Osmanlı ilim tarihinde bazı âlimler bir şehre yerleşip bütün ömürlerini aynı medresede geçirmiş, bazıları ise ömürlerini yolda tüketmiştir. Halk arasında Molla Arap, kaynaklarda Arap Vâiz diye anılan Muhyiddin Mehmed, ikinci grubun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Antakya'da doğdu, Hasankeyf, Diyarbekir ve Tebriz'de okudu, Halep'te ün kazandı, Kahire'de Memlük sultanını kendi vaaz meclisine oturttu, Bursa ve İstanbul'da II. Bayezid'in, Çaldıran yolunda Yavuz Sultan Selim'in, Macaristan seferinde Kanuni Sultan Süleyman'ın yanında bulundu ve sonunda Bursa'da, temelini attığı caminin hazîresinde toprağa verildi. Hayatı, XV. yüzyılın sonu ile XVI. yüzyılın ilk yarısında Memlük ve Osmanlı topraklarını birbirine bağlayan ilim ağının nasıl işlediğini ve bir vaizin siyasî olaylarda ne kadar etkili olabildiğini gösterir.
Adı, Ailesi ve Lakabı
Asıl adı Muhyiddin Mehmed, babasının adı Ömer'dir. Kaynaklarda Mehmed Molla ve Molla Arap lakaplarıyla geçer; tam adı bazı eserlerde Muhammed b. Ömer b. Hamza el-Antâkî şeklinde verilir. Aynı dönemde II. Bayezid devrinin şeyhülislâmlarından Alâeddin Arabî Efendi de Molla Arap lakabıyla tanındığı için, iki âlimi birbirinden ayırmak üzere Muhyiddin Mehmed'e Arap Vâiz denmiştir. Halepli olan Alâeddin Arabî Edirne'de Molla Gürânî'nin derslerine devam etmiş, Bursa Kaplıca Medresesi'nde ve Sahn-ı Semân'da müderrislik yapmış, Nisan 1495'te şeyhülislâm olmuş ve bir yıl sonra, Nisan 1496'da ölmüştü. Molla Arap ise bu tarihte henüz Kahire'deydi; dolayısıyla iki ad arasındaki karışıklık, eski ve yeni yayınlarda zaman zaman karşılaşılan bir sorundur. Lakabın kaynağı konusunda yerel anlatılar da birleşir: Bursalıların onu Arapçayı çok iyi bildiği ve Halep tarafından geldiği için bu adla andığı söylenir.
Ailesi köklü bir ilim geleneğine bağlıydı. Dedesi Hamza b. İvaz, Mâverâünnehir ulemâsındandı ve devrin büyük kelâmcısı Sa'deddin et-Teftâzânî'nin talebeleri arasında yer almıştı. Hamza b. İvaz ailesiyle birlikte Orta Asya'dan Antakya'ya göç etmiş, Molla Arap da bu şehirde dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi kaynaklarda kayıtlı değildir. Vefatında yetmiş yaşında olduğu bilgisinden hareketle 868 (1464) yılı civarında doğduğu kabul edilir; bazı biyografi derlemeleri doğum tarihinin bilinmediğini söylemekle yetinir. Babası da âlim ve sâlih bir zat olarak anılır ve oğlunun tahsiliyle yakından ilgilenmiştir.
Tahsil Yılları: Antakya'dan Kahire'ye
Molla Arap küçük yaşta Kur'ân-ı Kerîm'i ezberledi; kıraat ilminin temel manzum metni olan eş-Şâtıbiyye'yi ve Hanefî fıkhının yaygın muhtasarlarından Kenzü'd-dekâik'i de ezbere öğrendi. Antakya'da babası ile amcaları Şeyh Hüseyin (bazı kaynaklarda Hasan) ve Şeyh Ahmed'den Arapça yanında fıkıh, fıkıh usulü ve kıraat dersleri aldı. Bu ilk tahsil, ailesinin Mâverâünnehir'den getirdiği geleneğin Antakya'da sürdürüldüğünü gösterir. Ardından doğuya yöneldi ve Hasankeyf, Diyarbekir ve Tebriz'de öğrenimini ilerletti. Tebriz'de özellikle Molla Mezîd (bazı Türkçe derlemelerde Mevlânâ Mürîd) adlı bir âlimden birkaç yıl ders gördü. Akkoyunlu hâkimiyetindeki Tebriz, o yıllarda İran ve Irak ulemâsının buluştuğu canlı bir merkezdi ve Molla Arap'ın ilmî kişiliğinde Acem diyarının izleri bu dönemden kalmıştır.
Tebriz dönüşünde Halep'e yerleşti. Burada verdiği vaaz, ders ve fetvalarla kısa sürede tanındı ve kaynakların ifadesiyle Arap ve Acem diyarında şöhret kazandı. Bu şöhret onu ilmini tamamlamaktan alıkoymadı. Bir süre Kudüs'te ve Mekke'de öğrenim gördü, bu arada hac farizasını yerine getirdi; bazı menkıbe derlemeleri onun bir müddet Mekke'de mücavir olarak kaldığını da yazar. Daha sonra Kahire'ye geçti ve çağının en velûd âlimlerinden Celâleddin es-Süyûtî'den icâzet aldı. Süyûtî'den alınan icâzet, hadis ve tefsir sahasında İslâm dünyasının her yerinde itibar gören bir belgeydi; Molla Arap'ın sonraki yıllarda hadis ve tefsir hocası olarak tanınmasında bu icâzetin payı büyüktür. Bazı derlemeler Kahire'de Şa'bî adlı bir hocanın derslerine de katıldığını kaydeder.
Memlük Sultanı Kayıtbay'ın Sarayında
Kahire'de Molla Arap'ın vaazları kısa zamanda saray çevresinin dikkatini çekti. Memlük Sultanı Kayıtbay onun vaazlarını dinler, sohbetlerine katılırdı. Molla Arap burada kaleme aldığı en-Nihâye adlı eserini sultana takdim etti. Fürû-i fıkha dair olan bu kitap, Molla Hüsrev'in Osmanlı medreselerinde ve mahkemelerinde temel başvuru eseri hâline gelen Dürerü'l-hükkâm fî şerhi Gureri'l-ahkâm adlı eserindeki meseleleri kapsıyordu; bazı derlemeler eserin Müstasfâ'daki meseleleri de topladığını söyler. Kaynaklar, Kayıtbay'ın kendisine duyduğu sevgi yüzünden Molla Arap'ın Mısır'dan ayrılmasına izin vermediğini aktarır. Menkıbevî eserlerde sultanın onu vaiz ve müftü olarak görevlendirdiği de yazılıdır, ancak bu bilgi asıl biyografik kaynaklarda yer almaz.
Bu dönem, Memlük ve Osmanlı devletleri arasındaki ilişkilerin gergin olduğu yıllara denk gelir. Kayıtbay, II. Bayezid'in tahta çıkışından sonra Osmanlıları en ciddi tehdit olarak görmüş, 1485'ten itibaren Adana, Tarsus ve Malatya yöresinde iki devlet arasında uzun süren çatışmalar yaşanmış, nihayet 1491'de on beş yıl süreli bir barış imzalanmıştı. Kayıtbay 27 Zilkade 901'de (7 Ağustos 1496) öldü. Molla Arap'ın Osmanlı ülkesine göçü bu ölümün ardından gerçekleşti. Göç tarihi asıl kaynakta 903 (1497-98) olarak verilir; bazı derlemelerde 1495 tarihi geçer, ancak bu tarih Kayıtbay'ın ölümünden önceye düştüğü için tutarlı görünmez.
Bursa, İstanbul ve II. Bayezid
Osmanlı topraklarına gelen Molla Arap önce Bursa'ya yerleşti. Burada bir süre vaaz verdi ve halkın olduğu kadar şehrin ileri gelenlerinin de teveccühünü kazandı. Ardından İstanbul'a gitti ve vaazlarını orada sürdürdü. Şöhreti saraya ulaşınca II. Bayezid de onun vaazlarını dinlemeye, sohbetlerine katılmaya başladı ve kendisine ihsanlarda bulundu. Molla Arap da bu yakınlığa eserleriyle karşılık verdi: Tirmizî'nin eş-Şemâilü'n-nebeviyye'sini kısaltıp yeniden düzenlediği Tehzîbü'ş-Şemâil'i, mescidlerin faziletine dair el-Makâsıd fî fezâili'l-mesâcid'i ve bir kırk hadis risâlesini sultana ithaf etti. Menkıbe kitaplarına göre II. Bayezid onu sık sık ziyaret eder, devletin bekası için duasını isterdi.
II. Bayezid'in bu âlime gösterdiği ilgi, Amasya'da geçen şehzadelik yıllarıyla birlikte düşünüldüğünde daha iyi anlaşılır. Bayezid, tahta çıkmadan önce uzun yıllar Amasya sancakbeyi olarak bulunmuş, oğlu Selim de bu yıllarda, kuvvetli ihtimalle 1470'te, Amasya'da doğmuştu. Şehzade sarayının çevresinde toplanan âlimler, şeyhler ve hattatlar, Bayezid'in İstanbul'a ilim ve tasavvuf ehlini davet etme alışkanlığının temelini oluşturur. Halvetiyye'nin İstanbul'daki ilk büyük temsilcisi Cemâl-i Halvetî (Çelebi Halife), Amasya'da hizmet verirken Bayezid'le tanışmış, Bayezid'in kapıcıbaşısı Mustafa Ağa, yani sonraki Koca Mustafa Paşa ona mürid olmuştu. Şeyhin İstanbul'a davet edilmesi bu Amasya tanışıklığının sonucudur. Molla Arap'ın İstanbul'da karşısında bulacağı Halvetî çevre, böylece kısmen Amasya'dan beslenen bir çevreydi.
Modon Kuşatması
Kaynaklar, II. Bayezid'in sefere çıkarken Molla Arap'ı da yanında götürdüğünü ve Mora yarımadasının güneybatı ucundaki müstahkem Venedik limanı Modon'un fethinde kaleye ilk giren gaziler arasında onun da bulunduğunu belirtir. 1499-1502 Osmanlı-Venedik savaşı sırasında II. Bayezid'in bizzat kumanda ettiği ordu, dört ay süren kanlı bir kuşatmanın ardından 14 Muharrem 906'da (10 Ağustos 1500) Modon'u ele geçirmişti. Menkıbe derlemeleri Molla Arap'ın kuşatma boyunca konuşmaları ve dualarıyla askeri cesaretlendirdiğini ekler. Fetihten sonra şehrin Gotik üslûptaki başkilisesi camiye çevrildi, Mora'nın köylerinden getirilen ailelerle şehir yeniden iskân edildi. Sefer dönüşü Molla Arap İstanbul'da bir süre daha vaazlarına devam etti.
Halep'te İkinci Dönem ve Safevî Elçisi Olayı
İstanbul'daki bu dönemin ardından Molla Arap ailesiyle birlikte yeniden Halep'e gitti. Şehir hâlâ Memlük idaresindeydi ve Halep nâibi Hayır Bey, sonradan Osmanlı tarafına geçerek Mısır'ın ilk Osmanlı beylerbeyi olacak olan kişiydi. Molla Arap kısa sürede onun teveccühünü kazandı. Menkıbe kaynaklarına göre Hayır Bey bütün ihtiyaçlarını karşılamak istemiş, Molla Arap ise hiçbir şey kabul etmemişti. Halep'teki ikametinin süresi kaynaklarda farklı verilir: Taşköprizâde ve İsmâil Belîğ sekiz yıl derken Mecdî üç yıldan söz eder. Bu yıllarda hadis ve tefsir dersleri verdi, vaazlarını sürdürdü ve özellikle Şiîlik karşıtı konuşmalarıyla tanındı.
Halep tarihçisi Radıyyüddin İbnü'l-Hanbelî, bu dönemle ilgili çarpıcı bir olayı aktarır. Şah İsmâil'in Memlük Sultanı Kansu Gavri'ye gönderdiği elçinin maiyetindeki bir kişi, Molla Arap'ın Halep Ulucamii'nde Şah İsmâil ve Şiîler aleyhine yaptığı vaazı işitince kılıcını çekerek onu öldürmeye kalkıştı. Saldırgan, cemaatteki Halepliler tarafından öldürüldü. Olay iki devlet arasında siyasî bir krize yol açtı. Memlükler Safevîlerle doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınıyordu ve Hayır Bey'in emri üzerine Molla Arap Osmanlı ülkesine dönmek zorunda kaldı. Menkıbe derlemeleri onun dönüşünü Safevîlerin kendisine gösterdiği düşmanlıkla açıklar.
Yavuz Sultan Selim ve Çaldıran Seferi
Molla Arap'ın Osmanlı ülkesine dönüşü, Safevî meselesinin Osmanlı siyasetinin merkezine yerleştiği bir döneme rastlar. Şah İsmâil'in halifeleri Anadolu'da geniş bir propaganda yürütüyor, 1511'de Şahkulu Baba Tekeli isyanı Kütahya'ya kadar ilerlemiş, 1512'de Nur Ali Halife Tokat'ı ele geçirerek Şah İsmâil adına hutbe okutmuştu. Amasya'da sancakbeyi olarak bulunan Şehzade Ahmed'in oğlu Murad da Safevî tarafına geçmişti. 24 Nisan 1512'de tahta çıkan Yavuz Sultan Selim, kardeşleriyle hesaplaştıktan sonra bütün dikkatini doğuya yöneltti. Safevîlerle savaşın dinî bir görev olduğuna dair fetvalar İstanbul müftüsü Sarıgörez Nûreddin Efendi ve Kemalpaşazâde'den alındı.
Molla Arap bu süreçte Yavuz Sultan Selim'i Kızılbaşlara karşı uyaran ve İran üzerine sefer düzenlemeye teşvik eden âlimler arasında yer aldı. Bu amaçla cihadın faziletine dair es-Sedâd fî fazli'l-cihâd adlı bir eser kaleme aldı; menkıbe kaynakları sultanı şiirlerle de cihada teşvik ettiğini söyler. Sefer başladığında sultanın yanında bulundu ve askerlere cihad üzerine vaazlar verdi. Ordu 20 Mart 1514'te Edirne'den yola çıkmış, İzmit, Konya, Kayseri ve Sivas üzerinden ilerleyerek yiyecek sıkıntısı ve yeniçeri hoşnutsuzluğu içinde Safevî sınırını aşmıştı. Bu zor yürüyüş boyunca askerin moralini ayakta tutmak, sefere katılan vaizlerin başlıca görevleri arasındaydı. Menkıbevî bir anlatıya göre savaş sırasında Molla Arap dua eder, padişah da âmin derdi.
2 Receb 920'de (23 Ağustos 1514) Çaldıran ovasında yapılan savaşta Osmanlı topçusu ve yeniçeri tüfekçileri Safevî süvarisini dağıttı ve Şah İsmâil geri çekildi. Yavuz Sultan Selim 6 Eylül'de Tebriz'e girdi ve Cuma günü adına hutbe okuttu. Molla Arap, gençliğinde öğrenim gördüğü bu şehirde Şîa karşıtı vaazlarına devam etti. Tebriz'de dokuz gün kalınabildi; yiyecek sıkıntısı ve askerin isteksizliği yüzünden kışı burada geçirmek mümkün olmadı ve ordu Anadolu'ya döndü.
Ordunun Amasya Kışlağı
Dönüş yolunun son durağı Amasya oldu. Niksar'da Ramazan Bayramı'nı geçiren Yavuz Sultan Selim, 24 Kasım 1514'te kışı geçirmek ve ertesi bahar harekâta buradan devam etmek üzere Amasya'ya geldi. Ordunun topları ve cephanesi Şebinkarahisar'da bırakılmış, askerin bir kısmının Ankara'da kışlaması emredilmişti. Kış boyunca Amasya bir bakıma imparatorluğun geçici merkezine dönüştü: Şah İsmâil'in barış isteyen elçileri burada kabul edildi ve reddedildi, Dulkadır işleri burada düzenlendi, 22 Şubat 1515'te yeniçeriler burada ayaklanarak vezir Pîrî Mehmed Paşa ile padişahın hocası Halîmî Çelebi'nin evlerini yağmaladı. Bir arşiv belgesine göre Tebriz'den alınan bilgin ve sanatkârlar da Nisan 1515'te Amasya yoluyla İstanbul'a gönderilmişti. Sultan 19 Nisan 1515'te Amasya'dan Kemah üzerine yürüdü.
Molla Arap'ın bu kışı orduyla birlikte Amasya'da geçirip geçirmediği kaynaklarda açıkça belirtilmez. Biyografisi, Tebriz'deki vaazlarından sonra onu doğrudan Memlük Devleti'nin ortadan kalkmasından sonraki Halep'te gösterir. Sefer boyunca sultanın yanında bulunduğu bilindiğine göre dönüş yolunda da ordunun içinde olması kuvvetle muhtemeldir, ancak bu bir tahminden öteye geçmez. Kesin olan, Molla Arap'ın adının geçtiği Çaldıran seferinin hem başlangıçta Rûm eyaletindeki Kızılbaş hareketleriyle hem de dönüşte Amasya kışlağıyla bu şehrin tarihine doğrudan bağlı olduğudur.
Osmanlı Halebi'nde Vaizlik
1516'da Mercidâbık'ta Memlük ordusunun yenilmesi ve ertesi yıl Kahire'nin alınmasıyla Halep Osmanlı topraklarına katıldı. Molla Arap bu gelişmeden sonra yeniden Halep'e gelerek vaazlarını sürdürdü. Radıyyüddin İbnü'l-Hanbelî'nin aktardığına göre bu kez vaazlarında farklı bir tavır takındı ve sultan Şiîlere eman verdiği için artık onların mallarının ellerinden alınamayacağını söylemeye başladı. Bu tavır, Safevî karşıtlığıyla tanınan bir vaizin, savaş dönemi ile Osmanlı idaresinin kurulduğu barış dönemi arasında hukukî bir ayrım gözettiğini gösterir; eman verilmiş bir topluluğun malına dokunulamayacağı, fıkhın bilinen bir hükmüydü.
Rumeli Yılları ve Macaristan Seferi
Halep'ten sonra Rumeli'ye geçen Molla Arap, burada da vaaz vermeye devam etti ve Üsküp'te on yıl boyunca tefsir okuttu. Rumeli'de kaldığı süre içinde hayır eserleri de yaptırdı: Saraybosna'da bir cami ile bir mescid, Üsküp'te de bir mescid onun eseridir. Bazı Türkçe derlemelerde Saraybosna yerine Sarayköy adı geçer ve onun on yıl Sarayköy ile Üsküp'te (bir yayında Üsküdar'da) vaaz ettiği yazılır; asıl biyografik kaynak ise Saraybosna ve Üsküp'ü verir. Aynı derlemeler, onun vaazları sayesinde pek çok gayrimüslimin İslâm'ı kabul ettiğini de söyler.
932 (1526) yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Macaristan seferine katıldı. Bu, Mohaç Meydan Muharebesi ile sonuçlanan ve Budin'in alınmasıyla biten seferdir. Böylece Molla Arap, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere üç padişahın seferlerinde bulunmuş nadir âlimlerden biri oldu. Menkıbe kitapları onun bu seferde de zafer için dua ettiğini ve duasının kabul olduğunu yazar. Sefer dönüşü Bursa'ya yerleşti ve son yıllarını bu şehirde geçirdi.
Vaazları, Görüşleri ve Tartışmalar
Molla Arap'ın çağdaşları arasındaki şöhreti, tefsir ve hadis bilgisinin derinliğine dayanıyordu. Güçlü bir hafızası olduğu, sahih hadislerin tamamına yakınını ezbere bildiği nakledilir; menkıbe derlemeleri meşhur altı hadis kitabındaki rivayetleri bildiğini söyler. Cuma günleri imamın namazda okuduğu âyetleri geniş biçimde tefsir ettiği de aktarılır. Vaazlarında doğru bildiğini çekinmeden söylediği, halkı sapkın gördüğü fikirlere, özellikle Şîa ve Erdebîliyye (Safeviyye) taifesine karşı uyardığı ve bid'atlarla mücadele ettiği belirtilir. Bu sert tutum karşılıksız kalmadı; Erdebîliyye taifesinin mescidlerinde Molla Arap'a da lânet edildiği nakledilir.
Onun tartışmalı yönlerinden biri, tasavvuf çevreleriyle yaşadığı gerginliktir. İstanbul'daki vaazlarında semâ ve raks aleyhine konuştu, Halvetiyye tarikatı mensuplarının camilerde semâ yapmasına karşı çıktı. Raks ve devranın haram olduğuna dair kaleme aldığı bir mektubu İstanbul'daki Halvetîlere gönderdi. Tarikatın şeyhlerinden Cemâleddin İshak Karamânî, yani Cemal Halife, bu mektuba bir cevap yazarak raks ve devranın ehli olanlar için helâl ve câiz olduğunu savundu. Bu cevabı Mecdî'nin Şakaik tercümesi aktarır. Tartışmanın karşı tarafındaki Karamânî'nin Amasya ile de bağı vardı: hattat olarak Şeyh Hamdullah'tan meşk etmişti ve hat derslerini, Şeyh Hamdullah henüz İstanbul'a gitmeden önce, büyük ihtimalle Amasya'da almıştı. Halifelerinden Hayreddin Hızır Amâsî de bir süre Sütlüce'deki tekkede kaldıktan sonra faaliyetini Amasya'da sürdürdü.
Molla Arap her çevrede aynı itibarı görmedi. Halepli âlim Bedreddin es-Süyûfî onu bilgisizlikle suçlamıştı. Radıyyüddin İbnü'l-Hanbelî ise Süyûfî'nin bu sözünün muteber olmadığını belirterek Molla Arap'ı savunur. Onun hakkındaki bilgilerin önemli bir kısmının Halep tarihçisi İbnü'l-Hanbelî'den gelmesi, Molla Arap'ın Osmanlı biyografi geleneği kadar Arap biyografi geleneğinde de yer edindiğini gösterir.
Kişiliği ve Ailesi
Molla Arap'ın kimya ilmine derin vukufu bulunduğu, ancak bu bilgisini kullanmadığı kaydedilir. Kaynaklar onun kimyaya dair çok sayıda risâlesi olduğunu da belirtir; dönemin kullanımında kimya, maddelerin dönüşümüyle uğraşan ve simyaya yakın bir bilgi alanıydı. Geçimini ticaretle sağladı. Sultanların ve emîrlerin gösterdiği teveccühe ve gönderdiği ihsanlara rağmen kendi kazancı dışında hiçbir şeye itibar etmediği, Hayır Bey'in yardım tekliflerini bile geri çevirdiği nakledilir. Bu tavır, sarayla yakın ilişki içinde olup sarayın himayesine muhtaç olmayan bir âlim tipini temsil eder.
Birçok öğrenci yetiştirdi. Arapzâde diye tanınan oğullarından Muhyiddin Muhammed 969'da (1562), Abdürraûf ise 1009'da (1600-1601) öldü. Her ikisi de çeşitli yerlerde kadılık yaptı ve ilmî eserler kaleme aldı. Menkıbe kaynakları torunlarının da ilim yolunu sürdürdüğünü söyler.
Eserleri
Molla Arap'ın günümüze ulaşan eserleri, büyük ölçüde II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde kaleme alınmış, sultanlara ithaf edilmiş hadis ve fazilet risâleleridir. Nüshaları Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan eserleri şunlardır:
- Tehzîbü'ş-Şemâil fî men hassa'llâhu bi-ekmeli'l-fezâil: Tirmizî'nin Hz. Peygamber'in şemâiline dair eş-Şemâilü'n-nebeviyye adlı eserinin kısaltılıp yeniden düzenlenmesiyle oluşmuştur ve II. Bayezid'e ithaf edilmiştir (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 1547).
- el-Makâsıd fî fezâili'l-mesâcid: Mescidlerin faziletine dair yedi bölümlük bu eser de II. Bayezid'e ithaf edilmiştir (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 3447).
- Erbaûne hadîsen: II. Bayezid'e ithaf edilen, çeşitli konularda kırk hadis ve bunlarla ilgili âyet ve hikâyeleri içeren risâle (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 431).
- İkinci Erbaûne hadîsen: Birincisinin devamında yer alan, ezberlenmesi kolay ve veciz, biri tekrar olmak üzere kırk iki hadisten oluşan risâle.
- es-Sedâd fî fazli'l-cihâd: Yavuz Sultan Selim'i Safevîlere karşı sefere teşvik için yazılmış cihad risâlesi (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 1985).
Kaynaklarda bunların dışında Kayıtbay'a takdim edilen fıkıh kitabı en-Nihâye, tasavvufa dair olduğu belirtilen Hidâyetü'l-ibâd ilâ sebîli'r-reşâd, bir Mevlidü'n-nebî ve kimyaya dair çok sayıda risâle de ona nisbet edilir. Brockelmann'ın Risâle fî mes'eleti'l-cebr ve'l-kader adıyla ona nisbet ettiği eser ise aslında Şeyhülislâm Alâeddin Arabî'ye aittir. Bu eser, Sadrüşşerîa'nın et-Tavzîh adlı kitabındaki hüsün ve kubuh meselesine dair mukaddemât-ı erbaa üzerine yazılmış ve Fâtih döneminde tartışma konusu olmuş bir hâşiyedir. Böylece iki Molla Arap arasındaki ad karışıklığı, modern bibliyografyaya kadar uzanmış olur.
Bursa'daki Camisi ve Kabri
Molla Arap son yıllarında Bursa'nın Umur Bey mahallesinde büyük bir caminin inşasını başlattı, fakat yapıyı tamamlayamadan 4 Muharrem 938 (18 Ağustos 1531) tarihinde vefat etti ve caminin hazîresine defnedildi. Bazı derlemeler ölüm yılını, hicrî 938 yılının iki milâdî yıla yayılmasından dolayı 1532 olarak verir; günü belli olan tarih 1531'i gösterir. Kaynaklar ölümünün ve defninin Bursa'da olduğunda birleşir. Vefatına Mevlânâ Kandî, "Erdi Mevlânâ Arab i'zâz ile mevlâsına" mısraıyla tarih düşürmüştür.
Molla Arap Camii, kaynaklarda Molla Arap (Balaban Bey) Camii adıyla da geçer ve bugün Yıldırım ilçesinde, kendi adını taşıyan Mollaarap Mahallesi'nde, Balabancık Caddesi üzerindedir. XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde yapımına başlanan cami, dikdörtgen planlı ve Ulu Cami tipindedir; belgelere göre ilk yapıldığında dokuz kubbeliydi ve dört büyük fil ayağı üzerine oturuyordu. Duvarları üç sıra tuğla ve moloz taşla örülmüştür. Cami XVIII. yüzyılın sonlarına kadar faaliyet gösterdi, ancak çevresindeki yerleşimin dağılması yüzünden harap kaldı. 1271 (1855) Bursa depreminde kısmen yıkıldı; ana eksendeki iki kubbe ile onları taşıyan ayaklar ayakta kaldı. Depremden sonra Vali Ahmed Vefik Paşa caminin çevresine Tatar muhacirlerini yerleştirdi, yapıyı tamir ettirip yeniden ibadete açtı. Bu onarımın ampir üslûbunda yapıldığı belirtilir. Yapı 1953'te iki kubbeli olarak yeniden inşa edildi; bazı kaynaklar bu yenilemeyi 1955'te Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu'nun yaptığını söyler. Kuzeybatı köşesindeki tuğla gövdeli minarenin sekizgen kaideden üçgenlerle silindirik gövdeye geçişi ve Bursa'daki başka hiçbir minarede benzeri görülmeyen boğuntulu, sivri külahı dikkat çeker. Caminin önünde geniş bir avlu vardır.
Mahallenin adı doğrudan bu camiden gelir. Caminin çevresinde gelişen yerleşim zamanla Mollaarap Mahallesi olarak anılmaya başlamış ve ad yaklaşık beş asırdır değişmeden kullanılmaktadır. Molla Arap'ın kabri eskiden cami bahçesindeydi; 1855 depreminden sonra caminin küçültülmesiyle kabir yolun karşısında kaldı. Menkıbe derlemeleri kabrin camiden bir sokak ötede bulunduğunu yazar. Kabrin bir türbe hâline getirilmediği ve bakımsız durumda olduğu, son yıllarda basına yansıyan şikâyetlerle dile getirilmiştir.
Kronoloji
1464 civarı: Antakya'da doğdu (vefatındaki yaşından hesaplanan tahmini tarih).
1495-1496: Adaşı Şeyhülislâm Alâeddin Arabî'nin şeyhülislâmlığı ve vefatı (Nisan 1496).
1496: Memlük Sultanı Kayıtbay öldü (7 Ağustos).
1497-98 (903): Osmanlı ülkesine göç ederek Bursa'ya yerleşti, ardından İstanbul'a geçti.
1500: II. Bayezid'in Modon kuşatmasına katıldı; kale 10 Ağustos'ta alındı.
1514: Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran seferinde bulundu; 23 Ağustos'ta Çaldıran Savaşı, 6 Eylül'de Tebriz'e giriş.
1514-1515: Osmanlı ordusu ve Yavuz Sultan Selim kışı Amasya'da geçirdi (24 Kasım 1514 - 19 Nisan 1515).
1516-1517: Halep'in Osmanlı idaresine geçmesinden sonra yeniden Halep'te vaaz verdi.
1526 (932): Kanuni Sultan Süleyman'ın Macaristan seferine katıldı, dönüşte Bursa'ya yerleşti.
1531: 4 Muharrem 938 (18 Ağustos 1531) tarihinde Bursa'da vefat etti.
1855: Bursa depreminde Molla Arap Camii kısmen yıkıldı.
1953: Cami iki kubbeli olarak yeniden inşa edildi.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- "Molla Arab", Evliyalar Ansiklopedisi; "Molla Arab Hazretleri", ADEMDER.
Resmî kaynaklar
- Molla Arap Cami, Türkiye Kültür Portalı (Bursa İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü). kulturportali.gov.tr
- Molla Arap (Balaban Bey) Camii, Türkiye Kültür Portalı, Kültür Envanteri.
- Mollaarap Camii, Yıldırım Belediyesi.
Diğer kaynaklar
- Tahsin Özcan, "Molla Arap", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, Ankara 2020, s. 240-241. islamansiklopedisi.org.tr
- "Alâeddin Arabî Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Selim I", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Kayıtbay", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Modon", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Çaldıran Savaşı", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Cemâl-i Halvetî", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Karamânî, Cemâleddin İshak", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Şahkulu", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Taşköprizâde, eş-Şekâik, s. 413-416; Mecdî, Şekāik Tercümesi, s. 373, 411-415; Atâî, Zeyl-i Şekāik.
- Radıyyüddin İbnü'l-Hanbelî, Dürrü'l-habeb fî târîhi a'yâni Haleb, Dımaşk 1973, II/1, s. 233-236.
- Remzi Kılıç, "Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Seferi ve Sonrası Gelişmeler (1514-1517)".
- "Bursa'nın Mollaarap semtinin ismi nereden geliyor?", Bursa Hakimiyet, 2026; "Unutulan miras: Osmanlı'nın büyük alimi Molla Arap'ın kabri sahipsiz kaldı", Türkiye Gazetesi.
- "Molla Arap", Vikipedi. tr.wikipedia.org






