Küre bakırından saray mutfağı için kap kacak yapıldığı, 1809'da ordunun mutfak eşyası ve mühimmatı için Darphane'deki Küre bakırından altı bin okka verildiği belgelerden anlaşılır. Maden çevresindeki köylerin halkı vergi muafiyeti karşılığında kömürcü, kürekçi ve taşçı olarak çalışmaya devam ediyor, ancak bu hizmetten kaçmak isteyenler de eksik olmuyordu.

1840'lara gelindiğinde Küre'de yeraltı ocaklarından cevher çıkarımı neredeyse durmuş, daha önce çıkarılmış cüruftan bakır elde edilmeye çalışılıyordu. Üretim artık Kastamonu bakırcılarının talebini bile karşılayamıyordu. 1257 (1841) tarihli bir fermana göre Kastamonu bakırcı esnafı, Küre hasılatından her ay bedeli karşılığında biner vukiyye bakır aldıklarını ama bunun yetmediğini, borçlarının arttığını bildirmiş; bunun üzerine 1840 hasılatından on bin vukiyye bakırın kıyyesi on iki kuruştan bu esnafa verilmesi emredilmişti. Kastamonu'daki ustaların bile hammadde sıkıntısı çektiği bu dönemde, Küre bakırından Amasya'ya ne kadar pay düştüğünü gösteren bir kayıt bulunmamaktadır. 1845'te madenin işletme imtiyazı Hacı Kosti ya da Bedos adıyla bilinen birine verildi; bu kişi çay kenarına kurduğu on yedi fırında üretime başladıysa da aynı yıl bir ocağın çökmesiyle çok sayıda madenci hayatını kaybetti ve faaliyet kesintiye uğradı.

On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısından itibaren ithal malların yerli üretimden ucuza gelmesi, Anadolu zanaatlarını genel olarak zor durumda bıraktı. Devlet, maden işletmeciliğini düzenlemek ve yabancı yatırımcılarla ilişkilerini sürdürmek için 1861, 1869, 1887 ve 1906 yıllarında maden nizamnameleri çıkardı. Bakır üretimi dünyada büyük sermaye gerektiren ve uluslararası şirketlerin elinde toplanan bir iş hâline geliyordu. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından 1924'te Fransız sermayeli Balya Kara Aydın Madencilik Şirketi Küre'de çalışmalar yaptı, 1939'da Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü bölgenin jeolojisini inceledi. 1955'te açılan Küre-Aşıköy açık işletmesi 1959'da Etibank'a devredildi ve maden bugün de piritli bakır cevheri üretmeye devam etmektedir. Ne var ki modern Küre'nin konsantre bakırı artık sanayi tesislerine gitmekte, Anadolu çarşılarındaki ustalarla eski bağını çoktan yitirmiş bulunmaktadır.

Sanayi Çağında Amasya Bakırcılığı

Seri üretimin yaygınlaşması, alüminyum ve paslanmaz çelik kapların mutfaklara girmesi, yirminci yüzyılda bakırcılığı Anadolu'nun her yerinde olduğu gibi Amasya'da da daralttı. Kalaycıya düzenli olarak kap götürme alışkanlığı kayboldukça kalaycılık da gündelik hayattan çekildi. Buna rağmen Amasya, bu köklü mesleğin hafızasını tümüyle yitirmedi; çarşının bir köşesinde bakırın dövüldüğü, bir ustanın elinde kazanın, sininin ya da semaverin biçim aldığı atölyeler varlığını sürdürdü. Bugünkü ürünlerin önemli bir kısmı artık mutfaktan çok süsleme ve hediyelik amaçlı alınmaktadır. Bu zanaatın arkasında, Küre'nin ocaklarından kadı temessükleriyle yola çıkan kazancılara, Aşağı Pazar'ın hanlarına, Kazancı Mahallesi'nin bedestenine ve esnaf şeyhine bağlı loncalara uzanan beş yüzyıllık bir geçmiş durmaktadır.

Kronoloji

1332: Küre'nin bilinen en eski yapısı olan Aşağı Mescit (Ulu Hacı Mescidi) Candaroğulları döneminde inşa edildi.

1394: Venedik senatosu bir kararında en iyi kalitedeki bakırın Kastamonu'da bulunduğunu kaydetti.

1402-1403 (805): Kaya Paşa, sonradan Kazancı Mahallesi adını alacak semtte hamamını ve mektebini yaptırdı.

1416: Çelebi Mehmed, Candaroğlu İsfendiyar Bey'in elindeki Küre hasılatına el koymaya çalıştı.

1423: II. Murad, Küre bakır gelirinden bir payın Osmanlılara bırakılmasını İsfendiyar Bey'e kabul ettirdi.

1434: Venedik senatosu Karadeniz'e giden gemilere yüklenecek Kastamonu bakırının navlun ücretini belirledi.

1451 (855): II. Mehmed'in ikinci cülusunun ardından Amasya'da arslan resimli bakır mangırların basılması emredildi; Kazancı Doğan Bey Amasya'ya gönderildi.

1460-1461: Kastamonu ve Sinop Osmanlı topraklarına katıldı; Küre ocakları doğrudan devlet işletmesine geçti.

1475: Kastamonu ve Küre maden gelirleri 150 bin duka altını olarak kaydedildi.

1483-1485: Hüseyin Ağa, Amasya'da Kazancı Mahallesi'nde bedesteni yaptırdı.

1487: Küre kasabası on mahalle ve yaklaşık üç bin nüfusla tahrir edildi.

1530: Küre maden geliri yaklaşık 2.255.000 akçe olarak kaydedildi.

1555: Habsburg elçisi Busbecq Amasya'ya geldi.

1576: Macar bakırının Küre mahsulüne zarar vermemesi için Anadolu'ya geçirilmesi yasaklandı.

1582: Küre maden geliri yaklaşık 2.753.000 akçeye yükseldi.

1699: Rahtuvan Hacı Mehmed Paşa, Amasya'da Taşhan'ı yaptırdı.

1719: İşçi bulunamadığı için Küre madeninin atıl kaldığı bildirildi.

1751 (1164): Amasyalı Kalaycı Halil Ağa sarayda bostancıbaşı oldu.

1771-1772 (1185): Seyyid Hacı Ahmed Efendi kıtlıkta bakır ölçekle zahire dağıttığı için "Bakırcı" lakabını aldı.

1801-1821: Küre'den İstanbul'a toplam 81.054 kilogram ham bakır gönderildi.

1841 (1257): Kastamonu bakırcı esnafının hammadde şikâyeti üzerine on bin vukiyye bakır verilmesi emredildi.

1845: Küre'de bir ocağın çökmesiyle çok sayıda madenci hayatını kaybetti.

1913: Gedik ve lonca usulü kaldırıldı.

1959: Küre-Aşıköy açık işletmesi Etibank'a devredildi.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 1-4 ve 6-8.

Akademik çalışmalar

  • Gülşah Kaya, "Küre Bakır Madeni (1800-1821)", Alınteri Sosyal Bilimler Dergisi, 3/2 (2019), s. 121-143.
  • Erdem Saka, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Bakır Madenleri (1453-1789)", Journal of Universal History Studies, 2/2 (2019), s. 223-238.
  • Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 5.

Diğer kaynaklar

  • Cevdet Yakupoğlu, "Kastamonu'nun Doğal Zenginliklerinden Küre Madenlerinin Tarihî Arka Planı".
  • İlhan Şahin - Feridun Emecen, "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
  • Ahmet Kal'a, "Esnaf", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
  • Ogier Ghiselin de Busbecq, Türk Mektupları.
  • Küre, Kastamonu ve Küre bakır madeni maddeleri, Vikipedi (yardımcı kaynak).

Çevrimiçi kaynaklar