Amasya'nın Pirler semtinde, Mehmetpaşa Mahallesi'nde, Pirler Parkı'nın karşısında yükselen Çilehane Camii, asıl adıyla Yâkub Paşa Tekkesi, kentin Halvetî geleneğinin en eski ve en iyi korunmuş mekânlarından biridir. Halk arasında Çilehâne Tekkesi diye de anılan yapı, bugün cami olarak kullanılsa da kuruluşunda bir tarikat merkeziydi. İçinde bir mescid, dervişlerin halvete çekildiği küçük hücreler, bir tevhidhâne, şeyh odası ve türbe bulunur. Tekke mimarisi üzerine çalışan araştırmacılar, erken Osmanlı döneminden özgün planıyla günümüze ulaşabilen az sayıdaki tarikat yapısı arasında onu ayrıca anar. Hasan Karataş'ın 2020'de yayımlanan incelemesi bir adım daha ileri giderek yapıyı ayakta kalan en eski Halvetî tekkesi olarak tanımlar; bir süre önce gün yüzüne çıkan vakfiyesini de Halvetiyye'nin âdâbına, teşkilatına ve İran'dan Osmanlı topraklarına taşınmasını sağlayan çevrelere dair elimizdeki en eski kayıt sayar.

Kuruluşu ve Vakfiyesi

Tekke, hicrî 815 (1412) yılında Ankara Beylerbeyi Pazarlıoğlu Yâkub Paşa tarafından yaptırılmıştır. Vakfiyesi 815 yılının Zilkade ayında, yani Şubat 1413'te, Amasya Kadısı Sarı Kadı lakaplı Mevlânâ Rükneddin Mahmud tarafından tescil edilmiştir. Bu yüzden yapının tarihi kimi anlatımlarda 1412, kimilerinde 1413 olarak geçer; ilki kuruluş, ikincisi vakfın hukuken kayda girdiği tarihtir. Resmî tanıtımlarda banisi "Çelebi Mehmed'in emirlerinden Yakup Paşa" diye anılır ve yapı 1413 tarihiyle verilir; Karataş ise paşayı Osmanlı veziri olarak niteler. Hüseyin Hüsâmeddin, kitabının olaylar kısmında aynı kaydı 815 Zilkadesi altında verir: "Esbak Ankara beylerbeyi" Ya'kûb Paşa'nın Amasya'da Beyler Sarayı civarında başlattığı büyük cami, medrese ve zâviye bu tarihte tamamlanmış, paşa da mülklerini bu hayratına vakfetmiştir. Eserin elimizdeki e-kitap baskısında paşanın lakabı "Yazarlıoğlu" diye okunur; öteki kaynakların hepsi "Pazarlıoğlu" yazdığından bunun bir okuma ya da dizgi farkı olması muhtemeldir.

Vakfın kurulduğu günler, Fetret Devri'nin en sarsıcı anlarından birine denk gelir. Hüsâmeddin'in anlattığına göre 815 yılında Çelebi Sultan Mehmed, Rumeli'de kendini sultan ilan eden kardeşi Musa Çelebi'nin üzerine Amasya'dan yürümüş, İstanbul yakınlarında İncügez denilen yerde yapılan savaşta veziri Yâkût Paşa ölmüş, şehzadenin kendisi de ağır kayıplar vererek Amasya'ya dönmek zorunda kalmıştı. Yâkub Paşa'nın vakfiyesi, şehzadenin bu yenilgiden sonra Amasya'da yeniden toparlandığı aylarda tescil edilmiştir. Hüsâmeddin aynı yerde vakfiyeyi tescil eden kadının tam adını da verir: Mevlânâ Rükneddin Mahmûd bin Muhammed el-Buhârî el-Bûrânî. Yine onun soy kayıtlarına göre bu Sarı Kadı, Şeyh Muslihuddin Mustafa Dede'nin babası, dolayısıyla Osmanlı hattının büyük ustası Şeyh Hamdullah'ın dedesidir. Burada bir ad benzerliğine de dikkat etmek gerekir: Yâkût Paşa ile Yâkub Paşa ayrı kişilerdir. Hüsâmeddin, Yâkût Paşa'nın 816'da Dârüşşifâ'nın güneyinde ayrıca bir zâviye, mescid ve dârüzziyâfe yaptırdığını kaydeder.

Hüsâmeddin'in vakfiyeden aktardığı ayrıntılar, yapının ilk hâlini anlamak için değerlidir. Ona göre Yâkub Paşa kârgir bir avlu duvarı, yani "daire" içinde bir cami, yanında bir minare, caminin iki tarafında Halvetî zâviyesi olan çilehâneler, önünde bir dershane ve ayrıca bir şeyh odası yaptırmıştır. Vakfiyede Pîr İlyas'ın vefatı ile Çelebi Sultan Mehmed'in adı geçer ve yapının, Pîr İlyas'ın halifesi olan, "müfti's-sekaleyn" sıfatıyla anılan Mevlânâ Pîr Celâleddin Abdurrahman Çelebi için kurulduğu yazılıdır. Tevliyet bu şeyhin halifelerinden Şemseddin Mehmed el-Buhârî'ye ve evlâdına bırakılmıştır. Hüsâmeddin buna dayanarak bu büyük dairenin 815'te tamamlandığının kesin olduğunu söyler. Başka bir yerde tekkenin "Pîr İlyas Türbesi'nin kuzeyinde bulunan Ya'kûb Paşa Dairesi içinde" olduğunu yazar; tekkenin Yâkub Paşa Konağı'nın içinde yer aldığı yolundaki bilgi de bu "daire" ifadesinden gelir.

Yâkub Paşa tekkeyi Halvetiyye tarikatına meşrut kılmış, yani vakfın şartları arasına bu tarikata bağlılığı koymuştur. Tekkenin yönetimi iki ayrı çizgide ilerlemiştir. Mütevellilik, yani vakfın mali ve idari işlerini yürüten görev, önce Şemseddin Mehmed Buhârî'ye verilmiş, onun vefatından sonra çocuklarına geçmiş, soyu kesilince Müeyyed Çelebi ve çocuklarına devredilmiştir. Manevî önderlik anlamına gelen meşihat ise ayrı bir silsile içinde yürümüştür. Vakfiye uzun süre araştırmacıların gözünden uzak kalmıştır. Karataş, belgenin Arapça metnini, çevirisini ve fotoğraflarını Muqarnas dergisinde yayımlamış; belgenin on beşinci yüzyıl Anadolu'sunda Osmanlı mimarisinin gelişimi, tasavvufun kurumlaşması ve Osmanlı genişlemesiyle birlikte yürüyen şehir iskânı gibi süreçlerin kesiştiği bir noktada durduğunu vurgulamıştır.

Tekkenin Kimin İçin Kurulduğu Meselesi

Kaynaklar tekkenin Gümüşlüzâde ailesinden Abdurrahman Çelebi adlı bir şeyh için kurulduğunda birleşir, ancak bu adı taşıyan birden çok kişi olduğundan hangisinin kastedildiği konusunda farklı şeyler söylerler. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddede yapının, 903 (1497-98) yılında ölen müftü Şeyh Gümüşlüzâde Abdurrahman Çelebi için yaptırıldığı yazılır. Hüsâmeddin'in kayıtları ise başka bir tablo çizer. Ona göre tekke Pîr İlyas'ın damadı Gümüşlüzâde Pîr Abdurrahman Çelebi için kurulmuş, tekkede Pîr İlyas'ın yerine ilk oturan da bu damat olmuştur. 903'te ölen Abdurrahman Çelebi ise ondan iki kuşak sonra gelen, Hüsâmî mahlasıyla bilinen ve 840 (1436-37) yılında doğan bir başka şeyhtir. 1412'de kurulan bir vakfın yirmi dört yıl sonra doğacak birine tahsis edilmesi mümkün olmadığından, Hüsâmeddin'in ayrımı kronolojiyle daha iyi bağdaşır; TDV maddesinde iki adaşın birleştirilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Karataş tekkenin kurulduğu şeyhi "Gümüşlüoğlu Abdurrahman" diye anar. Amasya'daki Halvetî tekkeleri üzerine yapılan bir çalışmada ise Gümüşlüoğlu Tekkesi'nin 827 (1424) yılında ölen bir şeyhi Abdurrahman Çelebi'den söz edilir. Bu kişinin Pîr İlyas'ın damadı olan ilk Abdurrahman olması akla yakındır, fakat kaynaklarda iki kayıt açıkça eşleştirilmez. Aynı ailenin adı ve lakabı birkaç kurumda birden geçtiği için, Amasya Halvetîliği üzerine okuyan birinin Abdurrahman, Muhyiddin Mehmed ve Hüsâmeddin Hüseyin adlarını taşıyan kişileri ölüm tarihlerine bakarak birbirinden ayırması gerekir.

Türbede kimin yattığı konusunda da benzer bir ayrılık vardır. Hüsâmeddin "Pîr Abdurrahman Çelebi Türbesi" başlığı altında, vakfiyede adı geçen bu hücrede Kuba'da yatan Pîr Hüsâmeddin Halvetî'nin oğlu ve Pîr İlyas'ın soyundan Pîr Celâleddin Abdurrahman-ı Sânî'nin, yani Hüsâmî'nin gömülü olduğunu yazar ve yere "Aşağı Pîr Türbesi" ya da "Aşağı Pîrler" denildiğini ekler. Osman Fevzi Olcay ise hatıralarında türbeyi Pîr İlyas'ın damadı ve aynı zamanda amcasının oğlu olan Pîr Abdurrahman Çelebi'ye bağlar; bir başka yerde de "Şeyh Abdurrahman Gümüşlüzâde oğlu türbesi" ifadesini kullanır. Türbe, Pîr İlyas'ın türbesinden ayırt etmek için "Aşağı Pîrler" adıyla anılır ve semtin bugünkü adı da bu iki türbeden gelir.

Aşağı Pîrler: Abdurrahman Çelebi Hüsâmî

Hüsâmeddin'in biyografiler cildinde türbenin sahibi saydığı Abdurrahman Çelebi'ye ayrılmış uzunca bir madde vardır ve bu madde tekkenin on beşinci yüzyılın sonundaki hayatına dair en canlı bilgileri verir. Abdurrahman Çelebi, Kuba'da gömülü olan ve oradaki Hüsâmiye Medresesi'ni yaptıran kadılardan ve seyyidlerden Mevlânâ Hüsâmeddin Hüseyin Çelebi'nin oğludur. Ailesi aslında Seydî Hüsâmzâdeler diye bilinirken, annesi Âbide Hâtun'un Pîr İlyas'ın kızı Râbia Hâtun'un kızı olması yüzünden Gümüşlüzâde adıyla tanınmıştır. 840'ta Gümüşlüzâde Mahallesi'nde doğmuş, Amasya bilginlerinden İbrîzâde Mevlânâ Muhyiddin Mehmed ile Cendîzâde Mevlânâ Şemseddin Ahmed Çelebi'den ders görmüş, tasavvufu Gümüşlüzâde Pîr Hayreddin Hızır Çelebi'nin sohbetinde edinmiştir. Hızır Çelebi'nin ölümünden sonra Yâkub Paşa zâviyesinin şeyhi olmuştur.

Abdurrahman Çelebi'nin şeyhliği, Amasya'nın şehzade sancağı olarak en parlak yıllarına rastlar. Hüsâmeddin'e göre Amasya valisi Şehzade Ahmed ona intisap etmiş, bunun üzerine devlet erkânı, memleketin ileri gelenleri ve halk da onun sohbetine ve hizmetine koşmuştur. Abdurrahman Çelebi aynı zamanda Yâkub Paşa Camii'nin vaiziydi; vaazlarında zaman zaman şehzadenin de bulunduğu, sözlerinin dinleyenleri ağlattığı anlatılır. On dört yıl irşat ve zikirle meşgul olduktan sonra 903 yılında, altmış üç yaşında ölmüş ve zâviyenin şeyhlere ayrılmış hücresine gömülmüştür. Hüsâmeddin onu ilmiyle ve zühdüyle tanınan, heybetli, vakur bir şeyh olarak tarif eder; huzurunda kimsenin söze cesaret edemediğini, bilginlerle şeyhler arasında tartışılan meselelerde ilmî ve tasavvufî inceliklerle ulemayı ikna ettiğini, bu yüzden bilginlerin bile ona bağlandığını yazar. Hüsâmî mahlasıyla şiir yazmış, tasavvufî manzumeler ve ilâhiler bırakmıştır. Oğulları Muhyiddin Mehmed ile Hüsâmeddin Hüseyin Efendiler de tanınmış şeyhlerden ve mevâlîdendi; damadı Gümüşlüzâde Mevlânâ Muhyiddin Mehmed Çelebi de Halvetiyye'nin büyük şeyhleri arasında sayılır.

Aynı yıllarda Amasya'da Gümüşlüzâde ailesinden iki Halvetî şeyhi yan yana irşat ediyordu. Hüsâmeddin, yine Pîr İlyas soyundan gelen Celâleddin Abdurrahman Efendi'nin 889 (1484) yılında Hayreddin Hızır Çelebi'nin yerine Gümüşlüzâde zâviyesinin şeyhi olduğunu, Aşağı Pîrler denilen Abdurrahman Çelebi'nin de o sırada Yâkub Paşa zâviyesinde bulunduğunu ve ikisinin "iki kutb-ı Halvetî" olarak feyz yaydıklarını anlatır. Şehzade Ahmed'in her iki şeyhe de yakınlık gösterdiği, Gümüşlüzâde tekkesine geldikçe Celâleddin Abdurrahman Efendi'ye ihsanlarda bulunduğu kaydedilir. Celâleddin Abdurrahman 908 (1502-03) yılında ölmüştür.

Fâtiha Penceresi ve Kitâbesi

Türbenin dehlize açılan hâcet penceresi, yani ziyaretçilerin önünde durup dua ettiği pencere, yapının sonradan kazandığı bir parçadır. Hüsâmeddin, kıble tarafındaki bu fâtiha penceresinin türbenin inşasından sonra açıldığını ve üzerine kitâbe taşıyan siyah bir mermer konduğunu belirtir. Mimari incelemeler de pencerenin üzerinde, türbede yatanlara ilişkin Farsça bir kitâbe bulunduğunu kaydeder. Hüsâmeddin'in naklettiği beyitler Abdurrahman Çelebi'yi "Hüsâmî" adıyla anar, onu Pîr İlyas soyundan gelen bir hakikat mürşidi ve şüphesiz "kutb-ı âlem" olarak över.

Kitâbenin yazısı dönemin tanınmış bir hattatına aittir. Hüsâmeddin'e göre Tosyalı Kadı Çelebi lakaplı Celâleddin Mehmed Efendi, Amasya'da Gökçezâde Muslihuddin Mustafa Efendi'den ilim, Şeyh Hamdullah'tan çeşitli yazı türlerini öğrenmiş, her iki alanda da icazet almıştı. Tosya'da müderrislik, müftülük ve kadılık yapmış, Çorum kadılığından ayrıldıktan sonra emekliye ayrılarak uzun süre Amasya'da yaşamıştı. 934 (1527-28) yılında Aşağı Pîrler'in fâtiha penceresi üzerindeki yazıları o yazmış, kenarına "Celâl bin Hasan" imzasını koymuştur. Ertesi yıl, 935'te Amasya'da ölmüş ve Aşağı Pîrler civarına gömülmüştür. Ünlü hattat-şeyhin dedesinin tekkenin vakfiyesini tescil etmiş olması, öğrencisinin de bir asrı aşkın bir süre sonra türbenin kitâbesini yazması, yapının kentin ilim ve sanat çevreleriyle ne kadar iç içe olduğunu gösteren küçük ama anlamlı bir rastlantıdır.

Amasya'da Halvetiyye ve Pîr İlyas

Çilehane'nin kuruluş ortamını anlamak için Halvetiyye'nin Amasya'ya nasıl yerleştiğine bakmak gerekir. Tarikat Anadolu'ya Sadreddîn-i Hiyâvî'nin halifelerinden Amasyalı Pîr İlyas tarafından getirilmiştir. Pîr Şücaaddin İlyas, Timur'un ölümüyle 1406'da Amasya'ya dönmüş ve tarikatı kente taşımıştır. Bu yıllar, Fetret Devri'nin toplumsal yıkımının en ağır hissedildiği döneme rastlar. Pîr İlyas'ın akrabası Hâce Celal Çelebi, şeyhin gelişinden bir yıl sonra Gümüşlüoğlu Tekkesi'ni yaptırmış ve tarikatın kullanımına sunmuştur. Bu tekke, Amasya'da yalnızca Halvetîlere ayrılmış ilk tekke olarak kaydedilir; imarethanesi o yıllarda çok sayıda muhacire ev sahipliği yapmış, geçim sıkıntısı çeken halka da bir dayanak olmuştur. Sonraki yüzyıllarda şehirde on altıya yakın Halvetî tekkesi faaliyet göstermiş; Çilehane bunların arasında hem erken kurulanlardan hem de bugüne ulaşabilenlerden biri olmuştur.

Çilehane'nin Amasya Halvetîliğindeki ağırlığı, buradan yetişen şeyhlerin çokluğuyla da ölçülür. Araştırmalarda tekke, pek çok Halvetiyye şeyhinin burada yetişmesi nedeniyle "Derviş Fabrikası" olarak adlandırılır. Hem mimarisi hem de kent kültürüne bıraktığı toplumsal ve kültürel etki bakımından önemli bir mekân sayılması bundandır. Hüsâmeddin'in deyişiyle tekke "hulefâ-yı Halvetiyye'ye mahsus" idi; yani tarikatın halifelik mertebesine ulaşmış şeyhlerine ayrılmıştı.

Meşihat Silsilesi

Tekkenin meşihatı, Amasya halkı arasında "silsiletü'z-zeheb", yani altın silsile denilen bir zincirle sürmüştür. Hüsâmeddin'in sıralamasına göre Pîr İlyas'ın yerine önce damadı Gümüşlüzâde Pîr Abdurrahman Çelebi, ardından Pîr Şemseddin Mehmed Buhârî, sonra Pîr İlyas'ın oğlu Pîr Celâleddin Abdurrahman Çelebi geçmiştir; TDV İslâm Ansiklopedisi bu Celâleddin Abdurrahman'ı Abdurrahman Çelebi'nin oğlu olarak gösterir. 843 (1439-40) yılında Saraçlar şeyhi Pîr Sun'ullah Halvetî, ardından Pîr Zekeriyyâ Halvetî ve İğnecizâde Pîr Safiyyüddin Mahmûd el-Halvetî gelir. Bunları Kubalı Çelebizâde Pîr Abdurrahman Hüsâmî Çelebi, 903'ten sonra Gümüşlüzâde Pîr Muhyiddin Mehmed Çelebi, 921 (1515-16) yılında Buhârîzâde Pîr Mehmed el-Halvetî izler. Zincir Şeyh Ya'kûb el-Halvetî, halifelerden Şeyh Abdurrahman el-Halvetî ve onun oğulları Şeyh İzzeddin Hasan el-Halvetî ile ulemadan Şeyh Hüsâmeddin Hüseyin el-Halvetî ile devam eder.

TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki liste bu sıralamayla büyük ölçüde örtüşür, yalnız Hüsâmeddin'de ayrı ayrı geçen "Kubalı Çelebizâde Pîr Abdurrahman Hüsâmî Çelebi" ile "Gümüşlüzâde Pîr Muhyiddin Mehmed Çelebi" orada "Kubâlı Çelebizâde Pîr Muhyiddin Mehmed Çelebi" adıyla tek kişi olarak görünür. Amasya Halvetî tekkeleri üzerine yapılan çalışmada da bu Muhyiddin Mehmed Çelebi'nin 921 (1515) yılına kadar hizmet ettiği, ardından makamına Buhârîzâde Pîr Mehmed Halvetî'nin geçtiği belirtilir. Hüsâmî'nin 903'te ölümü ve damadının yerine geçmesi düşünüldüğünde, Muhyiddin Mehmed Çelebi'nin yaklaşık 1498'den 1515'e kadar şeyhlik yaptığı anlaşılır.

Zincir bu isimlerle bitmez. Sonraki dönemde Şeyh Mehmed Efendi tekkenin şeyhiydi. Hüsâmeddin onun 1099 (1687-88) yılındaki karışıklıklar sırasında öldüğünü yazar. O yıl Amasya'da kimi âlimlerin ve seyyidlerin sürgün edildiği, bir kısmının Hicaz'a gittiği, şehrin büyük bir bölümünü yakan bir yangının da çıktığı bir kriz yılıydı; Hüsâmeddin bu olayların kentteki bütün ilmî kurumları altüst ettiğini söyler. Mehmed Efendi'nin yerine Seyyid İbrâhim Efendi geçmiş, o 1116 (1704-05) yılında ölünce oğlu Seyyid Mehmed Efendi hem şeyh hem mütevelli olmuştur. 1168'de (1754-55) Seyyid Mehmed Efendi ölünce ulemadan Hâfız Seyyid Mahmud Efendi şeyh olmuş, fakat 1172'de (1758-59) görevden alınmış, yerine Hâfız Seyyid Abdullah Efendi şeyh ve mütevelli olmuştur. Abdullah Efendi 1214 yılının sonlarında (1800) ölünce tevliyet kızı Şerîfe Hâtun'a verilmiş, meşihat da müderrisliğe eklenerek ayrı bir makam olmaktan çıkmıştır. Böylece tekkenin şeyhlik geleneği, kuruluşundan 1800 yılına kadar adım adım izlenebilmektedir.

Halvet ve Halvethâneler

Yapıya adını veren "çilehâne", Halvetiyye'nin adını da aldığı halvet uygulamasının mekânıdır. Halvethâneler İslâm dünyasında "halvet", "halvetgâh" ya da "çilehâne" adlarıyla anılır; önce zâhidlerin, sekizinci yüzyıldan itibaren de onların zühd ve riyazet geleneğini devralan sûfîlerin, nefislerini terbiye etmek amacıyla ibadet ve tefekküre çekildikleri halvet ya da çile dönemlerinde kullandıkları odalardır. Tanman, tarikat yapılarında namazların kılındığı mekâna bağlı halvethâneleri Hz. Peygamber'in Mescid-i Nebevî'de, özellikle ramazan aylarında yaptığı itikâfların, bağımsız halvethâneleri ise Hz. Mûsâ'nın Tûr dağındaki kırk günlük halvetinin ve Hz. Muhammed'in Hira'daki itikâflarının tasavvuf ehlince yaşatılan mirası olarak yorumlar. Yâkub Paşa Tekkesi'nde halvethânelerin doğrudan mescide açılması bu ilk türün, yani ibadet mekânına bağlı halvetin açık bir örneğidir.

Tanman, halvethânelere ayırdığı maddede Anadolu'da Halvetiyye'nin ilk faaliyet merkezlerinden olan Amasya'daki bu yapıda, tarikatın bünyesinde çok önemli bir yer tutan halvet olgusunun mimariye somut biçimde yansıdığını belirtir. Bu anlatıma göre koridorun kıble yönünde, tevhidhânenin karşısındaki mescid iki yandan üçer halvethâneyle kuşatılmıştır. Halvethânelerden mihrap duvarına bitişik olan ikisine birer pencere açılmış, geri kalan dördü penceresiz bırakılmıştır. Yan koridorların öteki yakasında sıralanan ve birer pencereyle dışarı açılan üçer derviş hücresinin de gerektiğinde halvethâne olarak kullanılabileceği düşünülür. Tanman, Kahire'nin Abbâsiye semtinde, Memlük Sultanı Kayıtbay döneminde (1468-1496) Halvetiyye'nin Demirtaşiyye kolunun kurucusu Muhammed Demirtaş'ın yaptırdığı tekkedeki halvethânelerin, hem boyutları hem de tevhidhânenin çevresine sıralanışlarıyla Amasya'daki Yâkub Paşa Tekkesi'ni hatırlattığını yazar. Ona göre bu benzerlik, tarikatın Türkistan, Horasan, Azerbaycan ve Anadolu ekseninde gelişen halvet erkânının ve halvethâne tasarımının Mısır'a kadar taşındığını gösterir.

Olcay'ın hatıraları, bu hücrelerin yirminci yüzyıl başına kadar halvet ve itikâf için kullanılmaya devam ettiğini gösterir. Olcay "Çilehane Medresesi" dediği bölümü, türbenin giriş ve çıkışında üç dört hücreden ibaret loş bir mekân olarak tarif eder. Abdurrahim Merzifonî'nin "Kitâbü'l-Mecmû' fi'l-Meşhûdi ve'l-Mesmû'" adlı eserinde, bu hücrelerden birinin vaktiyle Akdağlı Hoca'nın itikâf ve ibadet yeri olduğunu okuduğunu söyler. İdadi mektebine devam ettiği yıllarda Hasan Efendi adlı bir sûfînin daima bu hücrelerden birinde kaldığını, öğrencilere dua ettiğini, Taşova'nın Baraklı köyünden Molla Mehmed Efendi adlı birinin de burada bulunduğunu hatırlar.

Medrese Olarak Kullanımı

Hüsâmeddin, yapıyı medreseler arasında da "Ya'kûb Paşa Medresesi" adıyla ayrıca anlatır. Ona göre medrese caminin sağında ve solunda yer alır, odaları küçük ve kârgirdir; doğu tarafta, odaların kuzeyinde geniş bir şeyh odası vardır ve vakfiyede çilehânenin bu odada bulunduğu, bu odanın da şeyh odası olduğu yazılıdır. Tekke 1031 (1621-22) yılına kadar tek bir şeyh tarafından yönetilmiştir. Bu tarihte Yâkub Paşa Camii'nin vaizi Şeyh Hüsâmeddin Efendi ile ulemadan Şeyh Abdi Efendi arasında yaklaşık on yıl süren bir meşihat anlaşmazlığına son vermek için yapı ikiye bölünmüştür. Mescid ve ona bağlı halvethâne birimleri medrese sayılmış ve müderrisliği Abdi Efendi'ye verilmiş, kuzeydoğu köşesindeki oda ile tevhidhânede ise tekke işlevi sürdürülerek meşihat Hüsâmeddin Efendi'ye bırakılmıştır. Yapı böylece aynı çatı altında iki kurumu barındırmıştır.

Medrese daha sonra Osmanlı medreselerinin derece düzenine katılmış, kırk akçelik medreseler arasında sayılmış ve dersiamlara verilmiştir. Hüsâmeddin'in kaydettiği müderris listesi, bu bölümün iki buçuk asır boyunca kesintisiz işlediğini gösterir. 1099'da İsmâil Efendi, 1107'de oğlu Halil Efendi, 1120'de onun oğlu Hâfız Mehmed Efendi, 1121'de Ebûbekir Efendi ve ardından Müftîzâde Seyyid Ebûbekir Efendi müderris olmuştur. 1161'de (1748) medresede ünlü muhaddis Uzun Müderris Süleyman Efendi'yi görürüz. Onun 1193'te ölümünden sonra müderrislik ikiye bölünmüş, yarısı oğlu Seyyid Mustafa Efendi'ye, yarısı Gümüşhâneli Seyyid Ebûbekir Efendi'ye verilmiştir. Görev on dokuzuncu yüzyılda Uzun Müderriszâdeler ve onlara bağlı aileler arasında el değiştirmiş; ulemadan meşhur Sarı Müderris Seyyid Mustafa Efendi, kardeşi Seyyid Mehmed Efendi ve Mustafa Efendi'nin oğlu Seyyid Mehmed Tâhir Efendi bunlar arasında yer almıştır. Mehmed Tâhir Efendi 1291'de (1874-75) ölünce oğulları Mehmed Sâlim, Hasan Tahsin ve Ahmed Şevki Efendiler müderrisliğe geçmiş, 1315'te (1897-98) görev ulemadan Mecdîzâde Hâfız Mustafa Sâdık Efendi'ye verilmiştir.

Binada bir ziyafethane bulunduğu da kaydedilir. Hüsâmeddin, Amasya'da yolculara, gezginlere ve yoksullara açık on bir büyük ziyafethane sayar ve "Ya'kûb Paşa Ziyâfethânesi"ni bunlar arasında anar. Bu ziyafethanelerin yemekleri bol, aşçıları ve ekmekçileri belli, görevlileri maaşlıydı. Bu kayıtlar, tekkenin yalnızca inziva yeri olmadığını, ders okutulan ve yemek verilen bir vakıf kuruluşu olarak işlediğini gösterir. Amasya'da Halvetî tekkeleri ile medreseler çoğu zaman birlikte kurulmuştur.

Halvetîliğin Amasya'daki Toplumsal Rolü

Amasya'nın Halvetî tekkeleri, araştırmalarda bir ibadet ve riyazet ortamının ötesinde, kentin eğitim ve kültür hayatını biçimlendiren kurumlar olarak ele alınır. Halvetiyye'nin Osmanlı-Safevî ilişkilerinde Osmanlı lehine bir denge unsuru olduğu, tarikatın sivil bir toplum yapısı kurduğu ve doğu sınırlarının güvenliğine de katkı sağladığı, bu konudaki çalışmalarda öne çıkarılan görüşlerdir. Şeyhler tekke edebiyatının önemli temsilcileri arasında sayıldığından, Amasya'da sanat, edebiyat, şiir ve musiki alanlarındaki birikimde de payları olmuştur; Hüsâmî mahlaslı Abdurrahman Çelebi'nin ilâhileri bunun Çilehane'deki örneğidir. Tarikatın dört yüzyıl boyunca kentte sürdürdüğü etkinlik, kültürel zenginlikle birlikte toplumsal dayanışmaya da bağlanır.

Tarikat mensuplarının kurduğu eğitim kurumları bu etkiyi somutlaştırır. II. Bayezid Külliyesi, Halvetî şeyhi Cemal Halife'nin padişaha ricası üzerine 1485'te inşa edilmiştir; külliyedeki Sultaniye Medresesi'nin ilk müderrisi dönemin tanınmış âlimlerinden Zembilli Ali Efendi'dir. Mehmed Paşa Medresesi Habib-i Karamânî'nin tekkesiyle birlikte kurulmuş, Halvetî müderrisler tarafından yönetilmiştir. Kuba'daki Hüsâmiye Medresesi'nin kuruluşu ise kaynaklarda farklı kişilere bağlanır: Amasya Halvetî tekkeleri üzerine yapılan çalışma onu Çilehane silsilesinin son halkalarındaki Hüsâmeddin Hüseyin el-Halvetî'nin tekkesiyle ilişkilendirirken, Hüsâmeddin medresenin banisi olarak Abdurrahman Çelebi Hüsâmî'nin babası Mevlânâ Hüsâmeddin Hüseyin Çelebi'yi gösterir. Hangisi doğru olursa olsun, Çilehane'nin meşihat zincirine bu açıdan bakıldığında tekkenin kentin ilim ve vakıf ağına ne ölçüde bağlı olduğu anlaşılır.

Mimari Düzeni

Tekkenin iki girişi, doğu-batı doğrultusunda uzanan beşik tonozlu bir dehlizin uçlarında yer alır. Cümle kapısı olduğu anlaşılan batı girişi diğerinden daha gösterişlidir ve cepheden yukarı taşan bir eyvanın içine alınmıştır. Dehlizin güneyinde ortada mescid bulunur; yanlarında kuzey-güney doğrultusunda gelişen beşikli dehlizlerle bağlantılı, altışarlı iki sıra hâlinde toplam on iki tonozlu ve ocaklı birim sıralanır. Bunların mescide açılan altısı halvethâne, dış duvara bitişik ve birer pencereden ışık alan diğer altısı derviş hücresi olarak tasarlanmıştır. Halvethâneler yaklaşık 1,90 x 1,90 metre ölçüsünde, kare planlı küçük birimlerdir; her birinin iki kapısı vardır ve bu kapılardan biri mescidin harimine, öteki eksen koridoruna bağlanan yan dehlizlere açılır. Her birimde bir ocak ve dolap nişi bulunur.

Kare planlı mescidi trompların taşıdığı bir kubbe örter. Mescide ve halvethâne-derviş hücresi gruplarının açıldığı dehlizlere merdivenle çıkılır, çünkü omurgayı oluşturan ana dehliz daha alçaktadır. Ana dehlizin kuzeyinde geniş bir sivri kemerle açılan, eyvan niteliğindeki tevhidhâne yer alır. Doğusunda şeyh odası, batısında türbe bulunur. Tevhidhânenin kubbesine pandantiflerle geçilir; aynı ölçülerdeki şeyh odası ile türbenin kubbeleri ise içeriden prizmatik üçgen kuşaklara oturur. Şeyh odasına dehlizden, türbeye ise tevhidhâneden girilir. Her iki mekânın dörder penceresi vardır.

Türbenin demir kapısı yapının en dikkat çekici ayrıntılarından biridir. Kesişen çokgenlerden oluşan şebekeli, dövme demirden bu kapı "amel-i Ramazan el-Kastamonî" biçiminde iki imza taşır ve erken dönem Osmanlı maden sanatının ender güzellikteki ürünlerinden sayılır.

Arazi hem doğu-batı hem kuzey-güney yönünde eğimli olduğundan yapı dört ayrı kotta, dört sete oturtulmuştur. En yüksek kotta mescid ile doğusundaki halvethâneler ve derviş hücreleri bulunur. Mescidin batısındaki halvethâneler ve hücreler daha aşağıdadır. Tevhidhâne, türbe ve şeyh odası üçüncü kottadır, ortadaki dehliz ise en alçak seviyede kalır. M. Baha Tanman, yapının tasarımında arazinin eğimi, tekkelerin işlev şeması ve özellikle Halvetî uygulamasındaki halvet-namaz ilişkisinin birlikte değerlendirildiğini, bunun son derece kullanışlı bir çözüm ürettiğini yazar. Aynı yazar, bu plan şemasının sonraki yüzyıllarda Osmanlı coğrafyasında inşa edilen Halvetî tekkelerinde sürdürülmemesini şaşırtıcı bulur.

Yapının planı, erken Osmanlı mimarisinin çok tartışılan bir sorusuyla da ilgilidir. On dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda inşa edilen, ters T planlı, mescidin yanlarında odalar bulunan yapıların zâviye mi, cami mi sayılması gerektiği, bunların biçimlerine göre mi işlevlerine göre mi adlandırılacağı uzun zamandır tartışılır. Karataş, Çilehane'nin kendine özgü düzeninin bu biçim ve işlev tartışmasına katkı sağladığını, vakfiyenin ise yapının nasıl kullanıldığını belgelediği için tartışmaya yeni bir dayanak getirdiğini belirtir. Hüsâmeddin'in aktardığı vakfiye ifadelerinde caminin "iki tarafında" çilehâneler bulunduğunun söylenmesi, bu yapıda mescid ile halvet odalarının baştan beri tek bir düşüncenin parçası olarak tasarlandığını gösterir.

Cephelerde herhangi bir süsleme yoktur. Batıdaki girişin kesme taş cephesi dışında duvarlar almaşık örgülüdür: moloz taş sıraları üçlü tuğla hatıllarla dengelenmiştir. Mescid kubbesinin eteği testere dişi silmelerle donatılmış, kurşun kaplı tonozlar, kubbeler ve bacalar tuğla ile örülmüştür. Cephelerin alt kesimlerinde dikdörtgen açıklıklı, demir parmaklıklı pencereler, üst kesimlerinde sivri kemerli tepe pencereleri görülür. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün tanımında duvar örgüsü, araları kırmızı harçla doldurulmuş moloz taş ve bunu destekleyen ikişer sıralı yatay tuğla hatıllar olarak betimlenir. Camiye kesme taştan, yay kemerli, büyük eyvanlı bir kapıdan girilir; pencereler mermer çerçeveli ve tuğla kemerlidir. İçeri batı kapısından girildiğinde sağda mescid ve dar geçitlerle ulaşılan halvet odaları, solda türbe ve tekke yer alır. Batı girişinin batı yanında, muhtemelen türbe olduğu sanılan ayrı bir yapı bulunduğu da kaydedilmiştir; bu yapının işlevi kesin değildir. Hüsâmeddin'in vakfiyeye dayanarak andığı minare ile "önündeki dershane"nin bugünkü yapıda hangi kısma karşılık geldiği ise kaynaklardan anlaşılmamaktadır.

Sonraki Onarımlar

Yapı depremlerde zarar görmüştür. Bir çalışmada tekke ile türbenin 1485'te II. Bayezid tarafından kârgir olarak yeniden inşa edildiği, çeşitli bakım ve onarımlardan sonra 1894'te halkın gayreti ve II. Abdülhamid'in vakıf gelirlerinden ayrılan pay sayesinde sağlamca yenilendiği, bu sırada türbenin sağına ve soluna kadınlar ve erkekler için birer mescid eklendiği yazılır. Bu bilgi, tekkenin özgün erken Osmanlı planını koruduğunu vurgulayan mimari değerlendirmelerle kolay bağdaşmaz; yeniden inşadan çok onarım ve eklemelerin kastedilmiş olması muhtemeldir, ancak ayrım kaynaklardan netleşmemektedir. 1939 Erzincan depreminde yapı büyük hasar görmüştür. Onarım TDV İslâm Ansiklopedisi'nde 1967'ye, kimi tanıtım kaynaklarında ise 1964'e tarihlenir ve çalışma Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bağlanır; iki tarih arasındaki fark kaynakların çelişkisidir.

Çevresi ve Yaşayan Gelenekler

Hüsâmeddin'in mahalle kayıtlarına göre Ya'kûb Paşa Mahallesi, Aşağı Pîrler'in çevresindeki mahalleye verilen addı. Doğusunda Savakça, batısında Gümüşlüzâde, kuzeyinde Mehmed Paşa mahalleleri, güneyinde Pîr İlyas Mezarlığı bulunuyordu. Yâkub Paşa Dairesi'nin batısında Çevikçi Baba diye bilinen Şemseddin Mehmed el-Kırtâsî'nin tekkesi olduğundan semtin o tarafına "Çevikçe", Yâkub Paşa tarafına da "Çilehâne" denmiştir. Çevikçe Tekkesi, kâğıt işlerinde usta olan ve Çevikçe diye bilinen Şemseddin Mehmed Kırtâsî tarafından 831 (1428) yılında yaptırılmış, meşihatı Halvetîlere tahsis edilmiş, yönetimi banisinin oğullarına verilmiştir; bu komşu tekke birçok kez harap olup onarılmıştır. Hüsâmeddin, Halvetî şeyhi Şeyh Ya'kûb Efendi'nin 961 (1553-54) yılında yaptırdığı Kuşbâz Tekkesi'ni de Çilehane'nin hemen yanında gösterir, ancak bu tekkeyi kitabının bir yerinde Çilehane'nin batısına, bir başka yerinde doğusuna, meydana bakan bir noktaya yerleştirir. Kuşbâz Tekkesi sonradan harap olmuş, vakıfları 1315'te Maarif'e devredilmiştir. Semtte birbirine yakın birkaç Halvetî kurumunun bulunması, Çilehane'yi ayrı bir yapı olmaktan çok bir tarikat çevresinin parçası olarak okumayı gerektirir.

Aşağı Pîrler türbesine bağlı vakıf gelenekleri yirminci yüzyılın başına kadar yaşamıştır. Olcay, Selağzı semtindeki ünlü simitçi dükkânının Aşağı Pîrler türbesine vakfedilmiş olduğunu anlatır. Dükkânın mütevellisi Kayyumzâde denilen bir zattı. Her yıl Kurban Bayramı'nın arife gününde Karcı İmam Tevfik Efendi un helvası yaptırır, helvalar pidelere sarılarak büyük çamaşır seleleriyle Aşağı Pîrler türbesine götürülür, orada hafızların okuduğu hatm-i şerif ve duadan sonra dağıtılırdı. Olcay bu âdetin her yıl aynı günde mutlaka yerine getirildiğini vurgular. Bir dükkânın gelirinin yüzyıllar boyunca bir türbenin ziyaretine ve halka helva dağıtılmasına bağlanması, tekkenin vakıf düzeninin kent hayatına nasıl karıştığını gösteren canlı bir ayrıntıdır.

Bugünkü Durumu

Çilehane Camii, Pirler Parkı'nın karşısında, şehir merkezine yürüme mesafesindedir. Pir Sücaeddin İlyas Türbesi'ne ve çevredeki öteki Halvetî mezarlarına yakın olduğundan Amasya'nın Halvetî çevresi bu semtte tek bir hat üzerinde izlenebilir. Yapı bugün Çilehane Camii adıyla ibadete açıktır ve gündüz saatlerinde ziyaret edilebilir. Mescidin yanlarında hâlâ duran küçük halvet hücreleri, demir kapılı türbe ve fâtiha penceresi üzerindeki on altıncı yüzyıl kitâbesi, altı yüz yılı aşkın bir geçmişi aynı avlu içinde bir arada tutar.

Kronoloji

1406: Pîr İlyas, Timur'un ölümünden sonra Amasya'ya dönerek Halvetiyye'yi kente taşır.

1412 (hicrî 815): Ankara Beylerbeyi Pazarlıoğlu Yâkub Paşa tekkeyi yaptırır; aynı yıl Çelebi Mehmed, Musa Çelebi karşısında İncügez'de yenilerek Amasya'ya döner.

Şubat 1413 (Zilkade 815): Vakfiye, Amasya Kadısı Sarı Kadı Mevlânâ Rükneddin Mahmud tarafından tescil edilir.

1436-37 (840): Aşağı Pîrler diye anılan Abdurrahman Çelebi Hüsâmî, Gümüşlüzâde Mahallesi'nde doğar.

1439-40 (843): Saraçlar şeyhi Pîr Sun'ullah Halvetî tekkenin meşihatına geçer.

1484 (889): Hayreddin Hızır Çelebi'nin ölümü; Abdurrahman Çelebi Hüsâmî'nin Yâkub Paşa zâviyesindeki şeyhliği bu sıralarda başlar.

1497-98 (903): Abdurrahman Çelebi Hüsâmî vefat eder ve tekkeye gömülür; yerine Gümüşlüzâde Muhyiddin Mehmed Çelebi geçer.

1515-16 (921): Meşihat Buhârîzâde Pîr Mehmed el-Halvetî'ye geçer.

1527-28 (934): Hattat Celâleddin Mehmed Efendi, türbenin fâtiha penceresi üzerindeki yazıları yazar.

1621-22 (1031): Meşihat anlaşmazlığı üzerine mescid ve halvethâne birimlerinde medrese kurulur; tekke işlevi tevhidhâne ve kuzeydoğu odasında sürer.

1687-88 (1099): Şeyh Mehmed Efendi, Amasya'daki karışıklıklar sırasında vefat eder.

1758-59 (1172): Hâfız Seyyid Abdullah Efendi şeyh ve mütevelli olur.

1800 (1214): Hâfız Seyyid Abdullah Efendi vefat eder; tevliyet kızı Şerîfe Hâtun'a geçer, meşihat müderrisliğe eklenir.

1894: Halk gayreti ve vakıf gelirleriyle tekke ve türbe yenilenir; kadın ve erkekler için birer mescid eklenir.

1897-98 (1315): Medresenin müderrisliği Mecdîzâde Hâfız Mustafa Sâdık Efendi'ye verilir.

1939: Erzincan depreminde yapı hasar görür.

1964/1967: Yapı onarılır (tarih kaynaklara göre değişir).

2020: Hasan Karataş, tekkenin vakfiyesinin Arapça metnini, çevirisini ve fotoğraflarını yayımlar.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Hasan Karataş, "An Idiosyncratic Building in Amasya? Early Ottoman Architecture and the Waqfiyya of the Yakub Pasha Çilehane-Mosque", Muqarnas, c. 37, sayı 1, 2020, s. 291-313 (makale özeti, Crossref kaydı): https://doi.org/10.1163/22118993-00371P11

Resmî kaynaklar

  • Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Çilehane Camii", T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Portalı. amasya.bel.tr
  • Abdülhamit Budak, Bir Şehir Bir Tarikat Amasya ve Halvetilik, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2015. amasya.bel.tr

Diğer kaynaklar

  • M. Baha Tanman, "Yâkub Paşa Tekkesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 43, İstanbul 2013, s. 285-286. islamansiklopedisi.org.tr
  • M. Baha Tanman, "Halvethâne", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul 1997, s. 388-393. islamansiklopedisi.org.tr
  • Hüseyin Hüsâmeddin [Yasar], Amasya Târihi, İstanbul 1327-35 (s.nşr. Ali Yılmaz - Mehmet Akkuş, Ankara 1986), I, 183-184.
  • Kadir Özköse, "Amasya'da Bulunan Halvetiyye Tekkeleri", Akademiar, sayı 5, Aralık 2018.
  • Göksu Demircan, "Çilehane Camii", Online Türkiye Turizm Ansiklopedisi, 2019.
  • A. Gabriel, Monuments Turcs d'Anatolie, Paris 1934, II, 51-53.

Çevrimiçi kaynaklar