Bir Adın İki Yüzü

Âfitâbî, XV. yüzyılın ikinci yarısında Amasya'da Şehzade Bayezid'in, yani sonraki II. Bayezid'in çevresinde yetişen şair ve âlimlerden biridir. Asıl adı Abdurrahman Çelebi'dir; Hüseyin Hüsâmeddin Yasar onu Merzifon'daki Sultâniye Medresesi'nin ünlü müderrisleri arasında sayarken "Nizâmeddîn Abdurrahmân Âfitâbî" diye de anar. "Şeyhîzâde" lakabı, dedesi Şeyhî Çelebi'den gelir. Mahlası Farsça "güneş" anlamındaki âfitâb kelimesinden türemiştir ve tezkirelerde çoğu zaman "Âftâbî" biçiminde yazılır. Tezkire yazarları bu adla oynamayı sevmişlerdir: Kınalızâde Hasan Çelebi onun varlık güneşinin Merzifon ufkundan doğduğunu, ömrünün güneşinin de bir gün batıp gittiğini söyleyerek maddesini baştan sona bu benzetme üzerine kurar.

Âfitâbî'nin hayatı iki ayrı kaynak grubundan okunabilir ve bu iki grup aynı adamın iki farklı yüzünü gösterir. XVI. yüzyıl şair tezkireleri onu şehzadenin meclisinde parlayan, sonra çekemeyenlerin sözüyle gözden düşen, ömrünün sonunu Amasya'da vaaz ve uzlet içinde geçiren, tasavvufa meyilli, latifeci ve âşıkmeşrep bir şair olarak tanıtır. Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi ise onu bir ilmiye mensubu olarak görür: medreselerde müderrislik, Ankara ve Sivas'ta kadılık, emeklilikte Amasya'daki Sultan Bayezid vakıflarının mütevelliliği ve Şehzade Ahmed'in musahipliği. İki tablo birbirini çoğu yerde tamamlar, birkaç yerde ise açıkça çelişir. Doğum yeri, gözden düşüşün zamanı ve ölüm tarihi bu çelişkilerin başında gelir.

Ailesi ve Yetişmesi

Hüsâmeddin'e göre Âfitâbî Amasyalıdır. Babası ulemâdan Şemseddîn Mehmed Çelebi, dedesi Şeyhî Çelebi'dir. Aynı müellif onu Hâtemî mahlaslı Abdülkerîm Çelebi'nin kardeşi olarak gösterir. Hâtemî Abdülkerîm de Amasya'nın tanınmış simalarındandır: Rükneddîn Ahmed Cendî'den okumuş, Halifet Gazi Medresesi'nde müderris olmuş, Amasya valisi Şehzade Bayezid'in has meclisine girmiştir. Fatih Sultan Mehmed 878'de (1473) Amasya'ya gelip şehzadenin lalası Çandarlızâde İbrahim Paşa'yı azlettiğinde Hâtemî de Tokat'a gönderilmiş, bir süre sonra müderrisliği bırakıp Şeyh İbrahim Tennûrî'ye intisap ederek Kayseri'de hilafet almış, dönüşünde Amasya'da kürsü şeyhliği yapmış ve 903 (1497-98) dolaylarında ölmüştür. Hâtemî'nin oğlu Şeyhî Mehmed Çelebi ise daha sonra Şehzade Ahmed'in yakınları arasına girecek, 918'de (1512-13) şehzadenin ölümüne üzülerek vefat edecektir. Böylece Âfitâbî'nin, iki kuşak boyunca Amasya'daki şehzade saraylarıyla iç içe yaşamış bir ilim ailesinden geldiği anlaşılır.

Hüsâmeddin, Hâtemî'nin maddesinde onun bir kardeşi olarak meşhur fuzalâdan Mevlânâ Abdî Çelebi'yi de anar. Amasya müftülüğü yapan ve Âfitâbî ile aynı yıl, 907'de ölen "Allâme Abdî Efendi" ile bu Mevlânâ Abdî'nin aynı kişi olması kuvvetle muhtemeldir; nitekim Hüsâmeddin, 903'te Sultan Bayezid vakıflarının tevliyetini bırakan Abdî Efendi'nin yerine Âfitâbî'nin geçtiğini yazar. Ne var ki müellifin metni bu iki kişiyi açıkça birleştirmez; başka bir yerde Mevlânâ Abdî'yi "Şeyhzâde Abdülkerîm Çelebi" diye anması da adların karışmasına yol açar. Abdî Efendi'nin Âfitâbî'nin kardeşi olması bu yüzden kesin bilgi sayılamaz; güçlü bir ihtimal olarak kaydedilmelidir.

Âfitâbî'nin doğum tarihi hiçbir kaynakta geçmez. Hüsâmeddin'e göre şeriat ilimlerini, akli ilimleri ve edebî fenleri Amasya ulemâsından öğrenmiş, icazet alıp "ders-i âm" olmuştur. Tezkireler bu eğitimin bir de tasavvuf tarafı bulunduğunu vurgular. Âşık Çelebi onu "zamanesinin zûfünûnu", yani pek çok ilimde mahir bir kişi olarak tanıtır; bir süre ilim yolunda çalıştıktan sonra tasavvuf yoluna girdiğini ve tarikat şeyhlerinin hizmetinde bulunduğunu söyler. Kınalızâde de aynı sırayı izler: önce ilim tahsili, ardından tasavvufa sülûk ve "ilm-i bâtın"ın tamamlanması. Aile çevresinin tasavvufla bağı, kardeşi Hâtemî'nin Tennûrî halifeliği düşünüldüğünde, bu anlatımı inandırıcı kılar.

Doğum Yeri Meselesi: Amasya, Tosya ya da Merzifon

Âfitâbî hakkındaki en çarpıcı çelişki, nereli olduğu sorusunda ortaya çıkar. Dört büyük XVI. yüzyıl tezkiresi bu konuda üç ayrı cevap verir. İlk tezkire yazarı Sehî Bey, 945'te (1538) tamamladığı Heşt Bihişt'te onun için kısaca "Tosyaludur" der ve Şehzade Ahmed'in hizmetinde bulunduğunu, kendisini hiç görmediğini, ancak şiirlerini bildiğini ekler. Latîfî ise 953'te (1546) yazdığı tezkirede onu açıkça "şehr-i Amasya"ya bağlar ve şehrin meşhur şairlerinden sayar. Latîfî aynı kanaati Mihrî Hatun maddesinde de tekrarlar: Mihrî'nin Münîrî ve Âftâbî ile "hemşehri" olduğunu yazar.

Âşık Çelebi'nin 976'da (1568) tamamlanan Meşâirü'ş-şuarâ'sında ise maddenin ilk kelimesi "Merzifonîdür" olur. Kınalızâde Hasan Çelebi de 994'te (1586) bitirdiği tezkirede bu görüşü benimser ve şairin güneşinin "şehr-i Merzifon" ufkundan doğduğunu söyler. Daha geç tarihli Beyânî tezkiresi doğum yeri vermez, yalnızca Amasya'da halvet ve uzlet içinde yaşadığını ve halka nasihat ettiğini kaydeder. Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Künhü'l-ahbâr'ındaki madde de doğum yerine değinmeden onun Amasya'da Sultan Bayezid'e yakınlık kazandığını anlatır.

Bu karışıklık modern çalışmalara da yansımıştır. Mehmet Fatih Köksal'ın Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki maddesi, Latîfî'nin Amasya, diğer tezkirecilerin ise Tosya dediğini yazar. Oysa elimizdeki neşirlerde Tosya nisbesi yalnız Sehî'de geçer; Âşık Çelebi ile Kınalızâde açıkça Merzifon der. Edebiyat tarihi araştırmalarının bir kısmı da onu bu yüzden "Merzifonlu" olarak anmıştır. Hüsâmeddin ise ailesini ve soy kütüğünü vererek Amasyalı olduğunu söyler.

Merzifon nisbesinin nereden geldiğine dair akla yatkın bir açıklama Hüsâmeddin'in verdiği görev listesinde saklı olabilir. Âfitâbî'nin bir dönem Merzifon'daki Sultâniye Medresesi'nde müderrislik yaptığı, Hüsâmeddin'in iki ayrı yerdeki anlatımıyla sabittir. Ömrünün bir bölümünü Amasya'nın bu kasabasında geçiren bir müderrisin, onu oradan tanıyan sonraki yazarlarca "Merzifonlu" diye anılması kolayca anlaşılabilir. Kaynaklarda açıkça yazılmış bir tespit bulunmamaktadır; bu açıklama, görev yerleriyle nisbeler arasındaki uyumdan çıkan bir yorumdur. Sehî'nin "Tosyalu" demesinin sebebini ise mevcut kaynaklarla açıklamak mümkün olmamaktadır. Yerli tarihçinin aile bilgisi, Latîfî'nin ve Âşık Çelebi'nin ortak verdiği "ömrünü Amasya'da geçirdi" bilgisiyle birleşince, Âfitâbî'yi Amasya'ya bağlamak için yeterli dayanak bulunduğu söylenebilir; doğum yerinin kesin olarak hangi kasaba olduğu ise tartışmalı kalmaktadır.

Şehzade Bayezid'in Meclisinde

II. Bayezid, yedi yaşında Amasya sancağına gönderilmiş ve 1454'ten 1481'deki cülusuna kadar yaklaşık yirmi yedi yıl bu şehirde kalmıştı. Şehzadenin edebiyata düşkünlüğü, Amasya'yı kısa sürede şair ve âlimlerin toplandığı bir merkeze çevirdi. Hüsâmeddin, Bayezid ve ardından oğlu Ahmed'in Amasya'da bulunduğu yıllarda Osmanlı edebiyatına hizmet edenlerin çoğaldığını, "Tâcî, Âfitâbî, Figânî, Kutbî, Münîrî, Ca'ferî ve Sa'dî" gibi şairlerin bu dönemde yetiştiğini yazar. Modern araştırmalar da Âfitâbî'yi Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi, Tâcîzâde Câfer Çelebi, Mihrî Hatun, Zeyneb Hatun ve Sâfî mahlaslı Cezerî Kasım Paşa ile birlikte bu meclisin şairleri arasında sayar.

Hüsâmeddin'e göre Âfitâbî, ders-i âm olduğu sıralarda Amasya valisi olan şehzadeye kasideler sunarak ona yaklaşmış ve musahipleri arasına girmiştir. Latîfî de aynı şeyi anlatır: Sultan Bayezid Amasya'da "Çelebi Sultan" iken Âfitâbî fazl ve kemali sayesinde ona yakınlık kazanmış, has meclisine giren seçkinlerden biri olmuş ve şehzadenin iltifatıyla epeyce itibar bulmuştur. Âlî ise bu yakınlaşmanın vasıtasının şiir olduğunu özellikle belirtir. Hüsâmeddin, Fatih'in gönderdiği teftiş heyetinden hemen önceki yıllarda Amasya'daki şehzade divanının erkânını sayarken vezir ve musahip Hızır Paşazâde Mahmud Paşa, lala Fenârîzâde Ahmed Bey, nişancı Tâcî Bey ve Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi ile birlikte "mukarreb ve şâir Âfitâbî Abdurrahman Çelebi"yi de listeye alır. Bu, onun meclisteki yerini gösteren en açık ifadedir: Âfitâbî bu çevrede resmî bir görevli sıfatıyla bulunmuyordu; şehzadeye yakın bir sohbet arkadaşı ve şair olarak oradaydı.

Burada bir adaşlığa dikkat etmek gerekir. Aynı meclisin en tanınmış simalarından biri de Abdurrahman adını taşıyan ve Hâtemî mahlasıyla şiir yazan Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi'dir. Hüsâmeddin'in metinlerinde "Abdurrahman Efendi" diye geçen ve ferman üzerine İran'a kaçan kişi Müeyyedzâde'dir; Âfitâbî ise her yerde mahlasıyla birlikte anılır. Üstelik Âfitâbî'nin kardeşinin mahlası da Hâtemî'dir. Aynı meclisteki iki Abdurrahman ile iki Hâtemî, tarih yazımında kolayca birbirine karışabilecek adlardır ve burada anlatılanlar yalnızca Âfitâbî Abdurrahman Çelebi'ye aittir.

Halîmî Hadisesi ve Gözden Düşüş

Şehzade Bayezid'in Amasya sarayı, 1470'lerin ikinci yarısında İstanbul'dan gelen bir soruşturmayla sarsıldı. Hüsâmeddin'in anlattığına göre olayın başlangıcı Amasyalı âlim Halîmî Lütfullah Çelebi'dir. Sivas kadısı olan Halîmî, 879'da (1474-75) Amasya'daki şehzade erkânının araya girmesiyle azledilmiş, Tokat'ta üç ay kadar hapsedilip sorgulanmış, sonunda suçsuzluğu anlaşılarak serbest bırakılmıştı. Bu muameleye çok içerleyen Halîmî İstanbul'a gitti ve 881'de (1476) Fatih Sultan Mehmed'e, başına gelenleri remizlerle anlatan Arapça bir kaside ile bu kasidenin şerhini sundu. Şerhte şehzadenin etrafını saranları tek tek işaret ediyor, şehzadeyi işrete alıştıranların bunlar olduğunu söylüyordu.

Fatih bunun üzerine kubbe vezirlerinden Hamza Beyzâde Mustafa Paşa'yı Amasya'ya teftişe gönderdi. Hüsâmeddin'e göre heyet 882'de (1477) geldiğinde şehzade ve yakınları Lâdik'te sohbet meclisindeydiler. Uzun süren soruşturma sırasında şikâyetler birbirini izledi ve erkân birbirine düştü. Ardından gelen fermanla Hızır Paşazâde Mahmud Paşa, Tâcî Bey ve Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin idamı, diğerlerinin azil ve tayini emredildi. Mahmud Paşa idam edildi, Tâcî Bey Bağdat'a, Müeyyedzâde ise önce Haleb'e, oradan İran'a kaçtı. Hüsâmeddin'in tarih anlatısı bu arada Âfitâbî için tek bir cümle kurar: "Âfitâbî Abdurrahman Çelebi Merzifon'a gönderildi."

Bu olayların tarihi kaynaklarda farklı verilir. Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nin tarih kısmı fermanı 883'e (1478-79) koyar; aynı eserin biyografi ciltlerindeki bir başka maddede ise fermanın 881'de çıktığı ve Âfitâbî'nin de uzaklaştırıldığı yazılıdır. Müeyyedzâde'nin TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesi kaçışı 884 (1479) yılına yerleştirir. Âfitâbî'nin Amasya'dan uzaklaştırıldığı tarih bu yüzden 1476-1479 aralığında bir yerde aranmalıdır.

Âfitâbî'nin bundan sonra nereye gittiği konusunda Hüsâmeddin'in kendi metinleri de birbirini tutmaz. Tarih kısmında Merzifon'a gönderildiği yazılıdır. Biyografi maddesinde ise "883'te Halîmî vakasında bu da musab olup Ankara'ya gönderildi" denir; orada müderris olduğu, Merzifon'daki Sultâniye müderrisliğine ancak 886'da, Bayezid'in tahta çıkışında getirildiği eklenir. İki anlatının ortak noktası, Âfitâbî'nin idamla tehdit edilenler arasında bulunmadığı, ancak şehzadenin yanından uzaklaştırılıp taşrada bir medreseye verildiğidir.

Tezkireler aynı gözden düşüşü daha kişisel bir dille anlatır. Latîfî'ye göre padişah ve vezir yakını olan fazilet sahiplerinin akranları tarafından kıskanılması eski bir âdettir; kin ve haset sahibi kimseler nifak ve fitneyle Âfitâbî'nin şehzadeyle musahabet yolunu kapatmış, onu huzurdan uzak düşürmüşler, "pîrlik demlerinde" ince gönlünü kırmışlardır. Şehzade de söylenenlere kulak verip onunla görüşmekten kaçınmış, Âfitâbî "merdûd ü mehcûr" kalmıştır. Âlî'nin anlatımı da buna yakındır: garaz sahipleri onu padişahın iltifatından düşürmüş, yaşlılık çağında yüksek mertebesinden inmiş bir şeyh gibi altüst etmişlerdir. Tezkirelerin "yaşlılık" vurgusu, Hüsâmeddin'in olayı 1470'lerin sonuna yerleştiren kronolojisiyle tam örtüşmez. Bu fark, ya Âfitâbî'nin o yıllarda zaten ileri yaşta olduğunu ya da tezkirecilerin farklı bir kırgınlığı anlattığını düşündürür; kaynaklar bu noktayı açıklığa kavuşturacak bilgi vermez.

Cülus Kasidesi

Âfitâbî'nin şehzadenin gönlünü yeniden kazanmak için yazdığı kaside, onun hayat hikâyesinin edebî belgesidir. Latîfî, Âfitâbî'nin olup biteni hükümdara arz etmek amacıyla hâlini ve gönlündeki derdi bir kasideye döktüğünü, bu kasidede pek çok sanatlı hayal kurduğunu söyler ve kasidenin başından iki beyit aktarır. Âlî de aynı kasideyi, şairin padişahın gazabını gidermek için gönderdiği bir arzuhal olarak anar. Hüsâmeddin ise kasidenin yazılış anını belirler: Âfitâbî bu manzumeyi Sultan Bayezid'in 886'daki (1481) cülusu üzerine Ankara'dan göndermiştir. Kasidenin tezkirelerde en çok aktarılan beyitleri şunlardır:
Müjeñ tîrine cân itmek hedef devlet nişânıdur
Velî benüm gibi hâkînüñ ol devlet ne şânıdur

Yeter düşdüm ırâġ oḳ gibi ḳurbân olduġum raḥm it
Ḫam-ı ebrûlaruñdan kim yed-i ḳudret kemânıdur

Gazel diliyle yazılmış bu beyitlerde sevgilinin kirpik okuna hedef olmak "devlet nişanı" sayılır; şair ise toprak gibi hakir düştüğünü, bir ok gibi uzağa savrulduğunu söyleyerek merhamet diler. Latîfî'nin "şairin kırgınlık ve sıkıntısını gösterir" diye nitelediği üçüncü beyit ise felekten, bu şahın zamanında tasarruftan elini çekmesini ister. Aşk diliyle söylenmiş bir sitem, bir saray adamının gözden düşmüşlüğünü ve yeniden kabul görme arzusunu birlikte taşır.

Müderrislik, Kadılık ve Emeklilik

Hüsâmeddin'in verdiği görev sırası şöyledir: Ankara'da müderrislik, 886'da (1481) Bayezid'in cülusunda Merzifon'daki Sultâniye Medresesi müderrisliği, ardından Ankara kadılığı ve daha sonra Sivas kadılığı. Merzifon'daki bu medrese Çelebi Sultan Mehmed tarafından yaptırılmıştı; Hüsâmeddin, medresenin XIX. yüzyıla kadar şöhret bulan müderrisleri arasında Ferîdeddîn Mehmed Devvânî, Seydî Şemseddîn Ahmed Kırımî ve Rükneddîn Abdülkerîm Amâsî ile birlikte "Nizâmeddîn Abdurrahmân Âfitâbî"yi de sayar. Kadılık yıllarına dair başka bir ayrıntı kaynaklarda bulunmamaktadır.

Hüsâmeddin'e göre Âfitâbî 903'te (1497-98) kendi isteğiyle emekliye ayrılmış ve Amasya'ya dönmüştür. Aynı yıl Amasya müftüsü Abdî Efendi, üzerinde bulunan Sultan Bayezid vakıflarının tevliyetini bırakmış ve yerine "meşhur Âfitâbî Abdurrahman Çelebi" bu vakıfların mütevellisi olmuştur. Sultan Bayezid Külliyesi ve ona bağlı vakıflar, padişahın şehzadelik yıllarını geçirdiği şehre bıraktığı en büyük eserdi. Bir zamanlar şehzadenin meclisinden uzaklaştırılan şairin, yaşlılığında bu vakıfların idaresine getirilmesi, padişahla arasındaki kırgınlığın zamanla giderildiğini düşündürür.

Bu yıllarda Amasya'nın valisi II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed'di. Hüsâmeddin, Âfitâbî'nin ölümüne kadar Şehzade Ahmed'in musahibi olarak kaldığını yazar. Tezkireler de bunu doğrular. Sehî onun Şehzade Ahmed'in hizmetinde bulunduğunu söyler. Âşık Çelebi'ye göre Âfitâbî sonunda Sultan Ahmed'e intisap etmiş, onun iltifatıyla emeklilik yoluyla birkaç akçe bağlanmış ve ölünceye kadar Amasya ve çevresinde vaaz ve nasihatle, halktan uzak bir uzlet içinde ömür sürmüştür. Âşık Çelebi vaaz sırasında kimi zaman Âfitâbî'ye "hâl" galebe çaldığını, cezbe alametleri gösterdiğini ve şevkini dışa vurarak meclisi coşturduğunu da ekler. Kınalızâde, onun bir yandan halka vaaz verirken bir yandan da insanlarla sohbetten kesilip uzlete çekildiğini yazar. Medrese ve mahkemede geçen bir hayatın sonunda vakıf yönetimi, şehzade sohbeti ve vaaz kürsüsü arasında geçen bu son yıllar, tezkirelerdeki mutasavvıf şair portresiyle Hüsâmeddin'in ilmiye mensubu portresinin buluştuğu yerdir.

Ölümü ve Ailesi

Âfitâbî'nin ölüm tarihi de kaynaklar arasında farklıdır. Hüsâmeddin onun 907 yılının başlarında (1501 yazı ya da sonbaharı) Amasya'da öldüğünü yazar. Aynı yıl Amasya müftüsü Abdî Efendi de vefat etmiş, Sultan Bayezid vakıflarının mütevelliliğine ümeradan "Yular Kısdı" lakaplı Sinan Bey getirilmiştir. Bu ardıllık bilgisi, Hüsâmeddin'in verdiği tarihi şehrin idari olaylarına bağladığı için dikkate değerdir. Buna karşılık tezkireler ölüm tarihi vermez, yalnızca uzun bir ömür sürdüğünü ve Amasya'da öldüğünü belirtir. Sadettin Nüzhet Ergun ise 1936'da yayımlanan Türk Şairleri'nde onun 1494'e kadar yaşamış olması gerektiğini ileri sürmüştür. Ergun'un tahmini, Hüsâmeddin'in emeklilik ve mütevellilik bilgileriyle bağdaşmaz. Mezarının yeri hakkında kaynaklarda bilgi bulunamamıştır.

Hüsâmeddin, Âfitâbî'nin oğlu Abdülhayy Efendi'nin büyük kadılardan olduğunu kaydeder ve onu "Âfitâbîzâde" lakabıyla ayrı bir madde olarak anar. Hüsâmeddin'in biyografi maddesine göre Âfitâbî âlim, edip ve şairdi; kitabet ve inşada mahir, tatlı dilli, latife söylemeyi seven ve muhazarada usta bir kişiydi. Bu nitelemeler, aşağıda anlatılan tezkire hikâyeleriyle de uyuşur.

Edebî Kişiliği

Latîfî, Âfitâbî'yi "meşâhîr-i şuarâdan ve a'yân-ı fusehâdan", yani devrin meşhur şairleri ve en seçkin söz ustaları arasında sayar; renkli şiirlerden oluşan bir divanı ve tatlı bir anlatımı bulunduğunu söyler. Bu divanın bugün bilinen bir nüshası yoktur. Şiirlerinden günümüze ulaşanlar tezkirelerdeki beyitler ile nazire mecmualarındaki birkaç manzumedir: Köksal'ın tespitine göre Pervâne Bey'in nazire mecmuasında dört, Edirneli Nazmî'nin Mecma'u'n-nezâ'ir'inde iki şiiri yer alır. Nazire mecmualarına girmesi, şiirlerinin çağdaşları tarafından örnek alındığını ve tanzir edildiğini gösterir.

Tezkirecilerin hemen hepsinin aktardığı, "Yine diş yarası var sîb-i zenahdânunda" mısraıyla başlayan matlaı Latîfî "meşhur", Kınalızâde ise "meşhur-ı rûzgâr" diye niteler. "Ka'be-i kûyuna yol vir aña kim yol varamaz" diye başlayan gazeli de Sehî, Âşık Çelebi ve Beyânî'nin anılan beyitleri arasındadır. Latîfî ayrıca, içinde ateşi olan gönlün ney gibi nefesinden belli olacağını söyleyen bir beytini kaydeder. Şiirlerinin metinleri ve ayrıntılı değerlendirmesi Edebiyat bölümündeki ayrı yazının konusudur.

Tezkirelerin Âfitâbî'ye ayırdığı satırların önemli bir kısmı, onun latifeci ve âşıkmeşrep tarafını gösteren bir hikâyeye gider. Sehî, onun Çerâğ adında bir güzelle dostluk kurduğunu anlatır. Bir gün Çerâğ onu odasına davet eder; Âfitâbî "davete icabet sünnettir" diyerek gider, fakat odada bir işret meclisi kurulmuş olduğunu görünce sofu biri olarak geri dönmek ister. Meclistekiler onu bırakmaz, zorla oturtup şarap içirirler. Uyku bastırınca başındaki dülbent kadehe düşer, hırkasına da kandilin alevi değip tutuşur. Kendine gelen Âfitâbî bu hâli görünce şu beyti söyler:
Sûfîsin Âfitâbî bezm-i Çerâġa varma
Kim ḫırḳañ oda yanar düşer şarâba tâcın

Beyitteki oyun, sevgilinin adı olan "çerâğ"ın aynı zamanda kandil anlamına gelmesine dayanır: "çerağın meclisine" giden sofinin hırkası ateşe, tacı şaraba düşer. Âşık Çelebi aynı kişiye "Çerâğ" adıyla değinir ve Âfitâbî'nin bu gence gönül verdiğini söyler. Âşık Çelebi'nin eklediği bir ayrıntı hikâyeye ayrı bir gerçeklik kazandırır: tezkireci, Çerâğ'ı onun ömrünün son yıllarında bizzat tanımıştır. Çerâğ o sırada İstanbul bedesteninde kitap sahafıydı ve Âfitâbî'nin kendisi için yazdığı gazelleri okuyarak dolaşır, onun vassafı olurdu. Hüsâmeddin de Âşık Çelebi'ye dayanarak Âfitâbî'nin "Çırak Çelebi" adlı bir gence tutkun olduğunu yazar. Sehî'nin bu hikâyeyi bir latife olarak aktarması, Âfitâbî'nin çağdaşları arasında hazırcevap ve nükteci kimliğiyle de tanındığını gösterir.

Kaynaklarda Âfitâbî mahlasını taşıyan başka şairler de bulunur ve bunları Amasyalı şairle karıştırmamak gerekir. Âşık Çelebi ve Kınalızâde, maddelerinin hemen ardından "İstanbul ferzendi" olan ikinci bir Âftâbî'ye yer verir. Kınalızâde'ye göre adı Hasan olan bu şair İstanbul'da yetişmiş bir divan kâtibiydi ve 981'de (1573-74) ölmüştür. Beyânî'nin bir başka maddede söz ettiği, ölümüne tarih düşürülen "Âftâbî nâm dîvân kâtibi" de bu ikinci şairdir.

Amasya'daki İzi

Âfitâbî'nin adını taşıyan bir yapı, türbe ya da vakıf Amasya'da bilinmemektedir. Şehirle bağı daha çok kurumlar üzerinden kurulur: Şehzade Bayezid'in meclisi, Merzifon'daki Sultâniye Medresesi, Sultan Bayezid vakıflarının tevliyeti ve Şehzade Ahmed'in musahipliği. Aynı aile Hâtemî Abdülkerîm, Şeyhî Mehmed Çelebi ve Abdülhayy Efendi ile yarım yüzyıldan uzun bir süre Amasya'nın ilim ve edebiyat hayatında yer almıştır. Âfitâbî'nin hikâyesi, Amasya'nın XV. yüzyılın son çeyreğinde yalnızca bir sancak merkezi olmadığını, şehzade sarayının çevresinde gelişen, kendi şairleri, kıskançlıkları ve kırgınlıklarıyla canlı bir edebî muhit taşıdığını da gösterir. Divanı kaybolmuş olsa da tezkirelerin onu yüzyıl boyunca anmaya devam etmesi, bu muhitin Osmanlı edebiyat hafızasında bıraktığı yerin bir işaretidir.

Kronoloji

1454: Şehzade Bayezid Amasya sancağına gönderilir; Âfitâbî'nin daha sonra katılacağı şehzade meclisi bu yıllarda oluşur.

879 (1474-75): Sivas kadısı Halîmî Lütfullah Çelebi, şehzade erkânının araya girmesiyle azledilip Tokat'ta hapsedilir.

881 (1476): Halîmî, Arapça kasidesini ve şerhini Fatih Sultan Mehmed'e sunar.

882 (1477): Hamza Beyzâde Mustafa Paşa başkanlığındaki teftiş heyeti Amasya'ya gelir.

883 (1478-79): Hüsâmeddin'e göre ferman çıkar; Âfitâbî şehzadenin yanından uzaklaştırılır (tarih kısmında Merzifon'a, biyografi maddesinde Ankara'ya gönderildiği yazılıdır). Bir başka maddede ferman 881'e, TDV ise Müeyyedzâde'nin kaçışını 884'e (1479) koyar.

886 (1481): II. Bayezid tahta çıkar; Âfitâbî cülus kasidesini Ankara'dan gönderir ve Merzifon Sultâniye Medresesi müderrisi olur. Ardından Ankara ve Sivas kadılıklarında bulunur.

903 (1497-98): Kendi isteğiyle emekli olur; Abdî Efendi'nin yerine Amasya'daki Sultan Bayezid vakıflarının mütevellisi olur ve Şehzade Ahmed'in musahipleri arasında yer alır.

907 (1501): Hüsâmeddin'e göre yılın başlarında Amasya'da ölür. Sadettin Nüzhet Ergun ise 1494'e kadar yaşadığını tahmin etmiştir.

945 (1538): Sehî Bey'in Heşt Bihişt'i onu "Tosyalu" olarak kaydeder.

953 (1546): Latîfî tezkiresi onu Amasya'nın meşhur şairleri arasında anar.

976 (1568): Âşık Çelebi'nin Meşâirü'ş-şuarâ'sı onu "Merzifonî" olarak tanıtır.

994 (1586): Kınalızâde Hasan Çelebi'nin tezkiresi de Merzifon nisbesini tekrarlar.

Kaynakça

Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:

  • Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 3 (II. Bayezid ve Şehzade Ahmed dönemleri, Merzifon bahsi) ve c. 6-12 (biyografi ciltleri: Âfitâbî Abdurrahman Çelebi, Hâtemî Abdülkerîm Çelebi, Şeyhî Mehmed Çelebi, Abdülhay Efendi-Âfitâbîzâde ve Hayretî İbrahim Efendi maddeleri), yeni harfli neşir.
  • Sehî Beg, Heşt Bihişt (haz. Halûk İpekten, Günay Kut, Mustafa İsen, Hüseyin Ayan, Turgut Karabey), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2017 (e-kitap). ekitap.ktb.gov.tr
  • Latîfî, Tezkiretü'ş-Şu'arâ ve Tabsıratü'n-Nuzamâ (haz. Rıdvan Canım), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2018 (e-kitap).
  • Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ (haz. Filiz Kılıç), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2018 (e-kitap).
  • Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ (haz. Aysun Sungurhan), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2017 (e-kitap).
  • Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-Ahbâr'ın Tezkire Kısmı (haz. Mustafa İsen), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2017 (e-kitap).
  • Beyânî Mustafa, Tezkiretü'ş-şu'arâ (haz. Aysun Sungurhan), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2017 (e-kitap).
  • Köksal, M. Fatih, "Âfitâbî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Ahmet Yesevi Üniversitesi (teis.yesevi.edu.tr), 2013, 2020 güncellemesi. teis.yesevi.edu.tr
  • Köksal, M. Fatih, "Adlî, Sultân Bâyezîd-i Velî bin Fâtih", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Ahmet Yesevi Üniversitesi (teis.yesevi.edu.tr). teis.yesevi.edu.tr
  • "Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
  • Bayram, Yavuz (haz.), Adlî Dîvânı (Dîvân-ı Sultân Bâyezîd-i Sânî), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2018 (e-kitap), giriş bölümü.
  • Bu kaynaklar üzerinden aktarılan çalışmalar: Sadettin Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, c. 1, İstanbul 1936; Edirneli Nazmî, Mecma'u'n-Nezâ'ir (haz. M. Fatih Köksal, 2012); Pervâne Bey, Mecmû'a-i Nezâ'ir, Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Bağdat 406.