On dokuzuncu yüzyılın Amasya'sında hastalık, savaş ya da deprem kadar belirleyici bir tarihî etkendi. Sivas eyaletine bağlı sancak, Tebriz ve Bağdat'a giden yolların üzerinde bulunduğu için imparatorluğun başka köşelerinde çıkan salgınların çoğunu er geç kendi sokaklarında karşılamak zorunda kaldı. Veba, kolera, çiçek, frengi, influenza ve tifüs, 1812 ile 1918 arasında sancağın dört bir yanında kayıplara yol açtı. Aynı yüzyılda Osmanlı devleti ilk kez kurumsal bir karantina teşkilatı kurdu ve bu teşkilat 1840'ta Amasya'ya da ulaştı. Teşkilatın kuruluşu kolay olmadı; daha ilk yıl şehrin karantina hekimi, cesetleri incelemek istediği için halkın öfkesine hedef oldu. Amasya sancağı hakkında bu konuda yapılmış ayrıntılı araştırma, Sabit Genç'in Osmanlı arşiv belgelerine ve yabancı seyyahların anlatılarına dayanan 2020 tarihli makalesidir ve aşağıdaki anlatının omurgasını oluşturur.
Osmanlı'da Karantinanın Gecikmeli Doğuşu
Karantina uygulamasının Avrupa'daki geçmişi on dördüncü yüzyıla uzanır; ilk karantina noktaları o dönemde kurulmuş, on beşinci yüzyılda karantinahaneler açılmıştı. Dubrovnik ve Venedik cumhuriyetlerinde bu uygulamalar on beşinci yüzyılın ikinci yarısında kurumsal nitelik kazandı. Osmanlı topraklarında ise yüzyıllar boyunca veba ve benzeri hastalıklara karşı merkezî bir sağlık örgütü bulunmadı. Hastalıkların kaynağı sıkça ilahî bir sınama olarak yorumlanıyor, korunma denince de çoğu zaman salgının çıktığı yerden uzaklaşmak akla geliyordu.
İmparatorluğun coğrafyası salgınlara karşı ayrıca savunmasızdı. İpek Yolu ile Baharat Yolu'nun Osmanlı denetimindeki kolları, her yıl Hindistan'dan Kafkasya'ya, Balkanlardan Kuzey Afrika'ya uzanan bölgelerden Hicaz'a gelen binlerce hacı, mal taşıyan kervanlarla birlikte hastalıkları da taşıyordu. Hac dönüşü memleketlerine dağılan kafileler, Hicaz'da başlayan bir salgını imparatorluğun her tarafına yayabiliyordu. Veba kayıtları bunun bedelini gösterir. 1462-1476 arasındaki salgında İstanbul'da on beş yirmi bin kişi öldüğü, 1513'te yalnızca bir yılda yaklaşık yirmi bin kişinin yaşamını yitirdiği tahmin edilir. 1812 salgınında İzmir nüfusunun beşte biri hayatını kaybetmiş, İstanbul ve çevresinde ölenlerin sayısı 220.000'e ulaşmıştır. 1826 salgınının Osmanlı halkının yüzde yirmi ile yirmi beşini götürdüğü ileri sürülür. Bu rakamlar araştırmacıların tahminleridir ve tek bir belgeye dayanmaz.
Kurumsal karantinaya geçiş II. Mahmud döneminde oldu. 1834'te Anadolu'da başlayıp İstanbul'a kadar ilerleyen bir veba salgını başkentte çok sayıda ölüme yol açınca İstanbul'da karantina teşkilatı kurulmasına karar verildi ve şehrin giriş çıkış noktalarında denetim başladı. 22 Mayıs 1838'de usul-i tahaffuz çalışmalarını yürütmek üzere Meclis-i Tahaffuz-ı Evvel ve Meclis-i Tahaffuz-ı Sani adıyla iki kurul oluşturuldu. Birincisi karantina işlerini yürütecek, ikincisi salgınlar konusunda halkı bilgilendirecek ve yabancı dildeki tıbbi yazıları çevirecekti. Uygulamada bu ayrım sürdürülmedi ve iki kurul ayrı ayrı çalışmadı. Başlangıçta Hariciye Nezareti'ne bağlı olan meclis, sonraki yıllarda Ticaret Nezareti, yeniden Hariciye, Tıbhane-i Amire Müşirliği ve yine Hariciye arasında el değiştirdi, zamanla Meclis-i Umur-ı Sıhhıye adıyla anılır oldu. Kimi anlatılarda karantina nazırlığının 1839'da kurulduğu belirtilir.
Devletin bu alanda yeterli bilgi birikimine sahip olmaması ve Avrupa devletlerinin uygulamalara yönelik itirazları, Osmanlı yönetimini yabancılarla işbirliğine yöneltti. Elçiliklerin temsilcileri karantina meclislerine alındı, çok sayıda yabancı hekim ve karantina memuru görevlendirildi. Kimi yabancı memurlar gayretleri nedeniyle ödüllendirildi; 1887'de Fransız karantina memuru Sekör'e Murassa Nişan verildi. Görevini ciddiye almayanlar da vardı; 1841'de Kıbrıs'ta görevli Lapir usule aykırı davranışları yüzünden azledildi. Karantina tedbirlerinin standart hale getirilmesi için 1851'de Paris'te başlayan uluslararası sağlık konferansları toplandı ve ikincisi 1866'da İstanbul'da yapıldı. İçeride ise 1850 tarihli bir talimatname karantina memurlarının görev ve yetkilerini düzenledi, 1884'te çıkarılan Ceraim-i Sıhhıye Kanunu kurallara uymayanlara sert yaptırımlar getirdi. On yedi maddelik kanuna göre karantinaya aykırı davrananlar gemilerde kürek cezasına çarptırılabilecek, karantinahaneden kaçmaya çalışanlara karşı gardiyanlar silah kullanabilecekti.
Yurt dışındaki salgınlara karşı da önlemler alındı. 1882'de Sumatra'daki kolera yüzünden Hindistan'dan gelecek hacılar karaya çıkmadan önce Kamaran Adası'nda on ile on beş gün karantinada tutulacak şekilde düzenleme yapıldı; adadaki karantinahane için altı doktor, bir eczacı, altı kâtip, bir subay komutasında iki yüz asker ve yirmi beş gardiyan görevlendirildi. 1884'te Fransa'daki koleranın ardından Beyrut'a gelen 669 yolcu ve İzmir'e gelen 33 yolcu karantinaya alındı. 1896'da Hindistan'daki veba nedeniyle Hindistan, İran ve Basra Körfezi'nden gelen yolcular Kamaran'da üç gün bekletildi. Yurt içinde de benzer uygulamalar vardı: 1888'de Foça'daki kolera nedeniyle İzmir ile Antalya arasındaki sahillerden gelen gemiler beş gün karantinada tutuldu. 1893'te İzmir'de karantina yüzünden işsiz ve yardıma muhtaç kalanların belirlenmesi için bir komisyon kuruldu ve bu kişilere yiyecek yardımı yapıldı.
Karantinanın Amasya'ya Gelişi
İstanbul'daki uygulamanın yararı görülünce teşkilat taşraya yayılmaya başladı. 4 Mart 1840'ta Anadolu'da Hüdavendigâr, Konya, Aydın, Ankara ve Sivas, Rumeli'de ise Edirne, Silistre, Kosova, Vidin ve Selanik eyaletlerinde karantina uygulaması başladı. Bu eyaletlere bağlı sancak merkezlerine salgın hastalıkları bildirecek jurnal kâtipleri atandı. Amasya sancağına da 150 kuruş maaşla İbrahim Efendi jurnal kâtibi olarak tayin edildi. Aynı yıl İtalyan hekim Paldi, Amasya karantina tabibi olarak göreve başladı. Alman seyyah Andreas David Mordtmann, arşiv belgelerinde Paldi diye geçen hekimin adını Artze Bartoletti olarak verir.
Teşkilatın örgütlenmesi ertesi yıl genişledi. 1841'de Anadolu ve Rumeli'de Amasya'nın da bulunduğu kırk bir merkeze birer karantina müdürü ve karantina tabibi atandı. Amasya karantina müdürünün maaşı 1.300, tabibinin maaşı 1.000 kuruş olarak belirlendi. 27 Mayıs 1843'te müdürlüğe Abdülhamid Bey getirildi. 12 Ağustos 1843 tarihli kayıtlarda ise Amasya merkez kazasının yanında Merzifon kazasında da teşkilat kurulduğu görülür. Amasya'da müdür Hamid Efendi 500 kuruş, tabip Rasih Efendi 1.000 kuruş, kâtip İbrahim Efendi 150 kuruş, başgardiyan Abdullah Efendi 120 kuruş maaş almaktaydı; ayrıca sekser kuruş maaşlı dört muhafız çalışıyordu. Karantinahane kiralık bir binadaydı ve kirası 65 kuruştu. Merzifon'da müdür Mustafa Ağa 150 kuruş, üç muhafız altmışar kuruş maaş alıyor, bina kirası 15 kuruş tutuyordu. 14 Ekim 1852'de Amasya karantina müdürlüğünü Osman Ağa yürütüyordu.
Amasya ile Merzifon'un önce seçilmesi tesadüf değildi. İkisi de İstanbul'u Tebriz ve Basra-Bağdat'a bağlayan yolların üzerindeydi. Sol kol Üsküdar, Gebze, Bolu, Tosya, Hacı Hamza, Merzifon, Niksar, Şebinkarahisar, Bayburt, Erzurum ve Kars üzerinden Tebriz'e uzanıyor, orta kol Merzifon'dan sonra Tokat, Sivas, Malatya, Harput, Diyarbakır, Musul ve Bağdat üzerinden Basra'ya gidiyordu. Yoldan gelip geçenlerin denetlenmesiyle hastalıkların sancak içine yayılması engellenmek istendi.
Karantina Hekimi Paldi'nin Öldürülmesi
Teşkilatın kuruluşundan kısa süre sonra yaşanan olay, halkın yeni uygulamaya nasıl baktığını gösterir. Belgelere göre 4 Ağustos 1840'ta Paldi, arka arkaya ölen kişilerin cesetlerini salgın şüphesiyle defnedilmeden önce incelerken kadın cesetlerini de görmek istedi. Bu istek halkı öfkelendirdi ve hekim linç edilerek öldürüldü. Olayın ardından şehirde ciddi bir kargaşa çıktı, güvenlik güçleri durumu güçlükle kontrol altına aldı. Mordtmann'a göre hükümet İstanbul'dan 5.000 Arnavut muhafız gönderdi. Karantina müdürlerinin atandığı 1841 kaydı da bu olaydan sonra yeni bir hekim görevlendirildiğini düşündürür.
Soruşturmada halkı kışkırtanlar 23 Kasım 1840'ta İstanbul'a gönderildi. Aralarında Reşidzade Hacı Mustafa Efendi, Merzifonlu Yahya Efendi, Taşköprülü Kıbti Hacı Emin Efendi gibi ulema mensuplarının yanı sıra esnaf ve başka meslek sahiplerinden yirmi beşten fazla kişi vardı. Bilgilerine başvurulmak üzere Amasya Hâkimi Süleyman Efendi, belde müftüsü Mehmed Efendi, müftü İsmail Efendi ve Rum kilisesi papazı Dimitri Efendi de İstanbul'a çağrıldı. Meclis-i Vâlâ'daki ayrıntılı yargılamanın ardından Reşidzade Hoca Mustafa Efendi ile Yahya Efendi'nin sürgün edilmesine, Emiroğlu Hacı Mustafa'nın hapsedilmesine karar verildi. Diğerleri kefil gösterilerek hapis hükmü olmaksızın İstanbul'da gözetim altında tutuldu. Öldürülen hekimin eşine maaş bağlandı.
Makalenin bir yerinde olay 1841'e tarihlenmiş görünür; arşiv belgesindeki tarih ise 4 Ağustos 1840'tır.
Halkın Tutumu ve Tedavi Alışkanlıkları
Karantinaya karşı çıkış yalnızca Amasya'ya özgü değildi. 1841'de Bergama karantina hekimi bir ölüyü incelemek istediğinde halkın tehditleri yüzünden İstanbul'a kaçmış, 1845'te Adana'da hac dönüşü karantinaya alınmak istenen yaklaşık 3.000 kişi alanı terk etmiş, 1848'de Antep'te karantinaya alınan hastaların yakınları karantinahaneyi taşlamış ve karantina müdürüne saldırmıştı. 1887'de Mitroviçe'de karantina zabiti öldürüldü. Tunus'ta Maliki bir müderris karantinayı kadere karşı gelmek sayarken Hanefi müftü şeriata uygun bulmuştu. 1814'te Epir'de Fransız konsolos Pouqueville'in karantinahane önerisi, bir dervişin "veba ezelden beri dünyada vardır, gelecekse gelir" sözleriyle alay konusu olmuş, bir süre sonra veba kasabaya yayılmıştı. Araştırmacıya göre hastalıkların nedenini yaşam biçimine, beslenmeye ve çevreye bakmadan ilahî kaynağa bağlama tutumu yalnızca on dokuzuncu yüzyıla özgü değildi. Evliya Çelebi'nin anlattığına göre on altıncı yüzyıl sonunda İstanbul'da açılan rasathane de ulemadan bazıları tarafından vebanın sebebi sayılmıştı.
Amasya'daki tutumu yabancı seyyahlar ayrıntılı biçimde kaydetti. 1827'de şehre gelen Fransız doğa bilimci Victor Fontanier'den nüfuzlu bir ailenin evinde hastalanan iki kadını muayene etmesi istendi. Kadınları çıplak gözle görmesine izin verilmedi; gözleri kapalı, yalnızca el yordamıyla muayene edebildi. 1861'de yaklaşık yirmi gün şehirde kalan Fransız arkeolog ve dilbilimci Georges Perrot, daha önce diploma sahibi bir İtalyan hekimin uygulamalarını beğenmeyen halk tarafından linç edildiğini hatırlatır. Perrot'ya göre hastaları usta çırak ilişkisi içinde öğrendiklerini uygulayan kişiler tedavi ediyordu ve bu kişiler halk ile yöneticiler nezdinde saygı görüyordu; valinin özel hekimi bile bir nalbanttı. Hastaları şifalı sayılan ayetleri kâğıda yazarak tedavi eden, bunun için yüklü para alan imam ve hocalar da çok rağbet görüyordu. Halkın cehaletinden yararlanan sahtekâr bir kişinin hastaları iyileştireceğini, cinleri uzaklaştıracağını söyleyerek insanları dolandırdığını da kaydeder.
Salgınların Zemini: Yollar, Çöp, Su ve Bataklık
Amasya sancağındaki salgınların bir bölümü dışarıdan geldi, bir bölümü yerel koşullarda büyüdü. Dış etken olarak yol güzergâhı, hac dönüşleri, Kırım ve Kafkasya'dan gelen göçmenler ve Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki nüfus hareketleri sayılır. 1783'te Kırım'ın Rusya tarafından ilhakından sonra başlayan göç on dokuzuncu yüzyılda da sürmüş, Amasya, Merzifon ve Suluova çevresine Kabartay ve Çerkes gruplar yerleştirilmişti. 1835'te Kabartay kabilesinden Tahir Bey ve beraberindeki elli kişi Suluova nahiyesine, 1837'de Hacı Yusuf Efendi ile bir grup Kabartay göçmeni Merzifon'un Yenice köyüne iskân edildi.
Yerel koşullar ise yoksulluk ve altyapı eksikliğiyle belirlenmişti. 1819'da şehre gelen İngiliz diplomat Robert Ker Porter, yolların çöp ve pislikle kaplı olduğunu, dayanılmaz bir koku yayıldığını yazar. 1842'de Samsun'dan Amasya yönüne giderken bir köyde konaklayan James Philip Fletcher ile maiyeti pirelerden uyuyamayıp geceyi ateş başında kahve içerek geçirdi. 1850'de Amasya'dan Mecidözü yoluyla ayrılan Mordtmann da Zara köyünde, yani bugünkü Doğantepe'de, ev sahibinin cömert ikramına rağmen yine pireler yüzünden uyuyamadı. Mordtmann Amasya'nın sağlıksız, ateşli bir iklimi olduğunu, insanların çoğunda hastalık izleri görüldüğünü belirtir ve bunu ipek böceği üretiminde kullanılan dut bahçelerinin sulama sularının başıboş bırakılmasıyla oluşan su birikintilerine, bu birikintilerdeki sineklere bağlar.
Sivas vilayet salnamesi de aynı tabloyu çizer. Kayıtta Suluova'nın suyu tahliyeye pek elverişli olmadığı, çok sayıda bataklık ve bazı yerlerde çeltik tarlası bulunduğu için sıtmanın şiddetle hüküm sürdüğü, birkaç yıldır çeltik ekiminin zararı anlaşılıp azaltıldığı için sıtmanın biraz hafiflediği yazılır. Tokat sancağındaki Kazova'da yazın bataklığa dönen Kaz Gölü çevresindeki köylülerin sazlık ve çayırlıktan sağladıkları yarar nedeniyle gölün kurutulmasını istemedikleri not edilir. Taşova'da ise böyle bir sağlık sorunu bulunmaz, ancak birçok yerde içme suyu kötüdür.
Veba Salgınları
Veba, Yersinia pestis bakterisinin yol açtığı bir hastalıktır; bakteri kemirgenlerden pireler yoluyla insana geçer, özellikle kara fareler bu bulaşmada rol oynar. Anadolu ve Balkanlar vebayı ilk kez altıncı yüzyılın ortasında, Bizans İmparatoru Justinianus döneminde tanımıştı. Sonraki yüzyıllarda sık sık tekrarlayan salgınlar, on dokuzuncu yüzyılda 1812-1819 ve 1835-1838 arasında yoğunlaştı. Karantina teşkilatı 1830'lardan sonra vebayı kontrol altına aldı, ancak etkisi yer yer yüzyılın sonlarına kadar sürdü.
Amasya'daki vebanın 1812'de başlayan genel salgının uzantısı olduğu anlaşılıyor. O yıl Erzurum ve Tokat üzerinden İstanbul'a giden İngiliz asker ve seyyah Sir William Ouseley, Niksar'da bir buçuk günde on beş on altı kişinin, Tokat'ta birkaç saat içinde çok sayıda kişinin öldüğüne tanık oldu. Amasya'da kaldığı hana İstanbul'dan gelip Tokat'a giden bir Tatar uğradı; başkentte salgın bulunduğunu, şehrin boşaldığını ve Ouseley'in bir an önce yola çıkması gerektiğini söyledi. Aynı Tatar, Merzifon'dayken yarım saat içinde vebadan ölen beş kişinin cenazesinin taşındığını gördüğünü, şehirden feryat sesleri geldiğini anlatmıştı. Ertesi gün Merzifon'a ulaşan Ouseley ve yol arkadaşları, o gece altmıştan fazla kişinin öldüğü haberini alınca şehre girmedi, dışarıda konakladı. O gün on bir kişinin daha defnedildiğini, mezarlıkta çok sayıda yeni kazılmış mezar bulunduğunu, mezar başında ağlayanların olduğunu, bazı şehir sakinlerinin kenti terk ettiğini yazdı.
1826'da yeni bir veba dalgası geldi. İran'dan Osmanlı topraklarına girip Kars, Erzurum ve Tokat yoluyla ilerleyen İngiliz asker James Edward Alexander, Tokat'ta vebanın yayıldığını öğrenince şehre girmeden kenarından Amasya yönüne devam etti. Şehir çıkışında karşılaştığı bir bağ sahibi ona, yaklaşık 30.000 kişinin yaşadığı şehirde günde kırk elli kişinin öldüğünü, kendisinin de üç aydır bahçesinden çıkmadığını anlattı. Amasya'da günde dört beş kişinin vebadan ölmekte olduğunu öğrenen Alexander, Merzifon'da ilk gördüğü şeyin mezar kazan çok sayıda insan olduğunu yazar. Halkın salgının varlığını inkâr ettiğini, kendisinin korunmak için şehir dışında konakladığını belirtir.
Ertesi yıl, 1827'de Kafkasya'dan Trabzon, Gümüşhane, Bayburt ve Tokat üzerinden gelen Fontanier, Amasya'ya girişte veba nedeniyle bekletildi ve bir süre şehirde kaldı. İnsanların vebanın pençesinde can çektiğini, toplu ölümlerin önlenemediğini yazdı. Daha önce anılan nüfuzlu aileden hastaları muayene ettiğinde veba belirtileri gördüğünü belirtir. Salgınların bir sonraki büyük dalgası kolera olarak geldi.
Kolera Salgınları
Kolera, hastaların dışkısıyla kirlenen içme suyu yoluyla yayılan bir bağırsak enfeksiyonudur ve zamanında tedavi edilmezse ölümle sonuçlanır. Hindistan'da Ganj vadisinde yerel bir hastalık olarak kalan kolera 1817'den sonra dışarı yayıldı ve on dokuzuncu yüzyılda altı pandemiye yol açtı. Osmanlı topraklarında ilk kez 1822'de görüldü.
Amasya çevresinde kolera 1848'de hissedildi. Salgın 1829'da Hindistan'da başlayıp 1851'e kadar süren pandeminin devamıydı ve Osmanlı topraklarına İran ve Kafkasya üzerinden karayoluyla, Trabzon'a ise deniz yoluyla ulaşmıştı. Amasya'nın Tebriz'den Erzurum yoluyla İstanbul'a giden güzergâhta yer alması, Kırım ve Kafkasya'dan Trabzon ve Samsun'a gelen göçmenlerin Anadolu içlerine geçerken uğrak yeri olması yayılmayı kolaylaştırdı. Salgının şiddetle seyrettiği yerler arasında Amasya ve Yozgat çevresi anılır. Amasya mutasarrıflığı salgının başlamasıyla sancakta derhal karantina uygulaması başlattı, ek hekim istedi ve aldığı tedbirleri hükümete bildirdi. Hekimbaşı tedbirleri yerinde buldu, ama Amasya'da üç hekim bulunduğunu, bunun yeterli olduğunu belirterek ilave hekim talebini kabul etmedi. Aynı salgında yalnızca İstanbul'da yaklaşık 10.000 kişi hastalandı, 5.275 kişi öldü. Hekimbaşı İsmail Paşa hastalığın belirtilerini, bulaşma ve korunma yollarını anlatan bir kitapçık hazırlattı; kitapçık Türkçenin yanı sıra azınlık dillerine çevrilerek yetkililere ve cemaat önderlerine dağıtıldı, sağlığı tehdit eden bazı meyve ve sebzelerin satışı yasaklandı.
1863'te Hindistan'dan Hicaz ve Mısır üzerinden Anadolu ve Avrupa'ya yayılan yeni bir kolera dalgası halk arasında büyük korku yarattı. İstanbul'daki elçiler ortak hareket için Osmanlı yönetimiyle görüştü; toplanan konferansta Hindistan'dan gelişi önlemek için uygun yerlerde karantinahane kurulması ve Hicaz'da kesilen kurbanların ortalıkta bırakılmayıp gömülmesi kararlaştırıldı. Amasya'da bu dönemde şehir merkezinde kanalizasyon bulunmuyordu; evlerin kirli suyu ve tuvalet atıkları sokaklara bırakılıyor, kötü koku yayılıyordu. Tanzimat dönemi devlet ve fikir adamı Ziya Paşa 1863-1865 arasında Amasya mutasarrıflığı yaptı. 1865'te halkın da yardımıyla 35.000 kuruş harcayarak şehre kanalizasyon şebekesi yaptırdı. Bu adım sokakların temizlenmesine ve şehir merkezinde kolera riskinin azalmasına katkıda bulundu. Devlet 1871'den itibaren ücretini belediyelerin ödemesi koşuluyla şehirlere memleket tabibi atamaya başladı; Amasya sancak merkezine aynı yıl Kiforik Efendi atandı.
En ağır dalga 1893'te yaşandı. Hindistan'dan çıkıp Hicaz ve hac yoluyla Osmanlı topraklarına yayılan salgın, 1892'de yalnızca Hicaz'da 30.306 kişinin ölümüne yol açmıştı. 1892'de Trabzon vilayetinde kolera görülünce Sivas valiliği Amasya, Tokat ve Karaağaç sancaklarında birer karantinahane yaptırdı. Amasya'da ilk vakalar bir yıl sonra, 1893 kasım ve aralık aylarında görüldü. 11 Kasım 1893'te Amasya askeriye hastanesinde bir er koleradan öldü, bir Rum kadın da hastalandı. Merkez kazaya bağlı köylerde hastalık görülüp bazı hastalar ölünce Sivas valiliği Sıhhıye Nezareti'nden merkeze iki, Gümüşhacıköy, Havza, Mecidözü, Ladik ve Osmancık kazalarına birer olmak üzere toplam yedi hekim istedi. Ayrıca Tokat-Amasya yolu üzerinde, bugünkü Turhal'ın kuzeydoğusundaki Çengel Boğazı'nda geçici bir karantinahane kurulmasını ve burada görev yapacak iki hekim gönderilmesini talep etti. Kısa süre sonra Tokat'tan gelen bir hekimle karantinahane çalışmaya başladı.
Aralıkta salgın şiddetlendi ve mevcut hekimler yetmeyince hükümet 10 Aralık 1893'te Amasya'ya 3.000 kuruş maaşla hekim Çakıryan'ı, 1.660 kuruş maaşla hekim Yasef Efendi'yi ve seraskerlik makamınca belirlenecek iki askerî hekimi göndermeye karar verdi. 14 Aralık 1893'te Haydarpaşa Hastanesi askerî hekimlerinden yüzbaşılar Hasan Fehmi ve Ahmed Kâzım Efendiler ile Maltepe Hastanesi muvazzaf eczacılarından İsmail Efendi Amasya'ya gönderildi.
Salgın 1894 ve 1895'te de can almaya devam etti. Merzifon, Yozgat, Sungurlu, İskilip, Tokat, Zile ve Erbaa'da ölümler görüldü. 1894 haziranında Tokat'ta on iki, Zile'de sekiz, Erbaa'da dokuz, Boğazlıyan'da iki, Yozgat'ta altmış üç, toplam doksan dört kişi öldü; Merzifon'da iki kişi öldü. Merzifon'daki artışın ardından Sıhhıye Nezareti hekim Hamburg'u oraya gönderdi, haziran sonunda salgının etkisi azalınca Hamburg 27 Haziran'da Amasya'ya aktarıldı. Meclis-i Umur-ı Sıhhıye, Sivas eyaletinde kolerası görülen evlerin çevresine konulan kordonun şehre yarım saat uzaklıktaki mevkilere çekilmesine, komşu vilayetlerin de Sivas'a karşı karantina uygulamasına karar verdi. 1894 boyunca Sivas, Tokat ve Amasya sancaklarında seyreden salgında yalnızca Sivas'ta 600 kişi hayatını kaybetti. Hükümet salgın yerlerinde kullanılmak üzere yurt dışından dezenfektan püskürten elli makine getirtti; 31 Mayıs 1895'te Amasya ve Tokat için İstanbul'dan gemiyle ilaç gönderildi. Salgın, alınan önlemler sayesinde bir süre sonra etkisini yitirdi.
1910'da Rusya üzerinden karayoluyla giren yeni bir kolera dalgası Erzurum, Van, Mamuretülaziz, Trabzon ve Samsun'a, buradan Amasya, Merzifon, Tokat ve Sivas'a ulaştı. Samsun'a koleranın Arnavutluk'tan dönen askerlerce getirildiği belirtilir. 3 Kasım 1910'dan itibaren Samsun'dan yolcu alan vapurlar Sinop'ta, yalnızca eşya taşıyanlar Manastır Ağzı'nda beş gün karantinaya alındı. Samsun'dan karayoluyla Amasya ve Tokat'a gidecek yolcular şehirden çıkarken her gün bir hekim tarafından muayene edildi, kolera belirtisi görülenlerin yolculuğuna izin verilmeyip ayrı bir yerde tedavi edildi. 1911'de imparatorluk genelinde 12.143 kişi bu hastalıktan öldü. Meclis-i Umur-ı Sıhhıye başkanı Besim Ömer Bey ile üye Akil Muhtar Bey'den diğer ülkelerin tedbirlerini de dikkate alan bir çalışma istedi. İki hekim hazırladıkları raporu "Kolera Hastalığında İttihazı Lazım Gelen Tedabir ve Etıbbaya Rehber" adıyla sundu; meclis bunu 1912'de, 240 sayfalık bir kitap olarak, hekimlerin ve halkın yararlanması için bastırdı. Kitapta hastalığın belirtileri, alınacak tedbirler, kullanılacak araç gereçlerin resimleri, örnek hastane planları ve koleranın yayılma yollarını gösteren bir harita bulunuyordu.
Çiçek Hastalığı
Çiçek, Poxvirus grubundan bir virüsün yol açtığı, yüksek ateş ve irinli kabarcıklarla seyreden bulaşıcı bir hastalıktır. 1796'da Edward Jenner'in aşıyı bulmasıyla yayılmasını kontrol etmek mümkün hale gelmişti. Hastalık 1895'te Amasya'da ortaya çıktı. Önce Tokat'ta başlamış, ihtiyaç duyulan aşılar merkezden zamanında gönderilmeyince müdahalede gecikilmiş ve hastalık Tokat sancağının diğer yerlerine, Sivas'a, kısa süre sonra da Amasya sancağına yayılmıştı. Umum Hıfzısıhha Başmüfettişi Bankovski Paşa, hastalık yüzünden ölümler görüldüğünü, daha önce istenen aşıların gönderilmediğini ve acil aşı gönderilmezse hastalığın yayılma riski bulunduğunu Dahiliye Nezareti'ne bildirdi. Nezaret de aşıların gönderilmesi için Umum Mekâtib-i Askeriye Nezareti'ne talimat verdi. Bu sürede bazı kişiler hayatını kaybetti.
Hükümet çiçeğe karşı en etkili adımın aşılama olduğunu biliyordu. 1892'de ilk modern aşı üretim tesisi olan Telkihhane-i Osmani açıldı. Sivas vilayetinin de bulunduğu çok sayıda vilayete, ücretleri belediyelerce ödenmek üzere çiçek aşısı yapabilecek aşıcıların istihdamı için talimat verildi; aşı memurlarının Amasya sancağında da çalıştığı anlaşılıyor. 1907'de Amasya belediyesinin aşı memuru Raif Efendi'ydi. 1894 tarihli bir nizamname aşılama kurallarını belirledi ve yeni doğan çocuklarla hasta bulunan evdeki herkesin aşılanmasını öngördü.
Hastalığın küçükbaş hayvanlarda görülen türü de zaman zaman sürüleri kırdı. 1910'da Amasya çevresinde koyunlar arasında çıkan çiçek, özellikle Gümüşhacıköy'de ve bugünkü Alören köyü olan Akviransu'da şiddetli seyretti. Sivas valiliği 31 Ağustos 1910'da durumu Dahiliye Nezareti'ne bildirip aşı istedi. Nezaret, bedeli hayvan sahiplerince karşılanmak koşuluyla Paris'teki Pasteur laboratuvarından yüz hayvan için on frank karşılığı aşı getirilebileceğini söyledi. Valilik halkın bu parayı ödemeye isteksiz olduğunu, bedelin hükümetçe karşılanmasının uygun olacağını yazınca hükümet, ödenek bulunmadığını belirtip sınırlı miktarda aşı göndermeyi, bunun etkisini gören sahiplerin kendi hayvanlarını ücretle aşılatmaya ikna edilmesini önerdi. Kısmen yapılan aşılamaya rağmen kayıplar sürdü. Sivas valiliği 17 Ekim 1910'da hastalığın yayılmaya devam ettiğini bildirerek acil önlem istedi.
Frengi ve Influenza
Frengi, Osmanlı hekimlerinin Frenk uyuzu ya da Avrupalıların marazı olarak adlandırdığı, 1492'den sonra Avrupa'ya yayılıp Asya ve Afrika'ya taşınan bir hastalıktır. Osmanlı topraklarında 1886'ya kadar münferit görülürken o tarihten sonra hemen her yerde salgın biçimini aldı. Hükümet 1888'de askerî hekim yüzbaşı Celadettin Efendi'yi uzmanlık için Paris'e gönderdi; aynı yıl yapılan düzenlemeyle her kaza, liva ve vilayette sıhhiye müfettişi, hekim, eczane ve eczacı bulundurulması kararlaştırıldı. Personel yetersizliği yüzünden bu kararın Amasya'da tam uygulanamadığı anlaşılıyor. 1891'de Amasya ve Merzifon'da yalnızca hekim bulunuyor, eczacı atanmamıştı. 1903'te Merzifon'da hekimin yanında eczacı Yako Efendi görev yapıyor, Gümüşhacıköy ve Havza'da yalnızca hekim bulunuyor, Köprü, Mecidözü ve Ladik kazalarında hekim bile yoktu.
Amasya sancağını 1901-1902 yıllarında bir frengi salgını etkiledi. Hastalık Amasya ve Tokat sancaklarıyla birlikte Sivas, Yanya, Adana, Bolu, Kastamonu, Ankara ve İzmir vilayetlerine kadar geniş bir alana yayıldı, 1902'de etkisini yitirdi. Sivas'ta salgını kontrol etmek, hastaları tedavi etmek ve koruyucu önlemleri uygulamak için bir Sıhhıye Komisyonu kuruldu. Beş kişilik komisyonda Tahir Ali Efendi sıhhıye müfettişi, Mahmud Efendi birinci, Artin Efendi ikinci, Faik Efendi üçüncü hekim, Mehmed Efendi de aşı memuru olarak görev yaptı. 1903'te Köprü, Erbaa, Niksar ve Gürün'de hastalık sürdü; Sivas valiliği bir yandan gezici hekimler göndererek hastaları tedavi etti, bir yandan ilgili yerlerde hastane yaptırmaya çalıştı. 1904'te yeni bir frengi salgını Sivas'tan Amasya'ya da ulaştı. Hükümet hastalığın en önemli yayılma nedenini fuhuş saydığından, halkı bilgilendirme, büyük şehirlerdeki genelevlerde kadınların haftada iki kez muayenesi, fuhşun denetimi ve hastalığın yaygın olduğu bölgelerde frengi hastaneleri açılması gibi önlemler aldı. 1907'de komisyon dört kişiden oluşuyordu ve ebe Nazire Hanım da üyeydi.
Influenza ise 1890'da görüldü. 12 Ocak 1890'da Amasya'da grip zuhur edince Sivas valiliği gerekli sıhhî tedbirleri aldı, durumu Dahiliye Nezareti'ne bildirdi ve karantina uygulanıp uygulanmayacağını sordu. Nezaret, hastalık genel bir hal aldığı için karantinaya gerek görmedi.
Birinci Dünya Savaşı ve Tifüs
Tifüs, hasta insandan sağlam insana vücut biti yoluyla bulaşan, yüksek ateşle seyreden bir hastalıktır. Osmanlı topraklarında Kırım Savaşı ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında da görülmüştü. Birinci Dünya Savaşı öncesinde, 1914'te Amasya ve Merzifon ile birlikte Samsun, Bayburt, Sivas, Tokat, Erzincan, Trabzon, Erzurum ve Van'da baş gösterdi. Savaşın başlamasıyla yetersiz beslenme, yokluk ve özellikle askerler arasındaki temizlik sorunları hastalığı yaydı; seferberlik ve savaşın doğurduğu nüfus hareketleri durumu ağırlaştırdı. Salgın kısa duraklamalarla 1918-1919 kışına kadar sürdü ve savaş boyunca yaklaşık 600.000 Osmanlı askerinin ölümüne yol açtığı belirtilir.
Sarıkamış Harekâtı'nın başarısızlığının ardından ilerleyen Rus birlikleri Trabzon, Erzincan ve Doğu Cephesi karargâhının bulunduğu Erzurum'u işgal etti. Bölgedeki birlikler iç kesimlere çekilirken Amasya ve çevresi bir yandan savaş alanı haline geldi, bir yandan nakledilen askerlerle taşınan tifüsü daha yakından yaşamaya başladı. Resmî binalar askerî ihtiyaçlar için yetmeyince hükümet bazı özel binalara el koydu. Merzifon'da Amerikalı misyonerlere ait binaların bir bölümü hastane olarak kullanıldı; Anadolu Koleji müdürü George E. White'ın anlatımına göre birinde tifüslü, diğerinde çiçek hastası askerler tedavi ediliyordu. Amerikan elçiliği el koymayı Hariciye Nezareti'ne şikâyet edip hasta askerlerin Amerikalıların hayatını tehlikeye attığını, Merzifon'daki Amerikan vatandaşlarına kötü davranıldığını ileri sürdü. Yapılan incelemede bu iddiaların gerçek dışı olduğu, misyonerlerin okul binalarını geri almak için iftiraya başvurduğu, binalardan birinde görülen salgının kontrol altına alındığı, hastane ile ortak binada oturmanın sakıncalı olduğu kendilerine bildirilmesine rağmen kalmakta ısrar ettikleri sonucuna varıldı ve bu bilgiler 7 Kasım 1916'da Amerikan elçiliğine iletildi. Kolejin bu salgınlarda pek çok elemanını yitirdiği ve 1 Ekim 1919'a kadar kapalı kaldığı da bir kaynakta kayıtlıdır, ancak kaynak belirtilmemiştir. Ağustos 1918'de Merzifon'da karısı ve oğluyla oturan, o ay serbest bırakılarak ayrılmasına izin verilen Fransız sivil esir Alphonse Kieger'in oğlu da tifüse yakalandı; Kieger, oğlunun tedavisi tamamlanıncaya kadar kazada kalmak için izin istedi.
Osmanlı yönetimi hastalığa karşı çeşitli önlemler aldı. Bit ve pirelerin dezenfekte edilerek yok edilmesi için seyyar buğu ve etüv makineleri kullanıldı, her kaza ve nahiyede buğu sandığından oluşan tebhirhaneler kuruldu. 1915'te Erzurum ve Sivas'la birlikte Merzifon'da da aşı laboratuvarı açıldı; 1919'a kadar aşı istasyonlarında 27.688.499 aşı hazırlandı ve ordu birliklerinin önemli bir kısmı aşılandı. Sağlık hizmetleri bakanlık düzeyine çıkarıldı ve Dahiliye Nezareti, Sıhhıye Müdüriyet-i Umumiyesi, Karantina İdaresi ve Hicaz Karantina İdaresi'ni de bünyesine alarak Dahiliye ve Sıhhıye Nezareti oldu. Hükümet taşradaki görevlilerden, hanlar ve bekâr odaları gibi ortak kullanılan yerlerin dezenfekte edilmesini, hastalık belirtisi gösterenlerin derhal denetime alınmasını istedi; sağlık personeli aracılığıyla halka hastalığın nedenleri ve korunma yolları anlatılmaya çalışıldı.
Sağlık Örgütlenmesinin Yetersizliği
Teşkilatın kurulmasına karşın Amasya sancağında hekim, eczacı ve ödenek her dönem yetersiz kaldı. 1871'de sancak merkezine atanan memleket tabibi Kiforik Efendi'nin yerini 1887'de Kiforik Ağa, 1889'da İbrahim Efendi aldı. Merzifon'da 1876'da maaşı belediye gelirlerinden ödenmek üzere Manyan Karabet Efendi hekim olarak atanmış, aynı kazada sonraki yıllarda Aleksan, Yordanaki, Kirkor, Mehmet Suphi ve Melkon Efendiler belediye hekimliği yapmıştı. 1884'te Merzifon ve Osmancık'ta hekim bulunurken Ladik, Maden-i Sim, Köprü, Mecidözü ve Havza'da hekim yoktu. Hekim yetersizliği yüzünden belediyesi bulunan her yere hekim atanamıyordu.
Sabit Genç'in değerlendirmesine göre bu zayıflığın nedenleri birbirini besliyordu: halkın karantinanın ve bilimsel tedavinin önemini yeterince kavrayamaması, bataklık ve su birikintileri, altyapı yetersizliği, yoksulluk, hijyen eksikliği, sancağın doğu-batı ve kuzey-güney yönündeki önemli geçişler üzerinde bulunması, savaşların yarattığı nüfus hareketleri ve hacıların dönüşü. Merkezî hükümetin ve yerel sağlık personelinin çabalarına rağmen sancak, imparatorluğun sonuna kadar muhtelif salgınlara sahne oldu ve çok sayıda insan hayatını kaybetti.
Kronoloji
1812: Amasya çevresinde, genel veba salgınının bir parçası olarak ölümler görüldü; İngiliz seyyah Ouseley Niksar, Tokat ve Merzifon'daki kayıpları aktardı.
1826-1827: Yeni bir veba dalgası Tokat, Amasya ve Merzifon'a ulaştı; seyyahlar Alexander ve Fontanier etkilerini kaydetti.
22 Mayıs 1838: İstanbul'da karantina işlerini yürütmek üzere iki tahaffuz meclisi kuruldu.
4 Mart 1840: Sivas dahil birçok eyalette karantina uygulaması başladı; Amasya sancağına jurnal kâtibi atandı.
4 Ağustos 1840: Amasya karantina hekimi Paldi halk tarafından öldürüldü.
23 Kasım 1840: Olayda yer aldığı düşünülenler İstanbul'a gönderildi.
1841: Amasya'nın da içinde bulunduğu 41 merkeze karantina müdürü ve hekimi atandı.
12 Ağustos 1843: Amasya merkez kazasının yanında Merzifon'da da karantina teşkilatının kurulduğu belgelendi.
1848: Kolera Amasya çevresinde ve Yozgat'ta etkili oldu; sancakta karantina başlatıldı.
1865: Mutasarrıf Ziya Paşa Amasya'ya kanalizasyon şebekesi yaptırdı.
1871: Amasya sancak merkezine memleket tabibi atandı.
1890: Ocak ayında Amasya'da influenza görüldü.
1892: Sivas valiliği Amasya, Tokat ve Karaağaç'ta karantinahane yaptırdı; Telkihhane-i Osmani açıldı.
1893: Kasım ve aralıkta Amasya'da kolera ilk vakaları görüldü; hekim ve eczacılar gönderildi.
1894-1895: Kolera Merzifon, Tokat, Yozgat ve çevrede can almaya devam etti; 1895'te çiçek Amasya'ya ulaştı.
1901-1902: Frengi salgını Amasya sancağını etkiledi; 1904'te yeni bir dalga görüldü.
1910: Kolera Samsun üzerinden Amasya ve Merzifon'a ulaştı; koyunlarda çiçek salgını görüldü.
1914-1918: Tifüs Amasya ve Merzifon'u etkiledi; Merzifon'da aşı laboratuvarı açıldı (1915).
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Makalenin dayandığı birincil kaynaklar: Osmanlı Arşivi belgeleri (BEO, İ.MVL, C.SH, DH.MKT, Y.A.HUS ve ilgili tasnifler), Salnâme-i Vilâyet-i Sivas ve seyyah anlatıları (Ouseley, Alexander, Fontanier, Fletcher, Mordtmann, Perrot, Porter).
Akademik çalışmalar
- Genç, Sabit. "Amasya Sancağında Karantina Teşkilatının Kurulması, Ortaya Çıkan Salgınlar (1812-1918)". Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, sayı 8, Aralık 2020, s. 43-87. https://dergipark.org.tr/en/pub/asobid/issue/58825/748675
- Genç, Sabit. Aynı makalenin tam metni (PDF). https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1138726
Diğer kaynaklar
- Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı. Tarihteki Bulaşıcı Hastalıklar (sunum). https://halksagligi.hacettepe.edu.tr/duyurular/tarihtekibulasicihastaliklar.pdf
Çevrimiçi kaynaklar








