Amasya, Yeşilırmak'ın açtığı dar vadide, Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın yakın çevresinde kurulmuş bir şehirdir. Vadinin iki yanındaki kayalıklar kente doğal bir savunma, nehir boyundaki alüvyonlu topraklar bereket sağlamış, fay kuşağına yakınlık ise yüzyıllar boyunca tekrarlanan sarsıntıları da beraberinde getirmiştir. Şehrin bugünkü görünümü, kalenin duvarlarından Selçuklu ve Osmanlı yapılarına kadar, üst üste yapılmış onarımların izini taşır. Yapıların birçoğunda farklı çağlarda yapıldığı anlaşılan, birbirinin üstüne binmiş büyük tamir izleri görülür.
Amasya'nın deprem tarihi tek bir felaketle anlatılamaz. Kayıtlar üçüncü yüzyıla kadar uzanır, on altıncı yüzyıldan itibaren ise Mühimme defterleri, kadı sicilleri ve yerel tarih yazımı sayesinde hangi yapının ne zaman zarar gördüğü kısmen izlenebilir. 1668 depremi bu dökümde yalnızca kronolojideki yeriyle anılır; fayın ve jeolojinin ayrıntısı ayrı bir yazıya aittir.
Kayıtların Başlangıcı: MS 236 ve 509
Tarihsel kayıtlarda geçen ilk yıkıcı deprem MS 236 yılına tarihlenir. Yerel derlemelere göre bu depremin izine Roma kayıtlarında rastlanmıştır ve olay Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde gerçekleşmiştir. Bölgede kayda geçen bir başka deprem MS 509 yılına aittir. Her iki olayın verdiği hasar konusunda günümüze çok az bilgi ulaşmıştır; hangi mahallelerin, hangi yapıların etkilendiği, can kaybının ne olduğu bilinmemektedir. Bu iki tarih, Amasya'nın antik çağda da fay kuşağının etkisinde kaldığını gösterir, ancak bundan fazlasını söylemek kaynakların elverdiği ölçünün dışına çıkmak olur.
Aynı kayıtlar bir uyarıyı da içerir. Antik dönemde nispeten az hasar yapan ve hiç yazıya geçmemiş depremlerin bulunması ihtimali göz önünde tutulmalıdır. Kayıt tutma alışkanlığının zayıf olduğu çağlarda, küçük şehirlerdeki orta şiddette bir sarsıntı çoğu zaman belgelenmeden kalmıştır. Dolayısıyla yukarıdaki iki tarih, Amasya'da yaşanan depremlerin tam bir listesini vermez; bunlar tesadüfen günümüze ulaşmış kayıtlardır.
On Altıncı Yüzyıl: Mühimme Defterlerindeki İlk Ayrıntılı Kayıt
Bölge hakkında ayrıntılı bilgi edinilebilen ilk deprem 1579 tarihlidir. Olay Osmanlı Mühimme Defterleri'ne geçmiştir. Kayda göre sarsıntı özellikle Çorum'da etkili olmuş, Amasya'da ise Hızır Paşa Camii, imareti ve medresesinde hasar bırakmıştır. Yerel derlemeler, bu depremin kesin olmamakla birlikte Laçin-Çorum fayında oluştuğunu söylemenin mümkün olduğunu belirtir. Kaydın önemi, merkezî devlet yazışmalarında bir depremin Amasya'daki belirli yapılarla birlikte anılmasıdır; şehir artık hasar tespiti yapılan bir yerleşim olarak görünür.
Bundan yaklaşık on yıl sonra, Kasım 1590'da yaşanan bir başka sarsıntı Sultan II. Bayezid Külliyesi'ni vurdu. Hüseyin Hüsâmeddin'e dayanan TDV İslâm Ansiklopedisi maddesine göre bu depremde caminin kubbe ve kemerleri ile imaretin kubbeleri kısmen yıkıldı ve zarar hemen onarıldı. Başka bir çalışma aynı depremi 1591 olarak tarihler; Hicrî ve miladî yıl dönüşümü kaynaklarda bu tür bir yıllık farkı sık sık doğurur. Beyazıt Külliyesi, Amasya'nın deprem tarihinin ilk büyük ölçüt yapısıdır ve sonraki yüzyıllarda da her büyük sarsıntıda kayıtlara yeniden girer.
On Yedinci Yüzyıl: 1647-1648, 1668 ve 1684
1647-1648 yıllarındaki depremlerde Amasya'da Hacı Hamza Mescidi, Fethiye Camii ve Hilafet Gazi Medresesi hasar gördü. Kayıtlar yalnızca bu üç yapının adını verir; zararın ne kadar büyük olduğu, onarımın hangi yılda ve kimin eliyle yapıldığı aktarılmaz. Yine de yapıların hepsinin mahalle ölçeğinde işlev gören dinî ve eğitim kurumları olduğu dikkat çeker; yani sarsıntı, şehrin anıtsal yapılarıyla birlikte günlük hayatın merkezindeki mescit ve medreseleri de etkilemiştir.
Bölgedeki en büyük deprem 1668'de yaşandı. Tarih yerel derlemelerde 16 Ağustos olarak verilir, Kandilli kaydına dayanan çalışmaların çoğu ise 17 Ağustos'u kullanır. Etki alanı değerlendirmelerine göre Niksar ile Bolu arasındaki fay hattı tamamen kırılmış, Amasya'da Sultan Bayezid Camii'nin kubbeleri ve minareleri, Amasya Kalesi'nin duvarları, kâgir yapılar, camilerin çoğunun kubbeleri ve Bedesten'in birçok yeri yıkılmıştır. Külliyenin mütevellisi Merzifonlu İbrahim Ağa, hasarı bir yıl içinde onartmıştır. Büyüklük tahminleri, kırılmanın uzunluğu ve depremin Amasya'daki etkileri ayrı bir yazıda ayrıntılı olarak ele alınmıştır; bu kronolojide 1668, Amasya'nın kayıtlı tarihinin en büyük sarsıntısı olarak yer alır ve kendisinden sonraki depremler onun bıraktığı hasarlı yapı stoğu üzerinde yaşanmıştır.
Bu sonuncu nokta 14 Ekim 1684 depreminde görülür. Aradan yalnızca on altı yıl geçmişken meydana gelen sarsıntıda kâgir binaların çoğu hasar gördü, Sultan Beyazıt Camii yeniden zarar gördü ve etkiler Niksar'da da hissedildi. Kayıtlar bu depremin merkezini ya da büyüklüğünü vermez. Bununla birlikte, 1668'in ardından yapılan onarımların bir sonraki sarsıntıda yeniden sınandığını, külliyenin ise bir bakım kurumu olarak çalışmaya devam ettiğini bu kayıtlar dolaylı biçimde gösterir.
1734 Depremi ve Beyler Sarayı
1734 depremi hakkında bilinenler azdır. Yerel derlemelerin aktardığı kayda göre bu deprem hakkındaki tek bilgi, önceki depremlerde yıkılıp yeniden yapılan Beyler Sarayı'nın hasar görmüş olduğudur; saray bu depremden sonra bir daha onarılmamıştır. Kayıtta bilginin dayanağı olarak "HH" işareti bulunur; bu işaret Hüseyin Hüsâmeddin Yasar'ın Amasya Tarihi'ne gönderme yapar. Depremin hangi ayda olduğu, şiddeti, merkezi ve şehirdeki diğer yapılara etkisi bilinmemektedir. Buna rağmen tek bir yapının kaderi bile 1734'ü Amasya tarihi bakımından önemli kılar, çünkü Beyler Sarayı şehrin siyasî hafızasında ağır bir yer tutar.
Beyler Sarayı, iç kalede bulunan ve Selçuklu döneminde bu adla anılan saray alanıdır. Osmanlılar ona Şehzadeler Sarayı demiş, halk arasında Saraydüzü Kışlası adı da yaygın olmuştur. Alan, Danişmendlilerden itibaren sultanların ve komutanların ikamet ettiği bir yerdi. Selim Özcan'ın şehzadeler dönemini inceleyen çalışmasına göre asıl biçimini Çelebi Mehmed'in Amasya sancakbeyliği sırasında, 1396'da Gümüşlüzâde köşkü olarak bilinen yerin Gümüşlüzâde Hoca Celâleddin Çelebi'den satın alınıp buraya büyük bir saray yapılmasıyla kazandı. Aynı çalışma sarayın Osmanlı döneminde yaklaşık 350 yıl boyunca saray olarak kullanıldığını ve II. Murad ile oğlu Ahmed Çelebi'nin, II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed'in ve I. Selim'in doğduğu mekân olarak anıldığını yazar. Yüzyıllık sayının yuvarlak olduğu açıktır; ancak sarayın şehzade sancaklarının en parlak çağında Amasya'nın siyasî merkezi olduğu konusunda kaynaklar birleşir.
Şehzadelerin taşraya gönderilmesi on altıncı yüzyılın sonlarında terk edildiğinden, 1734'te sarayın uzun süredir asıl işlevini yitirmiş olması mümkündür. Onarılmamasının nedeni de bu olabilir, ama kaynaklar bunu açıkça yazmaz; yalnızca sarayın bu depremden sonra yeniden yapılmadığını bildirir. Önceki sarsıntılarda defalarca yıkılıp onarılan bir yapının bu kez onarım görmeden terk edilmesi, yine de bir dönemin kapandığını düşündürür. Şehzade sancağı olarak geçen yüzyılların taşınabilir kalıntısı, bir depremle birlikte tarihe karışmıştır.
On Sekizinci Yüzyılın Sonu: 1776 ve 1794
29 Ekim 1776'da Vezirköprü ve Merzifon'u etkileyen bir deprem meydana geldi. Kadı sicillerine göre bu sarsıntıda, önceden beri harap durumda olan Ayşe Hatun Türbesi yıkıldı. Sicil kaydının önemi, ihmal edilmiş bir yapının bir depremde son darbeyi almasını belgelemesindedir; deprem çoğu zaman bakımsız ve zayıflamış yapıları yok eder.
18 Temmuz 1794'te Çorum bölgesinde büyük bir deprem yaşandı. Sarsıntıdan Amasya da etkilendi. Kayıtlar hasarın biçimi hakkında bilgi vermez. Yine de Amasya'nın etkilendiği depremlerin merkezinin gitgide şehrin çevresindeki ilçelere, Merzifon, Vezirköprü ve Çorum yönüne kaydığı görülür. 1776 ve 1794 kayıtları, Amasya'yı fay hattı boyunca sıralanmış bir yerleşimler dizisinin parçası olarak gösterir.
Şehrin Hafızasını Tutan Yazar
1734'ten 1794'e uzanan bu kayıtların önemli bir kısmı, tek bir yazarın çalışmasına dayanır. Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Kasım 1869'da Amasya'nın Çeribaşı mahallesinde, Abdizâde Hacı Mehmed Ağa'nın oğlu olarak doğdu. İlk öğrenimine 1879'da mahalledeki Balcı Mektebi'nde başladı, 1883'te girdiği rüşdiyeyi 1887'de bitirdi. Kendi anlatımına göre okul yıllarında Fars dili ve edebiyatı üzerine özel dersler aldı, Abdüllatif Efendi Kütüphanesi'ndeki kitapları inceledi ve Amasya tarihine dair ilk bilgileri o sırada toplamaya başladı. 1889'da İstanbul'a gitti, 1899'da Tokadîzâde Ahmed Nûreddin Efendi'den icâzet aldı. Sonraki yıllarda kadılık görevlerinde Vezirköprü, Osmancık, Niksar ve Refahiye'de bulundu. Son memuriyeti Evkaf Nezareti'nde eski kayıtların mütercimliğiydi.
Bu görevlerin hepsi, onun şer'iyye sicillerine ve vakıf belgelerine erişmesini kolaylaştırdı. Kaynaklara bakarak çalışması, İstanbul ve civarındaki mahkeme sicillerini Amasya ricâli için taraması, Hanya ve Şam kütüphanelerinde çalışması ve el yazmalarını, vakfiyeleri, kitabeleri, mezar taşlarını bir araya getirmesi onun yöntemini belirler. Bu yöntem, 1668'den 1776'ya kadar kadı sicillerinde ve vakıf kayıtlarında geçen deprem notlarının Amasya tarihine nasıl girdiğini de açıklar.
Amasya Tarihi aslında on iki cilt olarak tasarlanmıştı. İstanbul'da 1912-1928 yılları arasında yalnızca dört cildi basılabildi; IV. cildin bakiyesi 1935'te çıktı. Amasya Belediyesi 1979'da eseri satın aldı; V. cilt kayıptır, yazma hâlindeki VI-XII. ciltler ise emanet olarak Süleymaniye Kütüphanesi'ndedir. I. cilt şehrin kuruluşunu, semtlerini, kalelerini, mahallelerini, camilerini ve türbelerini, edipleri, hattatları, şeyhleri, âlimleri ve medreseleri anlatır; III. ve IV. ciltler ise Osmanlı dönemini ve 1688'e kadar Amasya'da yetişen âlimleri, şeyhleri ve buraya gelen valileri ele alır. Yayımlanan ciltlerin kapsadığı dönem 1688'de bittiğinden, 1734 kaydının hangi ciltten alındığı dışarıdan anlaşılamaz; yayımlanmamış ciltlerden geldiği düşünülebilir ama bunu gösteren bir belge yoktur.
Eserin güvenilirliği konusunda iki ayrı yargı vardır. Franz Babinger, bazı konularda eseri "gerçek bir hazine" olarak niteler ve en azından kısmen bir Batı diline çevrilmesini önerir. Buna karşılık Yasar'ın başvurduğu kaynakları çoğunlukla göstermemesi ve bazı konularda aşırı etimolojik benzetmelere kalkışması, bazı araştırmacılarda ilmî değeri hakkında tereddüt doğurmuştur. Bu iki tutum bir arada düşünüldüğünde, Amasya'nın deprem kayıtlarında Yasar'a dayanan her bilginin, bağımsız bir belgeyle teyit edilene kadar ihtiyatla kullanılması yerindedir. 1734 kaydı tam da bu türden bir bilgidir. Yasar, Erzincan depreminden önce, 10 Şubat 1939'da Şişli'deki evinde öldü ve Feriköy Mezarlığı'na gömüldü.
Aletsel Dönem: 1939'dan Sonraki Sarsıntılar
1900'den sonra depremler cihazlarla ölçülmeye başlandı ve kayıtlar belirgin biçimde ayrıntılandı. Kuzey Anadolu Fay Hattı boyunca son yüzyılda büyük depremlerin batıya doğru düzenli bir göç izlediği görülür. 1939 Erzincan depremiyle başlayan dizi, 17 Ağustos 1999 İzmit depremine kadar uzanan bu dizide fay hattının büyük bölümü batıya doğru art arda kırılmıştır. Amasya, dizinin doğuda başlayan kısmının hemen yanında yer alır.
26-27 Aralık 1939 Erzincan Depremi
Büyüklüğü 7,8 olan deprem, 26-27 Aralık gecesi saat 02.00 sularında Kuzeydoğu Anadolu'yu sarstı. Kayıtlı yerel saat 01.57'dir ve sarsıntının 52 saniye sürdüğü belirtilir. Yaklaşık 360 kilometre uzunluğunda bir fay hattı kırıldı ve etki alanı içinde toplam 32.962 kişi hayatını kaybetti; başka bir kayıtta resmî sayı 32.968 ve yıkılan bina sayısı 116.720 olarak verilir. Ölü sayısının bu kadar yüksek olmasında şiddetli kış koşullarının, arama kurtarmanın ve yardımın güç şartlarda yürümesinin payı olduğu belirtilir. Aynı gün hava sıcaklığı eksi 30 dereceye kadar düşmüştür.
Kandilli kayıtlarında yüzey dalgası büyüklüğü 7,9, USGS değerlendirmesinde moment büyüklüğü 7,8 olarak geçen deprem, derinliği yaklaşık 20 kilometre olan, doğrultu atımlı bir kırılmanın ürünüydü. Merkez üssü Erzincan Ovası'ndadır; ova akarsu çökellerinden oluşan ve tarihî belgelere göre son bin yılda onbir kez tümüyle yıkıma uğramış bir alandır. Büyüklüğüyle Anadolu'da kayıtlı en büyük depremlerden biri sayılan bu sarsıntı, 1939 ile 1999 arasında Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde batıya doğru göç eden büyük depremler dizisinin ilkidir. Amasya'nın kendi tarihindeki büyük kırılma ise bundan üç yüz yetmiş yıl önce, 1668'de yaşanmıştı; 1939 depremi Amasya için merkez üssü sayılmaz, geniş bir etki alanının kenarında kalır.
Amasya bu depremin doğrudan merkezinde değildi, ancak etki alanının içindeydi. Dönemin Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekili Hulusi Alataş, Meclis'te depremin Erzincan, Sivas, Amasya, Tokat, Samsun, Ordu, Giresun, Gümüşhane, Yozgat ve Tunceli vilayetlerinde yıkıcı etki yaptığını söylemiş ve ilk rakamları vermiştir: 23.131 ölü, 7.994 yaralı, 16.385 tamamen yıkılmış ev ve içine girilemeyecek 9.157 ev. Alataş, rakamların her gün değiştiğini de belirtmiştir. Yani Amasya, ilk günlerin resmî dökümlerinde zarar gören vilayetler arasında anılır, ancak vilayetin kendi içindeki kaybın ayrı bir tablosu incelenen kaynaklarda yer almaz.
Depremin Amasya'daki yapılara etkisi en çok Sultan Bayezid Külliyesi üzerinden izlenebilir. Külliyeyi bir vakıf belgesi üzerinden inceleyen çalışmalara göre 1939 depreminde Beyazıt Camii yeniden zarar gördü, son cemaat yerinin bazı kemer ve kubbeleri yıkıldı. Medresenin önemli bir bölümü de bu sarsıntıda ve 1943 depreminde yıkıldı; 1952 ile 1971 arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılarak kütüphane olarak kullanılmaya başlandı. Caminin 1960'lı yıllardaki tamiri ise TDV İslâm Ansiklopedisi'nde başarılı bulunmaz. Bugün görülen külliye, 1590, 1668 ve yirminci yüzyıl depremlerinin ardından üst üste yapılmış onarımların sonucudur.
Amasya'nın yardım ağındaki yeri de kayıtlıdır. İlhan Haçin'in Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'ne dayanan çalışmasındaki sevkiyat tablolarına göre Amasya vilayetine, Sivas Transit Deposu'ndan 9 ton erzak ve 9.406 parça giyim eşyası, Samsun deposundan ise 50 parça erzak gönderildi. Aynı çalışma, depremzedelerin iskân edildiği yerler arasında Amasya'yı da sayar: yeni yapılan evlere 324 kişi yerleştirilmiştir. Ocak 1940'ın ilk günlerinde İsmet İnönü'nün Amasya'dan döndüğü ve Dahiliye ile Sıhhiye vekillerine bölgedeki durumu aktardığı da kayıtlıdır; Erbaa'ya yardımın Tokat yerine Samsun'dan yapılması talimatı bu görüşmenin sonucudur. Dolayısıyla Amasya, 1939'dan sonra yardım alan bir yer olduğu kadar bölgesel yardım güzergâhında bir durak olarak da görünür.
Depremin yarattığı yıkım, Türkiye'de deprem yönetmeliklerinin yürürlüğe konmasında etkili kabul edilir. Bu gelişme Amasya'ya özgü bir belgeyle desteklenmez, ancak şehrin yirminci yüzyıl boyunca yapılaşmasında genel yönetmeliklere bağlı kalacağı açıktır.
1942, 1943 ve 1996
1939'dan üç yıl sonra, Kasım-Aralık 1942'de Laçin, Hamamözü, Osmancık ve Çorum çevresini etkileyen, yaklaşık birer hafta arayla meydana gelen üç deprem yaşandı. Hasar dağılımı nedeniyle bunlar Kızılırmak Vadisi depremleri diye adlandırılır. İkincisi 2 Aralık'ta, Osmancık'ın kuzeyinde Merzifon-Gümüşhacıköy fay hattında oluştu; büyüklüğü 5,9'du. Vadi içindeki ve yamaçlarındaki yerleşimlerde ağır hasar doğdu ve beş kişi öldü. Bu depremlerden ayrı olarak, 20 Aralık 1942'de Tokat'ın Erbaa ilçesi merkezli, yüzey dalgası büyüklüğü 7,0 olan bir deprem yaşandı; yaklaşık 3000 kişinin öldüğü bu sarsıntıda en büyük zararı Erbaa gördü, Niksar ve Almus da etkilendi. İki serinin birbirinden ayrı olması önemlidir: Amasya il sınırlarına yakın olan ilki Kızılırmak havzasındadır, ikincisi ise Kelkit-Yeşilırmak yönünde, 1939 kırığının batı ucuna yakın bir yerdedir.
26-27 Kasım 1943'te Tosya-Ladik depremi meydana geldi. Yüzey dalgası büyüklüğü 7,5-7,7 olarak verilen deprem yaklaşık 4000 can kaybına yol açtı ve 280 kilometrelik bir yüzey kırığı oluşturdu. Amasya ile ilişkisi yapılar üzerinden bilinir: Beyazıt Külliyesi'ni anlatan kaynaklara göre 1943 depremi de kubbelere büyük hasar verdi ve medresenin yıkılan bölümlerine katkıda bulundu.
Yakın dönemde il kayıtlarına geçen en son önemli deprem 14 Ağustos 1996 tarihli Mecitözü depremidir. Büyüklüğü 5,6 olan bu sarsıntıda Mecitözü ve Merzifon'a bağlı köylerde ağır hasar oluştu, bir kişi öldü, dokuz kişi yaralandı ve toplam 2.606 konut zarar gördü. Hasarın yoğun olduğu yerler Akpınar, Oymaağaç, Mahmutlu, Balgöze, Diphacı ve Karasar köyleridir. Depremin merkezi Mecitözü ile Merzifon arasındadır ve ilişkili fay Sarıbuğday-Çorum fayıdır.
Zemin, Yapı ve Tekrar Riski
Kayıtlardan çıkan genel sonuç, Amasya ve çevresinin 1500'lerden sonra defalarca büyük ve yıkıcı depremlere maruz kaldığıdır. Yerel derlemeler bu tabloya önemli bir yorum ekler: eski Amasya kentinin dayanıklı kireçtaşları üzerine yerleştiği düşünülürse, geçmişte hasar yapmayan depremler bile bugün tekrarlansa, Yeşilırmak alüvyonları üzerinde genişleyen modern şehirde yıkıcı etkilerin çok daha büyük olacağı açıktır. Aynı tespit Taşova, Merzifon, Suluova, Gümüşhacıköy ve Hamamözü ilçeleri için de geçerlidir. Yani şehrin yer değiştirmesi, tarihî depremlerin etkisini azaltan kaya zeminden, aynı büyüklükteki bir sarsıntıda daha ağır hasar doğurabilecek gevşek zemine doğru olmuştur.
Yeşilırmak boyundaki ahşap konakların ve Yalıboyu evlerinin depremde taş yapılara göre daha esnek davrandığı sık söylenir. Genel mühendislik bilgisi bu görüşü destekler; ancak Amasya'ya ilişkin incelenen kayıtlarda, bu evlerin belirli bir depremde nasıl davrandığını gösteren doğrudan bir belge bulunmamaktadır. Kayıtlı hasarların neredeyse tamamı camilerin kubbelerinde, minarelerde, kale duvarlarında ve kâgir yapılarda toplanır; yani zarar gören, ağır kütleli ve yüksek yapılardır. Bu örüntü, depremin yatay sarsıntısına karşı kubbe ve minarenin en kırılgan kısımlar olduğunu gösterir.
Kronoloji
MS 236: Amasya çevresinde kayıtlara geçen ilk yıkıcı deprem; izine Roma kayıtlarında rastlanır.
MS 509: Bölgede kayıtlı bir başka deprem; hasarına dair bilgi çok azdır.
1579: Mühimme Defterleri'nde kayıtlı; Çorum'da etkili, Amasya'da Hızır Paşa Camii, imareti ve medresesi hasar gördü.
Kasım 1590 (kimi çalışmalarda 1591): Sultan II. Bayezid Külliyesi'nin camisinde kubbe ve kemerler, imaretin kubbeleri kısmen yıkıldı; hemen onarıldı.
1647-1648: Hacı Hamza Mescidi, Fethiye Camii ve Hilafet Gazi Medresesi hasar gördü.
16 veya 17 Ağustos 1668: Niksar-Bolu arası fay kırıldı; Amasya'da Beyazıt Camii'nin kubbeleri ve minareleri, kale duvarları ve Bedesten'in birçok yeri yıkıldı; külliye bir yıl içinde onarıldı.
14 Ekim 1684: Kâgir binaların çoğu hasar gördü; Beyazıt Camii yeniden zarar gördü.
1734: Beyler Sarayı hasar gördü ve bir daha onarılmadı.
29 Ekim 1776: Vezirköprü ve Merzifon'u etkileyen depremde Ayşe Hatun Türbesi yıkıldı.
18 Temmuz 1794: Çorum bölgesindeki büyük deprem Amasya'yı da etkiledi.
26-27 Aralık 1939: Erzincan depremi; Amasya etki alanındaki vilayetler arasındadır, Beyazıt Camii'nin son cemaat yeri hasar gördü.
Kasım-Aralık 1942: Kızılırmak Vadisi depremleri; 2 Aralık'taki 5,9 büyüklüğündeki deprem Osmancık civarında ağır hasar yaptı. 20 Aralık'ta Erbaa merkezli, 7,0 büyüklüğünde ayrı bir deprem yaşandı.
26-27 Kasım 1943: Tosya-Ladik depremi; Beyazıt Külliyesi'nin kubbeleri büyük hasar gördü.
14 Ağustos 1996: Mecitözü depremi (5,6); 2.606 konut hasar gördü.
17 Ağustos 1999: İzmit depremi; 1939'da Erzincan'da başlayan batıya doğru kırılma dizisinin son büyük halkası oldu.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- "Amasya Tarihi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, 1991, s. 6-7. islamansiklopedisi.org.tr
Akademik çalışmalar
- Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 5.
- İlhan Haçin, "1939 Erzincan Büyük Depremi", Cumhuriyet Üniversitesi, Mart 2014 (dergipark.org.tr/tr/download/article-file/675865).
- "1939 Erzincan Büyük Depremi ve Erzincan Vilayetinde Yardım Faaliyetleri", ATAM Dergisi (atamdergi.gov.tr/tam-metin/58/tur). atamdergi.gov.tr
Resmî kaynaklar
- Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Depremler", amasya.ktb.gov.tr/TR-59473/depremler.html
Diğer kaynaklar
- Turgut Akpınar, "Hüseyin Hüsâmeddin Yasar", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 18, 1998, s. 551-552. islamansiklopedisi.org.tr
- "1939 Erzincan depremi", Vikipedi (tr.wikipedia.org/wiki/1939_Erzincan_depremi). tr.wikipedia.org
- "1942 Niksar-Erbaa depremi" ve "1943 Tosya-Ladik depremi", Vikipedi.
Çevrimiçi kaynaklar









