Hatuniye Camii, Amasya'da Yeşilırmak'ın kuzey kıyısında, adını verdiği Hatuniye Mahallesi'nin içinde yer alır. Yapıyı Sultan II. Bayezid'in hanımlarından, Şehzade Ahmed'in annesi Bülbül Hatun yaptırmıştır. Kaynakların çoğu inşa tarihini 1510 (Hicrî 915) olarak verir. Cami tek başına bir ibadet yeri olarak kurulmamış, yanına bir sıbyan mektebi, bir imaret ve konuklar için odalar eklenerek külliye hâline getirilmiş, bütün bu kurumların yaşaması için Amasya'dan Tokat'a, Turhal'dan Lâdik'e uzanan geniş bir vakıf düzeni kurulmuştur. Bu yapı, şehzadelerin sancak merkezlerinde yetiştiği Amasya'da hanedan kadınlarının da şehre kalıcı eserler bırakma geleneğinin iyi belgelenmiş örneklerinden biridir. Vakfiyeleri bugün de arşivlerde durduğu için, imaretin günde kaç ekmek pişirdiği, mektepte kaç yetimin okuduğu, Ramazan'da sofraya hangi yemeğin geldiği beş yüz yıl sonra bile ayrıntısıyla bilinebilmektedir.
Banisi Bülbül Hatun
Bülbül Hatun'un doğum yeri, doğum tarihi ve ailesi hakkında kesin bilgi yoktur. Osmanlı sultanlarının eşleri âdet olarak saraya köle ticareti yoluyla gelen cariyelerden oluştuğu için onun da benzer bir yoldan hareme girdiği kabul edilir. Hüseyin Hüsameddin onu Gürcü asıllı bir cariye olarak tanıtır ve II. Bayezid'in sarayına bu yolla girip sonra eşi olduğunu yazar. Baba adı kaynaklarda farklı geçer: kimi araştırmalarda Bülbül binti Abdullah, Hüsameddin'de Bülbül Hatun binti Abdülhay olarak anılırken, kendi vakfiyelerinde Bülbül binti Abdülmennan diye kaydedilmiştir. Bu adların hepsi, İslâm'a yeni girmiş kişiler için kullanılan sembolik baba adlarındandır ve kökeni hakkında ipucu vermez.
Bayezid henüz şehzadeyken Amasya valisi olduğu yıllarda onun hareminde yer alan Bülbül Hatun'un çocukları konusunda da kaynaklar tam olarak örtüşmez. Yaygın anlatıya göre Hatice Sultan ve Hundi Sultan adlı iki kızı ile Şehzade Ahmed'i dünyaya getirmiştir. Hatice Sultan 1463'te Amasya'da doğmuş, 1479'da müderris Kara Mustafa Paşa ile evlenmiş, eşi 1483'te Şehzade Cem'in tahta geçmesini desteklemekle suçlanarak idam edilince dul kalmış, ertesi yıl Faik Paşa ile evlenmiş ve 1500'de Bursa'da ölmüştür. Hundi Sultan 1464 dolaylarında Amasya'da doğmuş, 1484'te Hersekzade Ahmed Paşa ile evlenmiş ve 1511'de ölmüştür. Vakfiyeleri inceleyen Ahmet Gündüz ise kesin olarak Ahmed ile Hundi Sultan'ı onun çocukları sayar; Çağatay Uluçay, Bursa kadı sicillerine dayanarak Şehzade Mahmud'un da onun oğlu olduğunu ileri sürmüştür. Bu aile, Bayezid'in Amasya valiliği yıllarından Ahmed'in sancakbeyliğine uzanan süre boyunca kentin hanedanla en yakın bağlarından birini oluşturur.
Hüsameddin'in biyografiler cildinde, Bülbül Hatun'un ailesinden Amasya'ya gelen bir isim daha vardır. Gürcü asıllı Hândân Bey, onun kardeşidir ve Bayezid'in kölesi olarak Amasya'da büyümüş, hattat Şeyh Hamdullah'tan yazı dersi almıştır. 1481'de yeğeni Şehzade Ahmed Amasya valisi olunca onun yanında kalmış, önce silahdarı, sonra maiyet beylerinden biri olmuştur. 1513'te şehzadenin boğdurulduğu sırada o da ortadan kaybolmuştur. Hüsameddin onu hattat ve bilgili bir bey olarak anar. Bu kayıt, Bülbül Hatun'un Amasya'daki çevresinin yalnız oğlundan ibaret olmadığını, kardeşiyle birlikte şehzade sarayının içinde yer aldığını gösterir.
Bülbül Hatun kaynaklarda hayırsever bir kişilik olarak anılır. Bütün mal varlığını Amasya ve Lâdik'te yaptırdığı hayır kurumlarının sürmesi için vakfetmiştir. Lâdik'te bir cami, bir imaret, bir çeşme ve bir hamam, Amasya'da ise cami, mektep, imaret ve çeşme yaptırdığı bilinir. Bursa'da da bir medrese kurduğu yazılmışsa da vakfiyelerinde ve öteki belgelerde bu medreseye dair bir kayda rastlanmamıştır. Bazı yayınlar onun 1505'te mülkünün bir bölümünü Amasya'daki Enderun Camii'ne vakfettiğini, 1512'de ise bir külliye daha yaptırarak bunun giderleri için önemli bir gelir ayırdığını ve bu son vakfın yönetimini önce oğluna, onun ölümünden sonra Ahmed'in en büyük kızına ve onun kız çocuklarına bıraktığını yazar. Bu düzenlemeyi, Ahmed'in tahta çıkamaması durumuna karşı alınmış bir önlem olarak yorumlayan araştırmacılar vardır; ancak bu yorum belgelerde doğrudan yazılı olarak bulunmaz.
Şehzade Ahmed ve Amasya Yılları
Şehzade Ahmed, Hüsameddin'e göre 870 (1465-66) yılında Amasya'da doğmuştur; başka kaynaklar da doğumunu 1466 dolaylarına yerleştirir. 1481'de babası tahta çıkmak için Amasya'dan ayrıldığında Ahmed'in Amasya sancağına atandığını, lalalığına Halil Paşazade İbrahim Paşa'nın, hocalığına Hatib Kasım Efendi'nin getirildiğini Hüsameddin ayrıntısıyla kaydeder. Başka kaynaklar onun 1480'lerin başında önce Çorum'a, ardından Amasya'ya gönderildiğini yazar. Annesi de onunla birlikte kente yerleşmiş, otuz yılı aşkın sancakbeyliği boyunca oğlunun yanında kalmıştır. Hüsameddin, oğlu vali olduğunda Bülbül Hatun'un "vâlide sultan olarak devlete erdiğini" söyler; Amasya'daki şehzade sarayında en yüksek konumdaki kadın artık odur.
Babasının ikinci büyük oğlu olan Ahmed, Abdullah'ın 1483'te ölümünden sonra tahtın en güçlü adayı sayılmış, resmî bir unvan taşımasa da son yıllarda veliaht gibi görülmüştür. Bunda sadrazam Hadım Ali Paşa'nın desteği etkili olmuştur. Şair ve bilgin olarak da tanınan Ahmed'in çevresinde Mihri Hatun gibi şairler yer almıştır. Amasya sancağının İstanbul'a, kardeşleri Korkut ile Selim'in sancaklarından daha yakın olması da onun şansını artıran bir etken olarak görülürdü. Hüsameddin, Ahmed'in kızlarından Gevherhan ve Neslihan Sultanları, damatlarından da Yularkısdı Sinan Paşazade Mustafa Bey ile Nasuh Beyzade Süleyman Bey'i sayar. Mustafa Bey'in 1510-11'de Gevherhan Sultan'la evlenmesi, ileride Hatuniye vakfının yönetimini belirleyecek bir bağ olacaktır.
Bayezid'in Selim'e karşı mücadele ettiği 1511 yılında Ahmed, Anadolu'da patlak veren Şahkulu isyanını bastırmakla görevlendirilmiş, ancak savaşmak yerine askerlerin desteğini kazanmaya çalışmış ve ana destekçisi Hadım Ali Paşa isyan sırasında ölmüştür. Selim'in babasına yenildiğini duyunca kendisini Anadolu sultanı ilan eden Ahmed, Konya'yı ele geçirmiş, ancak İstanbul'a yürümek istediğinde askerlerin engelleriyle karşılaşmıştır. Selim Kırım'dan dönüp Bayezid'i tahttan çekilmeye zorlayınca tahta çıkmıştır. Ahmed ile Selim'in kuvvetleri 24 Nisan 1513'te Yenişehir yakınlarında karşılaşmış, Ahmed yenilip tutuklanmış ve kısa süre sonra boğdurulmuştur. Oğullarından Osman 14 Mayıs 1513'te aynı şekilde öldürülmüş, Süleyman ile Alâeddin Mısır'a kaçıp orada vebadan ölmüş, Murad ise İran'a sığınmıştır.
Bülbül Hatun bu olaydan sonra Bursa'ya gitmiş ve hayatının geri kalanını orada geçirmiştir. Yavuz Sultan Selim, Ahmed'in bıraktığı malların büyük kısmını ona bırakmış, o da bu geliri oğlunun Muradiye Külliyesi'ndeki türbesine harcamış, türbeye beş şamdan, bir seccade, rahleler ve üçü Türkçe ikisi Arapça beş kitap vakfetmiştir. Ölüm tarihi konusunda kaynaklar ayrılır. Türbe üzerine yapılan çalışmalar ve vakıf araştırmaları 1515 (Hicrî 921) yılını verirken, Hüsameddin onun oğlunun boğdurulduğunu duyduğu anda boğaz hastalığına tutulduğunu, huzurunu bir daha bulamadığını ve 924 (1518) yılında Bursa'da öldüğünü yazar. Her iki anlatıda da oğlunun türbesine gömülmüştür. Hatuniye Külliyesi, bu hikâyenin Amasya'da kalan somut izidir.
Külliyenin Kuruluşu
Caminin yapım tarihi konusunda kaynaklar tam olarak uyuşmaz. Ansiklopedik kayıt yapıyı on beşinci yüzyılın sonu ya da on altıncı yüzyılın başına tarihlerken, ağırlıklı kaynaklar 1510'u verir. Hüsameddin'in kendi eseri içinde bile birkaç tarih vardır. Mahalleler bölümünde Bülbül Hatun'un camiyi, imareti ve mektebi yaptırıp vakfiyesini 915 (1509-10) yılında düzenlettiğini yazar. Biyografiler cildinde ise inşaata 912 (1506-07) yılında başlandığını ve işin 917 (1511-12) yılında bittiğini, başka bir maddede de temelin 911 (1505-06) yılında atıldığını söyler. Bu tarihler yan yana konulduğunda, külliyenin birkaç yıl süren bir inşaatla 1505-1511 arasında yükseldiği, 1510 tarihinin de ya yapının ana kısmının bitişini ya da vakfın ilk düzenlenişini gösterdiği anlaşılır. 1520 tarihli tahrir defteri, yapıyı "İmâret-i Hâtun, vâlide-i merhûm Sultân Ahmed, der şehr-i enderûn" diye, yani İçerişehir'deki, merhum Şehzade Ahmed'in annesine ait imaret olarak kaydeder.
Amasya'nın ilk şehir tarihlerinden birini yazan Mustafa Vâzıh Efendi, Bülbül Hatun'un İçerişehir'de Selçuklulardan kalma harap bir alana kâgir minareli bir cami ile imaret, mektep ve bir han yaptırdığını yazar. Giriş kapısının üzerinde bugün özgün kitabe yoktur. Hüsameddin, yapım tarihini içeren oyma kitabe taşının kapının üstünden söküldüğünü, tarihin eski belgelerden öğrenildiğini kaydeder. Kitabenin yerinde bugün 1980'de sarı zemin üzerine siyah yağlı boyayla yazılmış "Yâ müfettiha'l-ebvâb iftah lenâ hayre'l-bâb" ibaresi görülür. Arapça sözler "Ey kapıları açan, bize kapıların en hayırlısını aç" anlamına gelir ve camiye girişte okunan bir duadır.
Caminin mimarı ansiklopedik kaynaklarda bilinmeyen olarak geçer; yapının üzerinde mimar adını veren bir yazı yoktur. Hüsameddin ise biyografiler cildinde iki isim verir. Birincisi, "Emîn Mimar Amasyavî" diye tanınan Süleyman bin İbrahim'dir. Hüsameddin'e göre bu usta, Amasya'daki Sultan Bayezid Camii'ni 1483-1486 arasında yapmış, Bayezid'in şehzadeliğinde Amasya Sarayı'nı da inşa etmiştir ve Hatuniye Camii de onun eseridir. 916 (1510-11) yılında ölmüştür. İkinci isim, ünlü hattat Şeyh Hamdullah'ın kardeşi Emîn Mehmed Çelebi'dir. Bayezid'in Amasya valiliği sırasında defter emini olarak tanınan Mehmed Çelebi, 911'de inşaatına başlanan Hatuniye Camii'nin bina emini, yani yapım işlerini ve giderlerini yöneten görevlisi olmuş, "Emîn Çelebi" lakabını buradan almış ve caminin bitiminden birkaç yıl sonra, 918 (1512-13) yılında ölmüştür. Bu bilgiler başka kaynaklarla doğrulanmamıştır; ancak taşradaki bir yapı için hem mimarı hem de inşaat emini adıyla anılması dikkat çekicidir.
Kimi anlatılarda caminin II. Bayezid'in başka bir eşi Hundi Hatun tarafından yaptırıldığı söylenir. Resmî kayıtlar ve vakıf belgeleri ise bani olarak Bülbül Hatun'u gösterir. Hundi adı kaynaklarda Bülbül Hatun'un kızı için geçer. Halk arasında yapının Bülbül Hatun Camii adıyla da anılması bu bağın hâlâ hatırlandığını gösterir; Hüsameddin'in aktardığı on sekizinci yüzyıl kayıtlarında da "Bülbül Hâtun Câmii" adı geçer.
Külliyenin çevresi de kendi başına anlamlıdır. Hüsameddin'e göre Hatuniye Mahallesi doğuda Enderun Camii, batıda Kurşunlu, kuzeyde Karatay mahalleleri ve güneyde Yeşilırmak ile çevrilidir. Caminin doğusunda Danişmendlilere ait Enderun Camii, batısında Selçuklulardan kalma Yıldız Hamamı (Çukur Hamam) bulunur. Yapı böylece Amasya'nın üç ayrı çağını, Danişmendli, Selçuklu ve Osmanlı katmanlarını aynı mahallede yan yana tutar. Hüsameddin caminin doğu ve kuzey yanlarının bahçe, batı yanının imarethane olduğunu yazar. Hamamın külliyenin bir parçası olup olmadığı konusunda kaynaklar ayrışır. Bazı tanıtım metinleri külliyeyi cami, hamam ve sıbyan mektebinden oluşan bir bütün olarak anlatır. Ansiklopedi maddesi ise Yıldız Hamamı'nı batıdaki komşu yapı olarak tanıtır ve külliyenin unsurları olarak cami, mektep ve imareti sayar. Vakfiyeler bu soruyu bir ölçüde cevaplar: imaretin bitişiğindeki hamam vakfın malları arasındadır.
Camiye Giriş ve Avlu
Camiye kuzeydeki yoldan, Hazeranlar Sokağı'ndan yuvarlak kemerli bir kapıyla girilir ve basamaklarla küçük bir avluya inilir. Avlunun sağında sivri kemerli, oldukça derin bir niş içinde hazneli bir çeşme ile sivri tonozlu bir helâ bulunur. Avlunun bir tarafı caminin son cemaat yerine, öbür tarafı Yıldız Hamamı'na bitişik, içinde dört dolap olan tonozlu bir odaya açılır. Eski fotoğraflardan avluda bir kuyu bulunduğu anlaşılmaktadır. Avlunun doğusundaki kuyu ile boş alanın, bugün izi kalmamış imaretin yeri olduğu tahmin edilir.
Mimarisi
Vakfiyelerde yapı "mescid" olarak anılır; vakfiyenin şahitleri arasında "mescid ve zaviyenin imamı" Mevlânâ Bayezid Halife de vardır. Yapının sonradan cuma namazı kılınan bir camiye dönüştüğü, on yedinci yüzyılda burada hatip ve vaizlerin görev yapmasından anlaşılır. Cami dikdörtgen planlıdır ve moloz taştan yapılıp sıvanmıştır. Duvarların üst kenarı tuğladan kirpi saçakla çevrilmiştir. İç ölçüleri 15,70 x 12,20 metredir. Duvar kalınlığı bir metreyi bulur. Yeşilırmak yönündeki taşkınlara karşı duvarlar üst sıra pencere hizasına kadar takviye edilmiş ve bu kısımda kalınlık 2,50 metreye çıkarılmıştır. Kıble duvarı nehrin kıyısına geldiği için öteki duvarlardan daha yüksek tutulmuştur. Yapının nehir kıyısındaki konumu, inşa tekniğine de doğrudan yansımıştır.
İbadet mekânı, arka arkaya aynı eksende yer alan ve boyutları farklı iki dikdörtgen kâgir paye üzerine oturan iki küçük kubbe ile bunların yanlarındaki daha alçak ikişer çapraz tonozlu bölümden oluşur. Ortadaki iki bölüm yanlardakilerden daha geniş ve yüksektir; iç mekân payelerin duvarlara bağlanmasıyla altı bölüme ayrılır. Aynı plan şeması on beşinci yüzyılda Bursa, Alaşehir, Manisa ve Dimetoka gibi merkezlerde, on altıncı yüzyılda ise ara sıra İstanbul'da kullanılmıştır. Hatuniye Camii, dönemin yaygın bir plan tipini Amasya'ya taşımıştır. Erken Osmanlı camilerini inceleyen mimarlık tarihçisi Aptullah Kuran'ın arşivinde yapının iç ve dış görünüşlerini, revakını ve kapısını gösteren on altı fotoğraf ile bir çizim bulunması yapının bu plan tipi içinde ele alındığını gösterir.
Kuzey cephesini beş gözlü son cemaat yeri kapatır. Altı sütun birbirine sivri tuğla kemerlerle bağlanır ve üzerinde beş küçük kubbe yükselir. Kubbelerden yalnızca ortadaki sekizgen bir kasnağa oturur, yandakiler kasnaksızdır. Orta kubbeye tromplarla, yan kubbelere pandantiflerle geçilir. Sütunlar kaidesiz mermerdir, başlıkları sade, kemer gergileri ahşaptır. Son cemaat yerinin yan duvarları uzatılmıştır ve duvarları ibadet mekânının duvarlarından daha yüksektir. Kemerlerin üstü meander motifiyle bezelidir. Alın duvarı, araları üç sıra dikine tuğlayla örülen taş duvardan oluşur ve tuğladan geometrik bir motifle süslenmiştir.
İri söveli, basık kemerli kapı mermer bir silmeyle çevrilidir. Kimi tanımlarda kapı, silmelerle sınırlanan Bursa kemerli bir niş olarak anlatılır ve iki yanında birer mihrabiye nişi bulunduğu belirtilir. Yan duvarlarda alt ve üst sıralarda ikişer pencere, kıble duvarında mihrabın iki yanında mazgal gibi daralan iki alt pencere ile beş üst pencere ve her kubbede dörder pencere iç mekânı aydınlatır. Son cemaat yerine bakan kuzey duvarındaki iki pencere örülmüş ve dolap hâline getirilmiştir. Mihrap yuvarlak, basit bir niştir. Ahşap minber yenidir. Kubbe yüzeylerinde ve pencere kenarlarında görülen kalem işleri daha geç bir dönemin eseridir.
Minare, ansiklopedi maddesine göre caminin sağında ve yapıya bitişiktir. Gövdesi tuğladan, bindirmeli yapılmış tek şerefesinin altı tuğladan, korkuluğu taştandır ve girişi cami içindedir. Başka bir tanım minareyi kuzeybatı köşesinde gösterir; iki tarif birbirine yakın bir konumu anlatıyor olabilir.
Sıbyan Mektebi
Hüsameddin mektebi caminin doğusunda gösterir; daha yeni bir çalışma ise yapıyı caminin kuzeyinde, Hazeranlar Sokağı üzerinde tarif eder. Girişi camiye de çıkan bu sokak üzerindedir. Moloz taştan örülen duvarlarda enlemesine üçer sıralık tuğla örgüler yer alır. Girişin bulunduğu cephede sivri kemerli üç pencere açılır ve kemerlerin üstünde tuğlaların farklı biçimlerde dizilmesiyle geometrik süslemeler elde edilmiştir. Batı cephesinde içeriye açılan alçak kemerli bir kapı ile duvarın üst kısmına yakın iki pencere bulunur. Tek katlı yapının içi büyük, tek bir odadır. İlk hâlinde çift kubbeyle örtülü olduğu, kubbelerin sonradan yıkıldığı ve yerlerine ahşap bir çatı kurulduğu belirtilir. Yer ve tavan döşemeleri ahşaptır. Yakın dönemde bina, yöreye özgü el sanatlarının üretilip satıldığı bir mekân olarak kullanılmıştır.
Vakfiyeler mektebin nasıl işleyeceğini gün gün belirler. Muallim güneş doğarken mektebe gelecek, on yetime Kur'an öğretip onları terbiye edecektir. Yeteneği olmayan öğrencinin yerine yenisini alma yetkisi ona aittir ve vakfiye bu konuda kimsenin karışmamasını özellikle şart koşar. Muallim ikindiye kadar mektepte kalır, ikindi vakti girince çocuklara birer ikişer aşır okutur, namazdan sonra onlara vakfın sahibi için dua ettirip evlerine gönderirdi. Yalnız cuma günleri izinliydi; başka bir gün özrü olursa yerine salih bir kimseyi bırakmak zorundaydı. Muallime günde 2 akçe ücret ve iki öğün yemek ayrılmıştı. Yardımcısı olan halifeye günde 1 akçe verilir, bu halife her yıl Receb ayının başında on yetimin her birine bir kaftan, bir gömlek, bir kuşak, bir külah ve iki çift papuçtan oluşan bir kat giysi almakla görevlendirilirdi. Mektepteki on yetim imaretten de yararlanır, her öğünde üç çift ekmek, iki kepçe çorba ve kırk dirhem et alırdı.
Hüsameddin, mektebi Amasya'da evkafı mükemmel, eğitim kadrosunu besleyecek geliri bol sekiz mektepten biri olarak sayar ve kâgir, son derece sağlam bir yapı olduğunu söyler. Ünlü Kavaklı İbrahim Efendi 1210 (1795-96) yılına kadar burada muallimlik yapmıştır. Mektebin şöhreti sebebiyle 1300 (1882-83) yılında burası yeni usul bir ilkokul, "Mekteb-i İbtidâî" hâline getirilmiş, böylece yapı dört yüzyıla yakın bir süre çocuk eğitimi için kullanılmıştır. Ansiklopedi maddesi, caminin doğusundaki sade yapının bu mektep olmasını ihtimal dahilinde görür.
İmaret ve Tabhane
İnşa edildiği dönemde külliyenin öne çıkan yapısı imaretti. Vakfiyelerde adı en sık geçen kurum odur; burada çalışanlar, ücretleri, ne zaman ne kadar yemek pişirileceği ve yemeğin kimlere dağıtılacağı uzun uzun yazılmıştır. Hüsameddin, Amasya'da yoksulları ve yolcuları doyurmak için kurulmuş beş büyük imareti, Bayezid Paşa, Yörgüç Paşa, Sultan Bayezid, Mehmed Paşa ve Hatuniye imaretlerini sayar ve her birinin yanında birer tabhane, yani konuk evi bulunduğunu belirtir. Vakfiyeden de külliyede konuklar için bir tabhanenin ya da bu işe ayrılmış iki odanın bulunduğu anlaşılır; ferraşın görevleri arasında "mescidin iki tabhanesinin" hasırlarını haftada bir kaldırıp temizlemek de sayılmıştır. Osmanlı külliyelerinde tabhane, imaretin yanında yolcu ve misafirlerin ağırlandığı bölümdü. Hatuniye imaretinin tabhaneleri, külliyenin yalnızca mahalleliye değil kente gelip geçenlere de hizmet ettiğini gösterir. İmaret binası zamanla yıkılmış ve günümüze ulaşmamıştır, bu yüzden planı bilinmemektedir.
Vakfiyeye göre imaretten vakıf görevlileri, mektepteki on yetim, kimsesiz yaşlı kadınlar ve tabhanede kalan misafirler yararlanırdı. Kırk yoksul için kırk tas ayrılmış, her tasa 24 dirhem et, bir kepçe çorba ve üç ekmek konulması şart koşulmuştu. Artan çorba ve ekmek yaşlı kadınlarla anası babası olmayan yetimlere verilirdi. Fırıncı her gün kilerciden yedi batman un alır, bundan çifti 140 dirhem gelen 180 çift ekmek pişirirdi. Bunun 51 çifti görevlilere, 120 çifti yoksullara, 9 çifti yaşlı kadınlarla yetimlere giderdi. Mutfak ve fırın için her gün üç buçuk hamal yükü odun alınırdı. Yemeklerde pirinç, buğday, nohut, et, sadeyağ, tuz, soğan ve sebze kullanılır, tatlılar için bal, pekmez, nişasta, ceviz, badem, kara erik, incir ve kayısı alınırdı.
İmarette günde iki öğün yemek çıkardı. Kuşluk vaktinde pirinç çorbası, ikindiden sonra akşama doğru buğday çorbası dağıtılırdı. Mübarek gün ve gecelerin kendi sofrası vardı. Receb ayının ilk cumasından önceki perşembe ikindisinde üç batman helva pişirilir, Berat gecesinde etli pirinç pilavı ile zerde verilirdi. Ramazan boyunca her akşam herise, yani keşkek pişirilir; bunun için bir kile ve bir çeyrek buğday, bir buçuk batman et, altı nügi yağ ve dört batman un ayrılırdı. Bayram gecesi tutmaç, bayram günü pilav ile bal, kuru üzüm, kayısı, kara erik, incir, badem, safran ve nişastayla yapılan zırva denilen tatlı ikram edilir, aynı yemek Kurban Bayramı'nda da verilirdi. Muharremin onunda iki kile buğday, bal, pekmez, et, kuru üzüm, erik, incir, kayısı, badem, bakla ve nohutla aşure pişirilir, Regaib ve Berat gecelerinde de bayram yemekleri tekrarlanırdı.
Vakfiyeler ve Vakfın İşleyişi
Bülbül Hatun'un iki vakfiyesi bugüne ulaşmıştır. İlki 20 Haziran 1511 (23 Rebiülevvel 917) tarihlidir ve aslı Osmanlı Arşivi'ndedir. Külliye bittikten sonra düzenlenen bu belge Amasya kadısı Muhammed bin Safiyüddin'in gözetiminde hazırlanmış ve Rumeli kazaskeri Ahmed bin Mahmud tarafından onaylanmıştır. Altı sayfalık belgenin son üç sayfası boştur, ilk sayfaların sol kenarları yıpranmış ve kısmen okunamaz hâldedir. Aynı vakfiyenin bir sureti, 4 Aralık 1722'de dönemin Amasya kadısı Mustafa tarafından asıldan hiçbir değişiklik yapılmadan kopya edilerek Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'ndeki 734 numaralı deftere geçirilmiştir. İkinci vakfiye 29 Mayıs 1513 (23 Rebiülevvel 919) tarihlidir ve yine aynı kadının gözetiminde yazılmıştır. Bu ikinci belge, Şehzade Ahmed'in boğdurulmasından yalnızca bir buçuk ay sonra düzenlenmiştir. Hüsameddin bir yerde vakfiyeyi 915 yılına koyar, biyografiler cildinde ise 917 yılında düzenlendiğini yazar; ikinci tarih arşivdeki belgeyle örtüşür.
Vakfiyeler Allah'a hamd ve Peygamber'e salavatla başlar, ayet ve hadislerle vakfın önemini anlatır, sonra vakfedilen malları, bunların kimler tarafından nasıl yönetileceğini ve gelirin nereye harcanacağını sıralar. Giriş kısımları Arapça, gelirlerin toplanması, görevliler ve ücretler gibi kısımlar Osmanlı Türkçesiyle yazılmıştır. Birinci vakfiyede on bir, ikincisinde on üç şahit vardır ve dokuzu her iki belgede de aynıdır. Aralarında rikâbdarbaşı Cafer Ağa, silahdar Mahmud Bey, Firuz Ağa ve Rüstem Bey gibi şehzade sarayının adamlarıyla mescidin imamı Bayezid Halife, ilk vakfiyede mektebin muallimi Mevlânâ Bedreddin, ikincisinde muallim Mevlânâ Budak ve kilerci Derviş İbrahim de bulunur. Bu adlar, külliyenin 1511'de görevlileriyle birlikte işlemeye başladığını gösterir.
İki vakfiye arasındaki tek önemli fark vakfın yönetimiyle ilgilidir. Birinci vakfiyeye göre mütevellilik önce Şehzade Ahmed'e, ondan sonra Ahmed'in kızlarının en büyüğüne ve onun soyuna geçecek, soy tükenince devlete kalacaktı. Ahmed'in ölümünden sonra yazılan ikinci vakfiye ise yönetimi Ahmed'den sonra onun en büyük oğluna bırakmış, soy tükenince görevi Amasya kadısına vermiştir. Oysa o günlerde Ahmed'in oğulları ya öldürülmüş ya da ülke dışına kaçmıştı. Hüsameddin'in kayıtlarına bakılırsa vakıf fiilen kız soyundan yönetilmiştir: Ahmed'in kızı Gevherhan Sultan'ın eşi Sinan Paşazade Mustafa Bey, "zevcesinin validesi olan Bülbül Hatun vakfının" mütevelli kaymakamı olmuştur.
Vakfa Bağlanan Mülkler
Bülbül Hatun vakfına Lâdik kasabasının bütün divânî gelirlerini, Argoma nahiyesindeki Yassıviran köyünü, Akpınar köyünü, Merzifon yöresindeki Çakal köyünün divânî hissesini, Zile yakınında Hüseyinabad nahiyesindeki Kılavuz köyünü, Turhal yakınında Kökser köyünün büyük bölümünü, Viranpınarı ve Vezaniye köylerini bağlamıştır. Tokat'ta bir han, bir buzhane ve buna bitişik dükkânlar, Havza yakınında Cemal Değirmeni ve Amasya'daki iki hamam da vakfın malları arasındadır. Lâdik'in gelirleri ayrı bir önem taşıyordu. Kasabanın gelirinin mâlikâne hissesi Seyyid Ahmed-i Kebir'in soyuna, divânî hissesi ise Bülbül Hatun'a aitti ve on altıncı yüzyıl tahrir defterleri onun elinde padişahın onay belgesi bulunduğunu not eder. Evliya Çelebi, Sultan Ahmed'in annesi Bülbül Hatun'un vakfı olduğu için Lâdik'in bütün vergilerden muaf olduğunu yazar.
Görevliler ve Ücretler
Vakfiye mütevelliden suyolcuya kadar bütün görevlileri, işlerini ve ücretlerini tek tek sayar. Mütevelli vakfın gelirlerini toplatır, her yeni yıl başında imaret şeyhi, nazır, kâtip ve kilerciyle birlikte hesapları görür, ambardaki malı kayda geçirir ve alışverişlerde bizzat bulunurdu. Kâtip, alınan malın miktarını, fiyatını ve satıcının adını deftere yazmazsa ödeme yapılmazdı. Mütevellinin payı birinci vakfiyede gelirin beşte biri, ikincisinde onda biri olarak belirlenmişti. Vakıf köylerinin ürününü toplamak için iki câbi atanmış, biri Turhal, Hüseyinabad ve Tokat'taki gelirlere, öteki Lâdik, Havza ve Merzifon ovasındaki gelirlere bakmıştır. İmareti şeyh yönetir, nakib ekmeği tartıp sayar ve yemeği paylaştırır, nazır mutfağın düzenini denetler, kilerci erzakı korurdu. Bunların yanında aşçı, iki fırıncı, buğday döven, iki kalburcu, kâse yıkayıcı, ferraş, su dolabının bakımını yapan dolapçı ve suyollarını onaran suyolcu vardı. İmama günde 2 akçe ve yılda 2 müd buğday, müezzine günde bir buçuk akçe, şeyhe günde 3 akçe ayrılmıştı. Vakfiyedeki rakamlara göre imaret, mescit ve mektebin yıllık gideri 37.000 akçe dolayındaydı ve bunun 22.403 akçesi imarete gidiyordu.
Vakfiyeler, on altıncı yüzyılın başında Amasya ve çevresindeki fiyatları da gösterir. Bir müd buğday 100 akçe, bir batman et 10, pirinç 12, bal ve sadeyağ 36 akçeydi. Yetimlere alınan kaftan 30, gömlek 15, kuşak 10, külah 3 akçeye, iki çift papuç 10 akçeye satın alınıyordu.
Gelir ve Giderler
Vakfın sonraki yüzyıllardaki durumu muhasebe defterlerinden izlenebilir. 1669-1670 yılı defterini mütevelli Ebubekir Bey ile Darüssaade ağası Abbas Ağa düzenlemiştir ve vakfın bu dönemde Darüssaade ağasının denetimine girdiği anlaşılır. O yıl vakfın geliri 76.000 akçeydi; köy ürünleri, damga ve pazar vergileri, hamamlar, boyahaneler ve Tokat'taki dükkân bu gelirin kaynaklarıydı. Amasya'daki iki hamam o tarihte harap olduğu için gelir getirmiyordu. Giderler 17.320 akçe tutmuş, bunun 6.840 akçesi caminin beş görevlisine, 3.600 akçesi mütevelliye ayrılmış, vakıf kasasında 58.680 akçe kalmıştı. 1715 tarihli defterde gelir 1005 kuruşa inmiş, giderler 1081 kuruşa çıkmıştır. Amasya'daki cami ve imaretin imam, hatip, müezzin, imaret şeyhi, muallim, mektep halifesi, ferraş, kandilci, dolapçı, aşçı ve kâtipten oluşan kadrosu için yılda 153 kuruş harcanmış, Amasya'daki Aşağı Hamam gelir getirmezken ona 204 kuruş harcanmıştır.
Hamamlar
Vakfiyeye göre vakfın Amasya'da iki hamamı vardı. Biri imaretin hemen bitişiğindeki, Bülbül Hatun Hamamı diye bilinen "yeni hamam", öteki Çelebiler Hamamı diye bilinen "eski hamam"dır; bu ikincisi şer'î belgelerle, değiş tokuş yoluyla Bülbül Hatun'a geçmiştir. Kaynaklar bu hamamları farklı adlarla anar. Hüsameddin, caminin batısındaki Çukur Hamam'ın Selçuklu Sultanı Mesud'un beylerinden Rıdvan Bey tarafından yaptırıldığını, tahminen 550 (1155) yılına ait olduğunu, Amasya emiri Şadgeldi Paşa'nın mülkü iken Bülbül Hatun'a geçip vakfedildiğini yazar. Başka bir yerde de "yukarı hamam" denilen Çelebiler Hamamı'nın Devatdar Ahmed Paşa'nın torunlarından satın alınıp vakfa eklendiğini söyler. Mustafa Vâzıh Efendi ise Bülbül Hatun'un Çelebiler Hamamı denilen iki harap hamamı satın alıp onardığını, bunlardan "Aşağı Hamam"ın caminin bitişiğinde, "Yukarı Hamam"ın ise Madenüs Köprüsü başında, Selçuklu sarayının yanında olduğunu anlatır. Vakfiyeleri inceleyen Gündüz, Aşağı Hamam'ı vakfiyedeki yeni hamam, Yukarı Hamam'ı da eski Çelebiler Hamamı ile eşleştirir.
Caminin bitişiğindeki hamam kare planlıdır. Tromplara oturan fenerli bir kubbeyle örtülü soyunmalıktan küçük bir kapıyla soğukluğa geçilir, soğukluğun doğusunda helâlar bulunur. Batıdaki kapı sıcaklığa açılır; sıcaklığın orta kubbesine kademeli mukarnaslarla geçilmiştir. Çifte hamam olmadığı için kadınlar ve erkekler tarafından farklı gün ve saatlerde kullanılmış, yakın döneme kadar işlevini sürdürmüştür.
Lâdik'teki Eserler
Bülbül Hatun'un Amasya vakfı, Lâdik'teki eserleriyle tek bir bütün olarak yönetilmiştir. Hüsameddin, Lâdik'in Bahşi Mahallesi'nde 915 (1509-10) yılında onun bir cami ile hamam yaptırdığını yazar. Bu cami 1668 depreminde büyük ölçüde yıkılmış, 1670-1671 yıllarında vakfın gelirinin üçte biri onarıma ayrılmış, 1681-1685 arasında beş yıllık gelirin yüzde yetmişten fazlası yine bu işe harcanmış ve onarım ancak 1688'de bitirilebilmiştir. Yani Amasya'daki imaretin ve mektebin besleneceği gelirin önemli bir kısmı, on yedinci yüzyılın son çeyreğinde Lâdik'teki camiyi ayağa kaldırmaya gitmiştir. Lâdik'teki cami 1902 ve 1917 depremlerinde zarar görmüş, 1943 depreminde tamamen yıkılmış, bugünkü yapı eski temeller üzerinde 1962-1966 arasında yeniden inşa edilmiştir.
Vakfın Yöneticileri ve Caminin Görevlileri
Hüsameddin'in Amasya kayıtlarından vakfın yüzyıllar boyunca kimlerin elinde kaldığı izlenebilir. Vakfiyede tevliyet Ahmed'in kızlarının soyuna şart koşulduğu için yönetim önce Yularkısdı Sinan Paşazade Mustafa Paşa'nın çocuklarına geçmiş, onların soyu tükenince Yeğenzadelere intikal etmiş ve Hüsameddin'in zamanında hâlâ onların elinde bulunuyordu. Bu soydan Amasya alaybeyi İskender Bey 1020 (1611) yılında ölünce Bülbül Hatun ve Sinan Paşa vakıflarının tevliyeti kardeşi müteferrika Mustafa Bey'e verilmiştir. 1119 (1708) yılında Mısır valisi Küçük Alizade Hüseyin Paşa ölünce yeğeni Mehmed Bey Bülbül Hatun vakfının mütevellisi olmuştur. Yeğenzadelerden Seyyid Said Mehmed Paşa, Vehhabîlere karşı dört yıl kadar Medine'yi savunmuş bir devlet adamıdır; 1227 (1812) yılının Ramazan ayında Gönye sancakbeyi ve Faş (Poti) muhafızı iken öldüğü, Bülbül Hatun vakfının muhasebe defterinde tevliyet hizasına yazılmıştır. Vakfın kâtipleri de şehrin tanınmış kalem adamlarındandı; Hüsameddin, güzel yazısı ve iyi ahlâkıyla bilinen Kâtib Sâdık Hasan Çelebi'nin önce Bülbül Hatun vakfı kâtibi, sonra cizye kâtibi ve 1047 (1637-38) yılında Köse Ali Paşa'nın divan kâtibi olduğunu, 1061 (1651) yılında öldüğünü kaydeder. Vakıf, kendi kurumları dışında da bazı kişilere maaş bağlamıştı; 1081 (1670-71) yılında Mahmud Çelebi Tekkesi şeyhi ölünce onun Bülbül Hatun vakfından aldığı günlük on akçelik vazife başka bir âlime verilmiştir.
Caminin görevlileri arasında Amasya'nın tanınmış adları vardır. Ünlü hattat Fazlullah Efendi bin Mustafa caminin hatibi ve vaiziydi ve 1081 (1670-71) yılında öldü; Divan kâtipliğine kadar yükselen Amasyalı Selimzade Emnî Süleyman Çelebi ilk yazı meşkini ondan almıştır. Hatiplik on sekizinci yüzyılda Çavuşlu ailesine geçmiştir. Hatip Çavuşlu Hacı Mehmed Efendi bin Receb 1172 (1758) yılında ölünce oğlu Ahmed Efendi hatip olmuş, sonra caminin kürsü şeyhliğini de üstlenmiş ve 1229 (1814) yılında ölmüştür. Hatiplik onun oğlu İsmail Efendi'ye, onun oğlu Seyyid Ahmed Efendi'ye ve torunu Seyyid İsmail Efendi'ye geçmiş, Seyyid İsmail Efendi 1323 (1905) dolaylarında öldüğünde aile camiye yaklaşık bir buçuk yüzyıl hatip vermişti. Caminin kürsü şeyhleri, yani halka vaaz eden âlimleri arasında 1106 (1695) yılında ölen Ali Efendi, yerine geçen İvaz Efendi ve 1211 (1796-97) dolaylarında ölen, "Zübdetü'n-Nesâyih" adlı bir vaaz kitabı yazan Hacı Vehhabzade Abdülvehhab Efendi sayılabilir.
Caminin bitişiğinde bir zamanlar bir kütüphane de vardı. Hüsameddin, 1017 (1608-09) yılında Müeyyedzade Pîrî Çelebi'nin Hatuniye Camii'nin yanında bir kütüphane kurup vakıflarını düzenlediğini, ancak kendi zamanında bu kütüphanenin dağılıp kaybolduğunu yazar. Mahalle de şehrin önde gelen ailelerinin oturduğu yerlerden biriydi. Hüsameddin, 1688 yılının Miraç gecesinde Eski Kethüda Mahallesi'nde çıkan büyük yangının sabaha karşı Hatuniye Mahallesi'nde ikinci bir yangınla büyüdüğünü ve Amasya'nın üçte ikisini yaktığını, iki mahallenin de o dönemde "ayan mahalleleri" sayıldığını anlatır. Tasavvufa yönelen âlim İcâdî Hızır Efendi, Hatuniye imamı Ahmed Efendi'nin oğlu olarak 910 (1504-05) yılında bu mahallede doğmuştur.
Bugünkü Durum
Yeşilırmak'ın taşkınları yapıyı zaman zaman etkilemiş, cami onarılarak günümüze ulaşmıştır. İmaret ve tabhaneler yok olmuş, mektep ve hamam ise ayakta kalmıştır. Bugün hâlâ ibadete açık olan cami, Amasya'nın Yalıboyu evleriyle köprüleri arasında nehir kıyısındadır. Şehir merkezinde olduğu için yürüyerek ulaşılabilir; yakınındaki Hazeranlar Konağı ile birlikte aynı yürüyüş hattında görülür. Namaz vakitleri dışında gün içinde ziyaret edilebilir.
Kronoloji
1465-66: Şehzade Ahmed Amasya'da doğar (Hüsameddin'e göre 870; başka kaynaklarda 1466 civarı).
1481: II. Bayezid tahta çıkar, Şehzade Ahmed Amasya sancakbeyi olur; Bülbül Hatun oğlunun yanında Amasya'da kalır.
1505: Bazı yayınlara göre Bülbül Hatun mülkünün bir bölümünü Enderun Camii'ne vakfeder.
1505-1507 (H. 911-912): Hüsameddin'e göre caminin inşaatına başlanır; bina emini Emîn Mehmed Çelebi'dir.
1510 (H. 915): Kaynakların çoğunun verdiği yapım tarihi.
1510-11 (H. 916): Hüsameddin'in caminin mimarı olarak andığı Emîn Mimar Süleyman bin İbrahim ölür.
20 Haziran 1511: Birinci vakfiye düzenlenir.
1513: Şehzade Ahmed Yenişehir'de yenilir ve boğdurulur.
29 Mayıs 1513: İkinci vakfiye düzenlenir.
1515 (H. 921): Vakıf ve türbe araştırmalarına göre Bülbül Hatun Bursa'da ölür ve oğlunun türbesine gömülür; Hüsameddin ölüm tarihini 1518 (H. 924) olarak verir.
1520: Tahrir defterinde "İmâret-i Hâtun" olarak kaydedilir.
1608-09: Müeyyedzade Pîrî Çelebi caminin yanında bir kütüphane kurar.
1611: Vakfın tevliyeti müteferrika Mustafa Bey'e verilir.
1669-1670: Vakfın yıllık geliri 76.000 akçe; Amasya'daki iki hamam harap durumdadır.
1670-71: Caminin hatibi hattat Fazlullah Efendi ölür.
1688: Hatuniye Mahallesi'nden çıkan yangın şehrin büyük kısmını yakar; Lâdik'teki caminin onarımı tamamlanır.
1715: Vakfın geliri 1005, gideri 1081 kuruştur.
1722: Birinci vakfiyenin sureti Amasya kadısı tarafından istinsah edilir.
1758: Hatiplik Çavuşlu ailesinden Ahmed Efendi'ye geçer.
1795-96: Mektebin muallimi Kavaklı İbrahim Efendi görevini bırakır.
1882-83 (H. 1300): Sıbyan mektebi ibtidâî mektebe dönüştürülür.
1905 civarı: Çavuşlu ailesinden son hatip Seyyid İsmail Efendi ölür.
1980: Kapı üzerindeki ibare yağlı boyayla yazılır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 1, s. 119, 161-162, 178 (e-kitap s. 119, 161, 162, 178; Hatuniye Mahallesi, cami, Çukur Hamam, mektep, kütüphane, imaretler): https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page119.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 1 (e-kitap s. 202; Lâdik'teki cami ve hamam): https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page202.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 3-4 (e-kitap s. 481, 491, 543, 593, 607, 617, 629, 657; Şehzade Ahmed'in atanması, vakfın tescili, mütevelliler, hatipler, 1688 yangını): https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page491.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 6-7 (e-kitap s. 117, 129, 223, 297, 352, 358, 381, 424-425; Çelebiler Hamamı, Şehzade Ahmed, Çavuşlu hatipleri, Sinan Paşazade Mustafa Bey, Emîn Mimar ve Emîn Çelebi, Bülbül Hatun biyografisi): https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page424.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 9-10 (e-kitap s. 145, 222, 271-272, 429, 591; Hândân Bey, Rıdvan Bey ve Çukur Hamam, Said Mehmed Paşa, vakıf kâtibi, kürsü şeyhi): https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page145.html
- "Bülbül Hatun Camii, Amasya, 1510", Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi, Aptullah Kuran Arşivi, KRNARC01982. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Ahmet Gündüz, "Vakfiyeleri Işığında II. Bayezid'in Eşi Bülbül Hatun Vakıfları", Vakıflar Dergisi, sayı 55, Haziran 2021, s. 25-53 (DOI: 10.16971/vakiflar.738054). dergipark.org.tr
Resmî kaynaklar
- Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Hatuniye Camii", Kültür Portalı. amasya.bel.tr
Diğer kaynaklar
- İ. Aydın Yüksel, "Hatuniye Camii", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 16, İstanbul 1997, s. 500-501. islamansiklopedisi.org.tr
- "Hatuniye Camii, Amasya", Kültür Envanteri, KE No 10279. kulturenvanteri.com
- "Bülbül Hatun" ve "Şehzade Ahmed (Bayezid II'nin oğlu)" maddeleri, Vikipedi (İngilizce).
- Abdülkadir Gündoğdu, "Amasya'nın tarihi dokusuna zarif bir dokunuş: Hatuniye Camii ve Külliyesi", 28.08.2025.
- Mustafa Vâzıh Efendi, Amasya Fetvâları ve İlk Amasya Şehir Tarihi, haz. Ali Rıza Ayar, Recep Orhan Özel, Amasya 2011, s. 75 (Gündüz'ün makalesinden).
- M. Fatih Müderrisoğlu, "Şehzade Kenti Amasya'da Bir Kadın Bani: Bülbül Hatun ve Külliyesi", Tarihi Değiştiren Toplumu Dönüştüren Kadınlar, Ankara 2016, s. 161-163 (Gündüz'ün makalesinden).
Çevrimiçi kaynaklar









