Gökmedrese Camii, Amasya şehir merkezinde, Tokat yoluna doğru çıkan caddenin kenarında, adını verdiği mahallenin ortasında yükselir. XIII. yüzyılın ikinci yarısına ait bu yapı, bir cami, bir medrese ve bir türbenin bir araya geldiği kapalı bir külliyedir. Kaynaklarda bânisine izâfeten Torumtay Camii, bazı yayınlarda Turumtay Camii olarak da geçer. Adındaki "gök" sözcüğü, yapıya rengini veren firuze ve mor sırlı tuğlalara ve çinilere, özellikle de türbe kasnağındaki mavi bezemeye işaret eder. Bu bezemenin büyük bölümü günümüze ulaşmamıştır; yine de kasnakta kalan parçalar, yapının neden bu adla anıldığını anlamaya yetecek kadar belirgindir.

Külliyeyi yaptıran Seyfeddin Torumtay'ın hayatı, vakfiyesinin bütünü ve Amasya'daki valiliği ayrı bir yazının konusudur; burada yapının kendisi, yani planı, süslemeleri, türbesi, işlevi ve geçirdiği değişiklikler ele alınmaktadır. Gökmedrese, hem mimarisi hem de işlevi bakımından Anadolu Selçuklu medreseleri arasında alışılmış bir örnek sayılmaz. Bu yüzden araştırmacılar, onu bir cami mi, bir medrese mi, yoksa ikisi birden mi saymak gerektiği konusunda uzun süredir görüş ayrılığı içindedir.

Banisi ve Yapım Tarihi

Yapıyı yaptıran kişi, bir Gıyâseddin Keyhusrev'in sultanlığı sırasında Amasya valiliğine getirilen Seyfeddin Torumtay'dır. TDV İslâm Ansiklopedisi maddesi sultanı II. Gıyâseddin Keyhusrev olarak anar; oysa 1260'lı yıllarda Anadolu Selçuklu tahtında oturan, Moğol (İlhanlı) vesayeti altındaki hükümdar III. Gıyâseddin Keyhusrev'dir. Bu nedenle yapıyı kimi yayınlar Selçuklu, kimileri İlhanlı dönemine bağlar. 1243 Kösedağ Savaşı'ndan sonra Anadolu Selçuklu devleti fiilen İlhanlılara bağlanmış, vali ve emirlerin çoğu İlhanlı onayıyla görev yapar olmuştu. Gökmedrese bu geçiş çağının ürünüdür.

Camiye ait inşa kitabesi günümüze ulaşmamıştır. Yerinden sökülen kitabe bulunamamış, yapıda yalnızca 1316 (1898-99) tarihli bir onarım kitabesiyle kapı pervazında usta adına ait olması gereken bir ibare kalmıştır. Bu nedenle yapının kesin yapım yılı bilinmez. Yine de Torumtay'ın kendi düzenlettiği vakfiye hicri 665 (1266-67) tarihini taşıdığından, inşaatın en geç o yıl içinde bitirilmiş olduğu kabul edilir. Kültür Portalı yapıyı 1267'ye tarihler, bazı yayınlar ise 1266 yılını esas alır; aradaki bir yıllık fark, hicri 665 yılının miladi takvimde iki yıla yayılmasından doğar.

Vakfiye tarihi, yapının yapıldığı yılı değil, en geç hangi yılda var olduğunu gösterir. Amasya Üniversitesi'nden Fazilet Koçyiğit, vakfiyede yapının "Gökmedrese adıyla meşhur medrese" diye anılmasını, belgenin yapı bitmiş ve bir süre kullanılmış olduğu bir sırada düzenlenmiş olabileceğine yorar. Aynı araştırmacıya göre plan ve süsleme özellikleri yapıyı İlhanlı dönemine yaklaştırmaktadır; ancak vakfiyedeki ifade, yapının 1266'dan önceye uzanabileceği ihtimalini de açık bırakır. Koçyiğit bu ihtimali, yapının en erken XIII. yüzyılın ilk yarısında inşa edilmiş olabileceği biçiminde ifade eder.

Yerel tarihçi Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde aktardığına göre yapı, daha önce bir kilise ile patrikhanenin bulunduğu arazide yükselmektedir. Bu rivayeti doğrulayan bir kazı ya da belge bildirilmemiştir. Eğimli bir arazi üzerinde kuzey-güney doğrultusunda kurulan yapının bugün de yoldan bir miktar yüksekte durması, bu yerleşim biçimiyle uyumludur.

Plan ve Genel Düzen

Türbe dışarıda tutulduğunda yapı düzgün bir dikdörtgen plan gösterir. Dışa kapalı, kalın ve masif kesme taş duvarlarıyla Selçuklu mimarisinin belirgin özelliklerini taşır. Girişin bulunduğu kuzey cephe öne çıkarılmış ve iki ucunda birer silindirik köşe kulesiyle sınırlanmıştır; kuleler pahlanmış kübik kaideler üzerinde yükselir ve yapıya anıtsal bir görünüm kazandırır. Türbe cephenin gerisine oturtulduğundan, kuzeydoğu köşesinde ana kütleye eklenmiş ayrı bir hacim gibi okunur ve cephenin simetrisini bir ölçüde bozar. Yapıda kesme taşın yanı sıra moloz taş da kullanılmıştır: türbede ve caminin ön cephesinde kesme taş, öteki cephelerde moloz taş görülür. Süsleme, yola bakan ve kesme taşla örülmüş ön cepheye toplanmıştır; bu, Selçuklu yapılarında sıkça rastlanan bir düzendir.

Cephenin ortasında yer alan sivri kemerli giriş, yedi basamaklı bir merdivenle çıkılan, sivri tonozlu bir eyvanın içine yerleştirilmiştir. Eyvan biçimli taçkapı Anadolu'da başka yerde pek görülmeyen bir çözümdür; Koçyiğit, bu tarzda tasarlanmış tek öteki örnek olarak Niğde'deki Sungur Bey Camii'nin doğu kapısını gösterir. Kapının dışında, altı kollu yarım yıldız biçimli bir bordür dikdörtgen bir çerçeve oluşturur. Eyvan kemeri üç kademeli bordürlerle çevrilmiştir: en üstteki bordür geometrik motiflerle bezelidir, bir sonraki bezemesiz bırakılmıştır, üçüncüsünde ise zencirek denilen halkalarla birbirine bağlanmış örgülü kaval silmeler görülür. Kapının iki yanında geometrik desenli sütunçeler yer alır, kemerin dışını ise taçkapılardakine benzer yüksek bir dikdörtgen çerçeve kuşatır.

Taçkapının iki yanındaki pencereler birer mihrap nişi gibi düzenlenmiştir. Her biri mukarnaslı bir kavsara ile örtülü, iki yanda sütunçelerle çerçevelenmiş ve dıştan geniş bir dikdörtgen bordürle kuşatılmıştır. Sütunçelerin gövdelerinde iç içe geçmiş kaz ayağı motiflerinden oluşan sık bir örgü, pencereleri çevreleyen bordürde ise sekiz kollu yıldızların geçmelerinden oluşan tipik bir Selçuklu bezemesi bulunur. Bordürün yanlarında alt alta sıralanmış yuvarlak madalyonlar alçak kabartma ve ajur tekniğiyle işlenmiştir ve her birinin içinde değişik bir geçme motifi yer alır. Kavsara köşelerindeki yarım küre biçimli kabaraların üzerinde, bir kitabe nişini andıran yatay dikdörtgen girintiler vardır. Pencerelerin dışında kalan alanlara oyularak işlenmiş rozetler simetrik değildir ve bir kısmı yarım bırakılmış izlenimi verir.

Cephedeki bu iki pencerenin dışında yalnızca doğu duvarında dört pencere açılmıştır. Dış dünyaya mümkün olduğunca az açıklık veren bu yaklaşım Selçuklu yapılarının genel tavrıdır. Yine de Koçyiğit, kuzey cephedeki ve türbedeki pencerelerin büyüklüğünü ve bezemelerini, Moğol istilasından sonra yaygınlaşan bir uygulamanın göstergesi sayar ve aynı özelliğin Amasya Bimarhanesi'nde (1308) de görüldüğünü belirtir.

İç Mekân

Kapıdan girildiğinde, mihraba dik doğrultuda uzanan bir mekâna geçilir. Dörderli iki sıra hâlinde dizilmiş, haç kesitli sekiz ayak iç mekânı sivri kemerlerle üç sahna ayırır. Mihraba dik uzanan her sahın beş bölümü olduğundan toplam on beş bölüm ortaya çıkar. Koçyiğit bunların on ikisinin kubbeyle, üçünün değişik biçimlerdeki tonozlarla örtüldüğünü yazar. Kubbelerin ve tonozların bugünkü simetrisiz durumu ile bazı bölümlerde kubbelerin yuvarlaklığını yitirip elips biçimine yaklaşması, üst örtünün farklı yıllardaki onarımlarla değiştirildiğini gösterir. Orta sahın girişten sonraki ilk bölümü aydınlık fenerli bir kubbeyle, ikincisi yıldız tonozla örtülmüştür; bu düzen orta sahı yan sahlardan ayırarak mekâna bir eksen kazandırır.

Albert Gabriel, taçkapının hemen önündeki kubbenin ortasında geniş, daire biçimli bir açıklık bulunduğunu yazar. Bugün bu kubbenin altında, ortasında tahliye deliği olan sekiz kollu yıldız biçimli bir öğe durmaktadır. Koçyiğit bunu, avlulu camilerdeki gibi üzeri fenerli bir şadırvanın izi olarak yorumlar ve cemaatin burada taşıma suyla abdest almış olabileceğini düşünür. İç mekânda başka dikkat çekici bir süsleme yoktur. Yarım silindirik bir nişten ibaret olan mihrap çok sadedir ve Koçyiğit'e göre özgün de değildir; güney duvarındaki sıva izleri mihrabın sonradan yapıldığını düşündürür. Bugünkü mihrap alçıdan yapılmış, sarı yağlı boyayla boyanmıştır, geometrik bezemeli bir bordürle çerçevelenmiş, mukarnaslı bir kavsarası ve iki yanında sütunçeleri vardır. Mihrabın 1963'teki onarımlarda yapılmış olması muhtemeldir.

Harimin kuzeyinde, taçkapının iki yanında sivri kemerli birer eyvan bulunur ve bu mekânlar harimin geri kalanına göre daha aşağı bir kottadır. Kuzey cephedeki taçkapının dışında doğu cephede de bir kapı vardır. Yapının ahşap kapı kanatları bugün Amasya Müzesi'ndedir. Kabartma kündekâri tekniğiyle yapılmış bu kanatlar, Selçuklu ahşap işçiliğinin güzel örneklerinden sayılır. Kapıda sülüs hatla yazılmış "Min amel-i Ebü's-Silm en-Neccâr", yani marangoz Ebü's-Silm'in eseri ibaresi okunur. Gabriel ve Hüsameddin bu kişiyi yapının mimarı sayar; Koçyiğit ise ibarenin "marangoz" sıfatını taşıması nedeniyle onun yalnızca kapıyı yapan usta olduğunu düşünür.

Türbe Bölümü

Caminin kuzeydoğu duvarına bitişik türbe, dıştan bakıldığında iki katlı izlenimi veren ilginç bir yapıdır. Taştan kare bir kaide üzerinde küp biçiminde kesme taş bir hacim durur; onun üzerinde tuğla ile örülmüş sekizgen bir kasnak yükselir ve bu kasnak ikinci bir kat gibi görünür. Kasnağın taşıdığı, on altı köşeli yıldız kesitli külah bugün yıkıktır; kimi tanıtımlar külahı yıldız piramidal biçimli ve tuğladan olarak tarif eder. Küçük bir türbe gibi biçimlendirilmiş kasnağın her yüzü, dıştan dikdörtgen çerçeveye alınmış sivri kemerli yüzeysel bir nişle hareketlendirilmiştir. Bu nişlerden yalnızca ikisinde küçük birer pencere açılmış, ötekiler dolgu bırakılmıştır.

Türbenin asıl süsü kasnakta toplanır. Külahın hemen altında, firuze renkli sırlı tuğlalarla örülmüş kûfî bir yazı frizi dolaşır. Kimi anlatımlar türbe kasnağını, tek renkli koyu yeşil çinilerle ve tuğlayla oluşturulmuş zikzak motifli bir yüzey olarak tarif eder; bu da bezemenin renginin ve düzeninin kaynaklarda aynı biçimde aktarılmadığını gösterir. Sivri kemerlerin içleri ile kemerlerle dikdörtgen çerçeve arasında kalan köşe boşlukları, mor ve firuze sırlı tuğlalardan yapılmış çeşitli geçme motifleriyle doldurulmuş, aralara yine firuze ve mor çinilerden rozetler ve yıldızlar yerleştirilmiştir. Yapıya adını veren mavi, bu kasnaktadır. Koçyiğit bu bezemeyi büyük ölçüde kalıntılardan okuyabildiğini söyler; kemer köşelerinin, kemer karınlarının ve aynalarının sırlı tuğlayla süslendiği, nişlerin üzerindeki kalın bordürün de aynı malzemeyle kaplandığı anlaşılmaktadır.

Türbe, caminin içine eyvan biçiminde derin bir kemerle açılır. Bu kemerin içi firuze ve mor tuğlalardan baklava dizileriyle, çevresi yeşil çinilerle bezenmiş, alınlığı ise yeşil renkli düz kare çini levhalarla kaplanmıştır. Eyvan biçimli ilk bölümün alt katı mumyalık olarak düzenlenmiştir ve üstünde bir sanduka bulunur. Eyvanın arkasındaki kare açıklıktan geçilen ikinci bölümde, içten kubbeyle örtülü ziyaretgâhta, altıgen ve üçgen çini levhalarla kaplı yedi sanduka sıralanır; bunların ikisi küçüktür. Sandukaların kime ait olduğu bilinmemektedir; yalnızca bir yerel anlatım, girişte solda yer alan üç sandukadan birini Torumtay'ın soyundan gelen Necip Bey'e atfeder, ancak bu bilgiyi destekleyen bir belge gösterilmemiştir. Türbeye caminin dışından da, sol köşe kulesinin arkasına yerleştirilmiş dar bir merdivenle ulaşılabilir; Koçyiğit, bu merdivenin bugün türbenin çatısına çıkmaya yaradığını, Gabriel'in kapının türbe içine açıldığı yolundaki anlatımını doğrulayan bir iz bulunmadığını yazar.

Mumyalığa dair halk anlatıları da vardır. Koçyiğit, Amasya'nın eski günlerine tanık olmuş kişilerin, mumyalıktaki sandukaların içinde mumyalar bulunduğunu söylediğini aktarır. Bu sözler belgeyle desteklenmemiştir.

Süsleme Programı

Yapının süslemesinde geometrik düzen belirleyicidir. Bitkisel motifler yalnızca rozetlerde, pencere bordürlerinde, sütunçe gövdelerinde ve başlıklarında görülür ve küçük çiçek biçimleri geometrik örgünün içinde neredeyse kaybolur. Çokgenlerden ve çok köşeli yıldızlardan oluşan bu geometrik dil, Koçyiğit'in aktardığı değerlendirmeye göre XII. yüzyılın başlarından itibaren Anadolu mimarisine egemen olmuştur. Çini ve sırlı tuğlanın mimaride bezeme öğesi olarak kullanımı ise XIII. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanır. Gökmedrese'de bu iki dil yan yana durur: yola bakan cephede kesme taşa oyulmuş geometrik bezeme, türbenin tuğla kasnağında ise firuze ve mor sır.

Koçyiğit, kuzey cephedeki rozetlerin kökenini eski Mezopotamya ve Hitit geleneğine bağlar ve bunların güneş simgesi gibi kozmolojik bir anlam taşıdığını belirtir. Yapının süsleme programındaki farklılık, yani kabartmaların plastik bir değer kazanmaya başlaması, cephede pencere gibi büyük açıklıkların bulunması ve tipik bir plan şemasına bağlı kalınmaması, aynı araştırmacıya göre 1243 Kösedağ Savaşı'ndan sonra saraya bağlı Konya atölyesinin dağılmasıyla açıklanabilir. Bu atölye, yapılarda süsleme birliğini sağlayan desenleri sanatçılara ulaştırıyordu. Atölye dağılınca ustaların kendilerini ifade etmekte daha serbest davrandıkları düşünülür.

Koçyiğit yapıyı ayrıntılı biçimde başka Anadolu eserleriyle karşılaştırır. Her sahın farklı bir üst örtüyle örtülmesi Ani ve Divriği Ulu Camii'ndeki uygulamayı; köşe kuleleri Kayseri'deki Hunat Hatun (1238) ve Sahabiye (1267), Sivas Gökmedrese (1271), Kırşehir Cacabey (1273) ve Erzurum Yakutiye (1310) medreselerini hatırlatır. Türbenin yapıya eklenmesi ise Isparta'daki Atabey Ertokuş (1224), Kırşehir Cacabey (1273), Erzurum Çifte Minareli (1285-1290) medreseleri ve Niğde Sungur Bey Camii'ndeki (1335) uygulamayla ilişkilendirilir. Bu karşılaştırmalar, Gökmedrese'nin XIII. yüzyıl Anadolu mimarisinin bilinen kalıpları içinde yer aldığını, ama bu kalıpların hiçbirine tam olarak uymadığını gösterir.

Cami mi, Medrese mi?

Yapının ilk inşa amacı konusunda görüş birliği yoktur. Bazı araştırmacılar onu zaviyeli bir cami, bazıları medrese sayar; bir gök bilimleri medresesi, yani rasathane olduğunu söyleyenler de vardır. Torumtay'ın vakfiyesi ise yapının hem cami hem medrese olarak kullanıldığını gösterir: eğitim ve müezzin için ayrı ayrı gelir ayrılmıştır, yapı "meşhur medrese" olarak anılır ve burada cuma namazı kılındığı da vakfiyeden anlaşılır. Hüsameddin, harimin kuzey ve batı yanlarında taştan örülmüş çok sayıda küçük oda bulunduğunu, doğu yanında ise altıgen planlı, üstü açık bir dershane yer aldığını yazar. Koçyiğit bu odaları öğrenci hücreleri olarak yorumlar.

Hüsameddin ayrıca medresede görev yapan müderrislerin adlarını vermiş, ilk müderrisin bir hekim olan Gıyâseddin Mahmud-ı Garmînî olduğunu kaydetmiştir. Bu bilgi, yapının gök bilimi eğitimi veren bir kurum olmadığı yönünde bir kanıt sayılabilir. Rasathane görüşünün öteki dayanakları da zayıftır: Gabriel'in söz ettiği açık kubbenin altında bir rasat kuyusunun izi yoktur, türbenin yüksek kasnağı da gözlem yapmaya elverişli değildir. Kırşehir'deki Cacabey Medresesi için de benzer bir rasathane görüşü ileri sürülmüş, ancak orada da rasat kuyusuna ait bir iz bulunamamıştır.

Zaviyeli (ters T planlı) cami görüşü ise plan tipiyle çelişir. Böyle yapılar genellikle kırsal bölgelerde kurulur ve türbe ile mescidin yanında meydan evi, konukevi, mutfak, kiler ve ahır gibi birimler de içerir; Gökmedrese'nin kent içindeki konumu ve planı bu tanıma uymaz. Koçyiğit, vakfiyede öğretim için ayrılan ücretin az miktarda buğdayla karşılanmasına bakarak, yapının camiden bağımsız büyük bir medresesi olduğu görüşünün de güçlü olmadığını belirtir. Bu verilere göre yapının temel işlevi cami olmuş, bunun yanında az sayıda öğrenciye hizmet veren bir medrese olarak da kullanılmıştır. Başka bir görüşe göre bugün türbe diye bilinen bölüm özgün hâlinde ana dershaneydi ve Torumtay'ın yakınları sonradan buraya defnedilerek mekân türbeye dönüştürüldü. Eyvandan türbeye açılan düz lentolu açıklığın özgün görünmemesi bu görüşü destekler, fakat kesin bir sonuca varılamamıştır.

Torumtay'ın Mezarı Meselesi

Torumtay'ın nerede yattığı konusunda kaynaklar tam olarak örtüşmez. TDV İslâm Ansiklopedisi, Torumtay'ın 677 (1278-79) tarihli, kendi yaptırdığı ve bugün yapıdan bir sokakla ayrılmış olan türbede yattığını bildirir; camiye bitişik türbede ise kimlerin yattığını bilinmez olarak kaydeder. Kimi tanıtım yazılarında ise banisinin camiye bitişik türbede yattığı söylenir. Bu iki anlatımın aynı yapıyı mı, yoksa ayrı iki yapıyı mı kastettiği, eldeki kaynaklardan kesin olarak anlaşılamamaktadır. Torumtay'ın hayatı ve vakfiyesi hakkındaki ayrıntılar için kendisine ayrılan yazıya bakılabilir.

Sonraki Dönemler ve Onarımlar

Yapıda bilinen en eski onarım belgesi, 1316 (1898-99) tarihli onarım kitabesidir. Kubbe ve tonozların düzensizliği ile kubbelerin elips biçimine yaklaşması, daha önceki onarımların izlerini taşır. Kapıdaki 1316 tarihli kitabenin, II. Abdülhamid döneminde yaptırılan onarımı belgelediği belirtilir. XX. yüzyılda yapı Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün gözetiminde birkaç kez onarılmış ve günümüzde cami olarak ibadete açık tutulmaktadır. Mihrabın 1963 onarımında yenilendiği düşünülür.

Amasya'nın kültür tarihinde yapının ayrı bir yeri daha vardır. Amasya Müzesi 1928'de, II. Bayezid Külliyesi'nin medresesinde toplanan eserlerle bir müze deposu olarak kurulmuştu. Eserler çoğalıp yeni teşhir mekânlarına ihtiyaç duyulunca 1962'de Selçuklu dönemi anıtsal yapılarından Gökmedrese'ye nakledildi. Müze 22 Mart 1977'de yeni yapılan bugünkü modern binasına taşındı ve 14 Haziran 1980'de ziyarete açıldı. Kimi anlatımlar yapının müze olarak kullanım başlangıcını 1926'ya çeker; bu tarih 1928 olarak verilen kuruluş yılıyla örtüşmez ve aradaki farkı açıklayan bir kayıt bulunamamıştır. Gökmedrese, bu süreçte yaklaşık on beş yıl boyunca şehrin arkeoloji ve etnografya koleksiyonlarına ev sahipliği yapmıştır.

Yapının bulunduğu semt adını ondan almıştır. Gökmedrese Mahallesi'nde, II. Murad'ın vezirlerinden Yörgüç Paşa'nın 1428'de yaptırdığı cami de yer alır; böylece mahalle, Selçuklu ve erken Osmanlı yapılarının yan yana durduğu bir noktaya dönüşmüştür. Gökmedrese, Amasya-Tokat yolunun şehirden çıkışına yakın bir noktada bulunur ve Amasya'nın öteki tarihî camileriyle birlikte gezilebilecek mesafededir.

Kronoloji

1243: Kösedağ Savaşı; Anadolu Selçuklu devleti Moğol egemenliğine girer.

1266-67 (hicri 665): Torumtay Vakfiyesi'nin düzenlenmesi; yapı en geç bu tarihte tamamlanmış kabul edilir.

1278-79 (hicri 677): Torumtay'ın yattığı bildirilen türbenin tarihi.

1898-99 (hicri 1316): Yapıda görülen onarım kitabesi.

1928: Amasya Müzesi, II. Bayezid Medresesi'nde müze deposu olarak kurulur.

1962: Müze eserleri Gökmedrese'ye taşınır.

1963: Mihrabın yenilendiği muhtemel onarım.

1977-1980: Müze yeni binasına geçer (22 Mart 1977) ve ziyarete açılır (14 Haziran 1980).

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Fazilet Koçyiğit, "Amasya Gökmedrese Camii Üzerine Bir Değerlendirme", Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, c. 7, sy. 35. sosyalarastirmalar.com
  • İsmet Kayaoğlu, "Turumtay Vakfiyesi", Vakıflar Dergisi, sy. 12 (1978), s. 91-112.

Resmî kaynaklar

  • Kültür Portalı, "Gök Medrese - Amasya" maddesi (Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü). kulturportali.gov.tr
  • Amasya Valiliği, "Amasya Müzesi" sayfası.

Diğer kaynaklar

  • Selda Kalfazade, "Gökmedrese Camii", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 14, İstanbul 1996, s. 140-142. islamansiklopedisi.org.tr
  • Albert Gabriel, Monuments Turcs d'Anatolie, c. II, Paris 1934.
  • Kültür Envanteri, "Gök Medrese Camii" maddesi. kulturenvanteri.com
  • "Gökmedrese", Amasya Hakkında (Abdulhalim, 2007) blog yazısı.

Çevrimiçi kaynaklar