İçeriğe geç

Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar · İKİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL

Ahmed Şemseddîn Efendi-Kemâl Paşazâde (2)

Ansiklopedi · Amasya Tarihi, 6. Cilt, s. 138–142 • Hazırlayan: Doç. Dr. Recep Orhan ÖZEL - Doç. Dr. Metin HAKVERDİOĞLU

Özgün Metin

“Mü’eyyedzâde fırsat bulup tevârîh-i âl-i Osmân tedvîn olunmak lâzımdır. Molla İdris Fârisî ile tertip ediyor ama çün zuhurları diyâr-ı Rûm’da olmuşdur. Türkî dille [432] olunmak mühimdir.”

“Kemal Paşazâde du’âcınız ol hizmetin uhdesinden gelmeye kâdirdir. Ve fenn-i inşâ ve inşâda mâhirdir. Ve bu merâmın itmâmı bu asırda ancak ona münhasırdır. Pâdişâh fermân eder. Sa’âdetli pâdişâhtan çok demdir ki azl çekmişdir, fakirdir. Hâne-dâde-i ecdâdınız murabbâsıdır. Ona in’âm cebr-i kalb-i kesîrdir. Pâdişâhın Lalazâdesi olduğu cihetden pâdişâhın her ihsânına müstehakdır ve câize-i mukaddem olacak sebeb-i ihtimâm-ı kesîrdir, diye sevk eder. Pâdişâh otuz bin akçe dahi ihsân eder.” (Varak 40, 41)

Kemal Paşazâde Ahmed Şah Çelebi, Mü’eyyedzâdenin şu kadr-ı şinasâne sevk ve ta’rîfine ve pâdişâhın in’âm ve ihsânına karşı minnetdârâne bir şevk ile bu târihten itibâren Edirne’de bir taraftan tedrîs ve ifâzaya mülâzemet, diğer tarafdan “Târîh-i Âl-i Osmân” adlı eser-i bî nazîrini inşâ ve tahrîre bezl-i gayret etmeğe başladı.

911’de Üsküp şehrinde İshâk Paşa Medresesi müderrisi olup tebdîl-i âb u hevâ için oraya gitdi. [433] Çünkü gece ve gündüz çalışmaktan vücûduna oldukça bir za’f gelmiş, bu za’f da tebdîl-i âb u havaya lüzûm göstermiş, başka lütuflara bir zemîn olmuşdur. Bunu Âşık Çelebi şöyle anlatıyor:

“Sehl-i zemândan sonra Molla İdrîs, inşâ-i tevârihe tebdîl-i hava lâzımdır, diye izinle ze’âmeti olan Dobnice (Dobruca) nâm kasabaya varıp kâh onda kâh Sofya’da ikâmet eder.”

“Yine Mü’eyyedzâde, “Kemâl Paşazâde’ye tebdîl-i hava etmek için bir mansıb lâzımdır. Şöyle ki olmazsa kasd-ı himmete bahâne eder” diye Üsküp Medresesini arz eyler.³⁷ Sultân Bâyezîd-i merhûm ki ehl-i me’âlî ve me’ânîdir. Ma’arifetde ve saltanatda ol iki, Bâyezîd-i evvele sânîdir. Molla-yı ma’lûm edinip her zamânda ağır hil’atler ve fâhir-i câ’izeler lütuf ve ihsân buyurup şefkat eder. Merhûm onda ilm ü kemâle meşgûl olur. Her fenne himmet eylese cüz’î teveccühle husûl-ı mevsûl olur.”

Bununla beraber Üsküp havâlisinde büyük bir ze’âmet, yanî çiftlik ihsân edilip kâh Üsküp’te, kâh Edirne’de ikâmet ederek târîhini itmâma çalıştı. Molla [434] İdrîs-i Bitlîsi’ye “Heşt Behişt” adlı târîhini inşâ ve itmâm için her ne lutf edildiyse Kemâl Paşazâdeye de onun mümâsili, belki fâzılı verildi.

Bundan sonra tâlihi parladı. 912’de Edirne’de Halebî ve 913’de Üç Şerefeli Medreseleri uhdesine tevcîh edilerek zamîme-i revâbiti kılındı. 914’de İstanbul’a celb edilip Sultân Fâtih’in sekiz medresesinden biri, ya’nî sahn-ı semâniyye müderrisliğine nâil oldu. Mü’eyyedzâde Abdurrahmân Efendi ile hem bezm olarak musâhabât-ı ilmiyye koyuldu.

917’de Yeniçerilerin ibrâmıyla azledilen Mü’eyyedzâde Efendi’nin inzivâsı üzerine Edirne’de Sultân Bâyezîd Medresesi müderrisi olup İstanbul’dan uzaklaştı. Bu suretle yakasını a’dâsının elinden kurtardı.

918’de Sultân Selîm Hân-ı Evvelin cülûsundan az sonra yine Rumeli Kazaskesi olan Mü’eyyedzâde Abdurrahman Efendi’nin sevk ve tarifiyle Edirne kadısı oldu. 921 senesi şa’bânında Mü’eyyedzâde mütekâid olup yerine [435] sadr-ı Anadolu Zeyrekzâde Rükneddîn Efendi Rumeli Kazaskeri oldukta bunun yerine Anadolu Kazaskeri oldu.³⁸

923’de Sultân Selîm Hân ile Mısır ve Arabistan seferine beraber gidip geldi. Azîmet ve avdetde Molla’nın hayli nevâdiri dillerde destân oldu. Fedâ’il-i ilmiyyesi Sultân Selîm’in nazar-ı dikkat ve istihsânını celb ederek büyük hürmetler gösterdi.

925’de erbâb-ı hased ü nifakın bir takım tezvîrâtı üzerine azl ü teftîş edilip yerine Fenârîzâde Muhyiddîn Mehmet Şâh Efendi Anadolu Kazaskeri³⁹ olmakla beraber müşârün-ileyhin teftîşine me’mûr oldu. Teftîşi aylarca sürdü. Hitâmında berâ’eti zuhûr etdi.

926 senesi evâilinde Sultân Selîm Hân, müşârün-ileyhi kendi talebi üzerine yevmî yüz akçe vazîfe-i tekâ’üdle Edirne’de Dâru’l-hadîs Medresesi müderrisi nasb etdiğinden oraya gidip ihtiyar-ı uzlet ederek tedrîs ve te’lîfâta koyuldu.

927’de merhûm Sultân Süleyman’ın sır-kâtibi olup Edirne’de [436] Sultân Bâyezîd-i Sânî evkâfına mütevellî ta’yîn edilen Amasyalı Refîkî Çelebi Edirne’ye geldikte Kemâl Paşazâde ile şîr ü şeker, hem-bezm-i şi’r ü edeb olup iki hemşehrî birbiriyle dem-güzâr oldu. (Tezkire-i Hasan Çelebi)

928’de Sultân Süleyman Hân Kânûnî müşârün-ileyhe Edirne’de Sultân Bâyezîd-i Sânî müderrisliğini ihsân edib 930’da İstanbul’a celb ile Sultân Fatih medreselerinden birini verdi. 932’de Şeyhülislâm Amasyalı Zenbilli Ali Efendi’nin irtihâline binâen Şeyhülislâm ve müşkil-şâ-yı enâm oldu.

Sekiz yıl makâm-ı celîl-i fetvâda neşr-i füyûzât edib ins ü cin tarafından arz edilen mesâ’il ve müşkilâtı nusûs-ı şer’iyye ile hal ve iftâ ederek “Müfti’s-sekaleyn” unvânını aldı. Bu unvân, meşâyih-i İslâmiyye arasında yalnız kendisine hâs olarak verildi.

Kemal Paşazâde meşâyıh-ı sûfiyyenin ulemâsına pek ziyâde ri’âyet ederdi. Hâssaten Nakşibendiyye Şeyhi ve Emîr Buhârî dâmâdı Amasyalı eş-Şeyh Mahmûd Çelebi⁴⁰ ile Halvetiyye Şeyhi [437] ve Ebu’s-suûd Efendi’nin eniştesi olan Amasyalı Mü’eyyedzâde Abdurrahîm Efendi’nin meclislerine sık sık giderdi.

İftâ ve te’lîf ile gece gündüz fevkalâde iştiğâl ederek 940 senesi şevvâlinin ikinci günü zevâl vaktinde kemâlî zevâle münkalib olarak şems-i vücûdı üfûl ve dâr-ı kudse kufûl etdi. Edirne kapısı hâricinde müşârün-ileyh Amasyalı eş-Şeyh Mahmûd Çelebi zâviyesi ittisâlinde kâin hazîrede Mahmûd Çelebi yanında medfûndur.⁴¹

Şu’arâdan biri târîh-i vefâtını şöyle yazmışdır.

Şems-i burc-ı kemâl ü çarh-ı ulûm
Gitdi ukbâya rahmet ide Gafûr
Cennet-i Adn ola makâmı ânın
Abdi gılmân ola kenizini hûr
Geldi ilhâm-ı hak ile târîh
Kabr-i Ahmed müdâm ola pür-nûr
(302+53+85+42+202+256=940)

Diğer

Göçüben gitdi rükn-i a’zam-ı fazl
Gör sebâtını bî-bekâ kasrın
Fevt-i mollaya dediler târîh
Vây gitdi Kemâli bu asrın
(17+434+101+8+380= 940)

Diğer

Ol bârgâha vardı İbn Kemâl Paşa
(37+234+221+53+91+304=940)

Diğer

Geçip müftî-i bekâya azm kıldı
(31+530+118+117+144=940)

[438] Şakâyık mütercimi Mecdî Mehmed Efendi diyor ki; “Merhûm-ı merkûmun mezârına “Hâzâ makâmu Ahmed” ve kefenine “Hiye âhiru’l-libâs” târîh vâki’ oldu. Mûmâ ileyh Mevlânâ Hazretlerinin kerâmâtındandır ki zamân-ı ihtizârında “Yâ Ehad! Neccinâ mimmâ nehâf (940)” (Ey bir olan Allah’ım! bizi korktuklarımızdan kurtar) diye buyurmuşlar imiş. Ba’de’l-vefât hesap olunup târih vâki’ oldu.”

Âşık Çelebi Tezkiresinde Mevlânâ-yı müşârün-ileyhin târîh-i vefâtını 941 senesi şevvâlinin ikinci günü diye tesbît etmektedir. Âlî Bey “Künhü’l-Ahbâr”ında bunu tahtıe ederek diyor ki:

“Ammâ Mevlânâ-yı Âşık “Meşâirü’ş-Şu’arâ”sında sene ihdâ ve erbaîn ve tis’ımi’e şevvâlinin ikinci günü fevt oldu diye naketdi. Hâlâ ki merhûm zâtının “Mâte’n-nıhrîr” ve kefenine “Hiye âhiru’l-libâs” ve mezâr-ı şerîfine “Hâzâ makâmu Ahmed” târihleri dokuz yüz kırka mahsûb etdiğini ne bildi ve ne esahhını akletdi.

“Bârî târihlerle bir satırda yazmamış olsa ve mabeyninde bir iki sahîfe geçmesi hasebiyyetiyle Âşık’ın nisyânına haml olunsa câiz idi⁴² ve bi’l-cümle sûr-ı İstanbul’dan Taşra Edirne kapısı [439] semtinde ve meşâyıh-ı Nakşibendiyye’den Şeyh Mahmûd Çelebi zâviyesinin hazîresinde medfûn ve genc-i nihân gibi ka’r-ı hâk-ı siyâha makrûndur.” (Varak 258)

Etrâf-ı erba’ası taşdan duvar ve parmaklıkla muhât olan bu hazîre zâviyenin cenûb-ı şarkıyyesinde olup derûnunda Şeyh Mahmûd Efendi ve sağ tarafında Kemal Paşazâde Ahmed Şâh Çelebi medfûndur. Yol üzerinde bulunan Şark duvarının orta ve yüksek yerinde şu kitâbe mahkûkdur:

هذا قبر مفتى الثقلين أحمد بن سليمان بن كمال الشهير بابن كمال پاشا نور هللا مزاره.انتقل إلى جوارهللا تعالى يوم

الخميس ثانى شوال المكرم لسنة أربعين وتسع مأة 43.

Bu kitâbe gösteriyor ki müşârün-ileyh Ahmed Şemseddîn Efendi, 940 senesi şevvâlinin ikinci perşembe günü vefât etmişdir.

Bu hazîrenin etrâfına taş duvarı yaptıran zât, kendisinin mu’îdliğinden Şam ve Mısır mollası olup 950’de Kütahya’da vefât eden Mevlânâ Muhyiddîn [440] Mehmed Bey’dir. “İrtehale’l-ulûm bi’l-kemâl (639+177+124=940)” terkîbi de müşârün-ileyhin târîh-i vefâtıdır. Hazret-i Şeyhülislâm’ın bir mahdûmu İbrâhim Çelebi ile bir kerîmesi Safiyye Hâtun malûm olabildi. Kerîmesini üstâz ve hâmîsi Mü’eyyedzâde Abdurrahman Efendi’nin mahdûmu Abdülvehhâb Efendi’ye verip onu kendisine dâmâd ve mu’îd etmişdi. Kayınbiraderi kibâr-ı kudâtdan Fahreddîn Mehmed Efendi’dir. Fetvâ emîn ü kâtibi de Aşçızâde Hasan Çelebi’dir.

Hazretin fazl ü kemâlini anlatmak için her ilim ve fende gayet mâhir, muhakkik, fâzıl, mütebahhir, müdekkik bir allâme-i kâmildir, demeye hâcet yoktur. Çünkü her ilim ve fenne âid âsâr u mü’ellefâtı, her türlü tarîfin fevkinde olan fezâil ve kemâlâtına birer şâhid-i âdildir.

Bununla beraber gayet müteşerri’, müttekî, zâhid, kâni’, âbid, tab’an gayet latîf, nâzik, hazır cevap, gayet zekî, serîu’l-intikâl, hâfızası mükemmel, karîhası ceyyid, meâni-i latîfe icâdında bî misil bir şâir ve münşi-i [441] ekmeldi. Fuzalâyı ve onlarla münâzarayı pek sever, münâzarada kavî ve müşkil-pesendâne hareket eder, muğâlatayı bilir, hakîkat-i ilmiyye şekline sokar, rakîbini herhalde ilzâm ve iskât eylerdi. Bunun için fuzalâ kendisiyle münâzaradan, sudûr u erkân-ı ilmiyyede musâhabeden çekinirdi. Ecvibe-i müskitesi pek gâlibdi. Bundan dolayı sudûr u erkândan çoklarını gücendirmişdi.

Merhûm iki şeyden fevkalâde zevk almıştı: Biri tedrîs ve ifâde, diğeri de mütâlaa ve te’lîf. Bunlardan bir an hâlî kalmaz, âdetâ uyumaz, yorulmaz, muttasıl okur, okutur ve yazardı. Bunun için âsâr ve mü’ellefâtı pek çoktu.

Âlî Bey “Künhü’l-ahbâr”ında diyor ki, “Bâ-husûs ki, bir an te’lîfden hâlî değilmiş. Ve şebb u rûzunda altı sa’atden ziyâde istirâhatleri az vâki olmuş, hatta vefâtı hâlinde mecmu-ı müsannefâtını görüp görmüşler ve tahmîn-i sahîhle bu hususu tahkîke irgürmişler ki: [442]

“Te’lîfe mübâşeretleri gününden vefâtları târîhine gelince gün başına bir cüz’ün te’lîfi rast gelmiş. Lâsiyyemâ eyyâm-ı maraz ve hengâm-ı tadîlât ve ibâd ve hidmât-ı dîvâniyyeye masrûf olan evkât bile hisâba gelmiş. Bu mana hiçbir mü’ellif hakkında hüveydâ değildir. Kerâmetle olan tayy-ı zamân mümkün olduğu gibi velâyetle imtidâd-ı zaman haml olunmaktan gayrı cevabla kâbil-i inhâ değildir.

“Eğerçi ki müsvedde evrâkında kalıp beyâza çıkmayan âsârına nihâyet yoktur. Vâlâ beyne’l-ulemâ zuhûr u şübu’ bulan müellefâtı dahi gayetle çoktur.” Hülâsa Âlî Bey’in dediği gibi Devlet-i Osmâniyye’nin değil, Anadolu’da zuhûr eden hükûmât-ı İslâmiyye’nin teşekkülünden beri misl ü nazîrî gelmemiş bir allâme-i müfred idi.

Mü’ellefâtından Tefsîr-i şerîf-i Kur’ân-ı Kerîm, Hâşiye-i Keşşâf, Şerh-i Hidâye, Hâşiye-i Telvîh, usûlden Sadru’ş-şerîanın tavzîhini ıslâha dâir Tağyîrü’t-Tenkîh ki bir metin ile şerhini hâvîdir.⁴⁴ Hidâye ve şürûh u havâşîsi mesa’ilini câmi-i izâh ve ıslâh ki metin ve şerhi hâvîdir. [443]

Hadîsten Şerh-i Meşârık, Kelâm’dan Tecrîd ve Şerhini câmi Tecvîdü’d-Tecrîd, Meânîden Islâhu’l-miftâh ve şerhi, Hâşiye-i Şerh-i Miftâh’ı Seydî, Tûsî ve Hocazâde’nin Tehâfütü’l-felâsife kitaplarının hâşiyesi, ferâizden metin ve şerhi câmi’ bir kitâb, Türkçe “Târîh-i âl-i Osmân”, Fârisî dilinde Nigâristân, Nazîre-i Gülistân, Dekâyıku’l-Hakâyık, Mecmû’atü’l-lüğât, Türkçe manzûme-i Yûsuf ve Züleyhâ, Dîvân-ı eş’âr, Münşe’ât, mesâil-i müşkile hakkında yüzlerce resâil⁴⁵ yüzlerce kitablara ta’lîkâtı⁴⁶ meşhûrdur.

Mütercim-i Şakâyık Mecdî Efendi “Terceme-i Şakâyık” da şöyle diyor: (s.384) “Ve bilcümle cümle-i tesânîf-i bedî’ası memâlik-i Arab ve Acemin sanâdîd-i ulemâsı ve bûm-ı Rûmun esâtiz ü fuzalâsı yanında makbûl ve mu’teberdir. Ol nıhrîr-i bedîu’t-takrîrin tahrirde tedbîrine her hırr u âkil bende-i şîfte olup halk-ı halk-ı âlem onun nefâsâtı nefes-i aklâm-ı müşkîn erkâmını evrâk-ı kâfûr-ı fâm ve misk-i hitâm içre derc etdiğinden sonra hırz-ı cân ve ta’vîz-i bend-i cinân yerine hızâne-i ceybinden ihrâc etmeyip sübha-i ebrâr gibi elden düşürmezlerdi. [444]

Şiir
تصانيفه بين التصانيف كلها
كشمس الضحى فى أسود حالك 47
ليحيي رميم العلم بعد وفاته
فأصبح فى اإلتقان أتقن حابك
بلفظ متينللحقايق شارح
ومعنى مبين للغوامض ناهك⁴⁸“

Yine Mecdî Efendi bu sahîfede diyor ki: “Mevlânâ Kemâl Paşazâdenin telâmizesinden olan sikât-ı kudâtdan birinden mesmudur ki bir gün evlâd-ı Arabtan bir hıbr-ı fâhir meclis-i şerîflerine hâzır olup diyâr-ı Mısr’ın ulemâsından arz-ı hedâyâ-yı tehâyâ-yı bedîa eyledikten sonra celâil-i mesâil-i fünûn-i mütedâvileden ve bedâyi-ı revâyi-ı ulûm-ı garîbeden ba’zı mevâkı-ı müşkileyi iştikâl edib e’âlî ahâlî-yi Arab cenâbınızdan ol muhal-i müşkilenin hal olunmasını iltimâs eylediler. Bu müşkilât-ı fünûn-ı mu’addalayı hâvî bir kitab ibrâz eyledi.

Fâzıl-ı mezbûr ol kitâba im’ân-ı nazar ile bir gece nazar eyleyip her mevzı-ı işkâl-âmiz ve mevzı-ı i’dâl-engizde kelimât [445] pür nikat ve ibârât ba-isti’arât ile mahalline münâsip mücmel ve mufassal ve muhtasar ve mutavvel bi-tarîkı’l-hal cevâb-ı bâ-savâb ifâda buyurduktan sonra ale’s-sabâh zikrolunan berîd-i nîk nüvîde kesret-i iştiğâl-i eşgâl-i fetvâ ile şekvâ suretinde itizâr-ı ol kitâb-ı hall-i intisâbı redd ü teslîm eyledi.”

Gülistân-ı Sa’dî ve Bahâristân-ı Câmiye nazîre olarak te’lîf eylediği “Nigâristân”ın mukaddimesinde şu kıt’ayı yazmışdır.⁴⁹

بهارستان نكارستان ما نيست
و ليكن چون نكارستان ما نيست
كلستان كتاب مانه هر باب
به از كلهاى رنكين معا نيست

Yûsuf ve Züleyhâ kıssasını hâvî manzûmesi binlerce beyti hâvî ve gâyet metîndir. Yalnız bu manzûmesi başlıbaşına bir âlem-i edebiyyâtdır. Hele sekiz defteri hâvî “Târîh-i âl-i Osmân”ı, Türk Edebiyatında kendine hâs bir üslûb-ı latîfe mâliktir. Mevlânâ İdrîs’in “Heşt Behişt”i, “Târih-i âl-i Osmân”ın yanında târih değil, bir münşe’ât mecmûası şeklinde kalır.

Merhûmun eş’ârı pek çok ve gayet bedîdir. [446] Bedâyi-i eş’ârından bir kısmını da yazmak isterdim. Ancak terceme pek uzadı. Bu kısmı hazfe malesef mecbûr oldum. Şunu da arz edeyim ki merhûm, Acem diline etdikleri hizmetlerden bir kısmını Türk diline lutf etseydi, pek çok istifâde ederdik.

Dipnotlar

  • 37 Çünkü 911’de Rumeli kazaskeri Hacı Hasanzâde Mehmed Efendi vefât edip Mü’eyyedzâde Abdurrahman Efendi Rumeli Kazaskeri olmuştu.
  • 38 Feridun Ahmed Bey münşe’âtında böyle yazılıdır.
  • 39 “Terceme-i Şakâyık” (s.387) da müşârün ileyhin azl ve teftişi 925 olarak tespit edilmişdir. Halefi Mehmed Şâh tercemesinde mezkûrdur.
  • 40 Eş-Şeyh Mahmûd Çelebi. “el-Ikdü’l-manzûm fî ulemâi’r-Rûm” adlı eser-i matbûda Amasyalı olduğu musarrahdır.
  • 41 Kemal Paşazâde ile Şeyh Mahmûd Çelebi, adeta tev’em denecek kadar birbirini pek sever iki hem-şehrî; ikisi de Amasyalı oldukları kabir arkadaşlığından da anlaşılabilir. Böyle olmasaydı, Ebû Eyyüb Ensârî civârında medfûn olan velî-nimeti Mü’eyyedzâde Abdrrahman Efendi’nin yanına defn edilirdi. O da hem-şehrîsi idi.
  • 42 Âşık Çelebi, gâliba benim gibi dalgın bir zât olmalıdır. Her halde Âlî Bey’in şiddetli itâbına lâyık değildir. Çünkü Âlî Bey’in eserlerinde de bu gibi ufak tefek sehv ü hatalara tesâdüf edilmektedir.
  • 44 Bu kitâbı güzel bir sûrette matbû’dur. Telvîh okuduğumuz esnâda hayli işime yaramıştı.  Lüğât-ı Arabiyyeyi zebân-ı Fârisi ile terceme ve cem edip “Muhîtu’l-luğa” demişdir.
  • 45 Bu risâlelerin kısm-ı azamı iki cild üzre matbudur. Herbiri şâyân-ı ehemmiyet-i mesâil-i dakikadan birinin hâl ve izâhını hâvîdir.
  • 46 Bu kadar te’lifât arasında şâyân-ı dikkattir ki müverrih Ebu’l-Mehâsin Yusuf bin Tagriberdi’nin “en-Nücûmü’z-Zâhire fî Ahvâl-i Mısır el-Kahire” adlı mücelledâta bâliğ eser-i kebîrini ve fenn-i tıbdan “Rücû’u’ş-Şeyh ilâ sıbâh” nâm kitâbı da Türkçe’ye tercüme etmişdir.
  • 49 Nigâristân adlı eseri gayet güzel bir ta’lik ile yazılmış olarak Nur-ı Osmâniye Kütübhanesinde iki nüshası vardır. Müşârün ileyhin şu kıt’ası meşhurdur: Telef kılma be-ğâyet sakla malı Ki zîrâ malı gâyet saklamalı Kemâl ü fazl olupdur şimdi makbul Kemâlin dahi mal oldı me’âli
  • 25 Merhûm diyor ki: “Amasya ihtişâm ve zînette Mısır ve Nîl’in hem ayârıdır” diyemem. Amasya bir cennettir. Irmağı da o cennetin selsebîlidir. Irmağının her tarafı bağlar ve bahçelerle müzeyyendir. Üzerindeki dolaplar daimâ dönerek çarh-ı feleğe benzer. Havâlisinde köyler ve mezra’alar o kadar çokdur ki, en aşağı yurdu ve kazâsı zer’iyyât ve zîneti mükemmel ve mergûb olan Merzifon kasabasıdır. Merzifon avâm dilinde Merzefân, Marsivân denmektedir.
  • 31 Kemâl Paşazâde bu beyitleri tanzîm ederek bazı yârânına vermiş, sadr-ı kirâmdan çekindiği münâsebetle kâili gizlenmişti. Fakat Lütfi Efendi’nin lisânından bîzâr olan a’dâsı bu beyitleri ancak Kemâl Paşazâde’nin yaptığına kâni olmuşlardı. Çünkü müşârün ileyhin şir u inşâda mahâreti bütün sudûr-ı ulemâ arasında müsellemdi.
  • 43 “Bu, Kemalpaşazâde diye tanınan, ins ü cinnin müftüsü Ahmed bin Süleyman bin Kemal’in kabridir. Allah kabrini pürnûr eylesin. 940 yılında Şevval ayının ikisinde Perşembe günü Cenâb-ı Hakk’a irtihal etmiştir.” (Haz.)
  • 47 “Fî yevmi esvedi Hâlik” olsa gerek. Yoksa vezin düşüktür. 48 Tüm eserlerin içinde onun eserleri Zifiri karanlıkta sanki sabah güneşi Ölümünden sonra diriltsin diye ilmi Oldukça sağlam dokudu hep bilgileri Sağlam lafızlarla şerhetti hakikatleri Açık manalarla beyân etti müşkilleri (Haz.)
Araştırma Makalemiz Editör: Mevlüt Erdem Öztürk

Günümüz Türkçesiyle

"Müeyyedzâde fırsat bulup şöyle der: Osmanoğulları'nın tarihinin derlenip yazılması gereklidir. Molla İdrîs Fârisî ile (Farsça olarak) düzenliyor; ama bu hanedan Rum diyarında (Anadolu'da) ortaya çıktığına göre, tarihlerinin Türkçe yazılması önemlidir."

"Dua edeniz Kemalpaşazâde bu hizmetin üstesinden gelmeye muktedirdir. Yazı sanatında ve inşada (süslü nesirde) ustadır. Bu amacın tamamlanması bu çağda ancak ona özgüdür. Padişah ferman buyursun. Saadetli padişahın hizmetinden uzun zamandır uzak kalmıştır, yoksuldur. Sizin atalarınızın hanesinde yetişmiştir. Ona ihsanda bulunmak kırık bir gönlü onarmak olur. Padişahın lalasının oğlu (torunu) olması bakımından padişahın her ihsanına layıktır; peşin verilecek bir ödül de onun büyük bir gayretle çalışmasına sebep olur, diye padişahı yönlendirir. Padişah otuz bin akçe de ihsan eder." (Varak 40, 41)

Kemalpaşazâde Ahmed Şah Çelebi, Müeyyedzâde'nin değer bilir bu yönlendirmesine ve tanıtmasına, padişahın da bağış ve ihsanına karşı minnet dolu bir şevkle, bu tarihten itibaren Edirne'de bir yandan ders verip ilim yaymaya devam etti, öte yandan "Târîh-i Âl-i Osmân" adlı eşsiz eserini kaleme almaya ve yazmaya gayret göstermeye başladı.

911 [1505-06] yılında Üsküp şehrindeki İshak Paşa Medresesi'nin müderrisi olup hava değişimi için oraya gitti. Çünkü gece gündüz çalışmaktan vücuduna epeyce bir zayıflık gelmiş, bu zayıflık da hava değişimini gerekli kılmış, bu durum başka lütuflara da zemin hazırlamıştı. Bunu Âşık Çelebi şöyle anlatıyor:

"Kısa bir süre sonra Molla İdrîs, tarih yazmak için hava değişimi gereklidir diyerek izinle, zeametinin bulunduğu Dobnice (Dobruca) adlı kasabaya gidip kâh orada, kâh Sofya'da oturur."

"Yine Müeyyedzâde, 'Kemalpaşazâde'ye hava değiştirmesi için bir görev gereklidir; böyle olmazsa bunu gayretini gevşetmeye bahane eder' diyerek Üsküp Medresesi'ni (padişaha) arz eder. Rahmetli Sultan Bâyezîd yüksek gayeler ve ince anlamlar ehli bir hükümdardır; marifette ve saltanatta, bu iki alanda ilk Bâyezîd'in ikincisidir. Adı geçen mollayı tanıyıp her zaman ağır hilatler ve değerli ödüller bağışlayarak ona şefkat gösterir. Rahmetli de orada ilim ve olgunlukla uğraşır. Hangi ilme gayret etse, küçük bir yönelişle onu elde eder."

Bununla birlikte Üsküp yöresinde büyük bir zeamet, yani çiftlik bağışlanarak kâh Üsküp'te, kâh Edirne'de oturup tarihini tamamlamaya çalıştı. Molla İdrîs-i Bitlisî'ye "Heşt Behişt" adlı tarihini yazıp tamamlaması için ne lütuf yapıldıysa, Kemalpaşazâde'ye de onun benzeri, belki daha fazlası verildi.

Bundan sonra talihi parladı. 912 [1506-07] yılında Edirne'deki Halebî ve 913 [1507-08] yılında Üç Şerefeli medreseleri ona verilerek maaşına eklendi. 914 [1508-09] yılında İstanbul'a çağrılıp Fâtih Sultan Mehmed'in sekiz medresesinden biri olan Sahn-ı Semân müderrisliğine erişti. Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi ile meclis arkadaşı olarak ilmî sohbetlere daldı.

917 [1511-12] yılında Yeniçerilerin ısrarıyla azledilen Müeyyedzâde Efendi'nin köşesine çekilmesi üzerine Edirne'deki Sultan Bâyezîd Medresesi'ne müderris olup İstanbul'dan uzaklaştı. Böylece yakasını düşmanlarının elinden kurtardı.

918 [1512] yılında Sultan I. Selim Han'ın tahta çıkışından az sonra, yine Rumeli kazaskeri olan Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin yönlendirmesi ve tanıtmasıyla Edirne kadısı oldu. 921 yılının Şaban ayında [Eylül 1515] Müeyyedzâde emekliye ayrılıp yerine Anadolu kazaskeri Zeyrekzâde Rükneddîn Efendi Rumeli kazaskeri olunca, onun yerine Anadolu kazaskeri oldu.

923 [1517] yılında Sultan Selim Han ile Mısır ve Arabistan seferine gidip geldi. Gidişte ve dönüşte Molla'nın pek çok nükteli sözü dillerde destan oldu. İlmî erdemleri Sultan Selim'in dikkatini ve beğenisini çekti; padişah ona büyük hürmet gösterdi.

925 [1519] yılında kıskanç ve iki yüzlü kişilerin birtakım iftiraları üzerine azledilip soruşturmaya uğradı; yerine Anadolu kazaskeri olan Fenârîzâde Muhyiddîn Mehmed Şah Efendi, onun soruşturulmasıyla da görevlendirildi. Soruşturma aylarca sürdü. Sonunda aklandığı ortaya çıktı.

926 yılının başlarında [1520] Sultan Selim Han, kendi isteği üzerine onu günde yüz akçe emeklilik maaşıyla Edirne'deki Dârülhadis Medresesi'ne müderris atayınca oraya gidip inzivayı seçti; ders vermeye ve eser yazmaya koyuldu.

927 [1521] yılında rahmetli Sultan Süleyman'ın sır kâtibi olan ve Edirne'de Sultan II. Bâyezîd vakıflarına mütevelli tayin edilen Amasyalı Refîkî Çelebi Edirne'ye geldiğinde, Kemalpaşazâde ile şekerle süt gibi kaynaşıp şiir ve edebiyat meclislerinde buluştular; iki hemşehri birbiriyle hoş vakit geçirdi. (Hasan Çelebi Tezkiresi)

928 [1522] yılında Kanûnî Sultan Süleyman Han ona Edirne'deki Sultan II. Bâyezîd Medresesi müderrisliğini verdi; 930 [1524] yılında İstanbul'a çağırarak Fâtih medreselerinden birini verdi. 932 [1526] yılında Şeyhülislam Amasyalı Zenbilli Ali Efendi'nin ölümü üzerine şeyhülislam ve halkın müşküllerini çözen kişi oldu.

Sekiz yıl yüce fetva makamında feyiz yayıp, insanlar ve cinler tarafından sunulan meseleleri ve güçlükleri şeriatın açık hükümleriyle çözüp fetvaya bağlayarak "Müfti's-sekaleyn" (insanların ve cinlerin müftüsü) unvanını aldı. Bu unvan İslam şeyhülislamları arasında yalnız ona özgü olarak verildi.

Kemalpaşazâde sûfî şeyhlerinin âlim olanlarına çok fazla saygı gösterirdi. Özellikle Nakşibendiyye şeyhi ve Emîr Buhârî'nin damadı Amasyalı eş-Şeyh Mahmûd Çelebi ile Halvetiyye şeyhi ve Ebüssuûd Efendi'nin eniştesi Amasyalı Müeyyedzâde Abdurrahîm Efendi'nin meclislerine sık sık giderdi.

Fetva vermek ve eser yazmakla gece gündüz olağanüstü bir şekilde uğraşırken 940 yılı Şevval ayının ikinci günü [16 Nisan 1534] öğle vaktinde olgunluğu zevale döndü; varlığının güneşi battı ve kutsal yurda (ahirete) göçtü. İstanbul'da Edirnekapı'nın dışında, adı geçen Amasyalı eş-Şeyh Mahmûd Çelebi'nin zaviyesine bitişik hazirede, Mahmûd Çelebi'nin yanında gömülüdür.

Şairlerden biri ölüm tarihini şöyle yazmıştır:

Şems-i burc-ı kemâl ü çarh-ı ulûm
Gitdi ukbâya rahmet ide Gafûr
Cennet-i Adn ola makâmı ânın
Abdi gılmân ola kenizini hûr
Geldi ilhâm-ı hak ile târîh
Kabr-i Ahmed müdâm ola pür-nûr
(302+53+85+42+202+256=940)

Anlamı: Olgunluk burcunun ve ilimler göğünün güneşi ahirete gitti; Gafûr olan Allah ona rahmet etsin. Adn cenneti onun makamı olsun; kulu cennet gençleri, cariyesi hurîler olsun. Hakkın ilhamıyla tarih geldi: Ahmed'in kabri daima nurla dolu olsun.

Bir başkası

Göçüben gitdi rükn-i a'zam-ı fazl
Gör sebâtını bî-bekâ kasrın
Fevt-i mollaya dediler târîh
Vây gitdi Kemâli bu asrın
(17+434+101+8+380= 940)

Anlamı: Erdemin en büyük direği göçüp gitti; şu kalıcılığı olmayan sarayın (dünyanın) sağlamlığına bak. Mollanın ölümüne şu tarihi söylediler: "Eyvah, bu çağın Kemâl'i (olgunluğu) gitti."

Bir başkası

Ol bârgâha vardı İbn Kemâl Paşa
(37+234+221+53+91+304=940)

Anlamı: İbn Kemal Paşa o yüce huzura vardı.

Bir başkası

Geçip müftî-i bekâya azm kıldı
(31+530+118+117+144=940)

Anlamı: Müftü (bu dünyadan) geçip ebedî âleme yöneldi.

Şakâyık mütercimi Mecdî Mehmed Efendi diyor ki: "Rahmetlinin mezarı için 'Hâzâ makâmu Ahmed' (Bu, Ahmed'in makamıdır), kefeni için 'Hiye âhiru'l-libâs' (Bu, son giysidir) ibareleri tarih düştü. Adı geçen Mevlânâ hazretlerinin kerametlerindendir ki can çekişirken 'Yâ Ehad, neccinâ mimmâ nehâf (940)' (Ey bir olan Allah'ım, bizi korktuklarımızdan kurtar) demiş; ölümünden sonra hesaplanınca bunun da tarih düştüğü görülmüş."

Âşık Çelebi Tezkiresi'nde Mevlânâ'nın ölüm tarihini 941 yılı Şevval ayının ikinci günü olarak kaydeder. Âlî Bey "Künhü'l-Ahbâr"ında bunu yanlış bularak şöyle der:

"Ama Mevlânâ Âşık 'Meşâirü'ş-Şuarâ'sında, dokuz yüz kırk bir yılı Şevval ayının ikinci günü öldü diye aktardı. Oysa rahmetlinin kendisi için söylenen 'Mâte'n-nıhrîr' (derin âlim öldü), kefeni için 'Hiye âhiru'l-libâs' ve mezarı için 'Hâzâ makâmu Ahmed' tarihlerinin dokuz yüz kırka denk geldiğini ne bildi, ne de hangisinin daha doğru olduğunu düşündü."

"Hiç değilse bunu tarihlerle aynı satırda yazmamış olsaydı da arada bir iki sayfa geçtiği için Âşık'ın unutkanlığına yorulsaydı, bu kabul edilebilirdi. Kısacası rahmetli, İstanbul surlarının dışında Edirnekapı semtinde, Nakşibendî şeyhlerinden Şeyh Mahmûd Çelebi zaviyesinin hazîresinde gömülüdür ve gizli bir hazine gibi kara toprağın derinliğine yerleşmiştir." (Varak 258)

Dört yanı taş duvar ve parmaklıkla çevrili olan bu hazire zaviyenin güneydoğusundadır; içinde Şeyh Mahmûd Efendi, onun sağ tarafında da Kemalpaşazâde Ahmed Şah Çelebi gömülüdür. Yol üzerindeki doğu duvarının ortasında ve yüksek bir yerinde şu kitabe kazılıdır:

Anlamı: "Bu, Kemalpaşazâde diye tanınan, insanların ve cinlerin müftüsü Ahmed bin Süleyman bin Kemal'in kabridir. Allah kabrini nurlandırsın. 940 yılı Şevval ayının ikinci günü, Perşembe, yüce Allah'ın yanına göçmüştür." (Arapça kitabe)

Bu kitabe, adı geçen Ahmed Şemseddîn Efendi'nin 940 yılı Şevval ayının ikinci günü olan Perşembe günü öldüğünü gösteriyor.

Bu hazirenin çevresine taş duvarı yaptıran kişi, onun muîdliğinden (asistanlığından) yetişip Şam ve Mısır mollası olan ve 950 [1543-44] yılında Kütahya'da ölen Mevlânâ Muhyiddîn Mehmed Bey'dir. "İrtehale'l-ulûm bi'l-kemâl" (İlimler Kemal ile birlikte göçtü; 639+177+124=940) terkibi de onun ölüm tarihidir. Şeyhülislam hazretlerinin bir oğlu İbrâhim Çelebi ile bir kızı Safiyye Hâtun bilinebildi. Kızını, hocası ve hamisi Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin oğlu Abdülvehhâb Efendi'ye verip onu kendisine damat ve muîd yapmıştı. Kayınbiraderi büyük kadılardan Fahreddîn Mehmed Efendi'dir. Fetva emini ve kâtibi de Aşçızâde Hasan Çelebi'dir.

Hazretin erdemini ve olgunluğunu anlatmak için onun her ilimde ve fende son derece usta, araştırıcı, erdemli, derin bilgili, ince düşünceli, kâmil bir allâme olduğunu söylemeye gerek yoktur. Çünkü her ilme ve fenne ait eserleri ve telifleri, her türlü tarifin üstünde olan erdemlerine ve olgunluğuna birer adil tanıktır.

Bununla beraber şeriata son derece bağlı, takva sahibi, zâhid, kanaatkâr, ibadete düşkün; yaratılıştan çok latif, nazik, hazırcevap, çok zeki, çabuk kavrayan, hafızası mükemmel, zihni keskin, ince anlamlar bulmakta eşsiz bir şair ve en olgun bir münşî (nesir yazarı) idi. Erdemli âlimleri ve onlarla tartışmayı çok sever, tartışmada güçlü ve zorlu davranır, safsatayı bilir, onu ilmî hakikat kılığına sokar, rakibini her hâlükârda susturup yenerdi. Bu yüzden âlimler onunla tartışmaktan, ilmiye sınıfının ileri gelenleri de onunla sohbet etmekten çekinirdi. Susturucu cevapları pek ağır basardı. Bundan dolayı ilmiyenin ileri gelenlerinden pek çoğunu gücendirmişti.

Rahmetli iki şeyden olağanüstü zevk alırdı: Biri ders vermek ve anlatmak, öteki okumak ve eser yazmak. Bunlardan bir an boş kalmaz, âdeta uyumaz, yorulmaz, durmadan okur, okutur ve yazardı. Bu yüzden eserleri ve telifleri pek çoktu.

Âlî Bey "Künhü'l-Ahbâr"ında diyor ki: "Özellikle bir an bile eser yazmaktan boş kalmazmış. Gece ve gündüzünde altı saatten fazla dinlendiği az olmuş. Hatta ölümü sırasında bütün eserlerini gözden geçirmişler ve doğru bir tahminle şu hususu araştırıp tespit etmişler:

"Eser yazmaya başladığı günden ölüm tarihine kadar her güne bir cüzün (forma) yazılması düşmüş; hem de hastalık günleri, tatil ve bayram zamanları ve divan hizmetlerine harcanan vakitler bile hesaba katılarak. Bu durum hiçbir yazar için görülmüş değildir. Kerametle zamanın dürülüp kısalması mümkün olduğu gibi, (bu da) velilikle zamanın uzatılmasına yorulmaktan başka bir cevapla açıklanamaz."

"Gerçi müsvedde kâğıtlarında kalıp temize çekilmeyen eserlerinin sonu yoktur. Bununla birlikte âlimler arasında ortaya çıkıp yayılan telifleri de son derece çoktur." Sözün kısası, Âlî Bey'in dediği gibi, Osmanlı Devleti'nin değil, Anadolu'da ortaya çıkan İslam devletlerinin kuruluşundan beri benzeri ve eşi gelmemiş, tek ve eşsiz bir allâme idi.

Eserlerinden şunlar sayılabilir: Kur'ân-ı Kerîm tefsiri; Keşşâf hâşiyesi; Hidâye şerhi; Telvîh hâşiyesi; fıkıh usulünde Sadrüşşerîa'nın Tavzîh'ini düzeltmeye dair, bir metinle onun şerhini içeren Tağyîrü't-Tenkîh; Hidâye ile onun şerhleri ve hâşiyelerindeki meseleleri toplayan, metni ve şerhi içeren Îzâh ve Islâh.

Hadisten Meşârık şerhi; kelamdan Tecrîd ile şerhini toplayan Tecvîdü't-Tecrîd; meânî ilminden Islâhu'l-Miftâh ve şerhi; Seyyid (Şerîf Cürcânî)'nin Miftâh Şerhi'ne hâşiye; Tûsî'nin ve Hocazâde'nin Tehâfütü'l-felâsife kitaplarına hâşiye; ferâizden (miras hukukundan) metni ve şerhi bir arada bulunan bir kitap; Türkçe "Târîh-i Âl-i Osmân"; Farsça Nigâristân, yani Gülistân'a nazire; Dekāiku'l-Hakāik; Mecmûatü'l-lugât; Türkçe manzum Yûsuf ve Züleyhâ; şiir divanı; Münşeât; çetin meselelere dair yüzlerce risale ve yüzlerce kitaba yazdığı açıklamalar meşhurdur.

Şakâyık mütercimi Mecdî Efendi, "Terceme-i Şakâyık"ta (s. 384) şöyle diyor: "Kısacası onun benzersiz eserlerinin tamamı, Arap ve Acem ülkelerinin büyük âlimleri ve Rum diyarının üstatları ve erdemlileri yanında makbul ve muteberdir. O sözü eşsiz, derin âlimin yazıdaki ustalığına her hür ve akıllı kişi tutkun bir kul oldu. Dünya halkı, onun misk kokulu kalemlerinin yazdığı nefis sözleri kâfur beyazı ve misk mühürlü kâğıtlara geçirdikten sonra, onları can muskası ve gönül tılsımı yerine koynundaki hazineden çıkarmaz, iyilerin tesbihi gibi elden düşürmezlerdi."

Arapça bir şiir: "Onun eserleri bütün eserler arasında, zifiri karanlıkta kuşluk vakti güneşi gibidir. İlmin çürümüş kemiklerini, (ilmin) ölümünden sonra diriltsin diye en sağlam şekilde dokudu. Hakikatleri sağlam lafızlarla şerhetti, kapalı meseleleri açık anlamlarla ortaya koydu."

Yine Mecdî Efendi aynı sayfada diyor ki: "Mevlânâ Kemalpaşazâde'nin öğrencilerinden olan güvenilir kadılardan birinden işittim: Bir gün Arap soyundan seçkin bir âlim onun yüce meclisine geldi. Mısır diyarının âlimlerinden hediyeler ve güzel selamlar sunduktan sonra, okunagelen ilimlerin büyük meselelerinden ve garip ilimlerin nadir inceliklerinden bazı çetin yerlerin, Arapların ileri gelenlerine kapalı kaldığını ve bu müşküllerin zatınız tarafından çözülmesini rica ettiklerini bildirdi. Bu karışık ilimlerin müşküllerini içeren bir kitap çıkardı."

"Adı geçen âlim o kitabı dikkatle bir gece gözden geçirip, güçlük çıkaran ve şaşırtan her yerde, nüktelerle dolu kelimeler ve istiarelerle süslü ibarelerle, yerine göre kısa ya da ayrıntılı, öz ya da uzun, doğru cevaplar yazarak çözümlerini verdi. Sabah olunca da sözü edilen müjdeci elçiye, fetva işlerinin çokluğundan yakınır gibi özür dileyerek, çözümleri eklenmiş kitabı geri verdi."

Sa'dî'nin Gülistân'ına ve Câmî'nin Bahâristân'ına nazire olarak yazdığı "Nigâristân"ın önsözünde şu kıtayı yazmıştır:

Anlamı (Farsça kıta): Bahâristân bizim Nigâristân'ımız değildir, bizim Nigâristân'ımız gibi de değildir; Gülistân da kitabımızın her bâbı gibi değildir; (kitabımızın her bâbı) renkli anlam güllerinden daha güzeldir.

Yûsuf ve Züleyhâ kıssasını anlatan manzumesi binlerce beyit içerir ve son derece sağlamdır. Yalnız bu manzumesi başlı başına bir edebiyat âlemidir. Hele sekiz defterden oluşan "Târîh-i Âl-i Osmân"ı, Türk edebiyatında kendine özgü latif bir üsluba sahiptir. Mevlânâ İdrîs'in "Heşt Behişt"i, "Târîh-i Âl-i Osmân"ın yanında tarih değil, bir inşa (süslü yazışma) mecmuası gibi kalır.

Rahmetlinin şiirleri pek çok ve son derece güzeldir. Bu güzel şiirlerinden bir kısmını da yazmak isterdim. Ancak biyografi çok uzadı. Bu kısmı çıkarmak zorunda kaldım, ne yazık ki. Şunu da belirteyim ki rahmetli, Fars diline ettiği hizmetlerin bir kısmını Türk diline lütfetseydi pek çok faydalanırdık.

Açıklamalar ve Araştırma

Metindeki Eski Kelimeler

  • tevârîh-i âl-i Osmân: Osmanoğulları tarihleri
  • tedvîn: derleyip yazıya geçirme
  • fenn-i inşâ: süslü nesir ve resmî yazı sanatı
  • murabbâ: yetiştirilmiş, beslenip büyütülmüş
  • cebr-i kalb: gönül alma, kırık gönlü onarma
  • câize: ödül, bahşiş
  • tebdîl-i âb u hevâ: hava değişimi
  • ze'âmet: geliri 20.000 akçeden fazla olan dirlik
  • Sahn-ı Semân: Fâtih Camii çevresindeki sekiz yüksek medrese
  • mütekâid: emekli
  • teftîş: soruşturma
  • berâ'et: aklanma, suçsuzluk
  • vazîfe-i tekâ'üd: emeklilik maaşı
  • iftâ: fetva verme
  • müfti's-sekaleyn: insanların ve cinlerin müftüsü
  • hazîre: cami ya da tekke yanındaki küçük mezarlık
  • mu'îd: müderrisin yardımcısı, asistan
  • münâzara: ilmî tartışma
  • muğâlata: safsata, yanıltıcı akıl yürütme
  • ecvibe-i müskite: susturan cevaplar
  • cüz: sekiz yapraklık kâğıt destesi, forma
  • nazîre: bir esere benzetilerek yazılan eser

Türkçe Tarihin Doğuşu

Maddenin bu ikinci bölümü, Kemalpaşazâde'nin hayatında dönüm noktası sayılan bir görüşmeyle açılır. Bugünkü araştırmalar Hüsameddin'in aktardığı tabloyu büyük ölçüde doğrular. II. Bâyezîd, İdrîs-i Bitlisî'ye Farsça bir Osmanlı tarihi yazdırırken Kemalpaşazâde'den de herkesin anlayabileceği Türkçe bir tarih istemiş ve ona 30.000 akçe bağışlamıştır. Henüz 30 akçe yevmiyeli genç bir müderrise böyle bir işin verilmesinde, kazasker Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin rolü kaynaklarda açıkça kaydedilir. Kemalpaşazâde her padişah dönemi için ayrı bir defter yazmış, 916 [1510] yılı olaylarına kadar getirdiği sekiz defterlik tarihini II. Bâyezîd'e sunmuştur. Hüsameddin'in "sekiz defteri hâvî" dediği eser bu ilk sunulan biçimdir. Kemalpaşazâde sonradan Kanûnî'nin isteğiyle eserini Mohaç Seferi'nin sonuna, 933 [1527] yılına kadar sürdürmüş, böylece tarih on defterlik bir bütün hâline gelmiştir. Mohaç'a dair bölümün ayrı kopyaları "Mohaçnâme" adıyla tanınmıştır.

Hüsameddin'in "Heşt Behişt" ile yaptığı karşılaştırma bir yerel tarihçinin coşkusunu taşısa da eserin edebî niteliği bugün de kabul görür. Kemalpaşazâde Türkçe kelimelere bilerek geniş yer vermiş, ama Arapça ve Farsçanın etkisinden kurtulamamış; secie önem verdiği için eser edebî bir hüviyet kazanmıştır. İlginç olan şudur ki bu büyük tarih XIX. yüzyıla kadar adıyla bilinen, fakat kaynak olarak pek kullanılmayan bir eser olarak kalmış, defterleri ancak XX. yüzyılda Şerafettin Turan, Ahmet Uğur, Şefaettin Severcan ve Koji Imazawa gibi araştırmacılar tarafından tek tek yayımlanabilmiştir.

Görev Tarihleri Üzerine

Hüsameddin'in verdiği görev sırası bugünkü biyografilerle genel olarak uyuşur; birkaç tarih ise farklıdır. Üsküp'teki İshak Paşa Medresesi'ne gidiş Hüsameddin'de olduğu gibi kimi kaynaklarda da 911 [1505] yılına konur; başka bir biyografi ise bu tayini 917 yılına, Müeyyedzâde'nin Rumeli kazaskerliğine bağlar. Hüsameddin de kendi dipnotunda Müeyyedzâde'nin 911'de Rumeli kazaskeri olduğunu belirtir; yani iki rivayet aynı olayı farklı tarihlere oturtmaktadır. Edirne kadılığı Hüsameddin'de 918, yeni araştırmalarda 921 [1515]; Anadolu kazaskerliği Hüsameddin'de 921 Şabanı, bugünkü kaynaklarda 14 Şaban 922 [12 Eylül 1516] olarak geçer. Azil ve soruşturmanın 925 yılına, emeklilikle Edirne Dârülhadisi'ne günde 100 akçe ile atanmanın 926 başlarına, şeyhülislamlığın da Zenbilli Ali Efendi'nin ölümü üzerine 932 [1526] yılına konması ise kaynaklarla birebir uyuşur.

Hüsameddin'in sözünü etmediği bir ayrıntı da kazaskerliği sırasında yürüttüğü teknik işlerdir. Kemalpaşazâde Mısır seferinde Mısır'ın tahririnde (arazi ve vergi yazımında) görev almış, 924 [1518] yılında da Karaman eyaletinin tahririyle görevlendirilmiştir. Kanunnamelerin şer'î hukuka uygun hâle getirilmesindeki emeği yüzünden Nev'îzâde Atâî onu "muallim-i evvel", öğrencisi Ebüssuûd Efendi'yi de "muallim-i sânî" diye anar.

Mezarı ve Mahmud Çelebi Zâviyesi

Kitabenin verdiği tarih, 2 Şevval 940, bugünkü takvimle 16 Nisan 1534 Perşembe gününe denk gelir; Âşık Çelebi'nin 941 kaydı karşısında Âlî'nin ve Hüsameddin'in savunduğu tarih bugün genel kabul görmektedir. Kemalpaşazâde, Edirnekapı dışında, Emîr Buhârî'nin damadı Mahmud Çelebi'nin zâviyesinin hazîresine gömülmüştür. Hüsameddin, iki âlimin yan yana yatmasını hemşehrilikle açıklar ve kendi dipnotunda, böyle olmasaydı Kemalpaşazâde'nin velinimeti Müeyyedzâde'nin yanına, Eyüp'e gömüleceğini söyler; bu bir yorumdur. Kemalpaşazâde'nin vasiyetnamesinde cenazesinin dervişçe kaldırılmasını, kabri üzerine türbe yapılmayıp yalnızca bir taş dikilmesini istediği kaydedilir. Kabrini sonradan öğrencilerinden Mısır kadısı Pîrîpaşazâde Mehmed Bey'in yaptırdığı da yazılır. Hüsameddin'in hazirenin duvarını yaptırdığını söylediği "Şam ve Mısır mollası" Muhyiddîn Mehmed Bey, Kemalpaşazâde'nin yetiştirdiği âlimler arasında sayılan Muhyiddin Mehmed b. Pîr Mehmed ile aynı kişi olmalıdır; iki bilgi birbirini tamamlar.

Okurun bilmesi gereken acı bir ayrıntı vardır: Hüsameddin'in ayrıntılı biçimde tarif ettiği, kitabesini okuduğu bu hazire bugün yerinde değildir. 1971'de Haliç çevre yolu yapılırken bu bölgedeki parseller tamamen ortadan kaldırılmış, Kemalpaşazâde'nin kabri başka bir yere taşınmıştır. Bu bakımdan Hüsameddin'in kitabe kaydı ve hazirenin duvarlarına dair tarifi, artık var olmayan bir yerin değerli bir belgesi hâline gelmiştir.

Amasya ile Bağı

Hüsameddin, Kemalpaşazâde'yi ve çevresindeki pek çok âlimi Amasyalı sayar. Kemalpaşazâde'nin doğum yeri kaynaklarda tartışmalıdır: kimi kaynaklar Tokat'ı, kimileri Edirne'yi gösterir, Amasyalı olduğu görüşü ise doğrudan Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ne dayanır. Kesin olan, ailenin Amasya ile sıkı bağıdır. Babası Süleyman Çelebi 879 [1474] yılında Amasya muhafızlığına tayin edilmiş ve Şehzade Bâyezîd'in maiyetinde bulunmuş, 883 [1478] yılında Tokat sancak beyliğine geçmiştir. Büyükbabası Kemal Paşa ise Şehzade Bâyezîd'in lalasıdır; metindeki "padişahın lalazâdesi" ifadesi buna işaret eder. Kemalpaşazâde Kur'an'ı ezberledikten sonra Arap dili, mantık ve Farsçayı Amasya âlimlerinden okumuştur. Annesi, Tokat'a yerleşmiş Fâtih devri kazaskerlerinden Küpelioğlu Muhyiddin Mehmed'in kızıdır.

Eserleri Hakkında Bugünkü Bilgiler

Hüsameddin'in "binlerce beyit" dediği Yûsuf u Zelîha mesnevisi 7777 beyittir ve kendisinden önceki aynı konulu mesnevilerden daha sanatkârane bulunmuştur. Nigâristân'ı kimi kaynaklar Gülistân'a, kimileri Bahâristân'a nazire sayar; Hüsameddin her ikisini birden anar. Kemalpaşazâde'nin Mısır'da İbn Tağrîberdî'nin en-Nücûmü'z-zâhire adlı tarihini Türkçeye çevirdiği Kâtib Çelebi'den beri söylenir; Hüsameddin de bunu dipnotunda kaydeder. Ancak bu çevirinin bugüne kadar herhangi bir nüshasına rastlanmamıştır. Divanı 1313 [1895-96] yılında İstanbul'da basılmışsa da bu baskıda başkalarına ait şiirler de bulunduğu, divanın 400'den fazla gazel içeren tam metninin M. A. Yekta Saraç tarafından yeniden hazırlandığı bildirilir.

Hüsameddin'in dipnotunda aktardığı meşhur kıta da onun Türkçe şiirdeki ustalığını gösterir: "Telef kılma be-gâyet sakla malı / Ki zîrâ malı gâyet saklamalı / Kemâl ü fazl olupdur şimdi makbul / Kemâlin dahi mal oldı me'âli." Şair, "mal" kelimesini cinaslı kullanarak, erdemin bile ancak mal ile değer bulduğu bir zamandan yakınır. Kıtanın sonundaki "Kemâl" sözü, şairin kendi adına da bir göndermedir.

Dikkat Çeken Noktalar

Metinde Âşık Çelebi'den yapılan alıntıdaki "marifette ve saltanatta ilk Bâyezîd'in ikincisi" ifadesi bir söz oyunudur; II. Bâyezîd hem adıyla "ikinci Bâyezîd"dir, hem de bilgide ve hükümdarlıkta bu adın ilk büyük sahiplerine benzetilir. Âlî'nin "her güne bir forma" hesabı ise elbette bir övgü abartısı taşır; ama araştırmacıların Kemalpaşazâde'ye 179 ile 226 arasında değişen sayıda eser nisbet ettiği, bunların önemli bir kısmının kısa risaleler, şerhler ve hâşiyeler olduğu düşünülünce, Osmanlı ilim tarihinin en verimli yazarlarından biri olduğu açıktır. Hüsameddin'in Âşık Çelebi'yi savunduğu dipnot da hoş bir ayrıntıdır; yazar, Âşık'ın kendisi gibi dalgın biri olabileceğini, Âlî'nin eserlerinde de benzer küçük hatalar bulunduğunu söyleyerek tezkireciyi Âlî'nin sert eleştirisinden korur.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 6. Cilt, s. 138–142. amasya.bel.tr

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

6. Cilt içindekiler

Karekod · QR code

Bu sayfanın karekodudur. A5 olarak yazdırıp asabilir ya da yapıştırabilirsiniz; okutan kişi doğrudan bu içeriğe ulaşır.

This QR code links to this page. Print it on A5 and post it anywhere; scanning it opens this content.