Yeşilırmak'ın iki yakasına kurulmuş, kayalara oyulmuş kral mezarlarıyla tanınan Amasya, yüzyıllar boyunca yolu Anadolu'nun içlerinden geçen gezginlerin uğrak yeri oldu. Şehir, İstanbul'u doğuya, İran'a ve Karadeniz kıyısına bağlayan kervan yollarının üzerinde duruyordu; Tokat'tan, Zile'den, Merzifon'dan ve Samsun'dan gelen yollar bu dar vadide birleşirdi. Bu yüzden Amasya'yı görenlerin listesi uzundur ve içinde hacca giden Faslı bir âlimden padişahın ordugâhına ulaşmaya çalışan Habsburg elçilerine, İran'dan dönen İngiliz diplomatlardan Pontus yazıtlarının peşindeki Fransız arkeologlara kadar çok farklı insanlar vardır.
Bu gezginlerin bıraktığı notlar, şehrin farklı dönemlerdeki hâlini anlamak için arşiv belgelerinin yanında değerli bir kaynak oluşturur. Defterler kaç hane, kaç dükkân olduğunu söyler; seyyahlar ise evlerin neyle yapıldığını, köprülerin kaç tane olduğunu, ırmağın rengini, çarşıda ne satıldığını ve yolcunun hangi handa konakladığını anlatır. Elbette her seyyah şehri kendi bilgisi, önyargısı ve aceleciliğiyle gördü; kimi iki ay kaldı, kimi gece yarısından sonra varıp ertesi gün yoluna devam etti. Bu notlar bir arada okunduğunda, dar bir vadide sıkışmış, ırmağın iki yakasında köprülerle bağlanmış, bağlar ve su dolaplarıyla çevrili bir şehrin yüzyıllar boyunca temel görünümünü pek değiştirmediği anlaşılır.
Orta Çağda Amasya'dan Geçenler
Amasya'yı anlatan en eski seyyahlardan biri, on dördüncü yüzyılın büyük gezgini İbn Battûta'dır. Tanca'dan 1325 yazında hac niyetiyle yola çıkan İbn Battûta, yaklaşık yirmi dokuz yıl süren yolculukları boyunca İspanya'dan Çin'e kadar uzanan bir coğrafyayı dolaştı ve gördüklerini sonradan İbn Cüzeyy'e yazdırdı. Üçüncü yolculuğunda, 1333 dolaylarında, Lazkiye'den bindiği bir Ceneviz gemisiyle Alâiye'ye çıkarak Anadolu'ya girdi; Antalya, Burdur, Eğirdir, Denizli ve Muğla taraflarını gezdikten sonra Konya, Karaman, Aksaray, Niğde, Kayseri ve Sivas üzerinden Amasya'ya ulaştı.
İbn Battûta Amasya'yı ortasından büyük bir ırmağın aktığı, çevresi bağ ve bostanlarla kaplı, meyvesi ve ağacı bol bir şehir olarak tasvir eder. Şehirden sonra Sûnusâ adını verdiği bir beldeye uğramış ve orada bir Rifâî dergâhının tekkesinde kalmıştır. Araştırmacılar Sûnusâ'yı bugünkü Taşova ilçesi ile Alparslan beldesi arasında bir yerleşim olarak düşünür. Seyyah buradan Gümüş'e geçmiş, gümüş madenleriyle tanınan bu kalabalık kasabada Ahî Mecdüddîn Tekkesi'nde üç gece konaklamış ve bölgeye o sırada hâkim olan Eretna Beyi'nin vekiliyle tanışmıştır. Amasya hakkında söyledikleri kısa olsa da, Moğol hâkimiyetinin çözüldüğü ve beyliklerin bölgeyi paylaştığı bir dönemde şehrin bağ bahçe içinde, ırmak kıyısında bayındır bir yer olarak göründüğünü gösterir.
Aynı yüzyılın İranlı coğrafyacısı Hamdullah Müstevfî de Amasya'dan söz eden yazarlar arasındadır. Bu bilgi, on dokuzuncu yüzyılın başında şehirden geçen İngiliz diplomat William Ouseley'in notlarından öğrenilir: Ouseley, Hamdullah'a dayanarak Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubad'ın Amasya'yı yeniden imar ettirdiğini, şehrin bitki çeşitliliği ve iklimiyle övüldüğünü aktarır.
Kanuni'nin Ordugâhında Bir Alman Seyyah
On altıncı yüzyılda Amasya'nın en ayrıntılı tasviri, Bohemyalı Hans Dernschwam'ın günlüğünde bulunur. 1494'te Brüx kasabasında doğan Dernschwam varlıklı bir aileden geliyordu; Viyana ve Leipzig'de okumuş, uzun yıllar Augsburglu banker Anton Fugger'in hizmetinde Macaristan'da çalışmıştı. 1553'te Avusturya hükümdarı I. Ferdinand'ın Kanuni Sultan Süleyman'a gönderdiği elçilik heyetine katıldı. Heyetin başında Ogier Ghiselin de Busbecq bulunuyordu. Dernschwam bu yolculuğu kendi isteğiyle ve kendi hesabına yaptığını, hizmetkârlarının, atlarının ve arabalarının bütün masraflarını kendisinin ödediğini günlüğünün sonunda özellikle belirtir.
Amasya aslında gezi planında yoktu. Padişah İran seferinde olduğu için İstanbul'da bulunmuyordu ve heyet onun izini sürerek Anadolu'nun içlerine kadar yürüdü. Elçiler 7 Nisan 1555'te Amasya'ya vardı ve 2 Haziran'a kadar, yaklaşık iki ay şehirde kaldı. Bu süre, Şah Tahmasb'ın Kanuni'ye gönderdiği İran barış heyetinin de Amasya'da bulunduğu hareketli günlere denk gelir. Şehzade Mustafa'nın Ereğli yakınında öldürülmesinin üzerinden henüz bir buçuk yıl geçmişti ve Dernschwam yolda gördüğü halkı üzgün ve öfkeli bulduğunu yazar. Ona göre bir kısmı şehzadenin öldürülmesine, bir kısmı da İran seferinin uzayıp gitmesine üzülüyordu; herkes Mustafa'yı övüyor, padişah tahttan ayrılınca huzursuzluk çıkacağından korkuyor, geride kalan iki şehzadenin babaları gibi olamayacağına inanıyordu.
Dernschwam'ın Gördüğü Şehir
Dernschwam Amasya'ya Yeşilırmak boyunca girer ve şehri tam yanına varmadan uzaktan görmenin mümkün olmadığını not eder. Şehre girmeden önce yalnızca bir arabanın geçebileceği dar ve eski bir taş köprüden, yüksek çıplak kayalarla çevrili dar bir boğazdan geçtiklerini, karşıdan gelen bir arabaya yol vermenin imkânsız olduğu sıkışık bir yolda zorlandıklarını anlatır. Kaleyi görkemli, yüksek bir kayanın üzerinde tarif eder; kalenin içindeki kerpiç evlerde hizmetkârların ve kale kumandanının oturduğunu, her sabah ve akşam şehre doğru borazan ve davul çalındığını da kaydeder.
Seyyahın şehre bakışı çoğunlukla olumsuzdur ve bu olumsuzluk en çok evlerin anlatımında belirginleşir. Amasya'yı vadinin iki yakasına kurulmuş, kerpiçten yapılmış, kırlangıç yuvası gibi birbirinin üstüne yığılmış evlerden oluşan yoksul bir şehir olarak niteler. Evlerin çoğu iki katlıdır, altlarında ahırlar, üstlerinde tahta ve kalaslarla örülüp toprakla örtülmüş odalar bulunur; mutfak yoktur, yemek odalardaki küçük ocaklarda pişirilir. Düz toprak damları sıkıştırmak için kullanılan yuvak taşını hem anlatmış hem de günlüğüne resmini çizmiştir. Şehrin çevresini ise dağlar, kerpiç ya da taş duvarlarla birbirinden ayrılmış üzüm bağları, meyve bahçeleri ve bu bahçelerin içindeki küçük yazlık evlerle tarif eder.
Dernschwam'ın köprü sayımı Amasya'nın şehir tarihine önemli bir katkıdır. Yeşilırmak üzerinde, şehre girmeden önce ve şehrin içinde üç taş ve bir tahta köprü saymış, hepsinin dar olduğunu, üzerinden araba geçemeyeceğini, korkuluklarının taştan ya da tahtadan yapıldığını not etmiştir. Şehirde on bir cami saydığını, bunların en güzelinin padişahın cuma selamlığına çıktığı II. Bayezid Camii olduğunu yazar. Ezanı da dikkatle dinlemiş, iki minareden birbirine doğru okuyan müezzinlerin yaptığı işi hem bir ibadet tarzı hem de kolay olmayan büyük bir sanat olarak yorumlamıştır. 14 Nisan 1555'te şehirde büyük bir yangın çıktığını ve yanan evlerin kısa sürede yeniden yapıldığını da günlüğüne geçirmiştir.
Günlüğün belki en değerli bölümü, bugün hiçbir kalıntısı bulunmayan Amasya saraylarına ilişkindir. Dernschwam, önce Şehzade Mustafa'nın, o sırada da padişahın kaldığı ikametgâhın dağın eteğinde, etrafı bahçeyle çevrili, büyükçe ve sade bir saray olduğunu yazar. Girişte kerpiç duvarlar arasında tahta bir kapı vardır, kapının yanındaki odalar bir köy evinin odalarını andırır. Avluda kerpiçten uzunlamasına yapılmış tek katlı bir bina, bahçe içinde de pişmiş tuğladan tek katlı başka bir yapı bulunur; padişah bu ikincisinde kalmaktadır. Seyyah bu yapıyı kendi memleketindeki sıradan bir esnaf evine benzetir. 1 Haziran'da Aşağı Saray'ı da gezmiş, duvarlarının taştan, iç kısımlarının pişmiş tuğladan yapıldığını, düz toprak damla örtüldüğünü, padişahın büyük çadırının ve onu kurup onaran ustaların burada kaldığını anlatmıştır. Bu çadırı ve malzemesini taşımak için neredeyse bin deve gerektiğini, sarayda gördüğü tahtırevanın ise ancak dört atın çekebileceği kadar ağır olduğunu ekler.
Dernschwam padişahın cuma namazına gidişini de ayrıntısıyla anlatır. Kanuni yeşil bir elbise içinde, önünde üç paşa ve kimsenin binmediği, eyerleri altın işlemeli yedi yedek atla yola çıkar; çavuşlar halkı yolun ortasından kenarlara iter. Padişaha yemek götürülmesini de başlı başına bir merasim olarak tarif eder: ipek kaftanlı on bir tablakâr, ağızları kapalı kalaylı bakır sahanlarla içeri girer ve bir süre sonra boş kapaklarla dışarı çıkar. Seyyahın yazdıklarına yer yer Türklere ve İslam'a karşı sert yargılar karışır; aynı metin, Türk askerinin yoğurt ve suyla yetinen dayanıklılığını Hristiyan askerlerin bolluk içindeki rahatlığıyla karşılaştırırken açık bir hayranlık da taşır. Günlük uzun süre Fugger arşivinde yazma olarak kalmış, Franz Babinger'in neşriyle 1923'te yayımlanmış, Türkçeye ise Yaşar Önen tarafından çevrilmiştir.
Evliya Çelebi ve Osmanlı Kaynakları
On yedinci yüzyılın büyük seyyahı Evliya Çelebi, kırk yılı aşkın süren gezileri boyunca Osmanlı coğrafyasını karış karış dolaştı ve gördüklerini on ciltlik Seyahatnâme'sinde topladı. Eserin ikinci cildi Bursa, İzmit, Sinop, Samsun ve Trabzon gibi Karadeniz şehirlerinin yanında Düzce, Bolu, Gerede, Amasya, Niksar, Erzurum, Merzifon ve Çorum'u anlatır. Amasya ziyaretinin tarihi kaynaklarda farklı gösterilir; kimi yayınlar bu uğrayışı Nisan 1640'a yerleştirirken, şehir üzerine çalışan araştırmacılar genellikle yüzyılın ortalarından söz eder. Evliya Çelebi gezdiği yerleri canlı bir anlatımla betimler; coğrafi konumu, tarihi, yapıları, halkın gelenek ve göreneklerini, kıyafetlerini ve sanatlarını ayrıntılı biçimde kaydeder. Seyahatnâme, Haziran 2013'te UNESCO Dünya Belleği Listesi'ne alınmıştır.
Evliya Çelebi'nin Amasya'sı, elli üç mahallesi, bin altmış dükkânı, loncaları, bedesteni, hanları ve bağlarını sulayan dolaplarıyla işlek bir Osmanlı taşra şehridir. Bu anlatının ayrıntıları, mahalleleri, çarşıları ve esnaf örgütleriyle birlikte Osmanlı Amasya'sında şehir hayatını Evliya Çelebi'nin kaleminden anlatan yazımızda ele alınmıştır. Osmanlı coğrafyacısı Kâtip Çelebi'nin eserlerinde de Anadolu şehirleri hakkında bilgiler bulunur; ancak bunlar bir yolcunun izleniminden çok bir coğrafyacının derlemesidir.
On Sekizinci Yüzyılda İngiliz Gezginler
On sekizinci yüzyılda Amasya'ya dair İngilizce kayıtlar kısa ve dağınıktır. İngiliz din adamı Richard Pococke, 1737-1741 yılları arasında Mısır, Filistin, Suriye, Kıbrıs ve Anadolu'yu kapsayan yolculuklarını 1745'te Londra'da iki cilt hâlinde yayımladı. Pococke Amasya'yı ünlü tarihçi ve coğrafyacı Strabon'un doğduğu yer olarak anar, şehrin ortasından geçen ırmağın eski adının İris olduğunu belirtir ve birkaç eski kalıntıdan söz eder. Doğu Hindistan Şirketi hizmetindeki Thomas Howel ise 1787'de Hindistan'dan İngiltere'ye dönerken Diyarbakır-İstanbul yolu üzerinde, Tokat'tan sonra Amasya'ya ulaşmıştır. Howel Amasya'yı içinden Yeşilırmak'ın geçtiği büyük bir şehir olarak tanımlar; çevresinde dut ağaçları bulunduğunu, ama bölgenin genel olarak çorak göründüğünü yazar ve şehre Strabon'un doğum yeri ile kadim Amazonların yurdu olarak önem verir.
Bu dönemin en dikkat çekici metni ise aslında bir seyahatname sayılmaz. C. Wilkinson'ın 1806'da Londra'da yayımlanan kitabı, hayalî kahramanlarını İstanbul'dan kara yoluyla yola çıkarıp Osmancık, Merzifon, Amasya, Giresun, Trabzon, Bayburt ve Erzurum üzerinden doğuya götürür. Yazar bilgilerinin önemli bir kısmını Fransız botanikçi Tournefort'un 1701 yolculuğunu anlatan eserinden almıştır. Kitaptaki Amasya, çok sayıda engebeli dağla çevrili geniş ve kalabalık bir kasabadır; dağlardan birinin yarım mil kadar yükselen dik yüzünde bir Hint tapınağını andıran oyuklar vardır. Wilkinson şehrin alt kesimlerinin ırmağın döndürdüğü, kovalarla donatılmış su çarklarıyla sulandığını, suyun oluklardan borularla hamamlara ve çeşmelere taşındığını da anlatır. Aynı metin Amasya'daki gayrimüslim nüfusu abartır ve şehirde yalnızca bir cami bulunduğunu yazar; araştırmacılar bu yanlışı, gezisini öyküleştiren yazarların güvenilirlik sorununa örnek olarak gösterir.
On Dokuzuncu Yüzyılın İlk Yarısı
On dokuzuncu yüzyılın başlarında İran'dan ya da Hindistan'dan karayoluyla İstanbul'a dönen İngiliz diplomatlar Amasya'yı düzenli olarak geçmeye başladı. Bunların ilki, sonradan Hacı Baba romanlarıyla tanınacak olan James Morier'dir. Morier 1808-1809 yolculuğunda Erzurum ve Tokat üzerinden geldi; bölgeyi Çapanoğlu ailesinin nüfuz alanı olarak tanımladı ve yol boyunca dört saatte bir rastlanan, yol güvenliği için sekiz on adamın beklediği sığınma evlerinden söz etti. Amasya'yı amfitiyatro biçiminde yükselen dağların arasında, yamaçlara sıra sıra dizilmiş evlerle tarif eder. Kaleyi şehrin kuzeyinde harabe hâlinde görmüş, aynı dağın yüksek bir noktasındaki kayalara oyulmuş beş anıta, yani kral mezarlarına genç bir Türk kılavuzla çıkmıştır. Oradan baktığında akan ırmağın ve su değirmenlerinin güzel bir manzara oluşturduğunu, ırmak kıyısındaki büyük caminin minarelerinin benzer çatılı evlerin arasından yükseldiğini yazar. Akşam saatlerinde Merzifon'a doğru yola çıkmıştır.
İngiliz diplomat William Ouseley, 1810-1812 yıllarında İran'daki görevinden dönerken Amasya'ya gece vardı. Şehre iki üç mil kala bahçelerin ve köşklerin başladığını, ama karanlıkta bunları seçemediğini anlatır. Balkonları neredeyse tepede birbirine değen evlerin arasındaki dar sokaklarda en az bir saat yürüdükten sonra sabahın dördünde bir hana yerleşmişlerdi. O sırada İstanbul'u etkisi altına alan ve Anadolu'ya yayılan veba salgınından çekindiği için şehri gerektiği gibi inceleyemediğini itiraf eder; kaldığı odanın penceresinden kaleyi ve altından hızla akan ırmağı çizmekle yetinmiştir. Ertesi gün Merzifon'a da salgın yüzünden girmemiş, kasabanın büyüklük ve nüfus bakımından Amasya'ya yakın olduğunu dışarıdan tahmin etmiştir. 1813-1814'te aynı ticaret yolunu izleyen John Macdonald Kinneir ise Osmancık'tan Vezirköprü üzerinden Samsun'a saptığı için Amasya'ya uğramamıştır.
İskoç ressam ve diplomat Robert Ker Porter, Gürcistan, İran ve Ermenistan'ı kapsayan 1817-1820 yolculuğunun dönüşünde Tokat'tan Amasya'ya geldi. Turhal ile Amasya arasındaki yolun zikzaklı ve dağlık olduğundan yakınır, ardından şehrin zenginlerinin yazlık evlerini barındıran bahçelerle dolu vadiye inişini coşkuyla anlatır. Yol üzerinde kayalardan dökülen bir suyun, eski bir dönemde dağın dolambaçlı yüzüne oyulmuş, beş mil kadar uzanan bir su kemeriyle şehre taşındığını görmüş; halkın bu kanalı Amasya krallarından birinin güzel kızının gönlünü kazanmak isteyen âşık bir sanatkâra bağladığını aktarmıştır. Bu anlatı, yerel halkın Ferhat ile Şirin hikâyesine bağladığı su kanalı geleneğinin bir biçimidir. Porter şehre girerken Ani'de gördüğü kiliselere benzeyen ve bir kısmı cami olarak kullanılan eski bir kilise kalıntısı, eski binalarda Yunanca yazıtlar görmüş, ama bunları kopyalamaya fırsat bulamamıştır. Sokakları dar ve bozuk, evleri yüksek ve çıkmalı bulmuş, onları büyük yangından önceki Londra'ya benzetmiştir. Çarşının bir kısmından geçerek Çapar Han'ın bulunduğu mahalleye ulaşmış, ayrılırken vadinin aşağısında birkaç dakika durup şehrin ve kayaların taslağını çizmiştir.
Amerikalı misyonerler Eli Smith ve Harrison Gray Otis Dwight, 30 Mayıs 1830'da Amasya'ya vardılar. Pencerelerinin karşısındaki dağın, iki yanı uçurumlarla çevrili, eski bir kalenin duvarlarıyla taçlanmış ayrı bir kaya kütlesi olduğunu, uçurumda derviş hücrelerine benzeyen ve hangi geleneğe ait olduğu bilinmeyen açıklıklar bulunduğunu yazarlar. Uçurumlardan yansıyan güneşin yazın aşırı sıcak yaptığını, ama aynı sıcağın bol meyve yetiştirdiğini de eklerler. Onlara göre şehir, bölgedeki evlerden daha iyi durumdaki evleri dışında tipik bir Türk şehriydi; ırmağın iki yakasını güzel bir köprü bağlıyordu. Şehirde 4000 Türk, 600 Ermeni ve 125 Rum evi saymışlar, çarşıda yakındaki madenlerden getirilen tuz yığınlarını görmüşlerdir. Ertesi gün Turhal'a doğru yola çıktılar.
İskoç yazar ve ressam James Baillie Fraser ise Amasya'ya 1834 kışında, İstanbul'dan Tahran'a giden bir Tatar postasıyla, kar ve yağmur altında ulaştı. Şehri dar bir yarıkta duran bir heykele benzetir; üzerinde yükselen kayalar bulut ve sisle yarı örtülü, kısmen karla kaplıdır, konik bir kaya kaleyle taçlanmıştır. Altı günde yedi yüz mil yol aldıklarını, posta hanı olarak kullanılan harap ve karanlık ahırdan kaçarak bir kervansarayda yer bulduklarını anlatır. Eski köprüyü geçerken şehri besleyen büyük su çarklarını, uzaktan kralların kayalardaki mezarlarını, şehirden çıkarken güzel bir Rum kilisesini ve iki mil boyunca izledikleri kayaya oyulmuş su kanalını görmüştür. Strabon'un doğum yerini incelemeye vakit bulamadan terk etmenin üzüntüsünü dile getirir.
Hamilton ve Ainsworth
1836 yazında Amasya'ya gelen İngiliz jeolog William John Hamilton, şehri bir uzmanın gözüyle anlatan ilk Batılı seyyahlardan biridir. Hamilton Karadeniz kıyısını dolaştıktan sonra Vezirköprü, Havza ve Lâdik üzerinden içeri girmiş, önce Taşova ovasına inmişti. Strabon'un Phanaroia dediği bu ovanın o sırada Erek, Taşova, Sonusa ve Karayaka olmak üzere dört kantona ayrıldığını, ovanın tamamının Erek'te oturan Hacıoğlu ailesine ait olduğunu yazar. Sonusa'da umduğu antik kalıntıları bulamamış, yalnızca kullanılmaya devam eden eski bir Türk hamamı, yıkılmak üzere olan bir cami ve dağınık sütun parçaları görmüştür.
Zile'den dönerken şehre iki mil kala, yolun yaklaşık yirmi fit yukarısında sert kayaya oyulmuş, uzun süredir kullanılmayan eski bir su yolunun kalıntılarını fark etmiştir. Vadinin genişlediği yerde ırmağın karşı kıyısında, yüksek bir kayanın tepesinde kaleyi ve akropolü, kalenin altında da Strabon'un andığı kral mezarları olduğundan şüphe etmediği mağaraları görmüş, dar sokaklardan kıvrılarak akşamüstü beş buçukta şehre girmiştir. Ana caddenin iki yanında ya harap ya da cami olarak kullanılan Selçuklu tarzında yapılar sıralanıyordu. Evlerin çoğunun taştan yapıldığını ve bunun şehre Türkiye'nin başka şehirlerine göre bir üstünlük havası verdiğini, nüfusun 3000-4000 Türk, 750 Ermeni ve 100-150 Rum evinden oluştuğunu yazar. Hamilton'a göre şehirde en çok dikkate değer olanlar akropol, eski surlar ve kral mezarlarıdır; ama Amasya'nın asıl ilgiyi Strabon'un doğum yeri olmasından aldığını düşünür ve Strabon'un memleketini anlattığı uzun pasajı kitabına aynen alır. Kaleye çıkıp yeraltına inen geçide elli adım kadar girmiş, kılavuzunun uyarısı üzerine geri dönmüştür. Hamilton'ın 1842'de yayımlanan iki ciltlik eseri, Kasım Toraman tarafından Küçük Asya adıyla Türkçeye çevrilmiştir.
Hamilton'dan birkaç yıl sonra, 1830'ların sonundaki yolculuğunda 12 Temmuz'da Zile'den Amasya'ya geçen hekim ve coğrafyacı William Francis Ainsworth, şehre yaklaşırken vadinin giderek daraldığını ve sonunda ırmağın üzerinde 800-1000 fit yükselen uçurumlarla kapandığını yazar. Güneyde ilk görünen dağın, yamacına oyulmuş bir su kemeri ve buna bağlı şiirsel bir yerel gelenek taşıyan Ferhat Dağı olduğunu, kuzeyde ise zirvesi surlarla çevrili bir kalenin yükseldiğini anlatır. Ainsworth'e göre Amasya Pontus krallarının başşehriydi ve Marcus Aurelius'tan Severus Alexander'a kadar Roma imparatorları zamanında basılan sikkeler onu Pontus'un ilk şehri olarak anıyordu. Kendi gördüğü Amasya'nın, çoğu ipek üretiminde çalışan yaklaşık 6000'i Ermeni olmak üzere 18.000 kişilik bir nüfusu vardı. Ainsworth burada, daha önce şehri gören Fransız gezgin Victor Fontanier'nin on bin hane rakamı verdiğini de not eder. Şehri Sivas paşasına bağlı bir mütesellim yönetiyor, bir Ermeni piskoposu da burada oturuyordu. Kasabanın genel karakterini iyi bulmuş, Türkmen ve Osmanlı beylerinin güzel konaklarından, bir tapınak kalıntısından ve Sultan Bayezid'in yaptırdığı gösterişli camiden söz etmiştir.
Yüzyıl Ortasında Amasya
İngiltere'nin Trabzon konsolos yardımcısı Henry Suter, Ekim 1838'de Erzurum'dan Samsun'a giderken Tokat'tan sonra Amasya'ya uğradı. Şehrin Zile'ye sekiz saat uzaklıkta olduğunu, ırmağın iki yakasındaki dik kayalar arasında kurulan mahallelerin güzel bir taş köprüyle birbirine bağlandığını yazar. Evleri ahşap barakalardan biraz daha iyi ve kaba görünüşlü bulmuş, şehirde 3500'ü Türk, 350'si Ermeni, 120'si Rum olmak üzere 3970 ev saymıştır. Bir ticaret memuru olarak ilgisini en çok ipek çekmiştir: Amasya ipeği İngiliz pazarı için yeterince iyi sayılmıyor, küçük bir kısmı İstanbul'a, büyük kısmı Halep ve Şam'a gidiyordu. Çarşıları ise düzenli ve makul ölçüde mal dolu bulmuştur.
1842-1844 yıllarında Nasturileri araştırmak üzere doğuya gönderilen İngiliz misyoner George Percy Badger, 5 Ekim'de Lâdik'ten gelerek akıntının döndürdüğü su değirmenleriyle sulanan kesintisiz bir bahçe şeridinde üç saat yol aldıktan sonra Amasya'yı gördü. Ona göre ırmak yatağı burada altmış metre kadar genişliğindeydi ve üzerinde ikisi ahşap, biri taş üç köprü vardı; taş köprü tamamen eski Amasya'nın kalıntılarından yapılmıştı. Badger, Strabon'un anlattığı anıtlardan neden bir şey kalmadığını sorarken bir Fransız yazardan aktardığı açıklamayı benimser: düz toprak damları sıkıştırmak için kullanılan silindir taşlar çoğu zaman eski yapılardan ve mezarlardan alınıyordu ve Amasya'da altı bin kadar böyle dam bulunduğu düşünülürse bu alışkanlığın ne ölçüde yıkıma yol açtığı anlaşılırdı. Badger'e göre şehri Sivas paşasının atadığı bir müsellim yönetiyordu; birçok küçük caminin yanında iki büyük ve iyi yapılmış cami vardı. Tokat piskoposuna bağlı beş yüz Ermeni ailesinin üç kilisesi, on beş Rum ailesinin de kilisesi, papazı ve okulu bulunuyordu. Eserinde Müslümanlara karşı belirgin bir önyargı ve küçümseme göze çarpar.
1839-1844 yıllarında Osmanlı topraklarını maden ve jeoloji araştırmaları için dolaşan İngiliz jeolog Warington Wilkinson Smyth, Turhal yönünden gelirken vadide keskin bir dönemeci döndükten sonra Amasya'yı görmüştür. Yeşilırmak kıyısından sarp uçurumların dibine doğru yükselen kırmızı kiremitli evleri, beyaz minareleri ve yeşil ağaçları, karşı kıyıda ise Yunanlıların, Romalıların ve Osmanlıların kulelerini taşıyan ve Pontus krallarının mezarlarıyla oyulmuş dev uçurumu anlatır. Smyth'in en çok etkilendiği şey su dolaplarıdır: çevrelerine büyük toprak kaplar bağlanmış dev çarklar akıntıyla dönüyor, kaplar suya dalıp yükseliyor ve içindekini bahçeleri sulayan oluklara boşaltıyordu. Bunları Mısır'daki Fars çarklarına benzetmiş, gecenin sessizliğinde çarkların inilti ve gıcırtısının ırmağın sesine karıştığını yazmıştır.
Georges Perrot ve Anadolu'nun Oxford'u
Fransız arkeolog Georges Perrot, Galatya ve Pontus'taki araştırma gezisi sırasında 25 Kasım 1861'de Çorum'dan Amasya'ya doğru yola çıktı. İki günlük yolun büyük kısmını cüce ardıçlarla kaplı sıkıcı kırlardan geçerek almış, manzaranın ancak ikinci günün akşamına doğru Yeşilırmak vadisine inince güzelleştiğini yazmıştır. Ona göre Yeşilırmak adını hak eden bir ırmaktı: koyu yeşil berrak suyu, Kızılırmak'ın bulanık gri suyuyla keskin bir karşıtlık oluşturuyordu. Kıyılarda söğütler ve kızılağaçlar, çevrede yüzlerce ipekböceği evinin yükseldiği geniş dutluklar, Amasya'nın övündüğü meyve ağaçlarının bile üstüne çıkan kırmızı kiremitli evler vardı. Şehre bir saat kala Yeşilırmak'ı taş bir köprüyle geçmişler ve yolun bir dönemecinde Amasya birden karşılarına çıkmıştı. Perrot burayı o güne kadar Küçük Asya'da gördükleri en pitoresk şehir olarak niteler.
Perrot'nun şehir tasviri, sonraki yazarların çok aktardığı bir ayrıntı zenginliği taşır. Sağ kıyıda dağ biraz geri çekilir ve aşağıda evlere, yukarıda yazın serinlemeye çıkılan bağlara ve küçük köşklere yer bırakır. Sol kıyıda ise eski kaleyi ve beş sıra surunu taşıyan çift başlı tepe ayağını ırmağa basar; yalnızca dar bir toprak şeridi, dağ ile yeşil su arasına sıkışmış bir sıra eve yer verir. Bu mahallenin üstünde Helenistik duvarlar Pontus krallarının sarayının yerini gösterir, daha yukarıda kayadan yontulmuş büyük mezarlar açılır; Perrot, Strabon'un açıkça söylediği gibi bunların kralların mezarları olduğunu yazar. Şehre girdikleri kapıda Selçuklu yapıları, ardından ırmağa bakan ağaçlı bir meydanın ortasında bakımlı Bayezid Camii bulunur. Kazıklar üzerine kurulmuş evlerin sıralandığı rıhtımlar ona biraz Roma'daki Tiber kıyılarını hatırlatmıştır. Irmağın ortasına kadar uzanan değirmenler, bahçeleri sulayan büyük su çarkları, birkaç ahşap köprü ve sütun gövdeleri, kaideler ve korniş parçalarından yapılmış, büyük olasılıkla Bizans döneminden kalma bir taş köprü de bu manzaranın parçalarıdır.
Perrot ve arkadaşları Amasya'da, yirmi yıla yakın süredir burada yaşayan ve un değirmeni işleten, adını yalnızca baş harfiyle "M. K..." diye verdiği bir Avrupalı tüccar ve sanayicinin evinde kaldılar. Ankara'dan sonra en uzun konakladıkları şehir burası olmuştur. Vali Salih Paşa onları jandarmaların iki sıra dizildiği bir törenle karşılamış, şerbetle, kahveyle ve doldurulan çubuklarla ağırlamıştır. Perrot, ev sahibinin ikinci bir değirmen kurmak için aldığı arazinin, valinin İstanbul'a gönderdiği raporlar yüzünden iki yıldır tescil edilemediğini anlatır ve bunu yabancıların mülk edinmesine karşı direncin bir örneği olarak görür.
Perrot'nun Amasya hakkında en çok aktarılan cümlesi, şehrin medreseleriyle ilgilidir. Ona göre Amasya, sanayideki canlanmaya rağmen Selçuklulardan beri bir üniversite şehri olmayı sürdürmüştü ve "Anadolu'nun Oxford'u" sayılabilirdi: yaklaşık yirmi beş bin kişilik nüfus içinde on sekiz medreseye dağılmış iki bin kadar softa vardı. Perrot bu medreseleri İngiliz üniversitelerinin kolejlerine benzetir; her birinin taşrada çiftlikleri, şehirde evleri ve çarşıda dükkânları vardı, öğrencilere oda, haftalık ekmek, pirinç ve yağ, kimisi de az miktarda para verirdi. Sultan II. Mahmud döneminden beri bu gelirleri medreseler kendileri toplamıyor, İstanbul'daki Evkaf Nezareti'nin yerel temsilcileri aracılığıyla alıyordu. Perrot'nun medreselerdeki öğretimi kuru bir skolastik olarak küçümsediğini ve Hristiyanların nüfusun ancak dörtte birini oluşturduğunu yazdığını da belirtmek gerekir.
Yüzyılın Sonuna Doğru
Amerikalı misyoner Henry John Van Lennep, 1864'te Samsun'dan Tokat'a giderken Amasya'ya uğradı ve 15 Nisan'dan 14 Mayıs'a kadar bölgede kaldı. Şehre girerken önce dağın tepesindeki eski kaleyi, ardından Hristiyanların oturduğu kuzeydoğu kesimini gördüğünü, bu kesimin şehrin en sıcak ve en sağlıksız yeri olduğunu yazar; Türkler ise her zamanki gibi ırmağın iki yakasında, hafif eğimli zemindeki en iyi mahallelerde oturuyordu. Lennep'in Amasya'da en ilginç bulduğu eski eser, şehrin yaklaşık üç mil güneyine kadar izlenebilen, sert kireçtaşına oyulmuş su kanalıdır. Kanalın o kadar iyi korunduğunu yazar ki az bir harcamayla yeniden kullanılabilirdi; yol arkadaşı Strohl, genişliğini göstermek için atını kanalın içinde epey bir mesafe sürmüştü. Genişliği beş fit kadardı ve keskinin izleri açıkça görülüyordu.
Lennep bu kanalın efsanesini de ayrıntısıyla kaydetmiştir: Amasya kralının kızı, sarayına belli bir pınarın suyunu getirenden başkasıyla evlenmeyeceğine yemin etmiş, yoksul bir âşık bütün işi kendi elleriyle yapmaya girişmiş ve doksan beş yaşına geldiğinde işi bitirmiş, ama saraya vardığında prensesin çoktan öldüğünü öğrenmiştir. Halk arasında Ferhat ile Şirin adıyla bilinen bu anlatının, Porter'dan Lennep'e kadar her Batılı yolcunun karşısına çıkması dikkat çekicidir. Lennep ayrıca yirmi beş yıldır Amasya'da yaşayan ve bir ipek fabrikası işleten George Krug'un evinin, Pontus krallarının eski sarayının bulunduğu yere yakın olduğunu, duvar, mahzen ve hamam kalıntılarının hâlâ ayakta durduğunu, ama taşlarının inşaat için söküldüğünü yazar. Bu evden bakıldığında geniş ırmağın şehri ikiye böldüğünü, birkaç köprünün iki yakayı bağladığını, vadinin hemen ötesinde bahçeler ve dutluklarla dolu geniş bir ovanın açıldığını anlatır.
İngiliz seyyah Henry Fanshawe Tozer, Samsun'dan iki günlük yolculuktan sonra 19 Temmuz'da Amasya'ya vardı ve 21'inin sabahı Yozgat'a doğru yola çıktı. Kaynakta Tozer'in Doğu yolculuğu 1879 yılına tarihlenir, ziyaret günü verilirken ise 1878 yılı anılır. Tozer İris'i taş bir köprüyle geçtiklerini, akıntının döndürdüğü çok sayıda büyük su çarkının yanından ilerlediklerini ve bunların kendisine Verona'da Adige ırmağı üzerindeki çarkları hatırlattığını, yalnız Amasya'dakilerin çok daha büyük olduğunu yazar. Irmağın genişliğini altmış metre kadar tahmin etmiş, yazın sıcağında suyun alçalmasına rağmen yüzen atlar ve adamlar gördüğünü, suyun bulanık ve beyazımsı olduğunu not etmiştir. Şehrin konumu ona Arnavutluk'taki Berat'ı hatırlatmıştı: her ikisi de sarp bir kale kayasının dibinde, iki ova arasından akan bir ırmağın kıyısındaydı. Yazın Amasya'nın bir fırını andırdığını, akşama doğru vadiye esen rüzgâr olmasa sıcağın dayanılmaz olacağını, nüfusun yirmi bin kadar tahmin edildiğini yazar. Ayrılırken Alman konsolosu Krug'un evinden şehre bakmış ve bunu Amasya'nın görülebilecek en güzel manzarası olarak anmıştır.
Yüzyılın sonunda Amasya'yı görenlerin ilgisi giderek daha bilimsel bir nitelik kazandı. İngiliz tarihçi J. G. C. Anderson, 1899'da Pontus yolları, yazıtları ve mil taşları üzerine yaptığı araştırma gezisinde Çorum, Gümüşhacıköy, Amasya ve Tokat çevresini dolaştı. Bu gezi, sonraki yıllarda Pontus üzerine yapılan sistemli çalışmaların ilk halkasıdır. Fransız coğrafyacı Vital Cuinet'nin 1890'ların başında yayımlanan La Turquie d'Asie'si ise Amasya'yı nüfus, okul ve üretim rakamlarıyla anlatan istatistik ağırlıklı bir eserdir.
Seyyahların Ortak Gözlemleri
Farklı yüzyıllarda, farklı amaçlarla gelen bu yolcuların notlarında bazı konular sürekli tekrarlanır. Hemen hepsi Amasya'yı Strabon'un doğum yeri olarak anar ve şehri onun tarifiyle karşılaştırır; Hamilton, Badger ve Smith ile Dwight, Strabon'un memleketini İris'in aktığı derin ve büyük bir vadi olarak anlattığı satırları aktarmıştır. Kral mezarları neredeyse her anlatıda yer alır, ama mezarların kimlere ait olduğu ancak Strabon'u okuyanlar için açıktır; Smith ile Dwight onları derviş hücrelerine benzetmiş ve krallık döneminden bir kalıntı kalıp kalmadığını öğrenemediklerini yazmıştır. Su dolapları ise İbn Battûta'nın bağ ve bostanlarından Tozer'in Verona karşılaştırmasına kadar şehrin en tanıdık görüntüsüdür.
Nüfus rakamları da bu notlardan izlenebilir. Smith ile Dwight 1830'da 4000 Türk, 600 Ermeni ve 125 Rum evi, Hamilton 1836'da 3000-4000 Türk, 750 Ermeni ve 100-150 Rum evi, Suter 1838'de toplam 3970 ev sayar. Ainsworth 18.000 kişi, Perrot 1861'de yaklaşık yirmi beş bin, Tozer ise yirmi bin kişi tahmin eder. Ermeni nüfusuna ilişkin rakamlar arasında da büyük farklar vardır: Smith ile Dwight 600, Hamilton 750 Ermeni evi sayarken Badger beş yüz Ermeni ailesinden, Ainsworth ise altı bin Ermeni'den söz eder; Fontanier'ye atfedilen on bin hane rakamı da diğerlerinin çok üstündedir. Bu rakamların çoğu seyyahın kendi sayımından çok kendisine söylenenlere dayanır ve ancak arşiv belgeleriyle birlikte kullanıldığında anlam kazanır.
Köprülerin sayısı da ilgi çekici bir dizi oluşturur. Dernschwam 1555'te üç taş ve bir tahta köprü saymıştı. Smith ile Dwight iki yakayı bağlayan tek bir güzel köprüden söz eder, Badger ikisi ahşap biri taş üç köprü görür, Perrot birkaç ahşap köprünün yanında eski parçalardan yapılmış bir taş köprüyü tarif eder. Taş köprünün antik ve Bizans malzemesiyle örülmüş olduğu, Badger ile Perrot'nun birbirinden bağımsız olarak yaptığı bir gözlemdir.
Seyahatnamelerin Değeri ve Sınırları
Bu kayıtlar Amasya'nın mimarisini, ekonomisini, toplumsal hayatını ve doğal çevresini farklı dönemlerde belgelemesi bakımından değerlidir. Dernschwam'ın anlattığı saraylardan bugün iz kalmamıştır ve onların nasıl göründüğünü bilmemizi sağlayan başlıca metin onun günlüğüdür. Morier, Porter ve Fraser'in kaya mezarlarını ve su kanalını görme biçimi, Hamilton'ın kale tünelindeki adımları, Perrot'nun medrese sayımı ve Lennep'in kanal ölçüleri, başka hiçbir kaynakta bulunmayan ayrıntılardır. Bu gezginlerin bir kısmı ressamdı ve kitaplarında şehrin gravürlerine yer verdiler; Ouseley penceresinden kaleyi, Porter ayrılırken vadiyi çizmiştir.
Öte yandan seyahatnameleri dikkatle okumak gerekir. Çoğu yolcu şehirde birkaç gün, kimi yalnızca birkaç saat kaldı; dili bilmedikleri için bilgilerini çoğu zaman ikinci ya da üçüncü elden aldılar, önceki seyyahların söylediklerini tekrarladılar ya da okuyucunun ilgisini çekmek için abarttılar. Wilkinson gibi bazıları gezisini tümüyle öyküleştirdi. Dernschwam ve Badger'in metinlerinde Türklere ve Müslümanlara karşı açık önyargılar görülür; Perrot da medreselerdeki ilmi küçümser. Bu yüzden seyyahların verdiği bilgiler, Osmanlı tahrir defterleri, şer'iyye sicilleri ve yerel tarihlerle birlikte değerlendirildiğinde gerçek değerini kazanır.
Amasya'yı görenler arasında Robert Ker Porter ile Victor Fontanier gibi isimlerin bulunduğu eski kaynaklarda da belirtilir ve bu bilgi yukarıda anlatılan notlarla doğrulanır. Osmanlı aydını ve arkeoloji öncüsü Osman Hamdi Bey'in de şehri görenler arasında olduğu söylenir; ancak bu ziyareti belgeleyen bir kayda ulaşılamamıştır. Bu yolculuk notlarının çoğu on dokuzuncu yüzyılda Londra'da, Paris'te ve New York'ta yayımlandı ve Avrupalı okurun Amasya hakkındaki bilgisini uzun süre belirledi. Hamilton'ın eseri, Boğazköy'deki Hitit başkentinin Batı sanat tarihi literatürüne girmesini de sağlamıştır.
Kronoloji
1333 dolayları: İbn Battûta Sivas'tan Amasya'ya gelir, ardından Sûnusâ ve Gümüş'e geçer.
1553: Hans Dernschwam, I. Ferdinand'ın Kanuni'ye gönderdiği elçilik heyetine katılır.
7 Nisan - 2 Haziran 1555: Habsburg elçilik heyeti Amasya'da bulunur; 14 Nisan'da şehirde büyük bir yangın çıkar.
1640 ya da yüzyılın ortaları: Evliya Çelebi'nin Amasya'yı anlattığı yolculuk; tarih kaynaklarda farklı verilir.
1737-1741: Richard Pococke'un Doğu yolculukları; eser 1745'te yayımlanır.
1787: Thomas Howel, Diyarbakır-İstanbul yolunda Amasya'dan geçer.
1806: C. Wilkinson'ın kurgusal gezi kitabı Londra'da yayımlanır.
1808-1809: James Morier Tokat'tan Amasya'ya gelir.
1810-1812: William Ouseley İran'dan dönerken Amasya'da gece konaklar.
1817-1820: Robert Ker Porter'ın yolculuğu; dönüşte Amasya'dan geçer.
30 Mayıs 1830: Eli Smith ve H. G. O. Dwight Amasya'ya varır.
1834: James Baillie Fraser kış ortasında Amasya'dan geçer.
1836: William John Hamilton Amasya'yı ve Taşova ovasını inceler.
Ekim 1838: Henry Suter Erzurum-Samsun yolculuğunda Amasya'ya uğrar.
1842-1844: George Percy Badger'in doğu görevi; Ekim'de Amasya'da bulunur.
1861: Georges Perrot 25 Kasım'da Çorum'dan Amasya'ya doğru yola çıkar.
1864: Henry John Van Lennep 15 Nisan-14 Mayıs arasında bölgede kalır.
1879: Henry Fanshawe Tozer 19-21 Temmuz arasında Amasya'dadır (bir yerde 1878 olarak geçer).
1899: J. G. C. Anderson'ın Pontus araştırma gezisi.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- 18 ve 19. Yüzyıllarda İngilizce Kaleme Alınan Seyahatname ve Gravürlerinde Karadeniz Bölgesi Şehir Mimarisi, Serüven Yayınevi, Ankara 2024 (Pococke, Howel, Wilkinson, Morier, Ouseley, Porter, Smith ve Dwight, Fraser, Hamilton, Suter, Ainsworth, Badger, Smyth, Lennep, Tozer ve Anderson'ın Amasya anlatıları). seruvenyayinevi.com
- Georges Perrot, Souvenirs d'un voyage en Asie Mineure, Paris 1864, IX. bölüm "Amassia". https://archive.org/details/bub_gb_VHizelDj7E4C
- TDV İslâm Ansiklopedisi, "Evliya Çelebi" ve "Seyahatnâme" maddeleri. https://islamansiklopedisi.org.tr/evliya-celebi
- Seyahatnâme (Evliya Çelebi), Vikipedi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Seyahatnâme_(Evliya_Çelebi)
Akademik çalışmalar
- Sevim Karabela Şermet, "Hans Dernschwam'ın İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü'nde Amasya'da Osmanlı Kültürel Dokusu ve İnsan Algısı", Çeşm-i Cihan: Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları E-Dergisi, 4/2 (2017), s. 62-71. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/383757
- Tahsin Koçyiğit, "İbn Battuta'nın Karadeniz Seyahati Üzerine Bazı Mülahazalar", Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, IX/4 (2009). https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/52335
Resmî kaynaklar
- Hans Dernschwam, İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü, çev. Yaşar Önen, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987.
Diğer kaynaklar
- William John Hamilton, Küçük Asya, çev. Kasım Toraman, 2013 (Researches in Asia Minor, Pontus and Armenia, London 1842).
- Henry Fanshawe Tozer, Turkish Armenia and Eastern Asia Minor, London 1881.
- Henry John Van Lennep, Travels in Little-Known Parts of Asia Minor, London 1870.
Çevrimiçi kaynaklar








