İçeriğe geç

Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar · İKİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL

Ahmed Şemseddîn Efendi-Kemâl Paşazâde (1)

Ansiklopedi · Amasya Tarihi, 6. Cilt, s. 130–137 • Hazırlayan: Doç. Dr. Recep Orhan ÖZEL - Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

Özgün Metin

Amasyalıdır. Kuyûd-ı resmiyyeden anlaşıldığı üzere Tokat Sancağı Beyi Şucâeddîn Süleyman Bey bin Vezîr Kemâleddîn Ahmed Paşa bin el-Hâc Tâceddîn İbrâhim Çelebi bin Hayreddîn Halîl Çelebi bin el-Hâc İbrâhim Bey bin Hâce Alâeddîn Ali Şâh bin el-Hâc Nûreddîn Kutlu Bey bin Cemâleddîn Fîrûz Bey bin Şemseddîn Mahmûd et-Tuğrâî bin Baba İlyâs Horasânî mahdûmudur. Buna Ahmed Şâh Çelebi denirdi. [411]

Ahmed Şâh Çelebi, Osmanlı Devletinde tek gelen Türklerden bir allâme-i ya’sûb bir müctehid-i mensûb olduğu münâsebetle her müverrih kendi fikr ve mezâkına göre Amasyalı, Edirneli, Tokatlı diyerek müşârün-ileyhi muhtelif memleketlere nisbet etmişlerdir.

Pek çok meşâhîrin mevlid ve nesebi hakkında ihtilâf edildiği gibi bu zâtın da hâssâten mevlidi hakkında ihtilâf edilmiş olduğu görülür. Müşârün-ileyhe tilmîz ve muâsır olup 968’de vefât eden “Şakâyık-ı Nu’mâniyye” müellifi Taşköprülüzâde Ahmed İsâmeddîn Efendi Şâkâyık’ta bu zâtın mevlidî ve maskat-ı re’si hakkında sükût ediyor. Nerede doğduğunu ve nereli olduğunu yazmıyor.

Fakat Şakâyık mütercimi olup 999’da vefât eden kudâtdan Edirneli Mecdî Mehmed Efendi müşârün-ileyhin tercemesi başında, “Mahmiye-i Edirne’ye müntesiblerdir.” diyor. Edirneli olduğunu ve Edirne’de doğduğunu ihsâs ediyor. Mehmed Süreyyâ Bey de “Sicill-i Osmânî”sinde bunu kabûl edib “Edirne’de tevellüd eyledi” diyor. [412]

Fakat Kemâl Paşazâde’nin Edirneli olduğunu yazan, müşârün-ileyhi göremeyen, kendisine muâsır olmayan bir Edirnelidir ki müşârün-ileyhin kendisinden yâhud tilmîz ve muâsırlarından tahkîk ederek tevsîk etmemişdir. Gayret-i vataniyye sevkiyle Edirneli olduğu iddiâ edilmiş demektir.

Vesâik-i târihiyyeden mücerred ve ârî olan bu iddiâyı Mehmed Mecdi Efendi de takdîr etmiş olacaktır ki: Müşârün-ileyh için “Edirne’ye müntesiplerdir” diyor da Edirne’de doğduğunu ve Edirneli olduğunu yazmıyor.

Çünkü müşârün-ileyhin Edirne’de tahsîl ve tedrîs-i ulûm etdiği münâsebetle Edirne’ye hakîkaten bir nisbeti vardır. Târîhen bu nisbet-i süknâsı sâbitdir. Ancak bu nisbet itibârıyla “Edirne’ye müntesiplerdir.” denebilir.

Bundan da müşârün-ileyhin aslen Edirneli olması, Edirne’de doğması lâzım gelmez. Bununla beraber Edirneli Mecdî Efendi’den evvel gelen müverrihlerden hiçbiri müşârün-ileyhin Edirneli olduğunu yazmıyor. [413]

990 târîhinde vefât eden Kastamonulu Latîfî Efendi de Nûr-ı Osmâniyye Kütübhanesinde 3725 numarada mukayyed “Tezkire-i Şu’arâ”sında diyor ki:

“Sultânü’l-ulemâ’i’l-müte’ehhırîn ve hâtemü’l-fukahâ’i’l-müctehidîn, şemsü’l-milleti ve’d-dîn, vâris-i ulûmi’l-enbiyâ’i ve’l-mürselîn ulemâ-i memleket, Rûm’un Sultân-ı ser-bülendi, a’nî Kemâl Paşazâde Ahmed Çelebi Efendi -rafe’allâhu kadrahû fî zümreti’l-ulemâi ve ânese rûhahû bi ervâhi’l-fukahâ-. “Kemâl Paşazâde Süleyman Çelebi’nin mahdûmzâdesidir. (!) Livâ-i Tokat’ta zeâmete mutasarrıf iken (!) dünyaya gelmişler. A’nî mevlid-i mübârekleri Tokat’da vâki’ olup (!) neşv ü nemâları Edirne’de olmuşdur. Ekser-i nâs bundan ğâfil (!) ve gafletle câhil (!) dir. İttifâk-ı sikât budur ki vilâyet-i Rûm’a nazîr ve adîl bir câmi-i ulûm ve fünûn ve mütebahhir ve muhît zû fünûn peydâ ve hüveydâ olmadı.” (Varak 37)²³

Latîfî Efendi’nin şu beyânı pek latîf ve şâyân-ı [414] dikkatdir. Bütün müverrih ve mu’âsırların gâfil ve câhil oldukları farz edilen bir nazariye, bir iddiâ-yı târîhî nakledilirken bu nakli isbât edecek dekâ’ik ve edille-i târihiyye gösterilmesi zarûreti vardı.

Müellifin sinn ü sâl-i vefâtı gösteriyor ki Kemâl Paşazâdeye kendisi yetişememişdir. Kendisinin yetişemediği bir zâtın Tokatlı olduğunu beyân etmek için her halde bir nakl-i sarîh ister. Yoksa müşârün-ileyhin Tokatlı olması da bir nazariye, bir iddiâ-yı mücerred hâlinde kalır. “Ekser-i nâs bundan gâfil ve gafletle câhildir.!” dediği de Kemâl Paşazâde’nin Edirneli olduğunu iddiâ eden Mehmed Mecdî Efendi olacaktır.

Latîfî Efendi’nin iddiâsına gelince, Kemâl Paşazâde Ahmed Çelebi, bütün fetvâlarında ve resâil ve müellefâtında kendisinin koyduğu “Ahmed bin Süleyman Kemâl Paşazâde”²⁴ imzâsından ve kendisine muâsır olan bütün müverrihlerin zabt u kaydından müstebân olduğu üzere “Kemâl Paşazâde Süleyman Çelebi’nin mahdûmzâdesi” değil, doğrudan [415] mahdûmu, ya’nî oğludur.

Kemâl Paşazâdenin târîh-i tevellüdünü beyân etseydi, pederi Süleyman Bey “Tokat’ta zeâmete mutasarrıf iken dünyaya gelmişler” sözü daha iyi tedkîk ve tenvîr edilebilir; “mevlid-i mübârekleri” ya’nî mübârek tevellüdleri “Tokat’ta vâki” olduğu anlaşılır, neşv ü nemâları Edirne’de” olduğuna bir mana verilirdi.

Nûr-ı Osmâniyye kütübhanesinde (3293) numarada mukayyed olup Muhammed bin İbrâhim el-Halebî’nin 965 senesinde te’lîf eylediği “Dürru’l-habeb fî Târîh-i Haleb” adlı eserinde Halep Kadı’l-kudâtı Amasyalı Muhaşşî Sinan Efendi’nin terceme-i hâlini yazarken Kemâl Paşazâde’nin de Amasyalı olduğunu şöyle beyân ediyor:

“Yûsuf bin el-Huseyn bin İlyâs bin Hasan Kadı’l-kudât Sinânüddîn bin eş-Şeyhü’l-kudvetü Husâmüddîn el-Amâsî el-Hanefî Kadı-i Haleb el-meşhûr bi Sinan Çelebi telemmeze li Müfti’l-memleketi’r-rûmiyyeti el-Amâsî el-Hanefî bel Müfti’l-memâliki’l-İslâmiyyeti bin Kemâl Paşa” (Varak 340) [416]

Yanî “Halep kadısı Amasyalı Sinan Çelebi demekle meşhûr kadı’l-kudât Sinâneddîn Yûsuf bin eş-Şeyhü’l-kudvetü Hüsâmeddîn Hüseyin bin İlyâs bin Hasan el-Hanefî, memleket-i Osmâniyye, belki bütün memâlik-i İslâmiyye müftüsü olan Amasyalı Kemâl Paşazâde el-Hanefî’den telemmüz ve ahz-ı ulûm etmişdir.” demek olur.

Pek tabidir ki, Halep müverrihi Muhammed bin İbrâhim el-Halebî, bu zabtı 946’da Halep kadısı olan Amasyalı Sinan Efendi’nin kendisinden tahkîk edib yazmıştır. Bunu da terceme-i hâl esnâsında Sinan Efendi ile muhâverâtından anlatıyor. Sinan Efendi, kendi üstâdının nereli olduğunu elbetde üstâdına yetişemeyen Mecdî ve Latîfî Efendilerden daha iyi bilir.

Aşağıda Âşık Çelebi tezkiresinden ve sâireden naklen arz edilecek malûmat-ı târihiyyede görüleceği üzere Kemâl Paşazâde’nin Amasyalı Mü’eyyedzâde Abdurrahmân Efendi ile ve Amasya’da vâlî iken Sultân Bâyezîd’in nezdinde bulunan ve dâmâdı olan Uğurlu Mehmed Paşazâde Göde Ahmed Bey ile hukûk-ı kadîmesi olduğu ve cedd ü pederinin [417] Amasya’da vâlî iken Sultân Bâyezîd’e lala olmaları ve Amasyalı eş-Şeyh Mahmûd Efendi’nin yanında medfûn bulunması, müşârün-ileyhin nereli olduğunu ve nerede doğup büyüdüğünü pek sarîh ve mukni’ bir sûretde göstermektedir.

Bâb-ı âlî mahzen-i evrâkında bulup birer sûretleri İkdâm Gazetesi’nde tarafımdan bir takım mütâlaât-ı târihiyye ile neşr ve müverrihlerin nazar-ı dikkati celb edilen 875 ve 878 târihli ve Amasya Mahkemesinden verilen iki kıt’a hüccet-i şer’iyyede Kemâl Paşazâde’nin pederi “Fahru’l-umerâi’l-kirâm Şücâeddîn Süleyman Bey bin Kemâl Paşa” nın Amasya’da Sultân Bâyezîd-i Sânî vâlî iken ma’iyyet-i ümerâsından bulunduğu mûsârrah ve muhakkaktır.

Bu hüccetlerde Candarlızâde “Tâceddîn İbrâhim Paşa bin Halîl Paşa” Sultân Bâyezîd’in lalası ve vezîri ve (Süveydâ, Sevâdiye) Mahallesi’nde akârât satın alan Vâlide Sultân’ın vekîli ve iş bu vekâlete şâhidlerden birisi de “Şücâeddîn Süleyman Bey bin Kemâl Paşa” olduğu tasrîh edilmektedir. [418]

882’de Süleyman Bey’in Amasya vilâyeti merkez muhâfızı olduğu Amasyalı Halîmî Mehmed Efendi’nin Amasya ricâlinden şikâyeti hâvî Sultân Fâtih’e takdîm etdiği ve Fâtih kütübhanesinde bulduğum kasîdesi şerhinde münderic ve bunun tahkîkından sonra 883’de Tokat Sancağı Beyi olarak Amasya’dan uzaklaştırıldığı da kayden malûmdur.

Ceddî Kemâleddîn Ahmed Paşa, Amasya’da vâlî iken Sultân Bâyezîd’in lalası ve vezîri olup 874 senesi evâhirinde Amasya’da vefât etdiği ve sarây-ı sultânî şimâlinde kâin Yakûb Paşa Câmi-i şerîfinin garp tarafındaki türbesinde medfûn olduğu da Amasya Mahkemesi sicillâtının şehâdetiyle sâbitdir.

Ceddînin pederi Hacı İbrâhim Çelebi bin Halîl Çelebi de 824 târihine kadar Amasya’da vâlî olan Sultân Murâd Hân-ı Sânî dîvân-ı ketebesinden olup 841’de Amasya vâlîsî olan Sultân Fâtih’in defterdârı olduğu da mahkeme sicillâtıyla mazbûtdur. Şu malûmat-ı târîhiyye gösteriyor ki sâhib-i tercemenin kendisi ve âbâ u ecdâdı Amasyalıdır. [419]

Kemal Paşazâde’nin Amasyalı olduğunu biraz da kendi kaleminden çıkan “Târîh-i âl-i Osmân”ından tetebbu edelim. Târîhimizin üçüncü cild-i matbûunda 223. sahîfesinde Târîh-i âl-i Osmân’ın defter-i sâbiinden naklen şunlar yazılmışdı.

Merhûm Kemal Paşazâde diyor ki: “Amasya ki tevârîh-i kadîmede Harcene adıyla yâd olur. İçine gam-gîn girerse dilşâd olur. Ve bend-i gamdan cânı âzâd olur. Nâdire-i asr ve şöhre-i dehr olmuş meşhûr bir şehirdir. Hayret-i Mısr kendisi ve reşk-i Nîl önündeki nehirdir.

Nazm-ı Fârisî
نكويم كه هم حشم مصر است و نيل
بهشت است ورودش ورو سلسبيل
لب رودش از هر طرف كشته زار
برو چرجها چون فلك بيقرار
ده و مزرعش هرطرف بى كران
25 كمين مرز كشت او مرز فان
Nazm-ı Türkî
Cûyinin suyu âb-ı kevserdir.
Hâk-i pâkî abîr u anberdir
Gel Sevâdiyesini seyr eyle
Kasr-ı ‘ıtr içre gör ne manzardır.
Merdüm-i ayn-ı âlem ve yâhûd
Hâl-i ruhsâr-ı heft-i kişverdir

Cild-i mezkûrun 224. sahîfesinin hâşiyesinde not olarak yazmıştım [420] ki: “Allâme-i müşârün-ileyh Kemâl Paşazâdenin Amasyalı olduğuna, Amasya’nın Sevâdiye Mahallesi’nde doğduğuna, maskat-ı re’sine pek samîmî muhabbetlerle merbût bulunduğuna şu harâretli sitâyişleri, kıymetli yazıları da bir delîl-i bâhirdir.”

Latîfî Efendi’nin iddiâsı gibi merhûm Tokatlı olsaydı Amasya’ya bu kadar harâretli sitâyişlerde bulunamaz, Amasya’nın diğer mahallâtı içinde hâssaten (Sevâdiye, Süveydâ) Mahallesi’ne bu kadar merbûtiyyet göstermezdi. Bir kısmını da Tokat hakkında yazardı. Hâlbuki, “Târîh-i âl-i Osmân”ında Tokat’ı bu kadar sitâyiş etmemiş, Tokat’a bu derecede merbûtiyyet göstermemişdir.

Âlî Bey, Nûr-ı Osmâniyye Kütübhanesinde 3406 numarada mukayyed “Künhü’l-Ahbâr” adlı târîhinde Sultân Selîm Hân-ı evvel asrının ulemâsını yazarken diyor ki:

“Ve mine’l-ulemâi fî asrihî Mevlânâ Şemsüddîn Ahmed bin Süleyman bin Kemâl Paşa-ravvahallâhu rûhahû-. Babaları mîr livâ ve cedleri melîkü’l-ümerâ olmağın ni’met-i vâfire ve servet-i mütekâsire ile neşv ü nemâ bulup muhtasarâtı tamâmen tahsîl etdikten sonra [421] sipâh tarîkına sülûk etdi.” (varak 257)

Şâyân-ı dikkatdir ki Âlî Bey, bu târîhinde Sultân Süleyman asrının şuârâsını yazarken diyor ki; “Mevlânâ Latîfî” kendisi Kastamonî olmakla vatanını bilmediği ehl-i nazmı ondan yazdı demişler. Hatta tezkiresinin nâmını Kastamonu-nâme tabîr kılmışlardır. Hâlâ ki etdikleri garaz-ı fâhiştir. Sözleri “men sannefe fekad üstühdife”²⁶ mazmûnuna mâ sadak olmasını mûcib-i iftirâ-ı mûhışdir.”

Bundan ziyâde şâyan-ı hayretdir ki ben, sâhib-i tercemenin Amasyalı olduğunu târîhimin birinci cildinde yazmış olduğuma handeler eden Köprülüzâde Mehmed Fuâd Bey, hadd-i zâtında mütetebbi’ bir fâzıl olduğu halde buna rağmen ve Latîfî Efendi’ye tebe’an eserlerinde Kemâl Paşazâde’nin “Tokatlı” olduğunu yazmıştır.

Hâlbuki 1100 târîhine kadar geçen bütün müverrihler, ehl-i fazîlet ve eserler, ne Mecdî Mehmed Efendi’nin “Edirneli” demesine ve ne de Abdullatîf Latîfî Efendi’nin bu manâsız ve delilsiz sözlerine hiçbir kıymet ve ehemmiyet vermemişlerdir. Hattâ İstanbullu bile dememişlerdir. [422] Binâenaleyh: Kemâl Paşazâde Mevlânâ Şemseddîn Ahmed Şâh Çelebi, mevliden ve neslen ba’de neslin, fer’an neseb-i aslin Amasyalı’dır. Pederi, Latîfî Efendi’nin dediği gibi “Tokat’da zeâmete mutasarrıf” bir zaîm parçası değil, belki Tokat Sancağına mutasarrıf bir mîr-livâdır. Ceddî Kemâl Paşazâde Amasya’da medfûn bir vezîrdir. 873 senesi zilka’desinin beşinci günü Amasya’nın (Süveydâ, Sevâdiye) Mahallesi’nde doğdu.

Esnâ-yı teharriyâtımda Yerebatan Kütübhanesinde münşeât arasında bulduğum bir mecmûa²⁷ içinde Mevlânâ-yı müşârün-ileyhin târîh-i tevellüdü pederinden naklen şöyle yazılmıştı: “Târîh-i tevellüd-i Kemâl Paşazâde Ahmed Şâh Çelebi bin Süleyman babasının hattından naklen hâmis-i zilka’de sene selâsin ve seb’îne ve semâni mi’e fî Süveydâ-i Amasya.”

Amasya’da pederinin sarây muhâfızı olduğu esnada nâz u nimet içinde büyüdü. 883’de pederi Tokat Sancağı Beyi olduğu esnâda oraya beraber gitdi. 886’da pederinin Amasya’ya gelip Şehzâde Sultân Ahmed nezdine me’mûr olduğu esnâda avdet edib Amasya ulemâsından [423] Şeyhîzâde Abdî, İbrîzâde Abdurrahmân, Ya’kûbzâde Bahşî Efendilerden Sarf, Nahv, Meânî, Mantık, Lügat fenlerine âid muhtasarâtı okudu.

Bu esnâda Sibekzâde Ahmed, Şirvânî Ebu’l-hayr, Kutbeddînzâde Ahmed Câmî Efendilerden de kavâ’id-i Fârisiyye, Gülistân, Lügat-ı Fârisiyye’yi ahz u kıraat ederek Arap ve Acem dilleriyle tekellüm edecek iktidârı kazandı. Ba’dehû uhdesine ze’âmet tevcîh edilerek askerliğe girdi. Edirne’ye gidip Sultân Bâyezîd Hân’ın ma’iyyet-i hâssa bölüğüne kayd u kabûl edildi.

Lâkin müşârün-ileyh en büyük zevki tahsîl ve mütâla’ada bulmuşdu. Çünkü vâlidesi, meşâhîr-i fuzalâdan Amasyalı Kazasker Küpelioğlu Mevlânâ Muhyiddîn Mehmed Çelebi bin Mecdeddîn Abdülmecîd Çelebi bin Abdülkerîm el-Kâdirî hemşîresi idi.²⁸ Kendisini tahsîl-i ulûma çok teşvîk ve terğîb eder, meslek-i ulemâya girmesini pek ziyâde isterdi.

Burada bir hikâye-i meşhûre vardır. Şakâyık mü’ellifi Ahmed İsâmeddîn Efendi’nin nakline göre hülâsası şudur: [424]

“Mevlânâ Ahmed Şâh Çelebi, Sultân Bâyezîd ile harbe gidip esnâ-yı seferde Vezîr Candarlızâde İbrâhim Paşa’nın meclisine kibâr-ı ümerâdan Evrenos Beyzâde Ahmed Bey gelip oturmuşdu. Bu esnâda yevmiyyesi otuz akçeden ibâret olan Filibe Müderrisi Mevlânâ (Lütfî Çelebi) dervîşâne libâsıyla gelip Ahmed Bey’in üst tarafına oturur.²⁹

“Kemâl Paşazâde buna fevkalâde teaccüp ve hayret edib bu pespâye müderrisin Ahmed Bey gibi bir emîr-i zî-şânın üst tarafına geçip oturmasının sebebini sorar. Rüfekâsından biri der ki, “Ulemâ, ta’zîm ve ikrâma ümerâdan ziyâde lâyıktır. Bu Lütfî Çelebi, zâhirde otuz akçeli bir müderris ise de mertebe-i ilmiyyesi ve ilmin mertebesi pek yüksektir.”

“Mevlânâ Şâh Çelebi, düşünür. “Benim için emîr-i zî-şân Ahmed Bey’in mertebesine varmak imkânı yoktur. (!) Fakat bu fâzıl müderrisin mertebesini çalışıp kazanabilirim der; ilmiyye mesleğine girer!”

Şu hikâye, herhalde bir efsâneye benzer. Çünkü Kemâl Paşazâde, o zamanlarda ilim ve ulemânın kadr u kıymetini [425] ve bir mîr-livânın mertebe-i emâretini fark ve temyîz edemeyecek derecede câhil olmadığı gibi bir vezîrzâdenin akl ve fetâneti, ilim ve fazîleti oldukca mesned-i vezâret ve sadârete kadar yükselebileceğini takdîrden gâfil ve sâde-dil değildi.³⁰

Bunun için Nûr-i Osmâniyye Kütübhanesinde 3149 numarada mukayyed “el-‘Aylemü’z-zâhir” adlı târîhinde Niksârîzâde es-Seyyid Mustafa Cenâbî Efendi, şu hikâyeyi anlatdıktan sonra kenârında hâşiye olarak diyor ki:

“Şu hikâyenin herhâlde uydurma olduğu açıktır. Çünkü Kemâl Paşazâde gibi zevât, âdî dünyâ rütbesi için ve fânî bir devlet uğruna it’âb-ı nefs ederek tahsîl-i ulûm etmekten âlî ve münezzehtir.”

Kemal Paşazâde tahsîl ve mütala’a zevkini tatmîn için askerlikten isti’fâ ederek tahsîl-i ulûm u fünûna fevkalâde koyuldu. İstanbul’da fazl ve kemâl ile iştihâr eden “Molla Kestelli” demekle meşhûr Musliheddîn Mustafa Efendi bin Haydar, Hâce-i Sultânî Ma’rûfzâde Sinânüddîn Yûsuf Efendi bin Ali, Hatîbzâde Muhyiddîn Muhammed Efendi bin İbrâhim derslerine [426] muvâzabet etdi.

Bu esnâda Tokatlı Molla Lütfî, Amasyalı Mü’eyyedzâde Abdurrahman Efendilerin derslerine de gidip Matâli’ ve Makâsıd gördü. Kezâlik Lügat-i Fârisiyye müellifi Amasyalı Halîmî Mehmed Çelebi bin Lütfullah bin Ebî Yûsuf’tan da Fârisiyyâtı ahz u telakkî ederek tevsi-i malûmâta çalıştı. Molla İzârî demekle meşhûr Germiyanlı Kâsım Efendi’den de hayli istifâde etdi.

899’da üstâdı Molla Kestellî’den mülâzım olarak tedrîs-i ulûma başladı. Ders-i âm olduğu esnâda 900 senesi rebîülâhirinin yirmi beşinci günü üstâdı Molla Lütfî Çelebi kendisine isnâd edilen ilhâd ve zendeka yüzünden ihrâz-ı rütbe-i şehâdet etdikte şu beyitlerle târih-i vefâtını ve mağduriyetini anlatdı.

افتخار فضال لطفى مقتول كه او
بود در جمله فضائل بهمه ملك فريد
چونكه اهل حسد او راز تعصب كشتند
كشت تاريخ وفاتش ولقدمان شهيد31

Kemâl Paşazâdenin bu beyitleri Lütfî Efendi’nin cânına kıyan [427] ve o zamanın sudûr-ı kirâmı olan Candarlızâde Vezîr İbrâhim Paşa Rûmeli Kazaskeri Hacı Hasanzâde Mehmed Efendi, Anadolu kazaskeri Çorumluzâde Ali Efendi üstâzü’l-fudalâ Hatîbzâde Muhyiddîn Efendi, Molla İzârî gibi zevâtı gücendirdi. Çünkü Molla Lütfî, bunları pek ziyâde techîl ve tezyîf eder, Hatîbzâde’nin âsârını pek çürütürdü.

901’de mülâzımı olduğu hâmîsi Mevlânâ Musliheddîn Kestellî’nin vefât etmesi ve bundan evvel istinâdgâhı olan Mü’eyyedzâde (Abdurrahman Efendi)’nin Edirne kadısı olarak İstanbul’dan gitmesi üzerine hâmîsiz kaldı. Bununla beraber tedrîs-i ulûma giresi vardı. Sudûr-ı kirâm, kendisine bir mülâzemeti bile çok gördü.³²

903’de ufak bir hâdiseden dolayı Sadr-ı a’zam Candarlızâde İbrâhim Paşa’yı da gücendirdi. Bu hâdiseyi Âşık Çelebi, Nûr-ı Osmâniyye kütübhanesinde 3719 numarada mukayyed “Meşâirü’ş-Şu’arâ” adlı tezkire-i şuârâsında sâhib-i tercemenin kendisinden naklen şöyle anlatıyor:

“Molla-yı merhûm “Tevârîh-i Âl-i Osmân”da Uğurluoğlu [428] Ahmed³³ tercemesinde yazar ki, çünkü Mirzâ Ahmed diyâr-ı acemde şehîd oldu. Haber-i mevti Rûm’a erdi. Cümle halk-ı Rûm umûmen ve hem sohbetlerine husûsan mâtem olup her biri alem-i âhı felek-i hâvere dikip âvaz-ı nefîr ü figân ve sadâ-yı tabl sîne-yi ‘ayyuka irgürdü.”

“İttifâk ol esnâda Halîl Paşa oğlu İbrâhim Paşa’ya vardım. Benim Mirzâ’ya ihtisâsım ve anın haber-i mevtinden âyîne-i hâtırda olan pâsım biliyordu. Merhûmla adâvet-i sâbikası³⁴ olduğu cihetden fevtinden sürûr arz eder.”

“Âhir ta’n ü tanz eder yüzünden bana hitâb etdi. Ve istihzâ ile bana etdiğine zâhir Mirzâ’nın dostları fevtine mersiye demişlerdir. Ve zehr-i firâk-ı merâretin def’i için şeker ü şîrle sabır helvaları yemişlerdir. Siz dahî dediniz mi? diyecek bî-ihtiyar-ı bedîhe ve bilâ raviyye bu matla hâtırıma geldi. Dedem bu matla’ı okudu.

Ben demezdim ki sana dehr ide bîdâd görem
Dostlar gamda ola düşmenini şâd görem”

[429] “Harîf-i müte’essir olup şâdîyken nâlân oldu. Ve dediği söze ve yediği herzeye pişman oldu.” (Varak 43)

904’de Sultân Bâyezîd’in Mora vilâyeti dâhilinde Moton ve Koron kalelerinin fethine gitdiğini fırsat bilen Karamânoğlu Mustafa Bey, ilticâ etdiği İran hükûmetinin muâvenetiyle Sivas ve Tokat arasından geçip Karaman vilâyetine girmiş, İçel (Silifke)’de ilân-ı hükûmet etmişdi.

Bu esnâda Molla’nın pederi (Süleyman Bey) Tokat sancağı Beyi idi. Erbâb-ı garaz, Mustafa Bey’in Karaman vilâyetine girmesini Süleyman Bey’in gizli muhâberât ve muâvenetine haml ve isnâd-ı töhmet ederek İstanbul’a şikâyet etmişlerdi. Bîçâre Süleyman Bey, bu töhmetle mukayyeden İstanbul’a celb ve Yedikule’de hapsedildi.

905’de Sultân Bâyezîd’in muzafferan avdetinde uzun tahkîkâtdan sonra Hadım Ali Paşa’nın iltimâs ve şefâ’ati üzerine Süleyman Bey, afv ve ıtlâk edilerek ders-i âmlık vazîfesi kat u tedrîsten azledilen sâhib-i terceme ile beraber [430] Amasya’ya gönderildi. Vüsûlünden birkaç ay sonra vefât etdi.

Kemâl Paşazâde Ahmed Şâh Çelebi, ammizâdesi sâbiku’t-terceme İbrâhim Bey bin Halîl Bey’in hânesinde ikâmet ve kerîmesini tezevvüc edib bir tarafdan tedrîs-i ulûma, diğer tarafdan üstâdı Bahşî Efendi’nin tefsîr ve hadîs derslerinden istifâdeye koyuldu. Bu suretle âlâm u ekdârını teskîn edebildi. Fakr u zarûrete düştü.

907 senesi cumâdelûlâsında Hadım Ali Paşa³⁵ Sadr-ı a’zam ve birkaç ay sonra Mü’eyyedzâde Abdurrahman Efendi Anadolu Kazaskeri olduğunu haber aldıkta tedârikâtını görüp 908’de yine İstanbul’a gitdi.

Edirne’de “Taşlık Medresesi” denmekle meşhûr Ali Bey Medresesi mahlûl olduğunu işitip Rumeli Kazaskeri Hacı Hasanzâde Mehmed Efendi’den müderrisliğini taleb etdi.

Âşık Çelebi bunun tafsîli hakkında “Tezkire-i Şu’arâ”sında diyor ki: “Ol vakit ki Hacı Hasanzâde Rumeli Kazaskeri Mü’eyyedzâde Anadolu Kazaskeri imiş. [431] Merhûm hakkında Hacı Hasanzâde süst ve Mü’eyyedzâde hukûk-ı kadîmesi³⁶ sebebiyle nimetperveri imiş.

“Bu hâle Edirne’de Taşlık Medresesi mahlûl olup varıp taleb etdikte Hacı Hasanzâde “medrese hevâsından geç, sana bir kadılık verelim kabulünde eyleme, geç” der. Merhûm mağmûm ve mehmûm Mü’eyyedzâde’ye gelip arz-ı hâl eyler.”

“Mü’eyyedzâde var rızâ sûretin göster; Arz edecek hayr evladır.” “Onun sözüyle varıb kazâya rızâ verdim” der. Hacı Hasanzâde bu sözü gerçek hayâl anlar, ertesi gün pâdişâha kazâ arz eyler.”

“Mü’eyyedzâde “Saadetli pâdişâh! Ol bir kâbil-i şândır. Nâdiru’d-devrân fâ’îku’l-akrândır. Kazâ ile zâyi olmasın, Taşlık Medresesi mahlûldür. Ona sadaka buyurun ki ilme meşgûldür.” diye envâ-ı terbiye edib Pâdişâh-ı vakt Sultân Bâyezîd, medreseyi i’tâ eder.”

Dipnotlar

  • 23 Latîfî Efendi’den ilham alan Kâtib Çelebi de Şehîd Ali Paşa Kütübhanesi’nde bir nüshası mevcûd olan “Süllemü’l-vüsûl ilâ tabakâti’l-fühûl” adlı Arapça yazdığı eserinden terceme olunarak şöyle yazıyor: “Allâme Şemseddîn Ahmed bin Süleymân bin Kemâl Paşa, altmış yedi yaşında olarak (!) İstanbul’da 940 senesi şevvâlinin ikinci günü vefât eden Devlet-i Osmâniyye Müftüsüdür. 873’de Tokat (!) da doğdu. Babası ümerâdan ve dedesi vüzerâdan idi. Dedesi Kurşunlu Türbe’de medfûndur.” (Varak 21) 873’te doğduğu doğrudur. Tokat’da doğduğunu Tezkire sâhibi Latîfî Efendi’den başka iddiâ eden yoktur ki pek yanlıştır. Çünkü 873’te allâmenin babası Amasya’da Sultân Bâyezid’in maıyyetinde 883 târîhine kadar ümerâdan ve Amasya Muhâfızı olduğu kayden ve sicillen sâbittir. Bu târîhde Amasya’da olan Süleymân Bey’in oğlu Tokat’da doğmaz ve doğamaz. Ancak Amasya’da doğar. İstanbul’da Kurşunlu Türbe’de medfun olan Vezîr Kemaleddin İsmâil bin Abdullah ed-Defterîdir. 878’de defterdâr olduğu Şehzâde Süleyman Paşa’nın vakfiyesini tasdike şâhid olan “Kemal bin Abdullah ed-Defterî” diye imzasıyla sâbittir. Bu târîhten evvel allâmenin dedesi Kemaleddin Ahmed Paşa bin İbrahim vefât etmişdi. Amasya’da medfun olduğu sicillen sâbittir. Kemaleddin İsmâil bin Abdullah’ın 891’de vezir olduğu İshak Paşa’nın İnegöl vakfiyesi ile sâbit ve 899’da vefât edip hayatında yaptırdığı Kurşunlu Türbeye defnedildiği Esad Efendi Kütübhanesinde münşe’ât mecmualarında gördüğüm ufak vakfiyesi ile sabittir. Binâen aleyh: Kurşunlu Türbe’de medfun olan vezir Kemaleddin İsmâil Paşa bin Abdullah, allâmenin dedesi değildir. Kâtip Çelebi diyor ki: “Sâhib-i terceme Edirne’de tâlib-i ilm olarak neş’et etti. Kendisi sipâh tâifesinden idi. Hikâyet edildi ki, allâme sipahi iken (!) Moton seferinde Sultan Bâyezid’le beraberdi. (!) Bir gün Vezir İbrâhîm Paşa bin Halil Paşa meclisinde idi. Ahmed Bey bin Evrenos da vardı. Bu esnada Filibe’de otuz akçe ile müderris olan Mevlana Lütfi geldi. Mezkûr Ahmed Bey’in üst tarafına geçip oturdu. Allâme düşündü; “Ben Ahmed Bey’in rütbesine eremem, âlim olursam Lütfi mertebesine erebilirim” dedi. Seferden avdetinde (!) Edirne’de Dâru’l-hadîs müderrisi olduğu Mevlana Lütfi dersine mülâzemet edip ondan Şerh-i Matâli Hâşiyesi okudu.” ilh. (!)” Şu satırlardaki târîhi yanlışlar cidden şayân-ı hayrettir. Kâtib Çelebi gibi fâzıl bir müverrih, böyle efsaneleri nakletmeyecekti. Terceme-yi Şakâyık’da mezkûrdur ki: Mevlana Lütfi-i Tokâdî, 25 rebîülâhir 900’de katl ve şehîd edildi. Bu târîhte allâme de müderristi. Moton kal’ası “Câmi’ü’d-düvel”de musarrah olduğu üzere 906 Muharreminin on dördüncü Perşembe günü fethedildi. Bu târîhten evvel Vezir İbrâhîm Paşa vefât etmişdi. Diğer yanlışları yazmaya ve tashih etmeye değmez.
  • 24 ve bazen “Ahmed bin Süleyman bin Kemal Paşa”
  • 26 Eser yazan kimse eleştirilerin hedefi olur. (Ed.)
  • 27 Bu mecmuanın numarası notlarımda var idi. Hayfa ki, Taş Musluk Yangınında kâmilen yandı. Hangi mecmu’ada olduğu da hatırımdan çıkdı. Bir daha bulamadım.
  • 28 Şakâyık mütercimi Mecdî Mehmet Efendi, sadr-ı müşârün ileyhin kızkardeşidir diyor. (s.215) Asıl Şakâyık’ın bütün nüshalarında “ve kâne lehû uhtân (iki kız kardeşi vardır)” diye yazılıdır. Şu halde sadr-ı müşârün ileyhin iki hemşîresinden birisini Hızır Beyzâde Hâce Sinan Paşa ve diğeri de Kemal Paşazâde’nin pederi Süleyman Bey tezevvüc etmişlerdir. Bu hâtunun adını çok aradım. Ma’alesef bulamadım. Kızını Kemal Paşazâde Süleyman Bey’e vermişdi.
  • 29 Mevlânâ Lütfi Çelebi, Tokatlıdır. Lütfullah Çelebi bin Mevlana Kutbeddîn Mehmed olup Sinan Paşa ve Ali Kuşçu şâkirdidir. Gayet fâzıl, muhakkik, ulûm-ı akliyye ve nakliyyede mâhir bir müdekkik idi. Kendisini istirkâb eden ricâl-i ilmiyyenin hasedi yüzünden kendisine zendeka isnadıyla 900 senesi rebîulâhirinde rütbe-i şehâdeti ihrâz etti. Mahdumu Ali Çelebi, müsvedde halinde kalan pederinin âsârını cem’ ve te’lif ederek Sultan Süleyman’a takdim etmişdir.
  • 30 Kemal Paşazâde bu hususta şu beyitleri söylemişdir: Mârifet gerçi ki beyzâdelere lâyıktır / Okuyup yazmaz ise yine bey oğlu beydir / Ehl-i ilm oğlu olup hângâh-ı dünyada / Câhil olmakdan ise doğmadan ölmek yeğdir.
  • 32 O zamanlarda sudûr ve mevâlîden birine mülâzemet, medrese müderrisliğine liyâkât verecek, mülâzım olan âlimin derece-i ehliyetini gösterecek bir nisbet-i ilmiyye idi. Bir ders-i âmma, ancak mülâzımı olduğu zâtın vereceği şehâdet-nâme ile medrese tevcih edilirdi. Ders-i âmlara takrîr ve ifâdesi kendisinin âlim olduğunu gösterecek derecede ise yevmî on akçe verilirdi.
  • 33 Bu Ahmed Mirza, İran Şâhı Uzun Hasan Şâh’ın Şehzâdesi Uğurlu Mehmed Paşa’nın mahdûmudur. Sultan Bâyezid’in dâmâdı olduğundan müşârün ileyhin mu’âveneti ile 902’de İran şâhı olmuştu.
  • 34 Ahmed Mirza, Amasya’da Sultan Bâyezid’in sarayında Kemal Paşazâde ile beraber büyümüş, bu münâsebetle aralarında samimî bir muhabbet kâ’im ve İbrâhîm Paşa’nın Amasya’da vezâret ve lalalıkdan azline bâ’is olmuşdu.
  • 35 Hadım Ali Paşa Amasya’da medfûn olan Atik Ali Paşa’dır. Sultan Bâyezid Amasya’da iken ma’iyyet-i bende-gân ve ricâlinden olup Kemal Paşazâde Süleyman Bey ve mahdûmu Ahmed Şâh Çelebi ile mu’ârefe-i kadîmesi ve musâdakâ-i müstedîmesi var idi.
  • 36 Kemal Paşazâde ile Mü’eyyedzâde arasında takarrur eden hukûk-ı kadîme, hem-şehrîlik, yekdiğeriyle küçüklükten tanışmaklıktan başka ne olabilir? Mü’eyyed-âde’nin bu hukûk-ı kadîmesi Kemal Paşazâde’nin Amasyalı olduğunu gösteren delâil-i târîhiyyedendir. Çünkü Kemal Paşazâdenin pederi Süleyman Bey Amasya’da Sultan Bâyezid’in saray muhâfızı iken Mü’eyyedzâdenin pederi Ali Çelebi de nişâncı idi.
Araştırma Makalemiz Editör: Mevlüt Erdem Öztürk

Günümüz Türkçesiyle

Amasyalıdır. Resmî kayıtlardan anlaşıldığına göre Tokat Sancağı Beyi Şucâeddîn Süleyman Bey bin Vezir Kemâleddîn Ahmed Paşa bin el-Hâc Tâceddîn İbrâhim Çelebi bin Hayreddîn Halîl Çelebi bin el-Hâc İbrâhim Bey bin Hâce Alâeddîn Ali Şâh bin el-Hâc Nûreddîn Kutlu Bey bin Cemâleddîn Fîrûz Bey bin Şemseddîn Mahmûd et-Tuğrâî bin Baba İlyâs Horasânî'nin oğludur. Kendisine Ahmed Şâh Çelebi denirdi.

Ahmed Şâh Çelebi, Osmanlı Devleti'nde yetişen Türkler arasında eşi az bulunur, çok büyük bir âlim, bir önder ve bir mezhebe bağlı müçtehit olduğu için, her tarihçi kendi düşüncesine ve zevkine göre onu Amasyalı, Edirneli, Tokatlı diyerek farklı memleketlere bağlamıştır.

Pek çok ünlü kişinin doğum yeri ve soyu hakkında anlaşmazlık bulunduğu gibi, bu zatın da özellikle doğum yeri hakkında anlaşmazlık olduğu görülür. Onun öğrencisi ve çağdaşı olup 968 [1560-61] yılında ölen Şakâyık-ı Nu'mâniyye yazarı Taşköprülüzâde Ahmed İsâmeddîn Efendi, Şakâyık'ta bu zatın doğum yeri ve doğup büyüdüğü yer hakkında susar; nerede doğduğunu ve nereli olduğunu yazmaz.

Fakat Şakâyık'ı Türkçeye çeviren ve 999 [1590-91] yılında ölen kadılardan Edirneli Mecdî Mehmed Efendi, onun biyografisinin başında "Korunmuş şehir Edirne'ye mensupturlar" der; böylece Edirneli olduğunu ve Edirne'de doğduğunu sezdirir. Mehmed Süreyyâ Bey de "Sicill-i Osmânî"sinde bunu kabul ederek "Edirne'de doğdu" der.

Ne var ki Kemal Paşazâde'nin Edirneli olduğunu yazan kişi, onu görmemiş, onunla çağdaş olmayan bir Edirnelidir; bu bilgiyi ne kendisinden ne de öğrencilerinden ve çağdaşlarından araştırarak belgelemiştir. Demek ki onun Edirneli olduğu hemşerilik gayretiyle ileri sürülmüştür.

Tarihî belgelerden tamamen yoksun olan bu iddiayı Mehmed Mecdî Efendi de tartmış olmalı ki onun için "Edirne'ye mensupturlar" der de Edirne'de doğduğunu ve Edirneli olduğunu yazmaz.

Çünkü adı geçen zat Edirne'de okuyup ders verdiği için Edirne ile gerçekten bir bağı vardır. Orada oturmuş olduğu tarihen sabittir. Ancak bu bağ bakımından "Edirne'ye mensupturlar" denebilir.

Bundan da onun aslen Edirneli olması, Edirne'de doğmuş olması gerekmez. Bununla birlikte Edirneli Mecdî Efendi'den önce gelen tarihçilerden hiçbiri onun Edirneli olduğunu yazmaz.

990 [1582] yılında ölen Kastamonulu Latîfî Efendi de Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde 3725 numarada kayıtlı "Tezkire-i Şu'arâ"sında şöyle der:

"Sonraki âlimlerin sultanı, müçtehit fakihlerin sonuncusu, dinin ve milletin güneşi, peygamberlerin ve resullerin ilimlerinin vârisi, ülkenin âlimleri arasında Rum diyarının başı yüce sultanı, yani Kemal Paşazâde Ahmed Çelebi Efendi (Allah âlimler zümresi içinde derecesini yüceltsin ve ruhunu fakihlerin ruhlarıyla yoldaş etsin). Kemal Paşazâde Süleyman Çelebi'nin oğlunun oğludur (!). Tokat sancağında zeamete tasarruf ederken (!) dünyaya gelmişlerdir. Yani mübarek doğumları Tokat'ta olmuş (!), yetişip büyümeleri Edirne'de olmuştur. İnsanların çoğu bundan habersiz (!) ve gafletle cahildir (!). Güvenilir kişilerin ittifak ettiği şudur ki Rum diyarında onun benzeri ve dengi, ilimleri ve fenleri bir araya toplamış, derin ve kuşatıcı bilgili, çok yönlü bir âlim ortaya çıkıp görünmemiştir." (Varak 37)

Latîfî Efendi'nin bu sözü pek ince ve dikkate değerdir. Bütün tarihçilerin ve çağdaşların habersiz ve cahil oldukları varsayılan bir görüş, bir tarihî iddia aktarılırken bu aktarmayı ispat edecek ayrıntıların ve tarihî delillerin gösterilmesi zorunluydu.

Yazarın ölüm tarihi gösteriyor ki kendisi Kemal Paşazâde'ye yetişememiştir. Yetişemediği bir zatın Tokatlı olduğunu söylemek için her hâlde açık bir rivayete ihtiyaç vardır. Yoksa onun Tokatlı olması da bir görüş, delilsiz bir iddia olarak kalır. "İnsanların çoğu bundan habersiz ve gafletle cahildir" diye kastettiği de Kemal Paşazâde'nin Edirneli olduğunu iddia eden Mehmed Mecdî Efendi olsa gerektir.

Latîfî Efendi'nin iddiasına gelince: Kemal Paşazâde Ahmed Çelebi, bütün fetvalarında, risalelerinde ve eserlerinde kendi koyduğu "Ahmed bin Süleyman Kemal Paşazâde" imzasından ve kendisiyle çağdaş bütün tarihçilerin kayıtlarından anlaşıldığı üzere, "Kemal Paşazâde Süleyman Çelebi'nin oğlunun oğlu" değil, doğrudan oğludur.

Latîfî, Kemal Paşazâde'nin doğum tarihini bildirmiş olsaydı, babası Süleyman Bey "Tokat'ta zeamete tasarruf ederken dünyaya gelmişler" sözü daha iyi incelenip aydınlatılabilir, "mevlid-i mübarekleri", yani mübarek doğumlarının "Tokat'ta vâki olduğu" anlaşılır, "yetişip büyümelerinin Edirne'de olduğu" sözüne de bir anlam verilirdi.

Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde (3293) numarada kayıtlı olup Muhammed bin İbrâhim el-Halebî'nin 965 [1557-58] yılında yazdığı "Dürrü'l-habeb fî Târîh-i Haleb" adlı eser, Halep kadılkudatı Amasyalı Muhaşşî Sinan Efendi'nin biyografisini yazarken Kemal Paşazâde'nin de Amasyalı olduğunu şöyle bildirir:

"Sinan Çelebi diye tanınan Halep kadısı, kadılkudat Sinânüddîn Yûsuf bin el-Hüseyn bin İlyâs bin Hasan, eş-Şeyhü'l-kudve Hüsâmüddîn el-Amâsî el-Hanefî'nin oğlu; Rum memleketinin, hatta İslam memleketlerinin müftüsü Amasyalı Hanefî İbn Kemal Paşa'dan ders aldı" anlamındaki Arapça kayıt. (Varak 340)

Yani "Halep kadısı Amasyalı Sinan Çelebi diye tanınan kadılkudat Sinâneddîn Yûsuf bin eş-Şeyhü'l-kudve Hüsâmeddîn Hüseyin bin İlyâs bin Hasan el-Hanefî, Osmanlı memleketinin, belki de bütün İslam memleketlerinin müftüsü olan Amasyalı Kemal Paşazâde el-Hanefî'nin öğrencisi olmuş ve ondan ilim almıştır" demek olur.

Pek tabiidir ki Halep tarihçisi Muhammed bin İbrâhim el-Halebî bu kaydı, 946 [1539-40] yılında Halep kadısı olan Amasyalı Sinan Efendi'nin kendisinden araştırarak yazmıştır. Bunu da biyografi sırasında Sinan Efendi ile yaptığı konuşmalardan aktararak anlatır. Sinan Efendi kendi hocasının nereli olduğunu, hocasına yetişemeyen Mecdî ve Latîfî efendilerden elbette daha iyi bilir.

Aşağıda Âşık Çelebi tezkiresinden ve başka kaynaklardan aktarılacak tarihî bilgilerde görüleceği üzere, Kemal Paşazâde'nin Amasyalı Mü'eyyedzâde Abdurrahmân Efendi ile ve Sultan Bayezid Amasya'da vali iken yanında bulunan ve onun damadı olan Uğurlu Mehmed Paşazâde Göde Ahmed Bey ile eskiye dayanan dostluk bağları bulunması, dedesinin ve babasının Amasya'da vali olan Sultan Bayezid'e lalalık etmeleri ve Amasyalı eş-Şeyh Mahmûd Efendi'nin yanında gömülü olması, onun nereli olduğunu ve nerede doğup büyüdüğünü pek açık ve ikna edici bir biçimde göstermektedir.

Bâbıâli evrak mahzeninde bulup birer suretlerini bir takım tarihî değerlendirmelerle İkdâm Gazetesi'nde yayımladığım ve tarihçilerin dikkatine sunduğum, Amasya Mahkemesi'nden verilmiş 875 [1470-71] ve 878 [1473-74] tarihli iki şer'î hüccette (mahkeme belgesinde), Kemal Paşazâde'nin babası "Kerîm beylerin övüncü Şücâeddîn Süleyman Bey bin Kemal Paşa"nın, Sultan II. Bayezid Amasya'da vali iken maiyetindeki beylerden olduğu açıkça yazılıdır ve bu kesindir.

Bu hüccetlerde Candarlızâde "Tâceddîn İbrâhim Paşa bin Halîl Paşa"nın Sultan Bayezid'in lalası ve veziri olduğu, (Süveydâ, Sevâdiye) Mahallesi'nde mülk satın alan Vâlide Sultan'ın vekilinin o olduğu ve bu vekâletin şahitlerinden birinin de "Şücâeddîn Süleyman Bey bin Kemal Paşa" olduğu açıkça belirtilmektedir.

882 [1477-78] yılında Süleyman Bey'in Amasya vilayetinin merkez muhafızı olduğu, Amasyalı Halîmî Mehmed Efendi'nin Amasya ileri gelenlerinden şikâyetini içeren ve Fatih Sultan Mehmed'e sunduğu, benim Fatih Kütüphanesi'nde bulduğum kasidesinin şerhinde yer almaktadır; bunun soruşturulmasından sonra 883 [1478-79] yılında Tokat sancakbeyi olarak Amasya'dan uzaklaştırıldığı da kayıtlarla bilinmektedir.

Dedesi Kemâleddîn Ahmed Paşa'nın, Amasya'da vali olan Sultan Bayezid'in lalası ve veziri iken 874 yılının sonlarında [1470] Amasya'da öldüğü ve sultan sarayının kuzeyinde bulunan Yakub Paşa Camii'nin batı tarafındaki türbesinde gömülü olduğu da Amasya Mahkemesi sicillerinin tanıklığıyla sabittir.

Dedesinin babası Hacı İbrâhim Çelebi bin Halîl Çelebi'nin de 824 [1421] yılına kadar Amasya'da vali olan Sultan II. Murad Han'ın divan kâtiplerinden olduğu ve 841 [1437-38] yılında Amasya valisi olan Sultan Fatih'in defterdarlığını yaptığı mahkeme sicilleriyle kayıtlıdır. Bu tarihî bilgiler gösteriyor ki hayatı yazılan zatın kendisi de ataları da Amasyalıdır.

Kemal Paşazâde'nin Amasyalı olduğunu biraz da kendi kaleminden çıkan "Târîh-i Âl-i Osmân"ından araştıralım. Tarihimizin basılmış üçüncü cildinin 223. sayfasında, Târîh-i Âl-i Osmân'ın yedinci defterinden aktarılarak şunlar yazılmıştı:

Merhum Kemal Paşazâde diyor ki: "Eski tarihlerde Harcene adıyla anılan Amasya, içine kederli giren sevinçli olur, canı keder bağından kurtulur; çağın nadiresi, dünyanın şöhreti olmuş meşhur bir şehirdir. Kendisi Mısır'ı hayrete düşürür, önündeki nehir de Nil'i kıskandırır."

Ardından gelen Farsça nazmın anlamı kabaca şöyledir: "Mısır'ın ve Nil'in dengidir demem; orası cennettir, ırmağı da Selsebil'dir. Irmağının kıyıları her yanda ekili tarlalardır; üzerindeki dolaplar felek gibi durmadan döner. Köyleri ve mezraları her yanda uçsuz bucaksızdır." Son mısra basılı metinde bozuk olduğundan anlamı çıkarılamamıştır. Türkçe nazım ise şudur:

Cûyinin suyu âb-ı kevserdir
Hâk-i pâkî abîr u anberdir
Gel Sevâdiyesini seyr eyle
Kasr-ı ıtr içre gör ne manzardır
Merdüm-i ayn-ı âlem ve yâhûd
Hâl-i ruhsâr-ı heft kişverdir

(Irmağının suyu cennetteki Kevser suyudur, temiz toprağı güzel kokulu abir ve amberdir. Gel, Sevâdiye'sini seyret; koku dolu köşkler arasında ne güzel bir manzaradır, gör. Amasya dünyanın gözbebeği, yahut yedi iklimin yanağındaki bendir.)

Adı geçen cildin 224. sayfasının kenarına not olarak şunu yazmıştım: "Allâme Kemal Paşazâde'nin Amasyalı olduğuna, Amasya'nın Sevâdiye Mahallesi'nde doğduğuna, doğduğu yere pek içten bir sevgiyle bağlı bulunduğuna bu ateşli övgüleri, değerli yazıları da açık bir delildir."

Latîfî Efendi'nin iddia ettiği gibi merhum Tokatlı olsaydı, Amasya'ya bu kadar ateşli övgülerde bulunamaz, Amasya'nın öteki mahalleleri arasında özellikle (Sevâdiye, Süveydâ) Mahallesi'ne bu kadar bağlılık göstermezdi; bir kısmını da Tokat hakkında yazardı. Hâlbuki "Târîh-i Âl-i Osmân"ında Tokat'ı bu kadar övmemiş, Tokat'a bu derece bağlılık göstermemiştir.

Âlî Bey, Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde 3406 numarada kayıtlı "Künhü'l-Ahbâr" adlı tarihinde Sultan I. Selim Han devrinin âlimlerini yazarken şöyle der:

"Onun devrinin âlimlerinden Mevlânâ Şemsüddîn Ahmed bin Süleyman bin Kemal Paşa (Allah ruhunu şad etsin). Babaları sancakbeyi, dedeleri beylerbeyi olduğundan bol nimet ve yığın yığın servet içinde yetişip büyüdü; temel ders kitaplarını tamamen okuduktan sonra sipahilik yoluna girdi." (varak 257)

Dikkat çekicidir ki Âlî Bey bu tarihinde Sultan Süleyman devrinin şairlerini yazarken şöyle der: "Mevlânâ Latîfî, kendisi Kastamonulu olduğundan, memleketini bilmediği şairleri oradan diye yazdı demişler. Hatta tezkiresinin adını 'Kastamonu-nâme' diye anmışlardır. Hâlbuki bu yaptıkları açık bir garazdır. Sözleri, 'Eser yazan kimse eleştirilerin hedefi olur' sözünü doğrulayan korkunç bir iftiradır."

Bundan daha da şaşılacak olanı şudur: Hayatı yazılan zatın Amasyalı olduğunu tarihimin birinci cildinde yazmış olmama gülen Köprülüzâde Mehmed Fuâd Bey, kendisi derin araştırmacı bir âlim olduğu hâlde, buna rağmen ve Latîfî Efendi'ye uyarak eserlerinde Kemal Paşazâde'nin "Tokatlı" olduğunu yazmıştır.

Hâlbuki 1100 [1688-89] yılına kadar gelen bütün tarihçiler, fazilet sahipleri ve eserler, ne Mecdî Mehmed Efendi'nin "Edirneli" demesine ne de Abdüllatîf Latîfî Efendi'nin bu anlamsız ve delilsiz sözlerine hiçbir değer ve önem vermişlerdir. Hatta İstanbullu bile dememişlerdir. Bu sebeple Kemal Paşazâde Mevlânâ Şemseddîn Ahmed Şâh Çelebi, doğum bakımından da, nesilden nesile gelen soy bakımından da kökten Amasyalıdır. Babası, Latîfî Efendi'nin dediği gibi "Tokat'ta zeamete tasarruf eden" bir zaim parçası değil, Tokat sancağına tasarruf eden bir sancakbeyidir. Dedesi Kemal Paşa(zâde) Amasya'da gömülü bir vezirdir. 873 yılı zilkadesinin beşinci günü [17 Mayıs 1469] Amasya'nın (Süveydâ, Sevâdiye) Mahallesi'nde doğdu.

Araştırmalarım sırasında Yerebatan Kütüphanesi'nde münşeat (yazışma örnekleri) arasında bulduğum bir mecmuada, adı geçen Mevlânâ'nın doğum tarihi babasından aktarılarak şöyle yazılmıştı: "Kemal Paşazâde Ahmed Şâh Çelebi bin Süleyman'ın doğum tarihi, babasının el yazısından aktarılarak: sekiz yüz yetmiş üç yılı zilkadesinin beşi, Amasya'nın Süveydâ'sında."

Babasının Amasya'da saray muhafızı olduğu sırada nimet ve naz içinde büyüdü. 883 [1478] yılında babası Tokat sancakbeyi olunca onunla birlikte oraya gitti. 886 [1481] yılında babası Amasya'ya gelip Şehzade Sultan Ahmed'in yanına memur edilince geri döndü ve Amasya âlimlerinden Şeyhîzâde Abdî, İbrîzâde Abdurrahmân ve Ya'kûbzâde Bahşî efendilerden sarf, nahiv, meânî, mantık ve lügat ilimlerine ait temel kitapları okudu.

Bu sırada Sibekzâde Ahmed, Şirvânî Ebu'l-hayr ve Kutbeddînzâde Ahmed Câmî efendilerden de Farsça kurallarını, Gülistan'ı ve Farsça sözlüğü okuyarak Arapça ve Farsça konuşabilecek yetkinliği kazandı. Sonra kendisine zeamet verilerek askerliğe girdi. Edirne'ye gidip Sultan Bayezid Han'ın has maiyet bölüğüne yazıldı.

Ama onun en büyük zevki okumak ve incelemekti. Çünkü annesi, tanınmış âlimlerden Amasyalı Kazasker Küpelioğlu Mevlânâ Muhyiddîn Mehmed Çelebi bin Mecdeddîn Abdülmecîd Çelebi bin Abdülkerîm el-Kâdirî'nin kız kardeşiydi. Oğlunu ilim tahsiline çok teşvik eder, âlimler mesleğine girmesini pek ziyade isterdi.

Burada meşhur bir hikâye vardır. Şakâyık yazarı Ahmed İsâmeddîn Efendi'nin aktarışına göre özeti şudur:

"Mevlânâ Ahmed Şâh Çelebi Sultan Bayezid ile sefere gitmişti. Sefer sırasında Vezir Candarlızâde İbrâhim Paşa'nın meclisine büyük beylerden Evrenos Beyzâde Ahmed Bey gelip oturmuştu. Bu sırada günlüğü otuz akçeden ibaret olan Filibe Müderrisi Mevlânâ (Lütfî Çelebi) derviş kılığında gelip Ahmed Bey'in üst tarafına oturur.

"Kemal Paşazâde buna son derece şaşırıp hayret eder ve bu düşük rütbeli müderrisin Ahmed Bey gibi şanlı bir beyin üst tarafına geçip oturmasının sebebini sorar. Arkadaşlarından biri şöyle der: 'Âlimler, saygı ve ikrama beylerden daha layıktır. Bu Lütfî Çelebi görünüşte otuz akçelik bir müderris ise de ilmî mertebesi ve ilmin mertebesi pek yüksektir.'

"Mevlânâ Şâh Çelebi düşünür: 'Benim için şanlı bey Ahmed Bey'in mertebesine ulaşmanın imkânı yoktur (!). Fakat bu fazıl müderrisin mertebesini çalışıp kazanabilirim' der ve ilmiye mesleğine girer."

Bu hikâye herhâlde bir efsaneye benzer. Çünkü Kemal Paşazâde o zamanlar ilmin ve âlimlerin değerini, bir sancakbeyinin beylik mertebesinden ayırt edemeyecek kadar cahil olmadığı gibi, bir vezirzadenin akıl ve zekâsı, ilim ve fazileti olursa vezirlik ve sadaret makamına kadar yükselebileceğini kestiremeyecek kadar gafil ve saf da değildi.

Bunun için Niksârîzâde es-Seyyid Mustafa Cenâbî Efendi, Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde 3149 numarada kayıtlı "el-Aylemü'z-zâhir" adlı tarihinde bu hikâyeyi anlattıktan sonra kenarına düştüğü notta şöyle der:

"Bu hikâyenin herhâlde uydurma olduğu açıktır. Çünkü Kemal Paşazâde gibi zatlar, sıradan bir dünya rütbesi ve gelip geçici bir devlet uğruna kendilerini yorarak ilim tahsil etmekten yüce ve uzaktır."

Kemal Paşazâde, okuma ve inceleme zevkini tatmin etmek için askerlikten istifa ederek ilim ve fen tahsiline olağanüstü bir hevesle koyuldu. İstanbul'da fazlı ve kemaliyle ün salan, "Molla Kestelli" diye tanınan Musliheddîn Mustafa Efendi bin Haydar'ın, padişah hocası Ma'rûfzâde Sinânüddîn Yûsuf Efendi bin Ali'nin ve Hatîbzâde Muhyiddîn Muhammed Efendi bin İbrâhim'in derslerine devam etti.

Bu sırada Tokatlı Molla Lütfî ile Amasyalı Mü'eyyedzâde Abdurrahman efendilerin derslerine de gidip Metâli' ve Makâsıd'ı okudu. Aynı şekilde Lügat-i Fârisiyye yazarı Amasyalı Halîmî Mehmed Çelebi bin Lütfullah bin Ebî Yûsuf'tan da Farsça bilgileri alıp öğrenerek bilgisini genişletmeye çalıştı. Molla İzârî diye tanınan Germiyanlı Kâsım Efendi'den de hayli faydalandı.

899 [1493-94] yılında hocası Molla Kestellî'nin mülazımı olarak ders vermeye başladı. Ders-i âm olduğu sırada, 900 yılı rebiülahirinin yirmi beşinci günü [23 Ocak 1495] hocası Molla Lütfî Çelebi kendisine yöneltilen dinsizlik ve zındıklık suçlamasıyla şehit edilince, onun ölüm tarihini ve uğradığı haksızlığı Farsça beyitlerle anlattı. Beyitlerin anlamı şudur: "Faziletlilerin övüncü maktul Lütfî, bütün faziletlerde bütün ülkede eşsizdi. Kıskançlar onu taassupla öldürünce ölüm tarihi 'Ve lekad mâte şehîd' (Ve gerçekten şehit olarak öldü) oldu."

Kemal Paşazâde'nin bu beyitleri, Lütfî Efendi'nin canına kıyan ve o zamanın büyük devlet ve ilim adamları olan Candarlızâde Vezir İbrâhim Paşa'yı, Rumeli Kazaskeri Hacı Hasanzâde Mehmed Efendi'yi, Anadolu Kazaskeri Çorumluzâde Ali Efendi'yi, fazılların üstadı Hatîbzâde Muhyiddîn Efendi'yi ve Molla İzârî gibi zatları gücendirdi. Çünkü Molla Lütfî bunları pek ziyade cahillikle suçlar, küçümser, Hatîbzâde'nin eserlerini de iyice çürütürdü.

901 [1495-96] yılında mülazımı olduğu koruyucusu Mevlânâ Musliheddîn Kestellî'nin ölmesi ve bundan önce dayanağı olan Mü'eyyedzâde (Abdurrahman Efendi)'nin Edirne kadısı olarak İstanbul'dan gitmesi üzerine koruyucusuz kaldı. Bununla birlikte ders okutmaya girme hakkı vardı. Ama devletin büyükleri ona bir mülazemeti bile çok gördüler.

903 [1497-98] yılında küçük bir olay yüzünden Sadrazam Candarlızâde İbrâhim Paşa'yı da gücendirdi. Bu olayı Âşık Çelebi, Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde 3719 numarada kayıtlı "Meşâirü'ş-Şu'arâ" adlı şairler tezkiresinde, hayatı yazılan zatın kendi ağzından aktararak şöyle anlatır:

"Merhum Molla 'Tevârîh-i Âl-i Osmân'da Uğurluoğlu Ahmed'in biyografisinde şöyle yazar: Mirza Ahmed Acem diyarında şehit olunca ölüm haberi Rum'a ulaştı. Bütün Rum halkı genel olarak, onunla sohbet edenler ise özellikle yasa büründü; her biri ah sancağını doğu göğüne dikip feryat ve figan sesini ve davul sesini göklerin en yükseğine ulaştırdı.

"Tam o sırada Halîl Paşa oğlu İbrâhim Paşa'nın yanına vardım. Benim Mirza'ya yakınlığımı ve onun ölüm haberinden gönül aynamda kalan pası biliyordu. Merhumla eskiden beri düşmanlığı olduğu için onun ölümüne sevindiğini gösterdi.

"Sonunda taşlama ve alay yollu bana hitap etti; benimle eğlenerek: 'Mirza'nın dostları ölümüne mersiye söylemişler, ayrılığın acı zehrini gidermek için şekerle sütle sabır helvaları yemişler. Siz de söylediniz mi?' deyince, elimde olmadan, hemen o anda ve hiç düşünmeden şu matla hatırıma geldi ve onu okudum:

Ben demezdim ki sana dehr ide bîdâd görem
Dostlar gamda ola düşmenini şâd görem

(Zamanın sana zulmettiğini, dostların gam içindeyken düşmanının sevindiğini göreceğimi hiç düşünmezdim.)

"Karşımdaki etkilendi; sevinçliyken inler hâle geldi. Söylediği söze ve yediği halta pişman oldu." (Varak 43)

904 [1498-99] yılında Sultan Bayezid'in Mora vilayetindeki Moton ve Koron kalelerinin fethine gittiğini fırsat bilen Karamanoğlu Mustafa Bey, sığındığı İran hükümetinin yardımıyla Sivas ile Tokat arasından geçip Karaman vilayetine girmiş, İçel'de (Silifke) hükümetini ilan etmişti.

Bu sırada Molla'nın babası (Süleyman Bey) Tokat sancakbeyi idi. Kötü niyetli kimseler, Mustafa Bey'in Karaman vilayetine girmesini Süleyman Bey'in gizli yazışmalarına ve yardımına yorup ona suç isnat ederek İstanbul'a şikâyet etmişlerdi. Zavallı Süleyman Bey bu suçlamayla zincire vurularak İstanbul'a getirildi ve Yedikule'de hapsedildi.

905 [1499-1500] yılında Sultan Bayezid'in zaferle dönüşünde, uzun soruşturmadan sonra Hadım Ali Paşa'nın rica ve aracılığı üzerine Süleyman Bey affedilip serbest bırakıldı ve ders-i âmlık görevi kesilerek ders vermekten azledilen hayatı yazılan zatla birlikte Amasya'ya gönderildi. Varışından birkaç ay sonra öldü.

Kemal Paşazâde Ahmed Şâh Çelebi, hayatı daha önce yazılan amcasının oğlu İbrâhim Bey bin Halîl Bey'in evinde oturdu ve onun kızıyla evlendi; bir yandan ders okutmaya, öte yandan hocası Bahşî Efendi'nin tefsir ve hadis derslerinden faydalanmaya koyuldu. Böylece acılarını ve kederlerini yatıştırabildi. Yoksulluğa ve darlığa düştü.

907 yılı cemaziyelevvelinde [1501] Hadım Ali Paşa'nın sadrazam, birkaç ay sonra da Mü'eyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin Anadolu kazaskeri olduğunu haber alınca hazırlığını görüp 908 [1502] yılında yeniden İstanbul'a gitti.

Edirne'de "Taşlık Medresesi" diye tanınan Ali Bey Medresesi'nin boşaldığını işitip Rumeli Kazaskeri Hacı Hasanzâde Mehmed Efendi'den bu medresenin müderrisliğini istedi.

Âşık Çelebi bunun ayrıntısını "Tezkire-i Şu'arâ"sında şöyle anlatır: "O vakit Hacı Hasanzâde Rumeli kazaskeri, Mü'eyyedzâde Anadolu kazaskeri imiş. Hacı Hasanzâde merhuma karşı soğuk, Mü'eyyedzâde ise eski dostluk hakları sebebiyle ona iyilik eden biriymiş.

"Bu sırada Edirne'de Taşlık Medresesi boşalınca varıp istediğinde Hacı Hasanzâde: 'Medrese hevesinden geç, sana bir kadılık verelim; kabul etmekte ağırdan alma' der. Merhum kederli ve tasalı olarak Mü'eyyedzâde'ye gelip durumunu anlatır.

"Mü'eyyedzâde: 'Git, razı olmuş gibi görün; [kazaskerin] arz edeceği şey hayırlı olur' der. [Kemal Paşazâde] 'Onun sözüyle varıp kadılığa razı oldum' diye anlatır. Hacı Hasanzâde bu sözü gerçek sanıp ertesi gün padişaha kadılığı arz eder.

"Mü'eyyedzâde: 'Saadetli padişahım, o, büyük bir istidattır; çağın nadiresi, akranlarının üstündedir. Kadılıkla ziyan olmasın. Taşlık Medresesi boştur, ilimle meşgul olduğu için onu ona bağışlayın' diyerek türlü türlü destek verir; zamanın padişahı Sultan Bayezid de medreseyi ona verir."

Açıklamalar ve Araştırma

Metindeki Eski Kelimeler

  • kuyûd-ı resmiyye: resmî kayıtlar
  • allâme: çok bilgili büyük âlim
  • ya'sûb: önder, reis (aslı: arı beyi)
  • müctehid-i mensûb: bir mezhebe bağlı kalarak içtihat eden âlim
  • mevlid: doğum yeri, doğum
  • maskat-ı re's: doğup büyünülen yer
  • tilmîz: öğrenci
  • muâsır: çağdaş
  • ihsâs etmek: sezdirmek
  • tevsîk: belgeyle doğrulama
  • mücerred ve ârî: yoksun, çıplak
  • neşv ü nemâ: yetişip büyüme
  • hüccet-i şer'iyye: kadı mahkemesinin verdiği resmî belge
  • sitâyiş: övgü
  • merbûtiyyet: bağlılık
  • muhtasarât: medresede okutulan temel, kısa ders kitapları
  • mülâzım: bir büyük âlimin yanında staj görüp müderrisliğe aday olan kişi
  • ilhâd ve zendeka: dinden sapma ve zındıklık
  • techîl ve tezyîf: cahillikle suçlama ve küçümseme
  • sudûr-ı kirâm: devletin ve ilmiyenin en büyükleri (kazaskerler, vezirler)
  • matla': gazelin ilk beyti
  • mahlûl: sahibi ayrıldığı için boşalan görev

Doğum Yeri Tartışması Bugün Nerede Duruyor

Kemalpaşazâde'nin doğum yeri, Osmanlı biyografi geleneğinin en uzun süren tartışmalarından biridir ve Hüsameddin bu tartışmanın taraflarından biri olarak tarih yazımına geçmiştir. Doğum tarihi konusunda kaynaklar hemen hemen birleşir: Şerafettin Turan'ın yazdığı ansiklopedi maddesi bu tarihi 3 Zilkade 873 (15 Mayıs 1469) olarak verir; Hüsameddin'in babanın el yazısından aktarılan kayda dayandırdığı tarih ise iki gün sonrası, 5 Zilkade 873'tür. Doğum yeri için aynı madde, bazı kaynaklarda Tokat'ın, bazılarında Edirne'nin gösterildiğini, Amasyalı olduğunun da ileri sürüldüğünü söyler ve bu son görüş için doğrudan Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ni kaynak gösterir.

Tokat görüşünü en açık savunan İsmet Parmaksızoğlu'dur. Ona göre Edirne rivayeti, Kemalpaşazâde'nin bu şehirde yetişip ömrünün büyük bölümünü orada geçirmesinden doğmuştur; ailenin kökeni ve özellikle anne tarafından dedesi Küpelioğlu Muhyiddin Mehmed'in İran'dan gelip Tokat'a yerleşmiş olması ise Tokat rivayetini güçlendirir. Kemalpaşazâde'nin tarihinin VII. defterini yayımlayan Şerafettin Turan ise ne Tokat ne de Amasya görüşünü yeterli bulur. Dedenin Tokat'a yerleşmiş olmasının torunun da orada doğmasını gerektirmeyeceğini, babası Süleyman Çelebi'nin Tokat sancakbeyliğinin oğlunun doğumundan on yıl sonraya, 883'e [1478] düştüğünü belirtir. Dikkat çekicidir ki Turan bu tarihi Hüsameddin'den alır. Hüsameddin'in Amasya görüşüne gelince, Turan'a göre bir kimsenin bir şehri övmesi oralı olduğunu ispat etmez; nitekim İbn Kemal Edirne'yi ve hiçbir aile bağı bulunmayan Sinop'u da övmüştür. Turan, bütün kaynakların çocukluğunun Edirne'de geçtiğinde birleştiğini düşünerek, menşe bakımından Tokatlı olsa bile Edirne'de doğduğunu kabul etmeyi daha doğru bulur. Kemalpaşazâde'nin tarihinin başka defterlerini yayımlayan araştırmacılardan Ahmet Uğur Tokat'ı, Koji İmazawa Edirne ile Tokat'ı kuvvetle muhtemel sayar.

Fatih Erkoçoğlu, 2017'de Amasya'da sunduğu bildiride bu tartışmayı Hüsameddin'in tarihçiliği açısından ele almıştır. Erkoçoğlu'na göre Hüsameddin'e yöneltilen eleştiriler yalnızca Kemalpaşazâde'nin Amasya'yı övmesi meselesi üzerinde durmaktadır; oysa Hüsameddin bu övgüyü, Amasya Mahkemesi'nden verilmiş 875 ve 878 tarihli hüccetler, Halep tarihçisi el-Halebî'nin kaydı, babanın el yazısından aktarılan doğum notu ve Kemalpaşazâde'nin Amasyalılarla eski bağları gibi pek çok belgeden sonra yalnızca ek bir delil olarak sunmuştur. Erkoçoğlu, eleştirmenlerin Hüsameddin'in burada çevrilen VI. cilt metnini görmediklerini, yazarın elindeki belgeleri dönemin şartları içinde dikkatle değerlendirdiğini ve Fuad Köprülü'nün onun görüşüne gülmesinin Hüsameddin'i bu biyografiyi bu kadar geniş yazmaya yönelttiğini düşünür.

Bugün okurun gözünden kaçmaması gereken nokta şudur: Hüsameddin'in delillerinin en güçlüsü olan doğum notu, kendi dipnotunda itiraf ettiği gibi, numarasını kaydettiği notlar Taşmusluk yangınında yandığı için bir daha bulunamamıştır. İkdâm Gazetesi'nde yayımladığı hüccetler ise Süleyman Bey'in 875 ve 878'de Amasya'da bulunduğunu gösterir; bu, Turan'ın onun Amasya muhafızlığına tayinini 879'a [1474] koyan kaydından daha erken bir tarihtir ve 873'te doğan çocuğun babasının o yıllarda Amasya'da olduğu yolundaki çıkarımı güçlendirir. Ancak çocuğun nerede doğduğunu doğrudan ispat eden, bugün elde bulunan bir belge yoktur.

Aile Hakkında Farklı Kayıtlar

Ansiklopedi maddesi babası Süleyman Çelebi'nin İstanbul'da öldüğünü ve babası Kemal Paşa'nın İstanbul'da Eski Odalar civarındaki türbesine gömüldüğünü yazar. Hüsameddin ise Süleyman Bey'in 905'ten sonra Amasya'ya gönderildiğini ve birkaç ay sonra orada öldüğünü, dede Kemâleddîn Ahmed Paşa'nın da Amasya'da Yakub Paşa Camii'nin batısındaki türbesinde yattığını söyler. Bir dipnotunda İstanbul'daki "Kurşunlu Türbe"nin aslında 899'da ölen Vezir Kemâleddîn İsmâil bin Abdullah ed-Defterî'ye ait olduğunu, bu kişinin Kemalpaşazâde'nin dedesi olmadığını vakfiyelere dayanarak savunur. İstanbul'daki kayıtlar da konunun karışık olduğunu gösterir: Laleli'deki Kemalpaşa Mahallesi Vakıf Tahrir Defteri'nde "Kemal Paşa Türbesi Mahallesi" diye geçer; Hadîkatü'l-cevâmi' buradaki mescidin banisinin Kemal Paşa olduğunu ve orada gömülü bulunduğunu yazar, Ekrem Hakkı Ayverdi ise mahalledeki iki mescitten hiçbirinin Kemal Paşa tarafından yaptırılmadığını, Hadîka'nın bu konuda yanıldığını belirtir. Hüsameddin'in görüşünü destekleyen bir başka bilgi de Dukakinzâde Ahmed Paşa'nın 1515'te Amasya'da öldürüldükten sonra "İbn Kemal'in dedesi Kemal Paşa'nın Amasya'daki türbesine" gömülmüş olmasıdır; bu kayıt bugünkü ansiklopedide de yer alır. Metinde dedenin adı bir yerde "Kemâl Paşazâde" diye geçer; bağlamdan Kemal Paşa'nın kastedildiği açıktır.

Anne konusunda da bir ayrılık vardır. Mecdî ve ona dayanan bugünkü ansiklopedi maddesi, annenin Kazasker Küpelioğlu Muhyiddin Mehmed'in kızı olduğunu söyler. Hüsameddin ise Şakâyık'ın bütün nüshalarında Küpelioğlu için "iki kız kardeşi vardı" ibaresinin bulunduğunu, bunlardan birinin Hızır Beyzâde Hâce Sinan Paşa ile, diğerinin Süleyman Bey ile evlendiğini ileri sürerek anneyi Küpelioğlu'nun kız kardeşi sayar; adını çok aradığı hâlde bulamadığını da ekler.

Lütfî Hikâyesi Gerçek mi

Kemalpaşazâde'yi ilim yoluna sokan Molla Lütfî hikâyesi, bugünkü ansiklopedi maddesinde Taşköprizâde'nin "kendisinden naklettiği" bir olay olarak verilir: Sadrazam Çandarlı İbrâhim Paşa'nın meclisinde otuz akçelik Filibe müderrisi Molla Lütfî'nin akıncı kumandanı Evrenosoğlu Ahmed Bey'in üst tarafına oturduğunu görünce ilmiyeye geçmeye karar vermiştir. Hüsameddin ve ondan önce Cenâbî Mustafa Efendi bu hikâyeyi uydurma sayar. Hüsameddin'in dipnotta ileri sürdüğü kronoloji itirazı dikkate değerdir: hikâyeyi Moton seferine bağlayan Kâtib Çelebi'nin anlatımında, Moton seferi 905 Ramazanı ile 906 Muharremi (Nisan-Ağustos 1500) arasında yapılmış, Çandarlı İbrâhim Paşa ise bu tarihten önce ölmüş, Molla Lütfî de 900'de öldürülmüştü. Bu itiraz Kâtib Çelebi'nin tarihlemesini çürütür; fakat Taşköprizâde'nin aktardığı olayın daha önceki bir seferde geçmiş olma ihtimalini ortadan kaldırmaz. Hikâyenin Kemalpaşazâde'nin kendi ağzından aktarıldığı rivayeti, Hüsameddin'in "efsane" yargısını zayıflatan bir noktadır.

Molla Lütfî'nin İdamı ve Bir Mersiye

Kemalpaşazâde'nin ölümüne tarih düşürdüğü hocası Molla Lütfî, Tokat'ta doğmuş, Sinan Paşa'dan ve Ali Kuşçu'dan okumuş, Fâtih'in saray kütüphanesinde hâfız-ı kütüblük yapmış, Filibe, Edirne, İstanbul ve Bursa'da müderrislik etmiş bir âlimdir. Zındıklık ve dinden sapma suçlamasıyla yargılanmış, 25 Rebiülahir 900'de (23 Ocak 1495) Atmeydanı'nda boynu vurularak idam edilmiş, Eyüp'te Defterdar Mahmud Çelebi Mescidi yakınına gömülmüştür. Kaynakların hemen hepsi idamın asıl sebebini hasımlarının kıskançlığına bağlar; davaya bakan heyette Hatibzâde Muhyiddin Efendi ile Molla İzârî de vardır. Lütfî'nin idamına düşürülen tarihlerin hemen hepsi onu şehit olarak anar. Kemalpaşazâde'nin "Ve lekad mâte şehîd" mısraı da bu gelenektendir ve Hüsameddin'in, bu beyitlerin Hatîbzâde, İzârî ve dönemin kazaskerleri gibi davayla ilgili kişileri gücendirdiği yolundaki yorumu bu bakımdan yerindedir. Öte yandan Hatibzâde üzerine yazan bugünkü araştırmacılar, onun Lütfî'nin ölümüne fetva verdiği iddiasını makul bulmaz.

Mirza Ahmed: Göde Ahmed Bey

Âşık Çelebi'den aktarılan olayda ölüm haberi gelen "Mirza Ahmed", Akkoyunlu hükümdarı Göde Ahmed Bey'dir. Uzun Hasan'ın oğlu Uğurlu Mehmed ile Fâtih'in kızı Gevherhan Sultan'ın oğludur; babası öldürülünce Fâtih onu annesiyle birlikte İstanbul'a getirtmiş, Ahmed önce Fâtih'in, sonra dayısı II. Bayezid'in sarayında yetişmiş ve Bayezid'in damadı olmuştur. 1497'de II. Bayezid'in verdiği kapıkulu birliğiyle Akkoyunlu tahtına geçmiş, Haziran 1497'de Tebriz'de adına hutbe okunmuş, fakat bir yıl kadar sonra, 1497 kışında İsfahan yakınlarında emirlerinin ihaneti sonucu öldürülmüştür. Hüsameddin'in olayı 903'e [1497-98] koyması bu tarihle uyuşur. Hüsameddin dipnotta, Ahmed Mirza'nın Amasya'da Bayezid'in sarayında Kemalpaşazâde ile birlikte büyüdüğünü ve Çandarlı İbrâhim Paşa'nın Amasya'daki lalalıktan azline onun sebep olduğunu söyler; bu iki bilgiye başka kaynaklarda rastlanmadı.

Taşlık Medresesi'nden Şeyhülislamlığa

Madde, Kemalpaşazâde'nin Edirne'deki Ali Bey (Taşlık) Medresesi'ne tayiniyle sona erer; hayatının geri kalanı bir sonraki maddede anlatılır. Bugünkü kaynaklar bu ilk müderrisliğin otuz akçe yevmiyeli olduğunu ve Anadolu Kazaskeri Müeyyedzâde Abdurrahman'ın desteğiyle gerçekleştiğini doğrular; Âşık Çelebi'nin anlattığı kurnazca yardım bu kayıtla örtüşür. Aynı dönemde kendisine 33.000 akçe ihsan edilip Türkçe bir Osmanlı tarihi yazmakla görevlendirilmiştir; Amasya'yı öven satırların yer aldığı Tevârîh-i Âl-i Osmân bu görevlendirmenin ürünüdür. Kemalpaşazâde daha sonra Edirne kadılığı, Anadolu kazaskerliği ve Şaban 932'de (Mayıs 1526) şeyhülislamlık makamına yükselmiş, bu görevde iken 2 Şevval 940'ta (16 Nisan 1534) ölmüş ve Edirnekapı dışındaki Mahmud Çelebi Zaviyesi hazîresine gömülmüştür. Ölümüne düşürülen "İrtehale'l-ulûmu bi'l-Kemâl" (Kemal'le birlikte ilimler de göçtü) tarihi, çağdaşlarının ona verdiği değeri gösterir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 6. Cilt, s. 130–137. amasya.bel.tr

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

6. Cilt içindekiler

Karekod · QR code

Bu sayfanın karekodudur. A5 olarak yazdırıp asabilir ya da yapıştırabilirsiniz; okutan kişi doğrudan bu içeriğe ulaşır.

This QR code links to this page. Print it on A5 and post it anywhere; scanning it opens this content.