On altıncı yüzyılın sonu ile on yedinci yüzyılın başı, Anadolu'nun toplumsal düzeninin en ağır sarsıntıyı geçirdiği yıllardır. Celâlî isyanları adıyla anılan bu hareketler yalnız birkaç eşkıya başının işi olmadı; Sivas, Tokat, Çorum ve Amasya çevresini kapsayan geniş bir coğrafyada köylüyü, medrese öğrencisini, askerden artakalanları ve görevinden uzaklaştırılmış idarecileri aynı dalgaya sürükledi. Yeşilırmak havzası bu dalganın yalnız geçiş yolu olmadı. Amasya sancak merkezi olarak kuşatıldı, bir bölümü yakıldı, sancak beyliği el değiştirdi ve şehir yaklaşık altı yıl boyunca bir yönetim belirsizliği içinde yaşadı.
Celâlî Adının Kökeni
Celâlî sözü "Celâl'e mensup" anlamına gelir ve on altıncı yüzyılın başında ayaklanan Bozoklu Şeyh Celâl'e dayanır. Şeyh Celâl 1519'da mehdîlik iddiasıyla Tokat çevresinde isyan etti. İsyan şiddetle bastırıldı, ama bundan sonra hangi gerekçeyle ve hangi türden çıkarsa çıksın her ayaklanma, halk arasında onun adına nisbetle Celâlî diye anılmaya başladı. Zamanla kendisine zarar veren her âsiyi Celâlî sayan bir dil yerleşti; kaynaklarda da isyancı başının adı bu sıfatla birlikte geçer. Osmanlı yönetimi bu hareketleri "hurûc ale's-sultân", yani hükümdara karşı çıkış olarak değerlendirdi ve fetva makamı da bu hükmü verdi.
Amasya bu sürecin ilk evresine de yabancı değildi. İkinci Bayezid döneminde Şah İsmâil'in propagandası Anadolu'da karşılık bulmuş, Yavuz Sultan Selim tahta çıktığı sıralarda Nur Ali adlı bir âsi Tokat ve Amasya taraflarına hâkim olmuştu. Hüseyin Hüsâmeddîn Yaşar, Amasya Tarihi'nde Mercidâbık yılına (922/1516) ait bir olayı anlatır: Celâlî adıyla anılan topluluklar şehrin batı ve güney yanlarından saldırarak Ferhad Boğazı'na kadar gelmiş, boğazın iki yakasına yerleştirilen toplar ve okçular onları şehre sokmamış, Amasya muhafızı Hacı Ahmed Bey halkı silahlandırarak direnmişti. Soruşturmayı yürüten defterdar Amasyalı Kadızâde Mehmed Çelebi, saldırının, saldıranların çokluğu kadar şehrin içinde gizlenen Kızılbaşlara da bağlı olduğunu belirledi. Tebrizli Kutb ile Koca Mîr Gıyâseddîn Şîrâzî adlı kişiler bu olayda suçlu bulunanlar arasındaydı; Gıyâseddîn 923 Muharrem'inde idam edildi, Kutb ise Merzifon'da bir evde yakalanıp Amasya'da halkın gözü önünde asıldı. Yüzyılın ilk yarısında Baba Zünnûn ve Hacı Bektâş soyundan geldiğini söyleyen Kalender gibi isimlerin çıkardığı, Alevîlik ve saltanat davasıyla birleşen isyanlar da aynı çatı altında anılır. Yaşar, 933 yılı dolaylarında (1526-27) Varaylı Zünnûn Halîfe'nin Yozgat ile Tokat arasında kırk bin, Kalender Paşa'nın Ankara çevresinde otuz bin kadar taraftarla harekete geçtiğini yazar. Bu yazının asıl konusu olan hareket ise, adı aynı olsa da, daha çok iktisadî ve idarî bir çözülmenin ürünüdür.
İsyanların Zemini
On altıncı yüzyılda Anadolu'nun nüfusu hızla artmış, ama ekilebilir toprak buna ayak uyduramamıştı. Toprağını kaybeden çiftbozan köylüler devlet ve ümerâ kapılarında "kapı halkı" olmaktan başka çare bulamıyor, iş bulamayanlar "garip-yiğit" adıyla sokaklarda ve imaret çevrelerinde başı boş kalabalıklar oluşturuyordu. Medreseyi bitirip kadro bulamayan suhteler de aynı havuza katıldı. Şehzade Bayezid'in isyanı sırasında "yevmlü" adıyla maaşa bağlanan tüfekli askerler, isyanın bastırılmasından sonra dağılıp eşkıyalığa yöneldi. Bu dönemde tüfek de köylüye kadar yayılmış, kaynaklar halkın sapan demirini tüfekle değiştirdiğini anlatır.
Ekonomik bunalım bu tabloya eklendi. Çarşılar ayarı düşük akçeyle dolmuş, enflasyon artmış, ziraatı bırakan reâyâ kıtlık tehlikesini büyütmüştü. Taşradaki idareciler görevlerini para karşılığında satın alıyor, kısa sürecek görev süresi içinde olabildiğince çok vergi ve "salgun" toplamaya çalışıyordu. Kitâb-ı Müstetâb'daki bir beyit bu durumu şöyle dile getirir: "Âşikâre bey' iderler kahbe-zenler mansıbı / Niçe kopmasun Celâlî nice olmasun kıtâl". Taşra idarecilerinin bu uygulamaları Kanûnî'nin son yıllarında başlamış, 1565'te imparatorluğun her yanına bir adâletnâme gönderilmesi sorunu çözmemişti. Uzun süren Osmanlı-Avusturya savaşları (1592-1606) hem asker ve para ihtiyacını artırdı hem de Anadolu'yu savunmasız bıraktı. Cigalazâde Sinan Paşa'nın 1596'daki yoklaması sırasında Anadolu'ya kaçan zeâmet ve timar sahibi ile kapıkulundan otuz bin kadar kişi isyancıların saflarını kalabalıklaştırdı. Bazı kaynaklar isyanı doğrudan Haçova firarilerinin cezalandırılmasına bağlar; TDV maddesi bu açıklamayı doğru bulmaz ve nedenleri başı boş leventlerde, mağdur timarlı sipahilerde, işsiz suhtelerde ve sahipsiz reâyâda arar.
Hüsâmeddîn Yaşar olayı kendi çağının bakışıyla başka bir yönden okur. Ona göre isyanın arkasında, devlet katında önemli görevlerin Enderûn'dan yetişen devşirme kökenli kişilere ayrılması ve Anadolu'nun Türk sipahi ve ulemâsının vezâret ile sadâret gibi mevkilerden dışlanması yatıyordu. İsyan önderlerinin iki ana isteği, Türklerin de Enderûn'a alınması ve yüksek devlet görevlerine yükselebilmesiydi. Bu yorum Yaşar'a aittir; ansiklopedik çalışmalar daha çok iktisadî ve idarî çözülmeyi öne çıkarır. Her iki anlatımda da dikkat çeken ortak nokta, isyan önderlerinin çoğunun daha önce devlet hizmetinde bulunmuş, görevinden azledilmiş ya da vaat edilen sancağı alamamış kişiler olmasıdır.
Karayazıcı Abdülhalim
İlk büyük Celâlî isyanını başlatan Karayazıcı Abdülhalim, Urfa bölgesindeki Kılıçlı aşiretine mensuptu. Lakabını sekban bölüğünde yazıcılık yapmasından alır. Osmanlı-Avusturya savaşlarının Anadolu'da sükûneti bozduğu yıllarda altı bölük halkına yazıldı, bir süre sınır kalesinde muhafızlık yaptı, sonra Malatya taraflarında il erlerine yiğitbaşı olarak atandı. Bir sancak beyinin kaymakamlığına geldiğinde etrafına levent bölükleri topladı. Sancak başkasına verilince buradan ayrılmadı, sancağı teslim almaya gelen beyi öldürdü ve böylece isyan bayrağını açtı. Yanına çoğu asker kaçağı olan gruplar akın etti ve yirmi bin kadar sekbandan oluşan bir kuvvet doğdu. Harput, Malatya ve Maraş sancak beyleri birleşip onunla savaşmaya kalkıştılar, ama yenilerek geri çekildiler. Bu zaferden sonra bölgedeki Celâlî reisleri onun etrafında toplandı.
Bu reisler arasında kardeşi Deli Hasan, Amasyalı Deli Zülfikâr, Malatyalı Karakaş Ahmed, Ankaralı Kalenderoğlu Mehmed, Gâvur Murad, Tekeli Mehmed, Ağaçtan Pîrî, Kara Said, Hüseyinoğlu İshak, Adanalı Sevündük, Bağdatlı Uzun Halil, Kalın Dudak Mahmud ve Köprülü Şâban vardı. Aynı listeyi Hüsâmeddîn Yaşar da aktarır ve Karayazıcı'nın başkomutanlığında toplanan kuvvetlerin toplamını yetmiş binden fazla gösterir; bu rakam dönemin kaynaklarında olduğu gibi büyütülmüş olmalıdır, çünkü TDV maddesi yetmiş bine varan Celâlî sayılarını mübalâğalı sayar. Listede Amasya'yla doğrudan bağı olan ikinci bir isim daha dikkat çeker: Köprülü Sarı Şaban. Köprü (bugünkü Vezirköprü) o yıllarda Amasya sancağına bağlıydı. Yaşar, Köprü'nün ileri gelenlerinin Sarı Şaban'a karşı Durak Ağa'nın yanında şehri savunduğunu da kaydeder.
Hüseyin Paşa'nın Amasya Kalesi'nden Kaçışı
Karayazıcı'nın Amasya'yla ilişkisini belirleyen gelişme, şehrin kalesinde yaşandı. Hüsâmeddîn Yaşar'ın aktardığına göre Anadolu müfettişi Hüseyin Paşa, Anadolu'daki zorbaları ve onları destekleyen ayanı cezalandırmaya çalışıyor, isyan başbuğlarının bazılarına sancak verip adamlarına boşalan dirlikleri dağıtarak ocağı söndürmeye uğraşıyordu. Amasyalı Yaramaz Ahmed Ağa'ya Karahisâr-ı Şarkî, Deli Mustafa Ağa'ya Erzincan sancağını verdirmesi bu çabanın örneğidir. Sivas beylerbeyi Mahmud Paşa'nın zulmüne karşı onun azlini istediğinde ise sipahi ve yeniçeri kodamanlarının şikâyetleriyle karşılaştı. İşin iç yüzünü bilmeyen merkez şikâyetçilere inandı; Hüseyin Paşa 1007 Şevvâl'inde görevden alındı ve kethüdâsı Deli Zülfikâr Ağa'yla birlikte Amasya kalesinde hapsedildi.
Amasya sancağına bu sırada Sivas'ın Yıldızeli'nden gelen İbrâhim Bey, bilinen adıyla Yıldızlı İbrâhim Bey atanmıştı. Yaşar'a göre ya kasıtlı bir ihmalle ya da verdiği gizli talimatla, Hüseyin Paşa ile Deli Zülfikâr Ağa kaleden kaçma fırsatı buldu. Kale dizdârı İbrâhim Ağa ile müstahfızlar bağlandı ve 1007 Zilhicce'sinde (1599 yazı) iki tutuklu isyancılara katıldı. Merkez bunun üzerine paniğe kapıldı. Yaşar'ın değerlendirmesine göre Hüseyin Paşa'nın isyan saflarında bulunması, devlet için olduğu kadar Karayazıcı için de tehlikeliydi, çünkü liderlik ona geçebilirdi. TDV maddesinde Habeş beylerbeyliği yapmış, istediği göreve getirilmeyince Karaman'da isyan etmiş Hüseyin Paşa diye geçen ve Karayazıcı'nın vezîriâzamı sayılan kişi, anlatılan Hüseyin Paşa ile aynı olmalıdır; ikisi de Karayazıcı'nın yanında bulunmuş, sonra teslim edilerek İstanbul'a gönderilmiştir. Bâbıâli Hüseyin Paşa'yı teslim etmesi karşılığında Karayazıcı'ya Amasya sancağını vermeyi kabul etti.
Amasya Sancağı ve Geldiklan Sahrası
Yaşar'a göre Abdülhalim, 1007 Zilhicce'sinde Ankara yakınındaki Çubukova'da isyanını ilan etti ve Yıldızlı İbrâhim Bey'in azliyle birlikte 1008 Muharrem'inde (Ağustos 1599) Amasya sancak beyi oldu. Deli Zülfikâr'ı mütesellim olarak Amasya'ya, Hüseyin Paşa'yı İstanbul'a gönderdi. Kendisi Çorum yoluyla Amasya'ya yönelirken Çorum beyi Murad Bey, kendisini yakalama fermanı olmasına rağmen gösterişli bir törenle karşıladı. Abdülhalim Geldiklan sahrasına çadırını kurdu, şeyhülislâmlık makamına Kayserili Şeyh Abdurrahîm Efendi'yi getirdi, Kalenderoğlu Mehmed'i vezîri yaptı, kendisini "Halîm Şah" diye anan tuğralı fermanlar yazdırdı. 1008 Rebîülevvel'inde Amasya'ya bağlı Geldiklan nahiyesindeki Ortaköy'ü merkez edindi ve buradan imamlar, hatipler atayıp berat ve ferman dağıttı.
Bu sıralamayı TDV maddesi biraz farklı verir. Ansiklopedinin dayandığı anlatıma göre Karayazıcı ile Hüseyin Paşa Urfa Kalesi'ni 1008 Rebîülâhir'inde (Kasım 1599) ele geçirmiş, Serdar Sinan Paşazâde Mehmed Paşa'nın baskısı altında cephane ve iaşe sıkıntısına düşen Karayazıcı aman dilemiş, kendisine Amasya veya Antep sancağının verileceği sözünü alınca Hüseyin Paşa'yı teslim etmiştir. Hüseyin Paşa İstanbul'a gönderilerek 22 Receb 1008'de (7 Şubat 1600) idam edildi. Karayazıcı sonunda Çorum sancağıyla ödüllendirildi. İki anlatımda da Amasya sancağı, bir isyan önderine vaat edilebilecek bir mevki olarak karşımıza çıkar. Karayazıcı'nın Amasya sancağına hangi tarihte ve hangi sıfatla oturduğu bu yüzden kesin değildir.
Yaşar, Karayazıcı'nın o günlerdeki nüfuzunu "müthiş" diye niteler. Sivas beylerbeyi Mahmud Paşa bu nüfuzdan ürküp Karayazıcı'ya bey'at etti ve onun adına Sivas beylerbeyi oldu; Amasya mütesellimi Deli Zülfikâr da beş bin piyade ile üç bin süvariden oluşan kuvvetiyle Geldiklan sahrasında ona katıldı. Karaman beylerbeyi Dârendeli Nûh Paşa'ya bu kalabalığı her ne pahasına olursa olsun dağıtma emri çıktı. Merkez Sivas'a Alacaatlı Ahmed Paşa'yı, Amasya'ya Yaramaz Ahmed Bey'i gönderdi. Yaramaz Ahmed, Köprülü bir debbağın oğlu olup Amasya'daki debbağhanede çalışarak mültezimliğe yükselmiş, Deli İbrâhim Paşa'nın zulmü yüzünden isyan ettiği için bu lakabı almış, sonra müfettiş Hüseyin Paşa'nın önerisiyle mirlivâ olmuştu. Amasya ayanı ve ulemâsına dayanarak Karayazıcı'yı Geldiklan sahrasından kaldırdı; Amasya sipahileri ona destek verdi ve Karayazıcı'nın kuvvetlerine karşı üstünlük sağladı. Yaşar, isyancılar arasında gerçekten eşkıyalık yapanların bulunduğunu, Ahmed Bey'in Amasya'yı en çok bunlardan koruduğunu belirtir.
Karayazıcı'nın Sonu
Çorum'da halka zulmetmekle suçlanan Karayazıcı üzerine Sokulluzâde Hasan Paşa gönderildi. Altıncı vezir Hacı İbrâhim Paşa serasker tayin edilmiş, Bağdat'tan hareket eden Hasan Paşa ise gecikmişti. TDV'ye göre Kayseri ovasında Karayazıcı'nın yirmi bin kişilik ordusu Hacı İbrâhim Paşa'yı yendi (14 Rebîülevvel 1009/23 Eylül 1600) ve ordugâhını yağmaladı. Karayazıcı'nın kendi adına Eylül 1600 tarihli bir ferman yazdığı, bu fermanda Kayserili Mehmed adında birini vergilerden muaf tuttuğu da anlatılır. Yaşar da bu yenilgiyle isyancıların çok güçlendiğini yazar.
Hasan Paşa yenilgi haberini alınca vakit yitirmeden harekete geçti ve Karayazıcı'yı Elbistan yakınlarındaki Sepetli mevkiinde yendi (12 Safer 1010/12 Ağustos 1601). Otuz bin kişilik ordusunun üçte birini kaybeden Karayazıcı yaralı olarak Canik dağlarına çekildi, kardeşi Hasan ise Tokat Kalesi'ne sığındı. Karayazıcı'nın ölümü hakkında iki rivayet vardır: birine göre anlaşmazlığa düştüğü adamları onu öldürdü, ötekine göre aldığı yaralardan öldü. Ölüm haberi İstanbul'a 1010 Ramazan'ında, yani 1602'nin ilk aylarında ulaştı. Yaşar ise farklı bir tabloyu öne çıkarır. Ona göre Abdülhalim zamanla amacından saparak kendi nüfuz ve saltanatına kapılmış, isyan reislerini tanımaz olmuş, bunun üzerine 1010 Receb'inde reisler arasında çıkan muhalefet ve çekişme sonunda ortadan kaldırılmıştır.
Ansiklopedi, Karayazıcı'nın saltanat iddiasını ciddi bulmaz ve doğrudan Osmanlı hânedanını hedef almadığını belirtir. Asıl niyeti bir sancak beyliği ya da beylerbeyilik elde etmekti. Yaşar da isyan başbuğlarının cumhûrî bir şekil ve tarz içinde amaçlarına ulaşmak istediğini, Karayazıcı'nın ise bu ortak amacı bırakıp kendi saltanatına yöneldiğini yazar. Orhan Türkdoğan, Yaşar'ın isyancıların kendi adlarına sikke bastırdığına dair kaydını, kimi Celâlî şeflerinin devletten ayrılma eğilimi gösterdiğinin işareti olarak yorumlar. Karayazıcı'nın isyanı, Celâlî denilen grupların bir araya gelerek topluca tavır aldığı ilk hareket olması bakımından ayrı bir önem taşır.
Deli Hasan'ın Öne Çıkışı
Karayazıcı'nın yerine kardeşi Deli Hasan geçti. Hüsâmeddîn Yaşar'a göre reisler, uzun görüşme ve çekişmelerden sonra onu başlarına seçti. Tokat'a kadar gelen serdar Sokulluzâde Hasan Paşa kuşatıldı ve 1010 Zilhicce'sinde (1602 baharı) öldürüldü, ordusu dağıldı. Bir anlatıma göre Hasan Paşa, kaleden kaçan birinin onun oturduğu yeri haber vermesi üzerine bir tüfek atışıyla vurulmuştu. Tokat bu olaylarda büyük zarar gördü, Yaşar'ın deyişiyle "yanıp kül oldu"; kendilerine uymayanlar "Osmanlı" diye kılıçtan geçirildi. Deli Hasan buradan sonra Ankara taraflarına geçip şehirden haraç aldı, 1602'de Anadolu beylerbeyliğinin merkezi Kütahya'yı yaktı, Afyonkarahisar yönüne ilerledi. Bu tablo Orta ve Kuzey Anadolu'da devletin neredeyse hiçbir direnç gösteremediği bir dönemi gösterir.
Merkez, Avusturya savaşı sürdüğü için Anadolu'ya kuvvet ayıramıyordu. Çıkış yolu müzakere oldu. Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa döneminde Deli Hasan'a Bosna beylerbeyiliği, adamlarına sancak beyliği ve kapıkulu süvarîliği verildi; tarihi Yaşar 1012 Şevvâl'ine (1604 başı), TDV 1603'e yerleştirir. Böylece onları Avusturya seferine göndererek Anadolu'dan uzaklaştırmak istediler. Deli Hasan Bosna'da da kötülüklerini sürdürdü, bunun üzerine Temeşvar beylerbeyiliğine alındı, sonra Belgrad'a kaçtı ve 1606'da orada öldürüldü. Ne var ki bu yatıştırma yöntemi öteki reisleri de cesaretlendirdi: Tavil Ahmed, Canbolatoğlu ve Kalenderoğlu gibi isimler isyanlarını büyüttü. Tavil Ahmed'e de Şehrizor beylerbeyiliği teklif edilmiş, o ise Harput Kalesi'ni kuşatmıştı.
Deli Zülfikâr ve Amasya'nın Kuşatılması
Amasya'nın kendi çevresinden çıkan Celâlî önderi Deli Zülfikâr'dı. Yaşar'ın verdiği bilgiye göre Amasya'nın Ziyâre Mahallesi'nden "Baloğlu" diye anılan sipahi Mehmed Ağa'nın oğluydu, Budak Beyzâde Hüseyin Paşa'nın kethüdâsı ve Amasya mütesellimi olmuştu. Hüseyin Paşa'nın düşüşünde o da isyancılara karıştı. Amasyalılar, hepsi kendi yöresinin insanı olan bu reisler konusunda ikiye bölündü: kimileri onlara katılmış, kimileri kaleye kapanıp Osmanlı devleti yanında kalmıştı. Kazalarda da tablo aynıydı. Lâdik voyvodası kaymakamı Tayyâr Mustafa Ağa, Köprü voyvodası Durak Ağa, Merzifon voyvodası Hasımoğlu Yahyâ Ağa, Havza voyvodası Hasan Ağa ve Gümüş voyvodası Ebû Bekir Ağa bölgelerini isyancılara karşı savundu. Yaşar, savunanlarla saldıranların Türklüğe bir mevki tanınması davasında aynı düşüncede olduğunu, savunanların yalnız eşkıyaya karışan serserilerin yağmasından yurtlarını korumak istediğini yazar.
Deli Zülfikâr sekiz binden fazla süvari ve piyadeyle Amasya üzerine yürüdü, Kaynar mevkiinde çadırını kurup üç ay kadar müdafilerle yazıştı. Onları inandıramadı, çünkü başındaki kalabalık içinde onun denetimine girmeyen şerli adamlar vardı. 1011 Receb'inin başında (Aralık 1602) kethüdâsı Sarhoş Mehmed Ağa'nın ve adamlarının baskısıyla Amasya'ya cebren girmeye karar verdi ve şehri her yandan sardı. Amasya'nın ileri gelenleri ve halkı kadın ve çocuklarını Kale-i Bâlâ'ya çıkardı, mallarını ve paralarını yere gömdü ya da mağaralara gizledi. Hüsâmeddîn Yaşar, kaya mezarları ve mağaraların bu olay sırasında zenginlerin sığınağı ve hazine deposu olarak kullanıldığını yazar. Amasyalılar bir süre direndi, fakat sayıca üstün saldırgana karşı güçsüz kaldı. 1011 Receb'inin beşinci günü, Deli Zülfikâr'ın oturduğu Ziyâre tarafından şehre girildi. Aşağıpazar semti tümüyle yakıldı, önlerine gelenler kılıçtan geçirildi. Yaşar bu olayı Amasya'nın ikinci tarihî devresinin sonu sayar.
Aynı sayfalarda Yaşar, Amasya'nın bu tarihte neleri yitirdiğini de sayar. Şehir bir vilâyet merkezi iken sancağa inmişti, ama Taşâbâd, Lâdik, Havza, Gümüş, Merzifon, Gelgiras, Mecidözü, Tanun, Varay, Turhal ve Geldiklan gibi kazaları ile Akdağ, Yenice, Hakala, Arguma, İnepazar, Öz ve Olus nahiyelerini bağrında tutuyordu. İlim hayatı bu dönemde de canlıydı. Mü'eyyedzâde Abdurrahmân, Tâcîzâde Ca'fer ile Sa'dî, Cemâlîzâde Alî, Kemâl Paşazâde Ahmed gibi âlimler, sadrazam Pîrî Mehmed Paşa gibi devlet adamları Amasya'nın yetiştirdiği isimlerdi. Kaya Paşa'nın cami ve mektebi, Seydî Alizâde Osmân Efendi'nin dârülhadîsi, Abdullah Efendi'nin dârüttevhîdi gibi yeni kurumlar eklenmişti. Yaşar, isyanın "hayli müessesâtı harap ve yebâb" ettiğini yazar.
Altı Yıllık Fetret
Hüsâmeddîn Yaşar, 1011'den sonraki dönemi Amasya tarihinin ikinci ve üçüncü devreleri arasına giren altı yıllık bir "fetret" olarak adlandırır. Bu süre içinde şehri kimi zaman Osmanlı devleti, kimi zaman isyan önderleri yönetti. Aynı yazar, isyancılardan bazılarının bağımsızlık ilan ederek adlarına sikke bastırdığını, yönetim defterlerindeki kayıtlardan anlaşıldığını da ekler. Deli Zülfikâr Bey'in yönetimi, Yaşar'ın deyişiyle "milliyet-perver, faal, cesur, insaflı" bir adamın yönetimiydi; yanında Tâhir Bey, Budakoğlu Alî Ağa, Çeribaşıoğlu Sarhoş Mehmed Ağa, Dündaroğlu Mustafa Ağa, Şeytânoğlu İbrâhim Ağa ve Yardımoğlu Sefer Ağa gibi başbuğlar vardı. Alî Ağa Gümüş'te bir medresenin evkâfına, Mehmed Ağa Amasya'da Bâyezîd Paşa evkâfına mütevelli oldu; yani isyancı reisler vakıf mütevelliliklerine de getirilmişti.
Devlet yatıştırma yoluna girdi. Karaman beylerbeyi Dârendeli Nûh Paşa'ya vezâretle Anadolu valiliği, mîrâhûr Zeynelâbidîn oğlu Nasûh Paşa'ya Sivas beylerbeyiliği verildi (1011). Yaşar'a göre Nûh Paşa'nın Türk olması ve Türklere vezâret ile Anadolu valiliği verilmesi 929'dan beri ilkti; ama Nûh Paşa sert davranınca başarısız oldu. Nasûh Paşa ise isyancı reislerin amaçlarını iyi bilirdi, başbuğlarla görüştü, 1012 Safer'inde Amasya'ya gelip kazaların ayanını topladı. Amasya'nın ileri gelenleri ve müderrisleri araya girdi, Deli Zülfikâr itaat etti ve Karahisâr-ı Şarkî beylerbeyliğine atandı. Yerine isyancılardan Deli Tâhir Bey, Amasya beyi oldu. Tâhir Bey Devâtdar Ahmed Paşa'nın torunlarındandı, Geldiklan'da geniş çiftlikleri ve çok sayıda adamı vardı.
Kısa bir süre sonra durum değişti. Deli Hasan Karahisâr-ı Şarkî'de bulunuyor, Zülfikâr'ın itaatinden hoşnut değildi. Sultan III. Mehmed 1012 Receb'inde ölüp yerine I. Ahmed tahta çıkınca (Aralık 1603) reislere vezirlik ve beylerbeyilikler dağıtıldı: Deli Hasan'a vezâretle Bosna, Karakaş Ahmed'e Revan, Tekeli Mehmed'e Tebriz, Kalenderoğlu Mehmed'e Gence valiliği verildi. Deli Zülfikâr Maraş beylerbeyi oldu. Meydan Amasya'da Tâhir Bey'e kaldı. Tâhir Bey 1012 Zilhicce'sinde (1604) bağımsızlığını ilan ederek "Sultân Tâhir Hân" unvanını aldı, adına hutbe okuttu, emirler ve fermanlar yolladı. Amasya müftüsü Emîr Alî Efendi'yi baskı altında tutarak fetvadan çekilmeye zorladı. Adamlarını Karahisâr-ı Şarkî üzerine gönderip şehri yağmalattı. Hükûmet, Tâhir Bey'i idam etmek üzere Çankırı beyi Yıldızlı İbrâhim Bey'i, ikinci kez Amasya sancağına atadı. Tâhir Bey kendisine yapılan nasihati dinleyip Amasya'dan Bursa yönüne çekilirken, Kara Said ile Uzun Halil onun yanından ayrılarak Sivas'a doğru gitti. Merkez Tâhir Bey'in sahte emir yazdığını da biliyordu; Sivas beylerbeyine gelen fermanda adının "sahte emirler yazıp tuğra çeken Tâhir" diye geçtiği görülür.
Yıldızlı İbrâhim Bey Amasya'ya 1013 Şaban'ında girdi, ama kısa sürede Tâhir Bey'den de "daha deli" çıktı. Kethüdâsı Kör Yûsuf Ağa'yı Amasya mütesellimi yapıp kendisi Çankırı'ya gitti; Yûsuf Ağa'nın zulmü herkesi sindirdi, şikâyetler artınca İbrâhim Bey Amasya'ya döndü. Yaşar, kendisine "saltanat ve istiklâl" ilan ettiği hâlde yanındaki eşkıyaya kafa tutmasını anlatır; eşkıya üç fırkaya ayrıldı. Serdar Nasûh Paşa bu duruma vâkıf olunca İbrâhim Bey'i azletti ve Köprü'de Kedağra'dan Orta Câmi müezzini Mehmed Efendi'nin oğlu Müezzinoğlu Ahmed Bey'i atadı. Ahmed Bey 1014 Şaban'ında Amasya beyi oldu; Yaşar onu isyancılar arasında "oldukça âdil, insaflı ve bilgili" bulur. Amasya ayanı Ahmed Bey'i kabul etti, İbrâhim Bey'e yol verdi.
İbrâhim Bey 1015 Safer'inin sonunda (1606) Amasya'yı ansızın basıp Ahmed Bey'i çıkardı, sahte bir fermanla sancağın kendisine verildiğini ilan etti. Padişah adına gelen bostancıbaşı Hızır Ağa'nın Amasya'ya gelişi ve sultanın İran savaşına gideceği haberi onu sarstı; Hızır Ağa'ya yanaşıp sadık bir devlet kulu olduğunu bildirdi, ama bostancıbaşı ayrılınca eski hâline döndü. Cemâziyelâhir'de bu kez Sivas beylerbeyi olduğunu iddia eden sahte bir ferman gösterdi. Merkez, Amasya alaybeyi Seydî Alî Bey'i sancak beyi atadı ve gizli bir fermanla İbrâhim Bey'in uzaklaştırılması, mümkünse öldürülmesi emredildi. Alî Bey, İbrâhim Bey'in düşmanı olan Müezzinzâde Ahmed Bey ile Murâd Çavuşoğlu Alî Ağa'yla anlaştı. İbrâhim Bey Taşâbâd'a doğru çekildi, ama yolu tutulmuştu; Amasya'nın doğu boğazının ucunda yakalandı ve idam edildi.
Kalenderoğlu ve Kara Said
Bu sırada Ankaralı Kalenderoğlu Mehmed Anadolu'nun batısında büyük bir güç hâline gelmişti. TDV'ye göre Ankara'nın Murtazaâbâd kazasına bağlı Yassıviran köyünde doğduğu söylenir; Karayazıcı ile birlikte affa uğramış, beylerbeyilere çavuş, kethüdâ, mütesellim olmuştu. İsyan sebebi vaat edilen sancak beyliğinin verilmemesi olarak gösterilir. 1604'te isyan edip Aydın ve Manisa taraflarını yağmaladı, kendisine gönderilen kuvvetleri yendi. Yaşar'ın verdiği rakama göre 1015 yılında otuz beş bin kadar adamla Saruhan ve Manisa çevresine dehşet saçıyordu. Kuyucu Murad Paşa Halep'e giderken, Kalenderoğlu'nu oyalamak için ona Ankara sancağını verdiğine dair menşur gönderdi. Kalenderoğlu Ankara'ya geldi, ama Ankara kadısı Vildanzâde Ahmed Efendi kaleyi tahkim etmiş, kapıyı açmamıştı. Kalenderoğlu kuşatmayı sürdüremeyip Bursa çevresine gitti.
Hüsâmeddîn Yaşar, Kalenderoğlu'nun 1016 Şevvâl'inde Zile'yi bastığını, Trabzon'dan getirdiği toplarla dövdüğünü, Zile voyvodası Hayreddîn Ağa'nın şehri savunup kurtardığını yazar. Bu sıralarda Sivas'a Canikli Osmân Paşa atandı. Kuyucu Murad Paşa Halep çevresinde Canbolatoğlu Ali Paşa'yı dağıttıktan sonra 1017 Muharrem'inde Sivas'a yürüdü. Yaşar ahkâm defterinden, Kastamonu ve Çankırı sancaklarındaki Celâlî zulmünü anlatan 11 Muharrem 1017 tarihli bir ferman müsveddesini de aktarır; bu belgede Çorum sancağı beyi Alî'nin bile halkın evlerini basıp yağmaladığı yazılıdır. Bu Alî, Yaşar'ın dipnotuna göre Murâd Çavuşoğlu Alî Bey'dir, yani Amasya yöresinden çıkan başka bir isyancıdır. Yaşar Kuyucu Murad Paşa'nın şiddetini de saklamaz; paşanın eşkıyaya gösterdiği sertliğin, eşkıyanın halka yaptığı zulmün yanında hafif kaldığını söyler.
Kalenderoğlu, Kara Said, Kepenekli Halil, Kürd Haydar, Ağaçtan Pîrî ve benzerleri yirmi bin kişilik kuvvetle Göksun yaylağında serdarı karşıladılar. Kuyucu Murad Paşa isyancıları dağıttı (26 Rebîülâhir 1017/9 Ağustos 1608), ele geçirdiklerini kuyular kazdırıp gömdürdü, Ankara vilayetini bu yöntemle temizledi. Bozguna uğrayan Kara Said on binden fazla adamıyla Amasya Kalesi'ni ele geçirip sığınmak istedi, Kalenderoğlu ise Karahisâr-ı Şarkî Kalesi'ne koştu. 1017 Rebîülâhir'inde Kara Said, Amasya'yı darbzen toplarla dövmeye başladı. Amasya savunması bu kez iyi örgütlenmişti: mîrlivâ Alî Bey, alaybeyi Murâd Bey, kale dizdârı Memî Bey, zeamet sahiplerinden Mustafa ve İskender Beyler, sipahilerden Topçu Mehmed, Cebecioğlu Mehmed, Köse Mehmed, Haydar, Velî ve yeniçerilerden Çakaloğlu Hüseyin, Kara Hasan, Lâdikli Kurd, Karabulutoğlu Ahmed Ağalar şehri korudu. Amasya kadısı Mustafa Efendi savunmayı destekledi. Hüsâmeddîn Yaşar'a göre müftü Mahmûd Efendi cehaleti yüzünden şehri Kara Said'e teslim etmek için uğraşmış, bu yüzden görevden alınıp yerine Köse Ahmed Efendi ikinci kez müftü yapılmıştı.
Kara Said Amasya'yı alamayacağını anlayınca etrafı yağmalamaya yöneldi. Bu sırada Kuyucu Murad Paşa Çorum ovasına gelmişti. Çorum'daki Celâlîleri, Beyşehir beyi Emîrşâh'ı ve İskilip eşkıyasını idam edip Sivas'a geçti, Haleb beylerbeyi Hüseyin Paşa'yı serasker yaptı ve Kara Said üzerine gönderdi. Hüseyin Paşa Amasya sancağına girince şehrin savunucuları ona katıldı. Paşa'nın kuvvetleri iki koldan ilerleyip eşkıyayı Merzifon ovasında topladı. Üç gün süren kanlı savaşta Kara Said bozuldu, binlerce kişi kılıçtan geçti, kalan bin kadar adamla doğuya kaçtı. Çakaloğlu Hüseyin, Lâdikli Kurd ve sipahi Haydar Ağa gösterdikleri yararlılık sebebiyle serdar Murad Paşa'nın teveccühünü kazanıp onunla İstanbul'a gitti. Kalenderoğlu ise Bayburt çevresinde yeniden yenildikten sonra İran'a kaçtı ve ondan bir daha haber alınamadı.
Büyük Kaçgunluk
1603 ile 1608 arasında Anadolu'nun büyük bölümü isyancıların elindeydi. Tarihçilerin "Büyük Kaçgunluk" dediği bu dönemde köylüler yerlerini yurtlarını bırakıp dağlara, sur çevrili şehir ve kasabalara, hatta İstanbul ve Rumeli'ye kaçtı. Anadolu'nun harap hâle geldiği kaydedilir. Şehir ve kasaba halkı ya Celâlîlere para, yiyecek ve giyecek vererek kendini korudu ya da şehrin etrafını sura alıp direndi. Amasya'nın ileri gelenleri bu ikinci yolu seçtiler; Yaşar'ın aktardığına göre şehrin ayanı, Tokat'ın felâketini gördükten sonra, "her ne pahasına olursa olsun" eşkıyayı Amasya'ya yaklaştırmamaya söz vermişti. Devletin gönderdiği kuvvetlerin de halka zulmettiği oluyor, bu amaçla gönderilen bir komutan âsilere katılabiliyordu.
Celâlîlerin gücü yalnız sayılarından gelmiyordu. Aralarında kapıkulu düzenine benzer bir bölük teşkilâtı kurmuşlar, her bölüğün başındaki zorbabaşı celî hatla adı yazılı bir bayrak taşımıştı. Zorbabaşıları halk arasında Tanrıbilmez, İnciryemez, Kabresığmaz, Kâfir Murad, Dağlardelisi gibi lakaplarla tanınıyordu. Celâlîler genellikle bir önderin etrafında kolayca toplanıp birliği uzun süre sürdüremiyordu. Binlerce kişinin iaşesi ve kışın barınma sorunu en büyük zorluktu; bu yüzden köyler ve kasabalar konak yeri hâline geliyordu. Kaçabilenler genellikle İran'a sığınıyordu. 1603'te Şah Abbas'ın Osmanlı topraklarına ani saldırısı, bu karışıklıktan yararlanma amacını taşıyordu.
Devletin başvurduğu çözümlerden biri affetmekti. Önderlere sancak ve beylerbeyilik verilip genellikle Rumeli'de görevlendiriliyordu. Bu yol bazı Anadolu şehirlerini kuşatmadan kurtardı, sınır boylarındaki harekâtı da rahatlattı. Ama çoğu af ve görevi suistimal ediyor, eski alışkanlıklarını yeni görev yerlerinde de sürdürüyordu. Kuyucu Murad Paşa'nın yöntemi ise sertliğe dayandı; teftişlerinde binlerce kişi Celâlî oldukları gerekçesiyle öldürüldü ve bu temizlik sayesinde sükûnet bir süre sağlandı. Çorum ovasındaki konaklaması sırasında Çorum beyi ile İskilip eşkıyasını idam ettirmesi bu sertliğin Amasya yöresindeki örneğidir. 1609'da I. Ahmed'in çıkardığı adâletnâme, reâyâyı tefecilere ve ehl-i örfün haksız salgunlarına karşı korumayı amaçlıyordu.
Amasya'nın Toparlanması
Merzifon ovasındaki zaferin ardından Amasya savunmasında öne çıkanlar ödüllendirildi. Yaşar'ın aktardığına göre Çakaloğlu Hüseyin Ağa sonradan kul kethüdâlığına ve sekbanbaşılığa kadar yükseldi; Lâdikli Kurd Ağa kul kethüdâsı oldu, 1024 Zilhicce'sinde Hicaz dönüşünde öldü ve sonradan sadrazam olan Bayrâm Paşa'nın babasıdır. Sipahi Haydar Ağa ile birlikte üçü de Kuyucu Murad Paşa'nın dikkatini çektiği için maiyetine alınıp İstanbul'a götürüldü. Savunucular arasında anılan Topçu Mehmed Ağa, Yaşar'ın kitabını yazdığı günlerde Amasya eşrafından olan Topçuzâdeler'in büyük dedesi olarak kayıtlıdır.
Müftülük makamı bu yıllarda en çok zorlanan görevlerden biri oldu. Atananlar çoğu kez yolların kapalı olması ve eşkıya korkusuyla Amasya'ya gelmekten çekindi: Manav Hasan Efendizâde Abdullah Efendi gelmeye cesaret edemedi, Trabzon müftüsü Şücâ'eddîn Efendi yolda eşkıyaya uğradı ve Amasya'ya yarı ölü ulaşıp bir ay sonra öldü. Bu ayrıntı, isyan yıllarında ilim ve idare kadrosunun da yerinden oynayamadığını gösterir. Köse Ahmed Efendi eşkıya korkusuyla iki kez istifa etti, Amasya fetvası İstanbul'da birkaç müderrise teklif edildiği hâlde hiçbiri bu görevi kabul etmeye cesaret edemedi.
On yedinci yüzyılın ilerleyen yıllarında merkezî otorite güçlendikçe Amasya ve çevresi yavaş yavaş huzura kavuştu. Hareketin tamamen sönmesi ise çok daha sonra oldu: II. Osman'ın kanını dava eden Abaza Paşa'nın Erzurum'daki isyanı Kuyucu'nun sindirdiği Celâlî kalıntılarını yeniden harekete geçirdi, IV. Murad'ın 1632'de yönetimi bizzat ele almasıyla Anadolu daha huzurlu bir döneme girdi. Amasya açısından asıl sonuç, bir sancak merkezinin birkaç yıl içinde idare, mülk ve nüfus bakımından ağır bir yara almasıdır. Şehir kendini toparladı ve sancak merkezi olarak varlığını sürdürdü.
Kronoloji
1519: Bozoklu Şeyh Celâl, mehdîlik iddiasıyla Tokat çevresinde isyan eder; sonraki isyanlar onun adıyla Celâlî diye anılır.
1596 sonrası: Haçova dönüşü yoklamalar ve Anadolu'ya kaçan sipahi ile kapıkulu kitleleri isyancıların sayısını artırır.
1599 yazı (1007 Zilhicce): Müfettiş Hüseyin Paşa ile Deli Zülfikâr Amasya Kalesi'nden kaçarak isyancılara katılır.
1599 (1008 Muharrem): Hüsâmeddîn Yaşar'a göre Karayazıcı Abdülhalim Amasya sancak beyi olur, Geldiklan sahrasına çadır kurar.
1600 (7 Şubat): Hüseyin Paşa İstanbul'da idam edilir.
1600 (23 Eylül): Karayazıcı Kayseri ovasında Hacı İbrâhim Paşa'yı yener.
1601 (12 Ağustos): Sokulluzâde Hasan Paşa Karayazıcı'yı Sepetli'de yener.
1602: Karayazıcı'nın ölüm haberi İstanbul'a ulaşır; Deli Hasan isyanın başına geçer, Hasan Paşa Tokat'ta öldürülür.
1602 sonu (1011 Receb): Deli Zülfikâr Amasya'ya girer, Aşağıpazar yakılır.
1603: Deli Hasan'a Bosna beylerbeyiliği verilir; III. Mehmed ölür, I. Ahmed tahta çıkar.
1604: Deli Tâhir Bey Amasya'da "Sultân Tâhir Hân" unvanını alır; Kalenderoğlu isyan eder.
1606: Yıldızlı İbrâhim Bey Amasya'nın doğu boğazında yakalanıp idam edilir; Deli Hasan Belgrad'da öldürülür.
1607 (Haziran): Kuyucu Murad Paşa Üsküdar'dan Halep'e hareket eder.
1608 (9 Ağustos): Göksun'da Kalenderoğlu ve Kara Said bozguna uğrar; Kara Said Amasya'yı kuşatır, Merzifon ovasında yenilir.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yaşar, Amasya Tarihi, III. cilt (özellikle s. 345-377).
Akademik çalışmalar
- Orhan Türkdoğan, "Sosyal Hareketler Olarak Celâli Ayaklanmaları", Belleten, 60/228 (1996). belleten.gov.tr
- Mustafa Akdağ, Celâlî İsyanları (1550-1603), Ankara 1963; "Celâli İsyanlarından Büyük Kaçgunluk, 1603-1606", Tarih Araştırmaları Dergisi, II/2-3 (1964).
Diğer kaynaklar
- Müctebâ İlgürel, "Karayazıcı Abdülhalîm", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 482-483. islamansiklopedisi.org.tr
- Müctebâ İlgürel, "Kalenderoğlu Mehmed", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 256-257. islamansiklopedisi.org.tr
- Müctebâ İlgürel, "Celâlî İsyanları", TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1993. islamansiklopedisi.org.tr
- Vikipedi, "Celâlî isyanları" ve "Deli Hasan Paşa" maddeleri (yardımcı kaynak). tr.wikipedia.org









