Amasya'da Pirler Parkı'na çıkışta sağ tarafa düşen Sofular Camii, Osmanlı Anadolusu'nun az sayıdaki dârülhadisinden biridir ve bu işlevi taşıyan yapılar arasında özgün kitâbesiyle, plan düzeniyle ve eklerinin bir kısmı kaybolmuş olsa da ana hacmiyle günümüze ulaşabilmiş nadir örneklerdendir. Abdullah Paşa Camii ve Dârülhadis Camii adlarıyla da anılan yapı, II. Bayezid devri ricalinden bir beylerbeyinin yaptırdığı, ibadet mekânı ile hadis öğretim hücrelerini tek bir çatı altında toplayan bir vakıf eseridir. Kuzeyindeki sokağa göre yüksekte kalan sahanlığı, merdivenle çıkılan kapısı ve yüksek kasnaklı kubbesiyle Sofular semtinde kolayca seçilir. Bânisinin ailesi vakfı dört yüz yılı aşkın bir süre kuşaktan kuşağa yönetmiş, dârülhadisin kürsüsünde Amasya'nın tanınmış muhaddisleri ve şairleri ders vermiş, on dokuzuncu yüzyılın sonunda ise caminin çevresi yeniden bir medrese mahallesine dönüşmüştür.
Adı ve Konumu
Yapı kaynaklarda üç adla geçer. Mahalleye adını veren Sofular Camii, kurucusunun adıyla Abdullah Paşa Camii, işlevine işaret eden adıyla Dârülhadis Camii. Sofu, dünya işlerine fazla bağlanmadan ibadet ve riyazetle yaşayan kimse demektir. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, eski kayıtlarda Sofîler Mahallesi diye geçen semtin kadîmde "Behrâm Şâh Mülkü" diye bilindiğini, Pîr İlyâs ile oğlu Abdurrahman Çelebi zamanında burada dokuz kadar tanınmış sofinin oturduğunu ve mahallenin adını bundan aldığını yazar. Aynı esere göre mahallenin ilk mabedi Emîr Mübârizeddin Behram Şah'ın yaptırdığı mescit ile çeşmeydi; ardından Gümüşlüzâde Hoca Celâl Çelebi semtin yukarısında, yüksek bir yerde Pîr İlyâs için bir zâviye yaptırmış ve bu yapıya Abdurrahman Çelebi devrinde "Kasr-ı Sofiyân", yani sofilerin köşkü denmiştir. Hüsâmeddîn bu açıklamaya dayanak olarak bir belge göstermez; ad üzerine en ayrıntılı rivayet budur ve çevredeki tekke, çilehane ve türbe yoğunluğu onu destekler.
Cami, Amasya Merkez'deki Sofular Mahallesi'nde, Pirler Parkı'na çıkarken sağ tarafta bulunur. Hüsâmeddîn'in döneminde önünden geçen yol Sofîler Caddesi diye anılıyordu. Osman Fevzi Olcay'ın hatıralarında Sofular Mahallesi, hastanenin bulunduğu tepeden başlayıp Sofular Camii'ne kadar uzanan saha olarak tarif edilir; Olcay yokuşunun dik ve yorucu, havasının ise güzel olduğunu ekler. Arazinin eğimi yapının biçimini doğrudan belirlemiştir. Bina, kuzeyindeki sokağa göre yüksekte kaldığı için farklı kotlara sahip iki set üzerine oturtulmuştur; sokaktan bakıldığında kapının bulunduğu bölüm yukarıda, ibadet mekânı ise ondan da yukarıda kalır.
Bânisi Hacı Sinanbeyzâde Abdullah Paşa
Cami ve dârülhadis, II. Bayezid devri ricalinden Beylerbeyi Hacısinanbeyzâde Abdullah Paşa tarafından, hem cami hem dârülhadis olarak hizmet vermek üzere yaptırılmıştır. Hüsâmeddîn'in biyografi ciltleri paşanın ailesini ayrıntılı biçimde tanıtır. Babası el-Hâc Sinan Bey, Bağdâdîzâde diye anılan bir Amasya ailesindendi ve maliye kaleminde yetişmişti. Şehzadelerin Amasya'daki defterdarlıklarında bulunduktan sonra Fâtih Sultan Mehmed'in ikinci saltanatında hazine defterdarı olmuş, İstanbul kuşatmasında ordunun iaşe ve levazımını yönettiği için takdir görmüş, başdefterdarlık makamına yükselmişti. Ne var ki Çandarlı Halil Paşa'nın idamından sonra sadrazam olan Mahmud Paşa ile anlaşamamış, hicrî 860'ta (1455-56) Mahmud Paşa'nın girişimiyle idam edilmiştir. Hüsâmeddîn onu bilgili, kâtip, iyi bir muhasip ve dürüst bir devlet adamı olarak anar. Sinan Bey'in Abdullah, Sa'dullah ve Lütfullah adlı üç oğlu vardı; Sa'dullah Bey de babası gibi maliyede yükselmiş, II. Bayezid'in Amasya valiliği sırasında hazine kâtibi, sonra beytülmal emini olmuş, 1481'de Şehzade Ahmed'in defterdarlığına getirilmiş ve 894 (1488-89) dolaylarında ölmüştür.
Abdullah Paşa, Amasya'da öğrenim gördükten sonra II. Bayezid'in şehzadeliği yıllarında onun hizmetine girerek ümera arasına katıldı. Bir süre Canik sancakbeyliği yaptı ve 878'de (1473) Uzun Hasan'a karşı yapılan savaşta liyakat gösterdi. 1481'de II. Bayezid tahta çıkmak üzere Amasya'dan ayrılırken şehrin valiliğine büyük şehzadesi Ahmed'i bıraktı. Hüsâmeddîn'in kronolojisine göre bu sırada Abdullah Bey şehzadenin defterdarı olmuş, 887'nin başında (1482) lala İbrahim Paşa İstanbul'a çağrılınca onun yerine Şehzade Ahmed'in lalası ve "müdebbir-i umûru", yani işlerini çekip çeviren kişi olmuştur. Bu görevle birlikte beylerbeyilik pâyesi aldığı, 889'da (1484) da beylerbeyi olduğu kaydedilir; ancak eserin bir yerinde Anadolu beylerbeyi, başka bir yerinde Ankara beylerbeyi diye geçer. Amasya'da yetişen ve şehzade sarayında yükselen bir maliyecinin oğlu olarak paşanın kariyeri, şehrin o yıllarda imparatorluğun yönetici kadrosunu besleyen bir merkez oluşuyla doğrudan ilişkilidir.
Paşanın ölüm tarihi kaynaklarda farklıdır. M. Baha Tanman, TDV İslâm Ansiklopedisi'nde ölüm tarihini 896 (1490-91) olarak verir. Hüsâmeddîn ise mahalleler bölümünde paşanın yapıyı 890'da tamamladıktan kısa süre sonra öldüğünü yazar; biyografi cildinde de Cem Sultan meselesinde Cem'in gönderdiği kuvvetlerle savaşırken 890'da öldürüldüğünü kaydeder. Cem'in 1482 yazında Anadolu'dan ayrıldığı düşünülürse bu son bilginin tarihi ile anlattığı olay arasında bir uyumsuzluk vardır ve hangisinin doğru olduğu mevcut yayınlardan çıkarılamaz. Hüsâmeddîn paşayı "sâdık, gayûr", yani sadık ve gayretli bir devlet adamı diye niteler.
Kuruluş Tarihi ve Kitâbe
Yapının tarihi konusunda kaynaklar aynı rakamı vermez. Dârülhadis geleneğini ele alan TDV İslâm Ansiklopedisi maddesi, Amasya'daki Abdullah Paşa Dârülhadisi'nin 890 (1485) tarihli olduğunu ve kitâbesi ile özgün yapısıyla bugüne ulaştığını belirtir. Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün tanıtımında da 1485 yılı geçer. Bakanlığın tanıtım portalı ile pek çok derleme ise caminin 1502'de yaptırıldığını yazar. Bu ikinci tarih, büyük olasılıkla vakfiyenin düzenlendiği 907 (1501-1502) yılının yapım tarihi sanılmasından doğmuştur. Hüsâmeddîn, cümle kapısı üzerindeki kitâbenin Arapça metnini eserine almıştır ve kitabın editörlerinin çevirisiyle kitâbe şöyledir: "Bu Dârülhadis'i Sultan Bayezid devrinde, Allah yardımcısı olsun, Hacı Sinan oğlu Abdullah Paşa, Allah onları bağışlasın, 890 senesinde imar etmiştir." Kitâbe hem yapının dârülhadis olarak kurulduğunu hem de 890 tarihini açıkça verir. Hüsâmeddîn, 907 tarihli vakfiyede de bu işlevin açıkça yazılı olduğunu ekler. Yalnız aynı eserin biyografi cildinde paşanın yapıyı 888'de tamamladığının kapı üzerinde yazılı olduğu söylenir; bu, kitâbe metniyle çelişen tek kayıttır.
Kitâbedeki 890 tarihi ile Tanman'ın verdiği 896 ölüm tarihi birlikte düşünüldüğünde binanın paşa sağken yapıldığı, vakıf işlemlerinin ise ölümünden sonra oğulları eliyle tamamlandığı anlaşılır; Hüsâmeddîn'in ölüm tarihi esas alınsa bile vakfiyenin oğullar tarafından düzenlendiği değişmez. Vakfiye, Tanman'a göre paşanın oğlu Defterdar Abdülkerim Bey tarafından 907 (1501-1502) yılında düzenlenmiştir. Hüsâmeddîn bir yerde, en büyük kardeş Abdüsselam Bey'in ölümünden sonra Abdülkerim ile İskender beylerin babalarından kendilerine düşen mülk ve arazileri 907'de cami ve medresenin giderlerine vakfettiklerini yazar; başka bir yerde ise Abdülkerim Bey'in babasının vakıflarını 911'de (1505-06) düzenlediği yazılıdır. Abdülkerim Bey, babasının eserine 1505'te yapının doğusunda bir dârülkurrâ, yani Kur'an okutulan bir okul da eklettirmiştir; bu bölüm günümüze ulaşmamıştır.
Abdullah Paşa'nın yapısını tamamladığı 890 yılı, Amasya için bir imar yılıydı. Hüsâmeddîn'in kronolojisine göre aynı yıl Sofular'daki cami ve dârülhadisin yanı sıra Büyük Kapıağası Hüseyin Ağa ile Küçük Kapıağası Ayas Ağa'nın Şamlılar Mahallesi'ndeki medreseleri, Ayas Ağa'nın camisi ve Mehmed Paşa'nın cami ve medresesi tamamlanmış, müellifin deyişiyle "Amasya şenlenmişti". Bir yıl sonra da II. Bayezid'in şehirdeki külliyesi bitirildi. II. Bayezid tahta çıkmadan önce şehrin sancak valisiydi ve şehirde yetişen kâtipler, âlimler ve devlet adamları sonraki yıllarda merkezde önemli görevler üstlendi. Hüsâmeddîn, Yakub Paşa, Yörgüç Paşa, Hızır Paşa ve Mehmed Paşa ile birlikte Abdullah Paşa'yı da Amasya'da yüksek medreseler kurup ulemaya ve talebeye yeterli tahsisat bağlayan hayır sahipleri arasında sayar.
Dârülhadis Geleneği İçinde
Yapıyı anlamak için dârülhadisin ne olduğunu hatırlamak gerekir. Dârülhadis, hadis öğrenimi için kurulan medrese demektir. Hadis meclisleri başlangıçta mescitlerde ve âlimlerin evlerinde kurulurdu. Öğrenci sayısı arttıkça camiler dışında müstakil kurumlara ihtiyaç duyuldu. Dârüssünne adıyla anılan ilk kurumların Nîşâbur'da doğduğu anlaşılır. Dârülhadis adıyla bağımsız bir öğretim kurumu ise ilk kez Şam'da, Atabeg Nûreddin Mahmud Zengî'nin (1146-1174) büyük muhaddis İbn Asâkir adına yaptırdığı Nûriyye Dârülhadisi ile kurulmuştur. Ardından Kahire'de el-Kâmiliyye (1224), Şam'da Eşrefiyye gibi örnekler geldi; Bağdat'taki ünlü Müstansıriyye Medresesi'nin bir bölümü de dârülhadis olarak planlandı.
Anadolu'daki en eski örnek, Selçuklu atabeglerinden Cemâleddin Ferruh'un 1242'de Çankırı'da yaptırdığı, bugün Taşmescid diye bilinen yapıdır. Sivas'ta Sâhibiye (Gökmedrese) ve Konya'da İnce Minare, vezir Sâhib Ata Fahreddin Ali'nin yaptırdığı dârülhadisler olarak anılır. Osmanlılarda ilk dârülhadisin I. Murad döneminde Çandarlı Hayreddin Paşa tarafından İznik'te yaptırıldığı bilinir, ancak bundan bir iz kalmamıştır. Osmanlı medrese teşkilatında dönüm noktası sayılan yapı ise II. Murad'ın 1425'te Edirne'de kurduğu Dârülhadis Medresesi'dir. Fâtih Sultan Mehmed İstanbul'da külliyesine dârülhadis koymamıştır; TDV maddesi bunu, babasının Edirne'deki kurumunu ikinci plana düşürmek istememesine bağlar. II. Bayezid devrinde yapılan dârülhadislerden günümüze özgün hâliyle ulaşan örnek ise Amasya'daki Abdullah Paşa Dârülhadisi'dir. Kanûnî devrinde dârülhadis sayısı arttı; Amasya'da Osman Çelebi Dârülhadisi 1526'da hizmete girdi.
Dârülhadislerin hepsi ihtisas kurumu değildi. Edirne ile sonradan Süleymaniye gibi yüksek dereceli birkaç müessese devletin en üst medrese kadrosunu oluşturuyordu; taşrada ise aynı adı taşıyan pek çok yapıda en alt kademeden en yüksek kademeye kadar çeşitli rütbede müderrisler ders veriyordu. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin ifadesiyle Abdullah Paşa'nın yapısı dört hücreli, orta seviyede bir dârülhadistir. Vakfiyelerde kurumun amacı genellikle aynı kalıpla, Hz. Peygamber'in hadislerinin ve haberlerinin nakledilmesi için yapılmış bir bina olarak ifade edilirdi ve mevcut belgeler okutulacak kitapları vakıf sahibinin belirlemediğini, işin müderrise bırakıldığını gösterir. Özellikle Süleymaniye'den sonra dârülhadisler külliyelerin içinde dârülkurrâ ve zâviye gibi yapılarla birlikte yer almıştır. Müderris kadroları arasında on iki derece fark vardı. En düşük kadro, günlük yirmi akçelik ibtidâ-i hâric derecesiydi ve pek çok dârülhadis bu statüde hizmet verirdi; en yüksek kadro ise dârülhadis derecesiydi. Edirne Dârülhadisi'nin müderrisi Fâtih devrinde günde elli akçe alıyordu, II. Bayezid bu ücreti yüze çıkardı. Hüsâmeddîn, Abdullah Paşa Dârülhadisi'nin medreseler sıralamasında "hamsîn", yani elli akçelik medreseler derecesinde sayıldığını kaydeder. Amasya'daki örnek bu düzenin küçük ölçekli ve erken bir görünümüdür; cami, ders hücreleri ve doğuda sonradan eklenen dârülkurrâ aynı vakfın parçalarıydı.
Amasya'da Hadis Öğretimi
Hüsâmeddîn'e göre Amasya'da dört dârülhadis vardı: Abdullah Paşa, Osman Çelebi, İbrahim Efendi ve Osman Bey dârülhadisleri. Müellif, hadis ilminin rivayet yolları ve senetler üzerine kurulan, ravilerin hayatlarını ve güvenilirliklerini inceleyen geniş bir ilim olduğu için öteki ilimlerden ayrılarak ona özel medreseler yapıldığını anlatır. Bu kurumlarda hadiste uzmanlaşmış âlimler müderris olur, Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim gibi hadis kitaplarını okutur, bir hadisin sağlamını çürüğünden ayırmak için yazılmış usûl-i hadis, ravilerin tabakaları ve biyografileri üzerine eserleri de öğretirlerdi. Müellife göre Amasya'da bu tür muhaddisler 1241 (1825-26) yılına kadar az değildi. Sonradan dârülhadis müderrisliklerinin babadan oğula, kimi zaman çocuklara ve zanaat erbabına miras yoluyla geçmesi yüzünden gerçek muhaddisler giderek seyrekleşmiştir.
Aynı bölümde Amasya medreselerindeki ilerleme düzeni de anlatılır. İcazet alan bir talebe en az iki yıl bir müderrise muîd, yani yardımcı olur, zamanın en az üç hocası onun ders verebileceğini onaylarsa ders-i âm olabilirdi. Muîd günde beş, mülâzım on, ders-i âm yirmi akçe alır, bu ücret her yıl beşer akçe artarak kırk akçeye ulaşınca hoca müderrisler silsilesine girerdi. Abdullah Paşa Dârülhadisi'nin hücreleri bu silsilenin taşradaki bir basamağıydı. Odaları küçüktü ve Hüsâmeddîn'in açıkça belirttiği gibi dershanesi caminin kendisiydi. On yedinci yüzyılda Amasya'ya gelen Evliya Çelebi de şehirde on medrese ve iki yüz sıbyan mektebinin yanında dârülkurrâ ve dârülhadislerin faal olduğunu yazmıştır.
Dış Görünüşü
Cami, moloz taşla örülmüş duvarlarıyla dönemin taşra yapılarına benzer; ancak duvar yer yer üç sıra tuğladan hatıllarla sağlamlaştırılmış, köşeleri iri kesme taşlarla takviye edilmiştir. Moloz taş ile köşelerdeki kesme taşın bu birleşimi yapının dayanıklılığını artırır ve cepheye ölçülü bir düzen kazandırır. Kimi tanıtımlarda ön cephenin moloz taş ve tuğla ile örüldüğü de ayrıca belirtilir. Hüsâmeddîn yapıyı "kârgir ve gayet metin", yani taştan ve çok sağlam diye tarif eder ve harime açılan cephenin siyah taştan yapıldığını not eder.
Kuzey cephesinin ekseninde, önündeki sahanlığa iki taraflı merdivenle çıkılan basık kemerli bir cümle kapısı bulunur. Kapının üzerinde, bâninin adını ve yapının inşa tarihini veren, üç satırlık sülüs hatlı Arapça bir kitâbe ile bir tepe penceresi yer alır. Kapının sokağa göre yüksekte durması ve bu bölümün özellikle yüksek tutulması cepheyi olduğundan daha heybetli gösterir. Kapının ahşap kanatları özgündür; üst tablalarındaki yazılar ile orta tablalarındaki şakayık ve rûmî motifli oymalar II. Bayezid devrinin üslubunu yansıtır.
Yapının kuzeydoğu köşesinde, dışa taşkın, kare tabanlı ve almaşık örgülü bir kaide üzerinde minare yükselir. Hüsâmeddîn de minarenin doğu tarafta olduğunu belirtir. Kaideden sonra baklavalı pabuç gelir. Silindir gövde tuğla hatılların yanında altıgen tuğla kasetlerle bezenmiştir ve almaşık örgülü, burmalı bir silmeyle sona erer. Düşey yivlerle işlenmiş, düz korkuluklu tek şerefenin üzerinde kısa bir petek ve kurşun kaplı konik ahşap külâh vardır.
Sofa ve Hücreler
Cümle kapısından geçildiğinde kareye yakın dikdörtgen planlı, kapalı avlu işlevi gören bir sofaya girilir. Tanman'ın tarifine göre üzerini basit bir yıldız tonoz örter ve tonozun merkezinde sekizgen prizma biçimli bir aydınlık feneri bulunur; Hüsâmeddîn ise bu ön avlunun "büyük bir kubbe" ile örtülü olduğunu yazar. Sofa kuzeyden iki pencereyle ışık alır. Sofanın doğusunda ve batısında basık çapraz tonozlu, kare planlı ikişer dârülhadis hücresi, güneyinde ise aynı zamanda dershane olarak kullanılan harim yer alır. Hüsâmeddîn de iç kapının önündeki boşluğun iki yanında ikişer oda bulunduğunu ve medresenin bu odalardan ibaret olduğunu söyler. Kimi tanıtımlar girişin iki yanında birer oda sayar; ayrıntılı yapı tarifleri ve Hüsâmeddîn hücre sayısını dört olarak verir.
Hücreler basık kemerli kapılarla sofaya bağlanır. Her birinde biri bu mekâna, öteki dışarıya açılan ikişer pencere vardır. Odalar tuğla örgülü bacalara sahip ocaklarla ve dolap nişleriyle donatılmıştır; bu donanım hücrelerin dersin yanı sıra barınma ve kitap saklama için de kullanılmış olabileceğini düşündürür. Doğudaki hücre ile harim arasına verev bir geçit yerleştirilmiştir. Geçit, Abdullah Paşa'nın kabrine ve bir zamanlar dârülkurrânın bulunduğu avluya açılır.
Harim ve Kubbe
Harime, avluya göre yüksekte kaldığı için basamaklarla çıkılır. Kare planlı bu mekânın girişi basık kemerlidir. Batı ve doğu duvarlarında alttakiler dikdörtgen, üsttekiler sivri kemerli ikişer çift pencere açılmıştır. Mihrap duvarı arkadaki arsaya göre çukurda kaldığı, kuzeydeki duvar ise kapalı avluya bitişik olduğu için bu iki duvarda yalnızca ikişer tepe penceresi bulunur. Mekânı örten pandantifli kubbe, dört pencereli, on iki köşeli bir kasnakla yükseltilmiştir. Kubbenin ağırlığı dört sivri kemer aracılığıyla kesme taştan köşe payelerine aktarılır. Yüksek kasnak, yapının dışarıdan görünen siluetini de belirler.
Harimde bugün belirgin bir süsleme görülmez. Dikkat çeken tek öğe mihrabın düşey yivli kavsarasıdır. Harimin ahşap kapı kanatları da cümle kapısı gibi özgündür. Ana mekânın sofadan ve hücrelerden daha yüksekte tutulması, öğretim alanı ile ibadet alanı arasındaki ayrımı mimariyle ifade eder.
Mimari Bakımdan Yeri
M. Baha Tanman'ın değerlendirmesine göre Dârülhadis Camii, Osmanlı mimarisinde bir başka benzeri olmayan tasarımıyla dikkat çeker. Yapı bir yandan Osmanlı öncesi Anadolu Türk mimarisinde görülen ve erken Osmanlı mimarisinde yalnızca iki örnekle temsil edilen kapalı avlulu medreselere, öte yandan tabhâneli, yani zâviyeli camilere bağlanır ve bu iki yapı tipi arasındaki bağlantıyı somutlaştırır. Osmanlı dârülhadislerinin hemen tamamı, İznik'te Orhan Gazi devrinde yapılan Süleyman Paşa Medresesi ile ortaya çıkan açık avlulu ve revaklı medrese şemasının çeşitlemeleridir. Amasya'daki örnek ise Osmanlı devrinde pek rağbet görmemiş kubbeli medrese şemasını, erken Osmanlı mimarisinin bir yeniliği olan zâviyeli cami şemasıyla kaynaştırdığı için bu kuralın dışında kalır.
Bu özgünlük, caminin alışılmış bir ibadethane gibi okunmasını zorlaştırır. Giriş bölümünün iki yanındaki hücreler yalnızca bir geçit sayılmaz, başlı başına bir eğitim birimidir; asıl ibadet mekânı ise bu birimin üst kotta kalan odağıdır. Bir tarafta tabhâneli camilerin giriş ve yan odalı düzeni, öbür tarafta medresenin dershane ve hücre sistemi vardır. Resmî tanıtımlar da yapıyı tek kubbeli, tek minareli ve zâviyeli camiler arasında sayar. Şehirdeki en yakın karşılaştırma, Selçuklu devrinden kalan Torumtay yapısıdır: Hüsâmeddîn onun medresesinin de caminin büyük kapısının iç tarafındaki boşluğun kenarlarına dizilmiş küçük taş hücrelerden ibaret olduğunu yazar. Abdullah Paşa'nın yapısı, Amasya'da daha önce denenmiş bu cami içinde medrese fikrini on beşinci yüzyıl sonunun Osmanlı kubbe anlayışıyla yeniden kurar.
Dârülkurrâ ve Çevresindeki Yapılar
Hüsâmeddîn, Amasya'daki sekiz dârülkurrâyı sayarken Abdullah Paşa Dârülkurrâsı'nı caminin doğusunda gösterir. Abdülkerim Bey tarafından 911'de eklenen ve vakfı düzenlenen bu okulun önünde bir bahçesi, kuzeyinde bir çeşmesi ve başka ekleri vardı. Giritli şeyhülkurrâ el-Hâc Hâfız Mehmed Efendi ile şeyhülkurrâ Yûsuf Efendi gibi tanınmış kurrâ burada şeyhlik yapmıştır. Müellif, şehirdeki dârülkurrâların ve sıbyan mekteplerinin yetiştirdiği hâfızlar sayesinde Amasya ricalinin neredeyse üçte birinin hâfız olarak tanındığını yazar. Dârülkurrâ zamanla ortadan kalkmış, yeri bugün yalnızca geçitten ulaşılan avlu ile bellidir.
Caminin çevresi sonraki yüzyıllarda da eğitim yapılarıyla dolmuştur. Harem kethüdâsı el-Hâc Süleyman Ağa, caminin önünde yol üzerinde bir mektep ile bir dershane yaptırmış ve bunlara mülklerinden bir kısmını vakfetmiştir; Süleyman Ağa 1169'da (1756) Hicaz'da ölmüş, çocuklarına "Harem Kethüdâsı Oğulları" denmiştir. On dokuzuncu yüzyılın sonunda bu mektep harap ve kullanılmaz hâldeydi. Bu sırada Amasya'nın tanınmış âlimlerinden Köprülü Hacı Hâfız Mustafa Tevfik Efendi'nin öğrencileri için şehrin eşrafından Cünûnzâde el-Hâc Mustafa Ağa, caminin batısındaki boş arsaya 1310'da (1892-93) ahşap bir medrese yaptırdı. Tevfik Efendi Sofular'a taşındı, caminin kuzeyindeki harap mektebi onarıp dershane ve kendi ikametgâhı yaptı ve öğrencilerinin ikinci kafilesini burada okutmaya başladı. Hüsâmeddîn bu manzarayı şöyle anlatır: caminin önü dârülhadis, sağ tarafı medrese, sol tarafı vaktiyle dârülkurrâ, karşısı da fuzalânın dershanesidir ve bu yüzden burası "gayet feyznâk", bereketli bir mekândır.
Osman Fevzi Olcay, Amasya Hâtıraları'nda bu Sofular Medresesi'ni kendi gençliğinden hatırlar. Anlatımına göre medrese, Sofular Camii'nin iç kısmındaki mütevazı sahada yapılmış beş altı odadan ibaretti; caddenin sağ tarafında ayrıca birkaç odalı bir bina ile bir dershane bulunuyordu. Bu dershanede Köprülü Hacı Hâfız Tevfik Efendi ders verir, boş zamanlarında misafirlerini kabul ederdi. Vilayet damga muharriri Abdülaziz Efendi'nin odası sokağa bakan köşedeydi; öteki odalarda Şeyh Ağazâde Hâfız Ahmed ile kardeşleri Hâfız Emin ve Hâfız Muhyiddin efendiler kalırdı. Olcay, Abdülaziz Efendi'yi musikiden anlayan, bağlamayı kucağına alıp çalan, medresede oturmayı tercih eden hoş sohbet bir kişi olarak anar. 1887'de Sofular Mahallesi'nde doğmuş olan Olcay'ın bu tanıklığı, yapının yirminci yüzyılın başında hâlâ bir öğrenim çevresinin merkezi olduğunu gösterir. Yakın tarihli bir arşiv çalışması da yirminci yüzyılda Amasya'da eğitim veren medreseler arasında Abdullah Paşa ve Sofular medreselerini ayrı ayrı sayar.
Müderrisler, İmamlar ve Hatipler
Hüsâmeddîn, Abdullah Paşa Dârülhadisi'nde muhaddis olarak bulunanlar arasında Şermîzâde Takiyyeddin Osman Efendi ile müderris Abdî Efendi'yi anar. Abdî Efendi Amasya'nın on yedinci yüzyıldaki en tanınmış edebiyatçılarındandır. Amasya'da 1000-1081 (1591-1671) yılları arasında yetişen şairlerin şiirlerini ve kısa hayat hikâyelerini toplayan Tezkire-i Abdî'yi yazmış, eserin kenarına şehirde olan depremleri ve olağandışı olayları da not etmiştir. Hüsâmeddîn onu "şâir-i meşhûr Amasya müverrihi ve Abdullah Paşa müderrisi" diye tanıtır ve 1089 (1678-79) yılı olaylarının arasında ölümünü kaydeder. Ailesinin camiyle bağı ondan sonra da sürdü. Torunu Rüşdî Ahmed Efendi 1112'de (1700-01) Abdullah Paşa Camii'nin cüzhanı olmuş, dedesinin tezkiresine kendi devrinin şairlerini ve olaylarını ekleyen bir zeyl yazmıştır; onun oğlu Hâfız Seyyid Abdurrahman Efendi de caminin imamlığına geçmiştir.
Müderrislik on sekizinci yüzyılda sık sık el değiştirdi. Hüsâmeddîn'in verdiği silsileye göre 1098'de (1686-87) Mahmud Efendi, 1101'de (1689-90) Hâfız Ömer Efendi, 1124'te (1712) onun ölümüyle oğlu Hâfız Abdullah Efendi müderris oldu. Karazâde diye de anılan bu Abdullah Efendi babasından hem imamlığı hem müderrisliği devralmıştı; ancak 1136'da (1723-24) dönemin nüfuzlu âlimlerinden Diyarbakırlı Kara İsmail Efendi'nin etkisiyle müderrislik ona verildi ve Abdullah Efendi'ye karşılık olarak başka bir dârülkurrânın şeyhliği bırakıldı. Ardından 1142'de (1729-30) Ortaköylü Seyyid Abdülvehhâb Efendi, 1145'te (1732-33) onun oğlu Osman Efendi geldi. Hüsâmeddîn bu Osman Efendi'nin bilgisi derse yetmediği için 1147'de görevi bırakıp eşraftan olduğunu açıkça yazar. Daha sonra 1147'de Ahmed Efendi, 1169'da Şeyh Mustafa Efendi, 1177'de şeyhülkurrâ Hâfız Osman Efendi, 1179'da (1765-66) Osman Efendi, 1204'te (1789-90) Seyyid Hâfız Osman Efendi, 1228'de (1813) Seyyid Mehmed Efendi, 1246'dan sonra Seyyid Ebûbekir Efendi ve 1290'da (1873-74) Maraşlı İbrahim Efendi müderrislik yaptı. 1179'da Gevüklü Hacı Osman Efendi'nin ölümü üzerine göreve gelen Seküköylüzâde Hâfız el-Hâc Osman Efendi, kayınpederinin Sultan Bayezid Camii'nde okuttuğu Buhârî ve Müslim derslerini de yürütmüş ve 1189'da (1775) ölmüştür. Hüsâmeddîn onu ünlü bir muhaddis olarak anar; üç aylarda ikindi namazından sonra okuyup açıkladığı Buhârî derslerini dinleyenler arasında ağlayanlar bulunurmuş.
Caminin imamlık ve hatiplik görevleri de belirli ailelerde kaldı. 1033 (1624) yılında, Abaza Mehmed Paşa isyanının Amasya'daki yansımaları sırasında Abdullah Paşa Camii hatibi Şeyh Yâkub Efendizâde Sinan Efendi, "Abazalı" sayıldığı için hatipliği oğlu Nasuh Çelebi'ye bırakmak zorunda kalmıştır. Abdî Efendi'nin torununun oğlu Hâfız Seyyid Abdurrahman Efendi caminin imamıydı ve 1197'de (1782-83) ölünce yerine oğlu Hâfız Seyyid Ahmed Efendi geçti; o da 1234'te (1818-19) ölünce imamlık oğlu Hâfız Seyyid Mehmed Efendi'ye kaldı. Şeyhülkurrâ Hâfız Yûsuf Efendi de bir dönem imamlık yapmış, Sultan Bayezid Camii'nin sonraki imam ve hatiplerinden Yenicelizâde Abdullah Efendi kıraat vecihlerini ondan öğrenmiştir. Caminin kürsü şeyhleri ve cüzhanları da Hüsâmeddîn'in biyografilerinde ayrı ayrı anılır.
Abdullah Paşa'nın Kabri ve Soyu
Abdullah Paşa'nın kabri, doğudaki hücre ile harim arasındaki geçitten ulaşılan avludadır. Bazı derleme yayınlar avluda altıgen planlı, moloz taştan bir Abdullah Paşa Türbesi'nden söz eder. Bu bilgi yalnızca derleme niteliğindeki kaynaklarda geçtiği ve TDV maddesinin tarifiyle birebir örtüşmediği için temkinle ele alınmalıdır; kesin olan, paşanın kabrinin yapının bu bölümünde bulunduğudur. Hüsâmeddîn ayrıca paşanın büyük oğlu Abdüsselam Bey'in caminin harimine gömüldüğünü yazar. Aynı kaynak paşanın Abdülganî adlı bir oğlunun da 890'da öldüğünü kaydeder.
Paşanın oğulları arasında en çok tanınanı Abdülkerim Bey'dir. Hüsâmeddîn'e göre Abdülkerim Bey, II. Bayezid zamanında maliye kalemine girmiş, güzel siyakat yazısı ve mali işlerdeki yetkinliğiyle öne çıkarak hicrî 910'da (1504-05) üçüncü defterdar olmuş, Yavuz Sultan Selim döneminde yükselerek baş defterdarlığa ulaşmış, Halep'in fethinde Arabistan ve Halep muharriri ve defterdarı olarak görev yapmış, sonra bir süre Divân-ı Hümâyûn'da nişancılık etmiştir. Aynı kaynak, onun babasının vakıflarını düzenlediğini, kendi mülklerini de vakfederek bazı camilere görevli tayin ettiğini ve hicrî 930 başlarında, yani 1523-24 dolaylarında öldüğünü bildirir. Defterdar ve nişancı olan Abdülkerim Bey İstanbul'da kalmış, Amasya'daki vakfın yönetimi kardeşi İskender Bey'e geçmiştir. İskender Bey Amasya eşrafından biri olarak vakfın mütevelliliğini yürüttü ve 931'de (1524-25) öldü. Onun oğullarından Abdülkerim Bey mütevelli oldu, Ali Bey mirliva iken 927'de (1521) Rodos savaşında şehit düştü, bir diğer oğlu da Veli Bey'di. İskender Bey'in Kerim Çelebi diye anılan oğlu Abdülkerim de Amasyalı olarak ayrıca tanıtılır.
Vakıf bundan sonra birkaç yüzyıl boyunca paşanın soyundan gelenlerce yönetildi. On yedinci yüzyılın başında mütevellilerden biri Mehmed Bey bin Abdülkerim Bey bin İskender Bey bin Abdullah Paşa'ydı. Onun oğlu, "Hacı Key Paşa" diye anılan Abdülkerim Paşa, eşkıyaya karşı savaşlarda yararlılık gösterip Amasya alaybeyi olmuş, Kuyucu Murad Paşa'nın hizmetinde Çankırı beyliğine, ardından Ankara, 1025'te (1616) Kars, 1029'da (1620) Selanik ve 1032'de (1623) Silistre beylerbeyiliklerine yükselmiştir. Hüsâmeddîn'in kroniğine göre mütevelli Abdullah Paşazâde Veli Bey 1031'de (1622) ölünce tevliyet oğlu Abdî Bey ile amcazadesi Hacı Mustafa Bey'e verildi. Hacı Mustafa Bey'in 1052'de (1642) ölümüyle mütevelli olan Hüseyin Bey, Hacı Paşazâde diye anılan kolun atasıydı. Hüsâmeddîn, 1058'de (1648) Amasya'ya gelen Evliya Çelebi'nin onun konağında misafir kaldığını, Hüseyin Bey'in dokuz yıl kadar vakfı iyi yönetip bazı nakit ve gelir getiren yapılar ekleyerek genişlettiğini ve 1061'de (1651) öldüğünü yazar. Oğlu Hacı Abdülkerim Paşa sipahilikten yetişmiş, Bağdat seferinde yararlılık gösterip Batum beylerbeyi olmuş, azledilip döndükten sonra 1080'de (1669-70) dedesinin vakfına mütevelli olarak 1083'te (1672-73) ölmüştür. On sekizinci yüzyılda Hâfız el-Hâc Ahmed Bey, 1158'de (1745) babası el-Hâc Abdullah Bey ölünce kardeşleriyle birlikte vakfa mütevelli olmuş, Nadir Şah savaşlarında yararlılık gösterip Amasya alaybeyi olmuş ve 1172'de (1759) ölmüştür. 1229'da (1814) ölen Seyyid el-Hâc Hasan Bey de vakfın mütevellisiydi. Hüsâmeddîn bu ailenin şeceresini on beşinci yüzyıldaki kurucudan on dokuzuncu yüzyıla kadar kesintisiz verir.
Vakfa dışarıdan katkılar da yapıldı. Amasyalı Abdullah Çelebi'nin oğlu Rûznâmeci Ahmed Efendi, 978'de (1570) ölmeden önce dört bin iki yüz akçe vakfetmiş, bunun iki bin akçesini Sofular'daki Abdullah Paşa Camii'nin mefruşatına, bin akçesini Sofular'daki mektebin giderlerine ayırmıştır. Kızı Fâtıma Hatun bu şartları Rumeli kazaskerliği sicillerine kaydettirmiştir ve Hüsâmeddîn bu satırları sicilde gördüğünü belirtir. Vakfın ayrıntılı gelir ve gider kalemleri ise ele alınan yayınlarda yer almaz.
Sonraki Dönem ve Bugün
Osmanlı devri boyunca bu tesiste ünlü muhaddislerin ders verdiği TDV maddesinde belirtilir; Hüsâmeddîn'in on dokuzuncu yüzyıla uzanan müderris listesi de bunu doğrular. Dârülkurrâ zamanla yok olmuş, caminin çevresindeki mektep ve ahşap medrese de günümüze ulaşmamıştır. Bugün yapı yalnızca cami olarak kullanılmaktadır ve mamur durumdadır. Cami, namaz vakitleri dışında gündüz saatlerinde ziyarete açıktır. Kuzeyindeki sokaktan yukarı bakıldığında merdivenlerle yükselen kapı, yüksek kasnaklı kubbe ve minare tek bir bütün oluşturur; yakınındaki Çilehane Camii ve Pirler Parkı çevresindeki türbelerle birlikte düşünüldüğünde yapı, Amasya'nın on beşinci yüzyıl sonu ve on altıncı yüzyıl başındaki ilim hayatının somut bir izidir.
Kronoloji
1242: Anadolu'nun en eski dârülhadisi sayılan Çankırı Dârülhadisi yaptırılır.
1425: II. Murad, Edirne'de Dârülhadis Medresesi'ni kurar.
1455-56 (hicrî 860): Abdullah Paşa'nın babası, hazine defterdarı el-Hâc Sinan Bey idam edilir.
1473 (hicrî 878): Abdullah Bey, Uzun Hasan'a karşı yapılan savaşta öne çıkar.
1481 (hicrî 886): II. Bayezid tahta çıkar; Abdullah Bey, Amasya valisi Şehzade Ahmed'in defterdarı olur.
1482 (hicrî 887): Abdullah Paşa, Şehzade Ahmed'in lalası olur.
1484 (hicrî 889): Abdullah Paşa'nın beylerbeyi olduğu kaydedilir.
1485 (hicrî 890): Kitâbeye göre dârülhadis tamamlanır; TDV maddesi ve il kültür turizm müdürlüğü tanıtımı da bu yılı verir.
1490-91 (hicrî 896): Tanman, bâni Hacısinanbeyzâde Abdullah Paşa'nın ölüm tarihini bu yıl olarak verir; Hüsâmeddîn ölümü 890'a yerleştirir.
1501-1502 (hicrî 907): Vakfiye, Abdullah Paşa'nın oğulları tarafından düzenlenir. Kimi kaynaklar yapının yapım yılını 1502 olarak verir.
1505 (hicrî 911): Abdülkerim Bey yapının doğusuna dârülkurrâ ekletir; bu bölüm günümüze ulaşmamıştır.
1524-25 (hicrî 931): Vakfın mütevellisi İskender Bey ölür.
1526: Amasya'da Osman Çelebi Dârülhadisi hizmete girer.
1570 (hicrî 978): Rûznâmeci Ahmed Efendi caminin mefruşatı için vakıf bırakır.
1648 (hicrî 1058): Evliya Çelebi, vakfın mütevellisi Hüseyin Bey'in konağında misafir kalır.
1678-79 (hicrî 1089): Abdullah Paşa müderrisi, Tezkire-i Abdî'nin yazarı Abdî Efendi ölür.
1892-93 (hicrî 1310): Cünûnzâde el-Hâc Mustafa Ağa, caminin batısına ahşap Sofular Medresesi'ni yaptırır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 1, s. 112, 147, 150–151, 159–160, 171 (e-kitap s. 125, 160, 163–164, 172–173, 184). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page125.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 3, s. 778–779 (e-kitap s. 481–482); c. 4, s. 846, 850, 895 (e-kitap s. 549, 553, 598). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page481.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 6, e-kitap s. 128, 146, 204, 235; c. 7, e-kitap s. 280, 295; c. 8, e-kitap s. 552. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page295.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 9, e-kitap s. 26; c. 10, e-kitap s. 212, 250, 261, 303, 315; c. 11, e-kitap s. 531–534. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page531.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 12, e-kitap s. 558, 565, 610, 612. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page558.html
- Osman Fevzi Olcay, Amasya Hâtıraları: Bildiklerim, Gördüklerim, İşittiklerim ile Amasya, haz. Turan Böcekçi, Mehmet H. Seçkiner, Amasya: Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2009, s. 26, 66. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- M. Baha Tanman, "Dârülhadis Camii", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, İstanbul 1993. https://islamansiklopedisi.org.tr/darulhadis-camii
- Ali Yardım, "Dârülhadis", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, İstanbul 1993. https://islamansiklopedisi.org.tr/darulhadis
- Hasan Telli, "Meşîhat Arşivine Göre Amasya Müderrisleri", Kocatepe İslami İlimler Dergisi, 7(2), 2024, s. 735. https://doi.org/10.52637/kiid.1512049
Resmî kaynaklar
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Sofular Camii". https://amasya.ktb.gov.tr/TR-59530/sofular-camii.html
- Amasya Provincial Directorate of Culture and Tourism, "Sofular Mosque". https://amasya.ktb.gov.tr/EN-262616/sofular-mosque.html
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Kültür Portalı, "Sofular Camii ve Dârülhadisi (Abdullah Paşa Camii)". https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/amasya/gezilecekyer/sofular-cam-ve-dar-ul-hads--abdullh-pasa-cam
Diğer kaynaklar
- Tarih Gezisi, "Sofular Camii, Amasya". https://tarihgezisi.com/camiler/sofular-camii-amasya/
Çevrimiçi kaynaklar









