Habib Karamânî (ö. 902/1496-97), Halvetiyye tarikatının Anadolu'da faaliyet gösteren ilk şeyhlerindendir. Şirvan'da Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî'nin hizmetinde on iki yıl geçirmiş, Anadolu'ya döndükten sonra İskilip'te uzun süre kalmış, ömrünün son yirmi yılını Amasya'da Hızır Paşazâde Mehmed Paşa'nın külliyesinin yanındaki zâviyesinde tamamlamıştır. Hayatının Şirvan ve İskilip dönemleri hakkındaki bilgiler büyük ölçüde Lâmiî Çelebi'nin Nefehât Tercümesi ile Taşköprizâde'nin eş-Şekâik'ine dayanır. Amasya yıllarını ise Hüseyin Hüsâmeddin Yasar'ın Amasya Tarihi çok daha ayrıntılı biçimde anlatır; şehrin sicilleri, vakıf kayıtları ve tabakat eserleri üzerine kurulan bu eser, Habib'in zâviyesini, oğullarını, halifelerini ve tekkenin on dokuzuncu yüzyıla kadar süren şeyhlik zincirini tek tek kaydeder. Kurduğu vakıflar, tekkesi ve kabri belgelerle ve yapılarla izlenebildiği için adı, Amasya'nın on beşinci yüzyıl tasavvuf tarihinin sağlam noktalarından birini oluşturur.

Karaman Nisbesi ve Yetişmesi

Habib, Niğde yakınlarındaki Ortaköy kasabasında doğdu. Hüsameddin babasının adını Hasan bin Ömer olarak verir. Rivayete göre anne tarafından Hz. Ebû Bekir'in, baba tarafından Hz. Ömer'in soyundan gelmektedir; Hüsameddin bu bilginin Şakâyık'ta yazılı olduğunu belirtir. Niğde o dönemde Karaman vilâyetine bağlı olduğu için Karamânî nisbesiyle anıldı. Ailesi ve gençlik yılları hakkında kaynaklarda fazla bilgi yoktur. Lâmiî'nin, Habib'in Seyyid Yahyâ'nın yanına vardığında akaid şerhi okuduğunu anlatan cümlesinden, tasavvufa girmeden önce zâhirî ilimleri öğrenmiş olduğu anlaşılır. Hüsameddin de aynı noktayı başka sözlerle söyler: Habib ilk gençliğinde ilim tahsil etmiş, akaid derslerine kadar ilerlemiş, bu sırada tasavvufa meyli ağır basınca dersi ve medrese yolunu bırakıp Şirvan'a gitmiştir.

Ailesinden adı bilinen tek kişi kardeşi Sirâceddîn Ömer Çelebi'dir. Hüsameddin'in kaydına göre Sirâceddîn de devrinin âlimlerinden ders almış, bir süre İskilip'te ders vermiş ve müderrislik yapmıştır. 882'de (1477-78) ağabeyiyle birlikte Amasya'ya gelmiş, burada derslerini sürdürmüş, Mehmed Paşa Camii tamamlanınca caminin ilk hatibi ve kürsü şeyhi olmuş, 900 yılından (1494-95) sonra vefat etmiştir. Hüsameddin onu hâfız-ı Kur'ân, güzel konuşan, hâli düzgün bir vaiz olarak tanıtır ve oğlunun adını Fahreddîn Mehmed Efendi olarak verir. İki kardeşin İskilip'ten Amasya'ya birlikte göçmesi, Habib'in bu şehirler arasında ailesi ve çevresiyle birlikte yer değiştirdiğini gösterir.

Şirvan'a hangi yılda gittiği belli değildir. Yolculuğun amacı, Halvetiyye'nin ikinci piri sayılan Yahyâ-yı Şirvânî'ye intisap etmekti. Halvetiyye, Ömer el-Halvetî'ye nisbet edilen bir tarikattır. Hazar'ın güneybatısındaki Geylân çevresinden Tebriz'e, oradan Azerbaycan'a uzanan bir silsile içinde gelişmişti. Şamahı'da doğup 868'de (1463-64) Bakü'de vefat eden Yahyâ-yı Şirvânî, tarikatın bir bakıma gerçek kurucusu kabul edilir. Halvetîlik bu nedenle Azerbaycan'da kurulup olgunlaşmış, buradan Anadolu'ya, Anadolu'dan da Balkanlar'a, Suriye'ye ve Mısır'a yayılmıştır.

Şirvânî'nin Hizmetinde

Lâmiî'nin aktardığına göre Habib Şirvan'a vardığında Seyyid Yahyâ'nın dervişleriyle karşılaştı ve onlara, şeyhlerinin kendisine bir günde Mevlâ'yı gösterip gösteremeyeceğini sordu. Şeyhin kıdemli müritlerinden Hacı Hamza Efendi bu söz üzerine ona şiddetli bir tokat vurdu ve Habib yere düştü. Olayı öğrenen Şirvânî onu yanına çağırdı, "Dervişler gayretli olur, aldırma" diyerek gönlünü aldı ve kendisini dervişliğe kabul etti. Habib'in kendi anlatımına göre şeyh ona, "Git şu pencerenin yanında dur, bu gece rüyanda ne görürsen gel bize anlat" demiş, o da gidip pencerenin önüne oturmuş ve o anda şeyhte fâni olmuştu. Bunu "O geldi biz gittik" sözüyle ifade eder. Menkıbe sembolik bir dil taşır: yola girişin, talibin kibrinin ve benliğinin kırılmasıyla başladığını anlatır.

Habib on iki yıl boyunca şeyhin hizmetinde kaldı ve sonunda ondan hilâfet aldı. Şirvânî'nin en önemli halifeleri arasında Dede Ömer Rûşenî, onun ağabeyi Alâeddin Ali, Pîr Şükrullah Ensârî, Habib Karamânî, Muhammed Bahâeddin Erzincânî ve Ziyâeddin Yûsuf Şirvânî sayılır. Halvetiyye'yi Anadolu'ya ilk getiren kişinin ise Sadreddîn-i Hiyâvî'nin halifelerinden Amasyalı Pîr İlyas (ö. 837/1433) olduğu belirtilir. Tarikatın Anadolu'da asıl yayılmasını sağlayanlar, Yahyâ-yı Şirvânî'nin halifelerinden Erzincânî, Habib Karamânî ve Dede Ömer Rûşenî'dir. Habib Karamânî aracılığıyla tarikatta ayrı bir kol oluşmuştur. Bu kolun en önemli temsilcisi, Cemal Halîfe diye bilinen Cemâleddin İshak Karamânî'dir (ö. 933/1527). Cemal Halîfe tarikatı Anadolu'nun çeşitli bölgelerine yaymış, İstanbul'a da ulaştırmıştır. Yine de Halvetiyye'nin Anadolu'daki sürekliliği daha çok Pîr Muhammed Erzincânî ve halifeleri yoluyla devam etmiştir.

Anadolu'ya Dönüş ve Seyahatleri

Habib Karamânî'nin Anadolu'ya döndüğü tarih de kesin değildir. Akşemseddin'le (ö. 863/1459) tanışıp sohbetlerinde bulunduğu bilindiğinden, 1450-1455 yıllarında dönmüş olması gerektiği düşünülür. Bir süre Ankara'da oturdu ve Hacı Bayrâm-ı Velî'nin kabrini sık sık ziyaret etti. Ardından bir yere yerleşmeyip hayatını Aydın, Kayseri, Konya ve Karaman gibi şehirlere yaptığı seyahatlerle geçirdi. Lâmiî Çelebi onunla Konya'da tanıştığını söyler. Kayseri'de Akşemseddin'in halifesi İbrâhim Tennûrî ile ve Nakşibendî şeyhlerinden Emîr Efendi ile görüştü. Üç kez hacca gitti ve Mekke'de Zeynî şeyhlerinden Abdülmutî Efendi ile sohbet etme imkânı buldu. Bu görüşmeler, bir Halvetî şeyhinin Bayramî, Nakşibendî ve Zeynî çevrelerinin önde gelenleriyle yakın temas hâlinde olduğunu gösterir.

Hüsameddin'in anlatımı bu yılları biraz farklı bir sırayla verir. Ona göre Habib Şirvan'dan döndükten sonra bir süre Karaman ilinde kalmış ve Mevlânâ Sarı Ya'kûb Karamânî'nin derslerinde tahsilini tamamlamıştır. Ardından Osmanlı topraklarına geçmiş, Kayseri'de İbrâhim Tennûrî'yi, Göynük'te Akşemseddin'i ziyaret edip sohbetlerinden yararlanmış, sonra İskilip'e gelmiştir. Halvetî bir şeyhin hilâfet aldıktan sonra yeniden medrese dersine oturması, Habib'in zâhirî ilmi tasavvuf yolunun dışında görmediğini düşündürür; bu yorum bize aittir. Konya ile bağı ise İskilip ve Amasya yıllarında da kopmamış görünür. Cemal Halîfe'nin biyografisine göre o, hocası Kastallânî ile yaşadığı bir olaydan sonra Konya'ya giderek Habib'e intisap etmiş, bu da büyük ihtimalle 886 (1481) yılında ya da kısa bir süre sonra olmuştur.

İskilip Yılları

Habib sonunda İskilip'e yerleşti ve burada evlendi. Kayınpederinin kim olduğu konusunda kaynaklar ayrılır. Lâmiî'ye dayanan ansiklopedi maddeleri, Habib'in Şeyh Yavsî Efendi'nin kızı ve Ebüssuûd Efendi'nin kız kardeşi Rukiye Hatun ile evlendiğini yazar. Hüsameddin ise Habib'in İskilip'te Mevlânâ Musliheddîn Mustafa bin İmâd el-İskilibî'nin yanında kaldığını, "İmâdzâde Mevlânâ Musliheddîn Çelebi"nin kayınpederi olduğunu ve onun oğlu Muhyiddîn Mehmed Çelebi'nin de Habib'in kayınbiraderi olduğunu söyler. Şeyh Yavsî'nin asıl adı Muhyiddin Muhammed, babasının adı Mustafa'dır ve İmâd köyünde doğmuştur. Bu durumda Hüsameddin'e göre Habib, Yavsî'nin damadı değil eniştesi olur. İki rivayeti uzlaştıracak bir belge elimizde yoktur. Amasya'da medfun Şeyh Habib Ömerî ile Rukiye ve Bacı Hatunların müşterek vakfiyesinin yayımlanmış sureti, eşinin adının Rukiye olduğunu destekler, fakat babasının kim olduğunu tek başına çözmez.

Yavsî'nin kendisi ve ailesi, Habib'in İskilip çevresini anlamak için önemlidir. Yavsî İskilip yakınlarında doğmuş, Ali Kuşçu'nun yeğeni olan, Bayramiyye'nin Tennûriyye kolundan gelen, hem medrese hem tekke ilimlerini şahsında toplamış bir şeyhtir. Dedesi Semerkant Valisi Uluğ Bey'in doğancıbaşısıydı. Babası Mustafa Efendi, kardeşleri Ali Kuşçu ve Abdünnebî ile birlikte hâmileri Uluğ Bey'in öldürülmesinden (853/1449) sonra Semerkant'ı terk ederek Anadolu'ya gelmiş, İskilip'te Zeyniyye şeyhliği yapmıştı. Yavsî Ali Kuşçu'nun kızı Sultan Hatun ile evlendi ve bu evlilikten iki kız ile dört oğlu oldu. Oğullarından Ebüssuûd Efendi şeyhülislâm olarak tanınır. Nasrullah babasının ardından İskilip'teki tekkede, sonra İstanbul'daki tekkede şeyhlik yaptı. Yavsîzâde Mehmed Efendi ise Halvetî şeyhi Nûreddinzâde'ye intisap edip hilâfet aldı. Yavsî'nin Vâridât şerhi gibi eserleri ve İbnü'l-Arabî çizgisindeki görüşleri, Habib'in intisap ettiği Halvetî yolundan farklı bir tasavvuf çevresini yansıtır.

Taşköprizâde'nin aktardığına göre Yavsî 885'te (1480) hacca giderken Amasya'da sancak beyliği yapan II. Bayezid ile görüşmüş ve ona padişah olacağını müjdelemişti. Bayezid bir yıl sonra tahta çıkınca Yavsî'yi İstanbul'a çağırıp kendisine bir tekke yaptırdı ve onun adına İstanbul'da ve İskilip'te vakıflar tahsis etti. Yavsî bu yakınlık nedeniyle "hünkâr şeyhi" lakabıyla anılır. Hüsameddin de aynı kişiyi, yani Habib'in kayınbiraderi saydığı Muhyiddîn Mehmed el-İskilibî'yi, Bayezid'in tahta çıkışından sonra İstanbul'a giden, orada hünkâr şeyhi olarak büyük şöhret kazanan ve oğullarından biri Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi olan zât olarak tanıtır. Hüsameddin onu ayrıca Habib'in "zübde-i hulefâsı", yani halifelerinin seçkini sayar. Bu kayıt doğruysa İskilip'te Yavsî ile Habib arasındaki ilişki yalnız bir akrabalık bağı olmaktan çıkar ve bir intisap ilişkisine dönüşür; ancak Yavsî'nin Bayramî-Tennûrî silsilesine bağlılığı başka kaynaklarda açıkça kayıtlı olduğundan bu bilgi ihtiyatla okunmalıdır.

Habib İskilip'te kısa süreli bir misafir olmadı. Hüsameddin onun burada on beş yıl kadar kaldığını, kendisine verilen adak ve sadakalarla bir cami ve yanında bir zâviye yaptırdığını yazar. Burada cami, medrese, zâviye ve kütüphane gibi birçok vakıf kurduğu bilinir. Bunların başında, 881'de (1476) Tabakhâne mahallesinde yaptırıp vakfettiği Şeyh Habib Camii gelir. Caminin vakfiyesi Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'ndedir; Hüsameddin de vakfiyenin vakıf kayıtları idaresinde kayıtlı olduğunu not eder. Yaklaşık 370 metrekarelik bir alanı kaplayan caminin önündeki medrese binaları 1925'ten sonra yıktırılmıştır. Caminin yanında kütüphane ve zâviye ile birlikte inşa edilen medresenin 1900 yılında altmış yedi öğrencisi bulunuyordu. Hüsameddin, Habib'in oğullarından bir kısmının İskilip'te, bir kısmının Amasya'da doğduğunu da kaydeder.

Amasya'ya Gelişi: İki Rivayet

Habib'in İskilip'ten neden ayrıldığı da iki farklı biçimde anlatılır. Lâmiî, damat ile kayınpeder arasında ciddi bir anlaşmazlık çıktığını ve bunun "dervişlik kuvvetiyle" çözüldüğünü söyler, fakat sebebini belirtmez. Rivayete göre Yavsî vakfını evlâdiyelik, yani kendi soyuna ait olarak kurmuş, Habib ise vakfın erbâbiye, yani yolun ehline ait olarak kurulmasını istemişti ve aralarının açılması bundan kaynaklanmıştı. Bu açıklama kesin bir olgu sayılmamalı, kaynakların aktardığı bir rivayet olarak okunmalıdır. Bu anlatıya göre Habib anlaşmazlık üzerine İskilip'ten ayrılıp Amasya'ya gitmiştir.

Hüsameddin ise bir anlaşmazlıktan hiç söz etmez. Onun anlatımında Habib'in şöhreti, o sırada Amasya'da vali olan Şehzade Bayezid'e ulaşmış, Bayezid de onu Amasya'ya davet etmiştir. Habib 881'de yaptırdığı hayratın vakfiyesini düzenletmiş, ardından ailesi, çocukları, bazı müritleri ve kayınpederinin oğlu Muhyiddîn Mehmed Çelebi ile birlikte Amasya'ya gelip Mehmed Paşa Camii civarında kendisi için hazırlanan konağa inmiştir. Kardeşi Sirâceddîn'in biyografisindeki 882 tarihi, bu göçün 1477-78 yıllarında gerçekleştiğini gösterir. Hüsameddin'in metninde konağın "Mehmed Paşa Camii civarında" olduğu söylenir, oysa cami 891'de tamamlanmıştır; yazar burada büyük ihtimalle yerin sonraki adını kullanmaktadır, bu da bizim çıkarımımızdır.

İki anlatı birbirini tamamen dışlamaz. Kayınpederle vakıf yüzünden çıkan bir anlaşmazlık ile Amasya'daki şehzadenin daveti aynı yıllara düşebilir. Ancak Hüsameddin'in Muhyiddîn Mehmed'in, yani Yavsî'nin Habib'le birlikte Amasya'ya geldiğini yazması, damat ile kayınpederin küs ayrıldığı rivayetiyle kolay bağdaşmaz. Elimizdeki kaynaklar hangisinin daha doğru olduğunu söylemeye yetmez; okur her iki anlatımı da bu çekinceyle değerlendirmelidir.

Amasya'daki Zâviye ve Vakıfları

Habib'in Amasya'da yaşadığı yer, kaynakların en sağlam biçimde birleştiği konudur. Hüsameddin'e göre Bayezid'in maiyetindeki beylerden Âdil Beyzâde Hacı Mehmed Bey, Habib'in indiği konağın bitişiğinde ona güzel bir zâviye yaptırmış ve Sonisa'daki Enderûn köyünü bu zâviyenin giderlerine vakfederek zâviyede kalan müritlerin zorunlu ihtiyaçlarını güvenceye almıştır. Amasya Tarihi'nin tekkeler bölümünde ise "Mehmed Paşa Tekkesi" adıyla anılan yapının, caminin güneyinde, yol üzerinde bulunduğu ve Mehmed Paşa tarafından Halvetî şeyhlerinden Habib Karamânî için 890'da (1485) yaptırılıp vakıflarının düzenlendiği belirtilir. Habib vefatına kadar burada şeyhlik etmiş ve halkı irşat etmiştir. Hüsameddin, Seydî Ali Halîfe'nin biyografisinde zâviyenin yerini daha açık tarif eder: caminin kıble tarafında, kendi zamanında bahçe hâline gelmiş arsadadır. Amasya'da kıblenin güneye düştüğü düşünülürse iki tarif birbirini tutar.

İki ayrı bânî adının anılması, zâviyenin önce Âdil Beyzâde'nin yaptırdığı mütevazı bir yapı olarak kurulup sonra Mehmed Paşa'nın 890'daki inşasıyla genişletildiğini düşündürebilir; kaynaklar bunu açıkça söylemediği için bu bir çıkarımdır. Tekkenin kurulduğu çevre, Hızır Paşazâde Mehmed Paşa'nın külliyesidir. Mehmed Paşa, II. Bayezid'in veziri ve Şehzade Ahmed'in lalası olarak tanınan bir devlet adamıydı. Babası Hızır Paşa 889 Muharreminde (1484) çok yaşlıyken öldüğünde Mehmed Paşa İstanbul'dan gelmiş, külliyesinin cami ve medresesi 890 yılında tamamlanmaya yüz tutmuştu. Habib'in zâviyesinin bu yapılar topluluğunun yanında yer alması, Amasya'da tasavvuf çevreleriyle devlet adamlarının himayesinin iç içe geçtiğini gösterir.

Habib Amasya'da yalnız zâviyesinde oturan bir şeyh olarak kalmadı. Hüsameddin onun cuma günleri Yakub Paşa Camii'nde vaaz ettiğini ve Şehzade Bayezid'in bu vaazlardan yararlandığını yazar. 886'da (1481) Bayezid tahta çıkıp büyük oğlu Şehzade Ahmed Amasya valisi olunca, Habib de Ahmed'in şeyhi oldu. Mehmed Paşa camisini, medresesini, imaretini ve türbesini bitirdiğinde Habib caminin ilk kürsü şeyhi oldu. Aynı göreve kardeşi Sirâceddîn'in de getirildiği kaydedildiğinden, iki kardeşin kürsüyü paylaşmış ya da ardarda üstlenmiş olması mümkündür; bu da kaynakların açıkça söylemediği bir ihtimaldir.

Habib'in şehirdeki itibarını Hüsameddin'in kaydettiği bir deyim iyi anlatır. Hızır Paşa'nın öldüğü 889 yıllarında Amasya'da Gümüşlüoğlu Pîr Hayreddîn Hızır, Cemâloğlu Cemâleddîn Mehmed ve Karamânî Habîb Çelebi "Üç Kutub" diye anılıyordu. Hüsameddin aynı eserin tarikatlar bahsinde, Halvetiyye'nin Pîr İlyas'ın Şirvan'dan dönüşüyle Amasya'da ortaya çıktığını, müntesiplerini ilme, zühde ve takvaya yönelttiği, onları beylerin ve ileri gelenlerin işlerine karışmaktan alıkoyduğu için halk arasında çabuk yayıldığını anlatır. II. Murad devrinde Zeynî ve Nakşibendî yolları da yaygınlaşmış, fakat Habib Karamânî ve Çelebi Halîfe gibi Halvetîler o kadar şöhret kazanmıştı ki bu iki yol ile Babaî ve Mevlevî yolları eski şöhretlerini yitirmişti. Bu, Hüsameddin'in kendi değerlendirmesidir. Yine de Habib'in öteki tarikatlarla ilişkisinin bir rekabet ilişkisi olmadığı anlaşılır: Amasya Mevlevîhânesi şeyhi Müstencidzâde Âbid Çelebi'nin Habib ile "can sohbeti" ettiği kayıtlıdır.

Ölümü ve Kabri

Habib Karamânî 902'de Amasya'da vefat etti. Hüsameddin ölümünü "902 senesi Mîrac gecesi" olarak verir. Mîrac gecesi geleneksel olarak Receb ayının yirmi yedinci gecesi kabul edildiğinden bu tarih, bizim hesabımıza göre 1497 yılının mart sonuna denk gelir; kaynaklarda ölüm yılının kimi zaman 1496, kimi zaman 1497 olarak verilmesi bu yüzdendir. Hüsameddin onu âlim, zâhid, şeriata sıkı bağlı, riyazeti güçlü, nefsiyle mücadele eden, halkın inandığı bir vaiz olarak tarif eder ve şu ayrıntıyı ekler: Habib ölüm hastalığına kadar yatağa girip rahat yüzü görmemiş, ayaklarını uzatıp yatmamış, gece gündüz büyük bir zâtın huzurunda edeple oturur gibi durmuş, uykusu bile bu hâl üzere olurmuş. Külliyeyi yaptıran Mehmed Paşa 900'de (1495) ölmüştü, yani Habib ondan bir iki yıl sonra göçtü.

Türbesi Mehmed Paşa İmareti'nin içindedir. Hüsameddin "Habîb-i Karamânî Türbesi"ni, Mehmed Paşa Camii'nin doğu tarafındaki Mehmed Paşa Türbesi'nin bahçesinde ayrı bir yer olarak tarif eder. Burada Halvetî büyüklerinden Şeyh Habîb-i Karamânî ve yanında halifelerinden Seydî Halîfe yatmaktadır. Bu, önceki anlatımlarda yalnız yerel bir bilgi olarak anılan Seydî Halîfe'nin kabrini doğrular. Mecdî'nin Şakâyık tercümesine göre de Seydî Halîfe, Habib'in zâviyesinde irşat makamına oturmuş ve öldüğünde aynı zâviyeye gömülmüştür; Hüsameddin, Amasya'da yaygın kanaatin onun şeyhinin yanında, Mehmed Paşa Türbesi'nin bahçesinde yattığı yönünde olduğunu ekler.

Külliyenin caminin cümle kapısı üzerindeki Arapça kitâbeye göre yapı Muharrem 891'de (Ocak 1486) tamamlanmıştır. Külliye cami, medrese, imaret, türbe, tabhâne, zâviye, çeşme ve hazîreden oluşuyordu. Günümüze yalnızca cami, tabhâne olması muhtemel yan mekânlar ve türbe ulaşabilmiştir. Medrese ile imaret yanarak yok olmuş, 1939 depreminde harap olan cami ve türbe Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılmıştır. Zâviyeli camiler grubunda değerlendirilen yapı tamamen kesme taştan inşa edilmiştir. Harim kısmı yaklaşık 8,70 × 8,60 metre ölçülerindedir. Kubbenin içi çok renkli kalem işleriyle süslüdür. Mermer minber, neredeyse bütün yüzeyini kaplayan girift rûmî ve arabesk kabartmalarıyla gerçek bir sanat eseri olarak nitelenir. Son cemaat yeri yedi mermer sütuna ve kırmızı-beyaz taşlardan örülmüş kemerlere dayanır. Ahşap işçiliğinin önemli örneklerinden sayılan kapı kanatları bugün Amasya Müzesi'ndedir.

Türbe, caminin zemininden yaklaşık seksen santim yükseltilmiş bir platform üzerindedir ve sekiz dilimli bir kubbeyle örtülüdür. İçindeki lahit kitâbesizdir. Mehmed Paşa Külliyesi üzerine yapılan araştırmaya göre Mehmed Paşa'nın mezarı türbenin dışında, kapının önündeki ikinci mezardır. Birinci mezar Mehmed Paşa'nın babası Hızır Paşa'ya, üçüncü mezar Habib Karamânî'ye aittir. Habib'in kabri için yerel anlatılarda daha farklı bir sıralama da verilir ve onun Nezir Mehmed Paşa ile oğlunun türbeleri arasında yattığı söylenir. Anlatımlar birbirini tam tutmadığından mezarların kime ait olduğu konusunda kitâbeli bir belge bulunmadığı akılda tutulmalıdır. Habib'in Mehmed Paşa İmareti'ndeki mezar taşının fotoğrafı yayımlanmıştır.

Evliya Çelebi, Habib Karamânî'nin türbesinin Çankırı'nın Kurşunlu kasabasına bağlı Karacalar köyünde olduğunu yazar. Bu bilgi yanlış kabul edilir; Hüsameddin de onun oğullarının ve torunlarının biyografilerinde Habib'i her seferinde "Mehmed Paşa türbesi önünde medfun" diye anar. Amasya'daki kabrin ve zâviyenin yanı sıra, Amasya'da medfun Şeyh Habib Ömerî ile Rukiye ve Bacı Hatunların müşterek vakfiyelerinin bir sureti 1939'da Çorumlu dergisinde yayımlanmıştır. İskilip vakfiyesinin ilk sayfası da yayımlanmış belgeler arasındadır.

Halifeleri

Hüsameddin, Habib'in "pek çok" halifesi olduğunu söyler ve en tanınmışlarını şöyle sıralar: Şeyh Seydî Ali el-Amâsî, Şeyh Hayreddîn Hızır el-Amâsî, Şeyh Tâceddîn Mahmûd el-Amâsî, Şeyh Cemâleddîn İshak el-Karamânî, Şeyh Abdurrahmân bin İbrâhim el-Konevî, Ezelîzâde, Şeyh Sinâneddîn er-Rûmî ve Şeyh Hayreddîn Hızır el-Malatî. Bu listenin önemli bir kısmının Amasyalı olması, Habib'in yirmi yıllık Amasya döneminin şehrin tasavvuf hayatında bıraktığı izi gösterir. Amasya Tarihi'nin biyografi ciltlerinde bu adların çoğunun hayat hikâyesi ayrıca anlatılır.

Halifelerin ilki ve Amasya'daki yerini dolduran Seydî Ali Halîfe, Mevlânâ Alâeddîn-i Halvetî diye de anılır. Dirâğiye Mescidi imamı Ahmed Çelebi'nin oğluydu ve müderris Mevlânâ Abdî Çelebi'den okumuştu. Mehmed Paşa Camii tamamlanıp yakınındaki Dirâğiye Mescidi hücreler eklenerek medreseye çevrildiğinde bu medresenin ilk müderrisi oldu. Ardından Habib'in sohbetine devam etti, derslerini bıraktı ve onun halifelerinden oldu. Habib ölünce zâviyenin şeyhi ve Mehmed Paşa Camii'nin vaizi oldu. Kırk yıl kadar zikir, vaaz, hadis ve tefsir nakli ile meşgul oldu ve 940'ta (1533-34) seksen yaşında olduğu rivayet edilerek öldü. Hüsameddin, Mecdî'den onun ölüm anına ait bir menkıbe de aktarır: yanındakilerden birine cennetteki makamının kendisine gösterildiğini, bu yüzden ruhunun bir an önce alınması için dua ettiğini söylemiştir.

Cemal Halîfe'nin Habib'le tanışması konusunda kaynaklar yine ayrılır. Cemâleddin İshak Karamânî hakkındaki ansiklopedi maddesine göre o, Konya'ya giderek Habib'e intisap etmiş, seyrüsülûkünü tamamladıktan sonra uzun süre Karaman bölgesinde irşatta bulunmuş, sonra İstanbul'a gidip akrabası Vezir Pîrî Mehmed Paşa'nın Zeyrek'te yaptırdığı tekkeye yerleşmiştir. Hüsameddin ise onu Karaman'dan Amasya'ya göçmüş Mehmed Çelebi'nin oğlu olarak Amasya'nın Temennâ mahallesinde doğmuş sayar; hocası Molla Kestelli'nin bir mushafa çok bulduğu parayı bir Karaman atına verdiğini görünce "Âlim olup da böyle olmayayım" diyerek medreseyi bıraktığını, Amasya'ya gelip Habib'in sohbetine katıldığını, onun riyazet hânesinde ağır çilelere katlanarak hilâfet aldığını anlatır. Hüsameddin'e göre Cemal Halîfe 902'de Habib ölünce Selâmet Hatun tekkesinin şeyhi olmuş ve yirmi iki yıl kadar burada vaaz ve ders vermiştir. Halvetiyye'nin Habib Karamânî vasıtasıyla Anadolu'nun çeşitli bölgelerine yayılmış kolunu İstanbul'a taşıyan Cemal Halîfe, 933'te (1527) İstanbul'da vefat etmiş ve Sütlüce'deki tekkesinin yakınına defnedilmiştir. Halifelerinden Ezelîzâde Abdurrahman Efendi Konya'da, Hayreddin Hızır Amâsî önce Sütlüce'de, sonra Amasya'da şeyhlik etmiştir.

Öteki Amasyalı halifelerin hayatları, Habib'in yolunun şehrin tekkelerine nasıl dağıldığını gösterir. Âşık Paşa soyundan gelen ve Amasya'da "Nefisoğlu" diye anılan Tâceddîn Mahmûd Çelebi, Habib'in sohbetinde yetişip ondan hilâfet aldı, sonra Yakub Paşa tekkesinin şeyhi oldu, 932'den (1525-26) sonra vefat etti ve Risâle-i Tâciyye adlı tasavvufi bir eser bıraktı. Hayreddîn Hızır Efendi, Habib'den hilâfet aldıktan sonra Enderûn Camii kürsü şeyhi, ardından Mahmud Çelebi Tekkesi şeyhi olarak otuz yıl kadar irşatta bulundu, 940'ta öldü ve ahlak üzerine Akabât adlı bir risale yazdı. Akdağlı Hüsâmeddîn Hüseyin Efendi, Habib'in sohbetinde seyrüsülûkünü tamamlayıp Ahî Darbhâneci tekkesine ve Sultan Bayezid Camii vaizliğine getirildi, sonra Şehzade Ahmed'in Kağnılı Pazarı'nın güneyindeki çeşmenin yanında yaptırdığı zâviyenin şeyhi oldu; Şah İsmail'in davetçilerine karşı Sünnî görüşü savunmasıyla tanındı ve 917'de (1511) öldü. Nûreddîn Hamza Halvetî de Habib'in hizmetinde bulunup hilâfet alan, Ahî Sadeddîn tekkesinde yıllarca irşat ettikten sonra 923'te ölen şeyhler arasında sayılır.

Sonisalı Hüsâmeddîn Hüseyin Efendi'nin durumu, tabakat eserlerinin silsileyi nasıl farklı kaydettiğini gösterir. Atâî'nin Zeyl-i Şakâyık'ı onu Habib'in halifesi sayar, bir başka eser olan Meşâyihnâme ise Nûreddîn Hamza'nın halifesi olarak gösterir. Hüsameddin bu iki kaydı, önce Habib'in sohbetinden yararlandığı, onun ölümünden sonra Hamza'dan hilâfetname aldığı şeklinde uzlaştırır. Hüseyin Efendi vaazlarıyla o kadar etkili oldu ki kendisine "Habîb-i sânî", yani ikinci Habib dendi. 937'de (1531) öldü; oğlu, "muhaşşî" diye bilinen kazasker Sinâneddîn Yûsuf Efendi'dir.

Habib'in etkisi Amasya'nın dışına da taştı. İnepazarı'ndaki Ahî Dede zâviyesine sonradan Habib'in halifelerinden İnepazarlı Şeyh Musliheddîn Mustafa Efendi şeyh olmuştur. Hüsameddin'in kaydına göre Şemseddin Sivâsî'nin babası Şeyh Ebü'l-Berekât Mehmed ez-Zilevî bu Musliheddîn Efendi'nin halifesidir; böylece Halvetiyye'nin dört ana kolundan biri olan Şemsiyye'nin kurucusunun ailesi, dolaylı da olsa Habib'in silsilesine bağlanır. Bolu tarafında ise Mudurnulu Dâvûd-ı Halvetî, bilgisini artırmak için Bağdat'a gidip döndükten sonra Habib'e intisap etmiş, seyrüsülûkünü onun yanında tamamlamıştır. Mürşidi ondan memleketine dönüp irşatla meşgul olmasını istemiş, o da Mudurnu'ya gitmiştir. Dâvûd-ı Halvetî'nin 913'te (1508) Mudurnu'da yazdığı Gülşen-i Tevhîd adlı mesnevinin son kısmında Yahyâ-yı Şirvânî ve Habib Karamânî'nin sözlerine de yer verilmiştir.

Tekkenin Sonraki Şeyhleri ve Habibzâdeler

Hüsameddin, Habib'in oğullarını Muhyiddîn Mehmed, Bedreddîn Mahmûd, Şemseddîn Ahmed, İzzeddîn Hasan ve Hüsâmeddîn Hüseyin Çelebiler olarak sayar. Bunlardan Şemseddîn Ahmed Efendi büyük âlimlerden sayılmış, oğlu Habîb Efendi Tokat Hatuniye medresesinde müderrislik etmiş, Sivas ve Trabzon kadılıklarından sonra 966'da (1558-59) Amasya'daki Mehmed Paşa medresesinden emekli olmuş ve 968 civarında ölmüştür. Şemseddîn Ahmed'in öteki oğlu Abdülbâkî Efendi'nin oğlu Câmî Ahmed Efendi ise kadılık mesleğinde ilerlemiş, 1006'da (1597-98) Amasya kadısı olmuş, 1019'da (1610) ölmüş ve Eyüp Sultan türbesinin yakınına gömülmüştür; Kafzâde Tezkiresi'nde bir beyti kayıtlıdır. Habib'in torunlarının kadılık ve müderrislik yolunda yükselmesi, ailenin tekke ile medrese arasında gidip gelen bir ilmiye ailesine dönüştüğünü gösterir.

İzzeddîn Hasan Efendi, Bahşî Halîfe'nin derslerinde tahsilini tamamlamış, babasının halifesi Seydî Ali Çelebi'nin sohbetinde yetişmiş, Mehmed Paşa Camii kürsü şeyhi olduktan sonra Seydî Ali'nin ölümünde Habib Karamânî tekkesinin şeyhi olmuştur. Hüsameddin onun ölüm yılını bir yerde 945 (1538-39), başka bir yerde 947 olarak verir. Aynı eser 940'tan sonraki şeyhliği başka biyografilerde Habib'in oğlu Ebu'l-Vefâ Ahmed Efendi'ye ve Seydî Ali'nin halifesi Sinâneddîn Yûsuf Efendi'ye de bağlar. Bu çelişki büyük ihtimalle tekkenin şeyhliği, Mehmed Paşa Camii vaizliği ve kürsü şeyhliği gibi ayrı görevlerin farklı kişiler arasında paylaştırılmasından doğmuştur; bu da bir çıkarımdır.

Sinâneddîn Yûsuf Efendi'nin hikâyesi tekkenin şehir hayatıyla ilişkisini gösteren ilginç bir örnektir. Mehmed Paşa medresesinde müderrisken Seydî Ali'ye intisap etmiş, onun ölümünde tekkenin şeyhi ve caminin vaizi olmuştu. 949'da (1542-43) Şehzade Mustafa'nın oğlu Süleyman Çelebi'nin sünnet düğünündeki israfa vaazında değinmesi ve beytülmâlin korunmasıyla ilgili sözleri yüzünden görevlerinden azledildi. Bunun üzerine Çeribaşı mahallesinin üstündeki boş dağ eteğine çekildi; müritleri orada ona bir zâviye, bir ev, bir çeşme ve bahçe yaptılar. Halktan uzak durduğu için kendisine "Şehre Küstü" dendi, zâviyesi ve çevresinde oluşan mahalle bu adla anıldı. On yıl kadar burada inziva hayatı yaşayıp 959'da (1552) öldü.

Seydî Ali'nin oğlu Habîb Efendi de babasının yolundan giderek Mehmed Paşa Camii vaizi ve ardından Habib Karamânî tekkesinin şeyhi oldu. Hüsameddin onun tasavvuftan Temâmü'l-Esâmî, tefsirden Miftâhü'l-Fâtiha ve ferâizden Tuhfetü's-Sultâni'l-Kerîm adlı üç eser yazdığını, 961'de (1554) Kanuni Sultan Süleyman Amasya'ya geldiğinde bu eserlerini takdim ettiğini ve aldığı ihsanla zâviyeyi onarıp "cennet gibi" yaptığını anlatır. Bu kayıt, zâviyenin on altıncı yüzyıl ortasında esaslı bir onarım gördüğünü gösteren tek bilgidir.

Daha sonraki yüzyıllarda tekke ve vakfı Habib'in soyunun elinde kaldı. Hüsameddin, tekkenin şeyhlik ve tevliyet görevlerinin Habib'in torunları arasında babadan oğula geçtiğini adım adım kaydeder: Şeyh Abdurrahmân Efendi 1107'de (1695-96), oğlu Şeyh Ömer Efendi 1138'de (1725-26), onun oğlu Şeyh Alâaddîn Ali Efendi 1151'de (1738) ölmüş, görev ardından Seyyid Mehmed Efendi'ye, Seyyid Ahmed Çelebi'ye ve kısa bir süre Fâtıma Hatun bint-i Abdurrahmân Çelebi'ye geçmiştir. Hüsameddin, bu şeyhlerin vârislik yoluyla göreve geldiklerini ve asıl şeyhliğin çoğu zaman onların vekilleri tarafından yürütüldüğünü de belirtir. Tekkenin son şeyhi Seyyid Hâfız Abdullah Efendi 1296'da (1879) vefat etmiş, ardından tekkeye muhacirler yerleştirilmiş ve yapı bir özel konuta dönüşmüştür.

Eserleri

Kaynaklarda Habib Karamânî'nin Kitâbü'n-Nesâyih adlı bir eseri olduğu kaydedilir, ancak bu eserin bugüne ulaşmış bir nüshasına rastlanmamıştır. Hüsameddin ise ona sülûk konusunda manzum bir eser nisbet eder ve adını Etvâr-ı Seb'a, yani "yedi mertebe" olarak verir. Bu eser ansiklopedi kayıtlarında geçmediği için atfının ayrıca doğrulanması gerekir. Hüsameddin eserden Allah'ın zâtına ve varlığının ispatına dair şu beyti aktarır:

Hakîkat bil budur ol ferd-i mutlak
Ki oldur râ'î vü mer'î muhakkak

Aynı eserden Hz. Peygamber'in vasfına dair aktardığı mısralar, mesnevi tarzında yazılmış bir na't parçasıdır. Peygamberi "vaadine sadık, günahkârlara şefaatçi, âlemlere rahmet" diye anan bu beyitler, insanların suret bakımından Âdem ile Havva'nın çocukları olduğunu, mana bakımından ise feyzin Peygamber'den geldiğini söyleyerek sona erer:

Cümlemiz evlâd-ı Âdem sûretâ
Anamız Havvâdır, Âdemdür ata
Lîk ma'nâda atâdır ol habîb
Andan irer kamûya feyz ü nasîb

Son beyitteki "habîb" kelimesinin hem Peygamber'in sıfatı hem de şairin adı olması, burada bir mahlas inceliği bulunduğunu düşündürür; bu bizim yorumumuzdur. Habib'in tasavvuf anlayışını kendi yazılarından ayrıntılı biçimde izlemek bu yüzden hâlâ zordur. Elimizde bu birkaç beyit, Dâvûd-ı Halvetî'nin Gülşen-i Tevhîd'inde aktarılan sözleri, çağdaşlarının anlatıları ve halifelerinin faaliyetleri vardır.

Halvetiyye'nin Anadolu Kolları ve Habib'in Yeri

Habib Karamânî'yi yerleştirdiği tarikat tarihi içinde değerlendirmek için Halvetiyye'nin sonraki gelişimine bakmak gerekir. Ömer el-Halvetî'den Yahyâ-yı Şirvânî'ye uzanan silsile, İbrâhim Zâhid-i Geylânî'nin Zâhidiyye silsilesiyle birleşir. Aynı silsile Sadreddîn-i Erdebîlî kolunda Safeviyye'ye, Ömer el-Halvetî kolunda Halvetiyye'ye dönüşmüştür. Safeviyye'den Bayramiyye, Bayramiyye'den Celvetiyye doğmuş, Halvetiyye ise pek çok şubenin kaynağı olarak İslâm dünyasının en yaygın tarikatı hâline gelmiştir. Bu bağlantı, Yavsî'nin mensup olduğu Bayramî-Tennûrî çevresiyle Habib'in Halvetî çevresinin ortak bir kökten geldiğini, İskilip'te akraba olan iki şeyhin aynı geleneğin farklı kollarında yer aldığını gösterir.

Tarikat Anadolu'da dört ana kola ayrılmıştır: Dede Ömer Rûşenî'nin kurduğu Rûşeniyye (ö. 892/1487), Cemâl-i Halvetî'nin Cemâliyye'si (ö. 899/1494), Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin'in Ahmediyye'si (ö. 910/1504) ve Şemseddin Sivâsî'nin Şemsiyye'si (ö. 1006/1597). Habib Karamânî bu dört ana kolun kurucusu değildir. Onun halifesi Cemal Halîfe'nin kolu İstanbul'a ulaşan ayrı bir dal olarak anılır. Cemâliyye'nin kurucusu Çelebi Halîfe ile Habib'in Amasya'da aynı yıllarda "Üç Kutub" arasında sayılması, iki kolun bu şehirde yan yana geliştiğini gösterir. Kolların zikir usulleri de birbirinden farklıydı. Dede Ömer Rûşenî yedi isme vehhâb, fettâh, vâhid, ahad ve samed isimlerini, Şemseddin Sivâsî ise kādir, kavî, cebbâr, mâlik ve vedûd isimlerini ekleyerek sayıyı on ikiye çıkarmıştır.

Halvetîlikte seyrüsülûk yedi ismin zikriyle yürütülür: lâ ilâhe illallah, Allah, hû, hak, hay, kayyûm ve kahhâr. Bu yedi isme nefsin emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marziyye ve kâmile adlı yedi mertebesi karşılık gelir. Habib'e nisbet edilen Etvâr-ı Seb'a'nın adı da bu yedi mertebe öğretisine işaret eder. Tarikatta az yemek, az konuşmak, az uyumak, inziva, zikir ve fikir ile şeyhe gönülden bağlılık esastır; Habib'in ömrü boyunca ayaklarını uzatıp yatmadığına dair anlatı bu riyazet anlayışının bir örneği olarak aktarılmıştır. Haftanın belli günlerinde tekkelerde topluca yapılan zikre devran denir ve bu zikirde ney, kudüm ve def gibi çalgılara yer verilir.

Halvetîlerin zikirde mûsikiye yer vermesi dönemin bazı âlimlerince eleştirilmiş, bunun üzerine Halvetîler devranı savunan eserler yazmışlardır; halifesi Cemal Halîfe'nin de Vâiz Molla Arab'ın devrana karşı yazdığı mektuba bir reddiye kaleme aldığı bilinir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücûd görüşü de Halvetiyye kollarının birçoğunu etkilemiş, bu etki Ahmediyye kolunun Mısriyye şubesinin kurucusu Niyâzî-i Mısrî'de en ileri noktaya varmıştır. Habib Karamânî'nin bu tartışmalardaki tavrını kendi ağzından bilmiyoruz.

Yahyâ-yı Şirvânî'nin beş meşhur halifesinden biri sayılan Habib, pîrdaşları Şükrullah, Alâeddin Rûmî, Dede Ömer Rûşenî ve Muhammed Bahâeddin Erzincânî ile birlikte tarikatın Anadolu'da yayılmasında önemli rol oynamıştır. Amasya'da kurduğu zâviye dört yüz yıla yakın bir süre faal kalmış, halifeleri şehrin Yakub Paşa, Mahmud Çelebi, Ahî Sadeddîn ve Şehreküstü gibi tekkelerine şeyh olmuştur. Halvetî tekkeleri 1925'te Türkiye'de tekkelerin kapatılmasıyla resmen son bulmuş, tarikatın çeşitli kolları ise bugün de Türkiye'de, Balkanlar'da, Suriye'de, Mısır'da ve Kuzey Afrika'da varlığını sürdürmektedir.

Kronoloji

1450-1455 (yaklaşık): Habib'in hilâfet aldıktan sonra Anadolu'ya dönüşü.

1463-64: Yahyâ-yı Şirvânî'nin Bakü'de vefatı.

1476: İskilip'te Tabakhâne mahallesindeki Şeyh Habib Camii'nin yaptırılması ve vakfedilmesi.

1477-78: Hüsameddin'e göre Habib'in kardeşi Sirâceddîn Ömer ile birlikte Amasya'ya gelişi.

1480: Şeyh Yavsî'nin hacca giderken Amasya'da sancak beyi II. Bayezid ile görüşmesi.

1481: II. Bayezid'in tahta çıkışı; Habib'in Amasya valisi Şehzade Ahmed'in şeyhi olması.

1484: Hızır Paşa'nın vefatı; bu yıllarda Habib'in Amasya'da "Üç Kutub"tan biri sayılması.

1485: Mehmed Paşa'nın Habib Karamânî için tekke yaptırıp vakıflarını düzenlemesi.

Ocak 1486: Mehmed Paşa Camii'nin inşasının tamamlanması.

1495: Mehmed Paşa'nın vefatı.

1496-97: Habib Karamânî'nin Amasya'da Mîrac gecesi vefatı.

1508: Halifesi Dâvûd-ı Halvetî'nin, Habib'in sözlerine yer veren Gülşen-i Tevhîd'i Mudurnu'da yazması.

1527: Halifesi Cemal Halîfe'nin İstanbul'da vefatı.

1533-34: Zâviyede yerine geçen halifesi Seydî Ali Halîfe'nin vefatı.

1542-43: Tekkenin şeyhi Sinâneddîn Yûsuf Efendi'nin azledilip Şehreküstü'ye çekilmesi.

1554: Seydîzâde Habîb Efendi'nin eserlerini Kanuni'ye sunup aldığı ihsanla zâviyeyi onarması.

1879: Tekkenin son şeyhi Seyyid Hâfız Abdullah Efendi'nin vefatı ve tekkeye muhacirlerin yerleştirilmesi.

1939: Depremde harap olan Mehmed Paşa Camii ve türbesinin onarılması.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 1-4, e-kitap s. 139, 149, 155, 482. amasya.bel.tr
  • Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 6-8, e-kitap s. 86, 268, 381, 431, 446, 483, 502, 528, 564-567, 576, 578, 589. amasya.bel.tr
  • Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 9-12, e-kitap s. 83, 149, 157, 254, 319, 343-344, 471, 577.
  • Evliya Çelebi, Seyahatnâme, II, 177-178.

Akademik çalışmalar

  • Bedriye Reis, "Bolu'da Halvetîliğin Temsilcileri", AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 16/1, 2016, s. 423-451.

Diğer kaynaklar

  • Kamil Şahin, "Habib Karamânî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 14, İstanbul 1996, s. 371-372. islamansiklopedisi.org.tr
  • "Mehmed Paşa Külliyesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 28, Ankara 2003, s. 511-512. islamansiklopedisi.org.tr
  • Reşat Öngören, "Karamânî, Cemâleddin İshak", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
  • "Şeyh Yavsî", TDV İslâm Ansiklopedisi.
  • "Halvetiyye", TDV İslâm Ansiklopedisi.
  • Lâmiî Çelebi, Nefehât Tercümesi, s. 577-578.
  • Taşköprizâde, eş-Şeḳāʾiḳ, s. 265-266, 342-343.
  • Mecdî, Şekāik Tercümesi, s. 282-283.

Çevrimiçi kaynaklar