Özgün Metin
Vezin: Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün
Çünki gösterdi cihâna ruḫlarından yâr gül
Eyledi rûy-ı zemîn eṭrâfını envâr gül
Ṭaġıdup sünbüllerin bâġ-ı cihânuñ ḫoş ṣabâ
Virdi ezhâra revâyiḥ eyledi iẓhâr gül
Ḳudretinden gör ki ṣâni‘ nice gösterdi ‘ayân
Ḫâkden berg-i semen lâle şecerden ḫâr gül
Döşedi çünkim zümürrüdden bisâṭını çemen
Gûşına ṭaḳındı şeb-nemden dür-i şeh-vâr gül
Nev-bahâruñ leẕẕetin bulmaḳ dilerseñ bâġa gel
Ḳıl temâşâ nergis ü nesrîn çemen ruḫsâr gül
Yine hengâm-ı çemendür gülşeni seyr eyle gel
Her ṭaraf serv ü semen her gûşesi gülzâr gül
Na‘ra urduḳça seḥer murġı meger te’s̱îr ider
Ġonca güler serv ṣalar başını oynar gül
Şâḫ-ı serv üzre çıḳup bülbül oḳur şi‘r-i laṭîf
Ḥüsnüñ ebyâtın meger kim eyledi eş‘âr gül
Ṭurma nâlân ol ruḫı şevḳinde miskîn ‘andelîb
‘Ādetidür çünkim itmek bülbülini zâr gül
Ruḫlaruñla ḫaddüñ ü çeşmüñ görelden ḫusrevâ
Nergis ü lâle semenden eyler istifsâr gül
Meclis-i ṣaḥn-ı çemende dâmeninden dem-be-dem
Maḳdemine sen şehüñ yâḳût ider îs̱âr gül
Şâh Sulṭân Aḥmed'üñ devrânıdur bezminde gör
Lâle sâḳî ġonca bâde oldı ḫıdmet-kâr gül
Bûy-ı luṭfuñdan bulup virür cihân bâġına bû
Rengi rûyuñdan alup merġûb olur her bâr gül
Ḫûb oḳur ‘aşḳuñ maḳâmâtın nevâda râstî
‘Andelîbe ḫoşça ta‘lîm eylemiş edvâr gül
Yañılup çün ruḫlaruña beñzerem dimiş meger
Sözinüñ bildi ḫaṭâsın itdi istiġfâr gül
Çeşmüñi görmez meger nergis k'olupdur bî-baṣar
Ḥüsnüñe ḳılup naẓar oldı ulü'l-ebṣâr gül
Yazmaġa ḫaddüñ berâtın gör ġubâr-ı ḫaṭṭ ile
‘Ārıż-ı sûsende çekmiş ḥall ile pergâr gül
Gül yüzüñ bâġ-ı cihâna ‘arż olaldan ḫusrevâ
Ẓâhir oldı ṣanki nûr-ı Aḥmed-i Muḫtâr gül
Gerçi eyyâmında nevrûzuñ çemen sulṭânıdur
Lîk faḫr ider k'ola bezmüñde ḫıdmet-kâr gül
Ḥall olunmaz gördi ‘aşḳuñ müşkilâtından sebaḳ
Ṣafḥa-i ḥüsnüñden ebced başladı tekrâr gül
Ġonca ḫâmûş oldı ġayretden dehânuñ göreli
Ruḫlaruñ gördi ḫacâletden güler nâ-çâr gül
Gülşen-i ḥüsnüñ şehâ besdür gerekmez cenneti
Gerçi kim her gûşesinde nice yüz biñ var gül
Leblerüñe beñzerem didügiçün bâd-ı ṣabâ
Ġoncanuñ çâk ideli aġzın ḳatı ḳorḳar gül
Zîneti ḥüsnüñ gülistânında ögrenmiş meger
Baġlamış bâġ-ı cihânda gör ne ḫoş eṭvâr gül
Devleti bâġında Mihrî ḥamdü-lillâh bir şehüñ
Serv-ḳaddi sâyesindesin ne ġam her bâr gül
Nice kim ola şükûfeyle müzeyyen nev-bahâr
Nice kim bâġ-ı cihânda açıla her bâr gül
Nev-bahârı ḥüsnüñüñ ter tâze olsun tâ ebed
Nice kim ola çemen iḳlîmine serdâr gül
‘Īdüñi itsün mübârek ol Kerîm-i Lâ-yezâl
Geldügince nev-bahâr olduḳça bu gül-zâr gül
Günümüz Türkçesiyle
1. Sevgili yanaklarından dünyaya güller gösterince gül de yeryüzünün dört bir yanını ışıklarla doldurdu.
2. Hoş esen sabah rüzgârı (saba) dünya bahçesinin sümbüllerini dağıttı, çiçeklere kokular verdi; gül de kendini gösterip açıldı.
3. Bak, yaratıcı kudretiyle neler gösterdi: topraktan yasemin yaprağını ve laleyi, ağaçtan dikeni ve gülü çıkardı.
4. Çimen yere zümrütten halısını döşeyince gül de kulağına çiğ tanelerinden iri, değerli inciler taktı.
5. İlkbaharın tadını almak istersen bahçeye gel; nergisi, yaban gülünü (nesrin), çimeni ve gül yanaklı gülü seyret.
6. Yine çimen zamanıdır, gel gül bahçesini gez; her yanda servi ve yasemin, her köşesi gül bahçesi, gül.
7. Seher kuşu (bülbül) çığlık attıkça galiba etkisini gösteriyor: gonca gülüyor, servi başını sallıyor, gül oynuyor.
8. Bülbül servinin dalına çıkıp ince, zarif bir şiir okuyor; anlaşılan, güzelliğin beyitlerini şiire döken güldür.
9. Ey zavallı bülbül, o yanağın hasretiyle inleyip durma; çünkü gülün âdetidir kendi bülbülünü ağlatmak.
10. Ey hükümdar, gül senin yanaklarını, yüzünü ve gözünü gördüğünden beri nergise, laleye ve yasemine onları soruyor. (Şair burada sevgilinin göz, yanak ve yüzünü bu üç çiçekle eşleştirir: göz nergis, al yanak lale, beyaz yüz yasemin.)
11. Çimen meydanındaki mecliste gül, sen şahın gelişine eteğinden durmadan yakutlar saçıyor. (Kırmızı gül yaprakları, padişahların yoluna saçılan yakutlara benzetilir.)
12. Şah Sultan Ahmed'in devridir; meclisine bak: lale sâkî olmuş, gonca şarap olmuş, gül de hizmetkâr olmuş.
13. Gül, senin lütfunun kokusundan koku alıp dünya bahçesine koku veriyor; rengini yüzünden alıp her defasında beğenilen bir şey oluyor.
14. Gül aşkın makamlarını Nevâ makamında gerçekten (ya da Râst makamında) güzel okuyor; bülbüle de usulleri (edvâr) iyice öğretmiş. (Nevâ ve Râst iki musiki makamının adıdır; "nevâ" aynı zamanda "ses, nağme", "râstî" de "doğrusu" demektir.)
15. Gül galiba yanılıp "Ben onun yanaklarına benzerim" demiş; sonra sözünün yanlış olduğunu anladı ve tövbe etti.
16. Nergis senin gözünü göremiyor olmalı, çünkü kördür; gül ise güzelliğine baktığı için "görenlerden" oldu. ("Ulü'l-ebsâr", yani basiret sahipleri, Kur'an'dan alınmış bir ifadedir.)
17. Bak, gül, senin yanağının beratını ayva tüyünün tozuyla yazmak için süsenin (süsen çiçeğinin) yanağına altın yaldızla cetvel çekmiş. (Burada güzelin yüzü bir ferman sayfası gibi düşünülür; "hat" hem yazı hem de yüze yeni çıkan ince tüy demektir; yaldız ve cetvel, tezhip sanatından alınmış sözlerdir.)
18. Ey hükümdar, senin gül yüzün dünya bahçesine göründüğünden beri gül, sanki seçilmiş peygamber Ahmed'in (Hz. Muhammed'in) nuru gibi ortaya çıktı. (Peygamberin adı ile şehzadenin adının aynı olması, beyte ikinci bir anlam katar.)
19. Gül, nevruz günlerinde çimenin sultanı olsa da senin meclisinde hizmetkâr olmakla övünür.
20. Gül, aşkının çözülmez güçlüklerinden ders aldığını görünce senin güzelliğinin sayfasından yeniden "ebced"e, yani alfabeye başladı. (Okula yeni başlayan çocuğun ilk dersi gibi, baştan öğrenmeye koyuldu.)
21. Gonca senin ağzını gördüğünden beri kıskançlıktan sustu; gül de yanaklarını görünce utancından çaresiz gülüyor. (Goncanın kapalı oluşu susmaya, gülün açılması gülmeye yorulur.)
22. Ey şah, senin güzelliğinin gül bahçesi yeter, cennete gerek yoktur; gerçi onun her köşesinde yüz binlerce gül vardır. (Beyit iki türlü okunabilir: "onun" cennete gider ve "cennette yüz binlerce gül olsa da senin güzelliğin yeter" demek olur; ya da güzelliğin gül bahçesine gider ve "o bahçenin her köşesinde zaten yüz binlerce gül vardır" anlamı çıkar.)
23. Gonca "Onun dudaklarına benzerim" dediği için saba rüzgârı goncanın ağzını yırttı; gül o günden beri çok korkar. (Goncanın açılıp gül olması, bu cezaya bağlanır.)
24. Gül, süslenmeyi galiba senin güzelliğinin gül bahçesinden öğrenmiş; bak, dünya bahçesinde ne hoş tavırlar takınmış.
25. Ey Mihrî, Allah'a şükür, devlet bahçesinde servi boylu bir şahın gölgesindesin; ne gamın var, her zaman gül. (Redif olan "gül" burada çiçek değil, "gülmek" fiilinin emridir.)
26. İlkbahar çiçeklerle süslendikçe, dünya bahçesinde her defasında güller açıldıkça,
27. çimen ülkesinin serdarı gül olduğu sürece senin güzelliğinin ilkbaharı sonsuza dek taze ve diri kalsın.
28. Ölümsüz ve cömert olan Allah, ilkbahar geldikçe ve bu gül bahçesi güllerle dolu oldukça bayramını mübarek etsin.
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir, Mihrî Hatun Divanı'nın kasideler bölümünde on ikinci sırada yer alan, 28 beyitlik bir kasidedir. Kaside, divan şiirinde bir büyüğü övmek ya da dinî bir konuyu işlemek için yazılan, genellikle uzun ve belli bölümlere ayrılan bir nazım şeklidir. Beyitler aruzun remel bahrinde, "Fâ'ilâtün Fâ'ilâtün Fâ'ilâtün Fâ'ilün" kalıbıyla yazılmıştır. Her beytin sonunda "gül" redifi tekrarlanır, ondan önce de "yâr, envâr, ızhâr, hâr, şeh-vâr" gibi "-âr" sesiyle biten kafiyeler gelir. İlk beyitte iki mısra da aynı kafiye ve redifle bittiği için kasidenin açılışı gazellerdeki gibi bir matla beytidir. Uzun bir şiirde aynı sözcüğü yirmi sekiz kez redif yapmak, şaire her beyitte gülü yeni bir duruma sokma yükünü getirir. Mihrî bu yükü gülü kimi beyitte hizmetkâr, kimi beyitte öğrenci, kimi beyitte tövbe eden bir günahkâr yaparak taşır. Yer yer aynı kafiye sözcüğü tekrar edilir ("hıdmet-kâr" 12. ve 19., "bâr" 13., 25. ve 26. beyitlerde), uzun kasidelerde görülebilen bir gevşekliktir.
Kaside, türün bilinen düzenine uyar. İlk on bir beyit bahar ve gül tasviriyle geçen giriş (nesib) bölümüdür; bahçe, saba rüzgârı, bülbül, servi ve çiçekler bu kısımda anlatılır. Baharın tasvir edildiği bu tür girişlere sahip kasidelere "bahâriyye" adı verilir. On ikinci beyitte Sultan Ahmed'in adı anılarak övgüye geçilir; bu geçiş beytine girizgâh denir. Övgü bölümü (13-24) şehzadenin cömertliğinden ya da savaşlarından çok güzelliğini işler ve hep gülle kıyaslanarak kurulur. 25. beyitte şair kendi mahlasını anar, son üç beyit ise dua bölümüdür. Duanın son beytinde "Bayramını mübarek etsin" denmesi, şiirin bir bayram tebriği olarak yazıldığını gösterir.
Anlam ve Söz Sanatları
Şiirin bütün kurgusu, gül ile övülen kişinin güzelliği arasında kurulan bir yarışa dayanır. Divan şiirinde gül, sevgilinin yanağının ve güzelliğin en bilinen simgesidir; bülbül onun âşığı, gonca dudağı, nergis gözü, servi boyudur. Mihrî bu hazır malzemeyi kullanırken gülü çoğu beyitte yenik düşürür. Gül, şehzadenin yanağına benzediğini söylediği için tövbe eder (15. beyit), onun meclisinde hizmetkâr olmakla övünür (19. beyit), aşkın güçlüklerini çözemeyince alfabeye yeniden başlayan bir mektep çocuğu gibi olur (20. beyit). Gonca aynı iddiaya kalkıştığı için saba rüzgârı onun ağzını yırtmıştır ve gül bundan ders almıştır (23. beyit). Bu beyitlerde, bir doğa olayına şairane bir sebep bulma sanatı olan hüsn-i talil açıkça görülür: goncanın açılması bir ceza, gülün açık durması utançtan gülmek olarak yorumlanır. Çiçeklerin konuşup tövbe etmesi, gonca, servi ve gülün sevinçle oynaması (7. beyit) ise teşhis, yani insan dışındaki varlıklara insan özelliği verme sanatının örnekleridir.
Kasidenin dikkat çeken yanlarından biri, kelimelerin çift anlamıyla kurulan oyunlardır. 14. beyitte "makâmât", "nevâ", "râstî" ve "edvâr" sözleri musiki terimleridir; Nevâ ve Râst birer makam adı, edvâr ise musiki usullerini anlatan kitaplara verilen addır. Ama "nevâ" aynı zamanda "nağme", "râstî" de "doğruluk, gerçekten" anlamına gelir. Bir sözün yakın ve uzak iki anlamını birden düşündürme sanatına tevriye, aynı alana ait sözleri bir arada kullanmaya da tenasüp denir; bu beyit ikisini birlikte barındırır. Benzeri 17. beyitte yazı ve kitap sanatları üzerinden yapılır: "berât" (ferman), "hat" (hem yazı hem ayva tüyü), "gubâr" (hem toz hem ince bir yazı türü), "hall" (yaldız) ve "pergâr" (cetvel) sözleri yüzü süslü bir belgeye çevirir. 10. beyitte göz, yanak ve yüz, ardından nergis, lale ve yasemin sayılır; bu, önce birkaç şeyi anıp sonra onlara karşılık gelenleri sıralayan leff ü neşr sanatıdır.
İki beyit ayrıca dinî bir katman taşır. 16. beyitteki "ulü'l-ebsâr" ifadesi Kur'an'da geçen "basiret sahipleri" anlamındaki sözdür; kör sayılan nergis ile şehzadenin güzelliğini görerek "görenlerden" olan gül karşılaştırılır. 18. beyitte ise gül "Ahmed-i Muhtâr'ın nuru" gibi ortaya çıkar. Ahmed, Hz. Muhammed'in adlarından biridir; övülen şehzadenin adının da Ahmed olması, beyti hem peygambere hem de memduha işaret eden bir söyleyişe dönüştürür. 25. beyitte ise redif kendi içinde ikiye bölünür: şiir boyunca çiçek olan "gül", burada şaire seslenen bir emir olur ve "Ne gamın var, her zaman gül" anlamını kazanır.
Tarihî Bağlam
Kaside, neşrin dayandığı dört yazmanın hepsinde bulunur ve tenkitli metinde "Kasîde-i Sultân Ahmed" başlığını taşır; 12. beyitte de "Şâh Sultân Ahmed" adı açıkça geçer. Övülen kişi, II. Bayezid'in oğlu olup 1481'den 1512'ye kadar Amasya'da sancakbeyliği yapan Şehzade Ahmed'dir. Ankara'daki M nüshasında başlık "Kasîde-i Âşir" (onuncu kaside), Ü nüshasında ise "Velehû Fî Medhihî" (yine onun övgüsünde) biçimindedir; bu son başlık, şiirin aynı kişiye yazılmış bir başka kasideden sonra geldiğini gösterir. Neşri hazırlayan Mehmet Arslan'a göre divandaki on yedi kasidenin onu Şehzade Ahmed'e sunulmuştur ve bunların hemen hepsi Ramazan ya da Kurban bayramı tebriği niteliğindedir. Abdülkadir Karahan da kasidelerin hemen tamamının bayram vesilesiyle bu şehzadeye sunulduğunu belirtir.
Bayram tebriği olarak yazılan kasidelere divan edebiyatında "ıydiyye" denir. Şairler hâmisi oldukları büyüklerin bayramını manzum bir tebrikle kutlar, karşılığında caize alırdı. Bu şiirler genellikle bayramı ya da mevsimi anlatan bir girişle başlar, övgüyle sürer ve duayla biter; Mihrî'nin kasidesi de bu düzeni izler. Bayram ile baharın aynı şiirde birleştirilmesi de gelenekte bilinen bir yoldur. Kaside hangi bayram için yazıldığını söylemez ve bir tarih de vermez; bu yüzden yazılış yılı belirlenemez. 19. beyitte "nevruz" anılsa da son beyit açıkça dinî bayrama yöneliktir.
Şiirin musiki terimleriyle örülü 14. beytini, övülen şehzadenin zevkleriyle birlikte düşünmek mümkündür. Arslan, Şehzade Ahmed'in şiire ve musikiye düşkün olduğunu, İran'dan gelen musikişinas Zeynelâbidin'i maaşa bağlayarak sarayında tuttuğunu, şair ve besteci Makâmî'nin de bu çevrede bulunduğunu aktarır. Mihrî'nin bu meclis için yazdığı bir şiirde makam adlarıyla nükte yapması, dinleyicisinin bu dili tanıdığını hesaba kattığını gösterir. Kasidenin Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki Ayasofya 3974 numaralı nüshada da yer alması ayrıca dikkat çekicidir; İsmail Erünsal'a göre sonunda II. Bayezid'in mührü bulunan bu nüsha, şairin 1508'de padişaha gönderdiği divan olmalıdır. Böylece şehzadeye sunulmuş bir bayram kasidesi, babasına ulaştırılan divanın içinde de yer almış olur.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Mehmet Arslan (hzl.), Mihrî Hâtun Dîvânı, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (Kültür Eserleri Dizisi 576), 2018, Kasîdeler 12, s. 39-41 (nüshalar: F 30b, M 37b, S 32b, Ü 23a); giriş, s. 5-6. ekitap.ktb.gov.tr
Kitaplar
- İsmail E. Erünsal, "Mihrî Hatun", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, İstanbul 2020, s. 37-38. islamansiklopedisi.org.tr
- Mustafa İsmet Uzun, "Iydiyye", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 19, İstanbul 1999, s. 222-224. islamansiklopedisi.org.tr
- Kâzım Yetiş, "Bahâriyye", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, İstanbul 1991, s. 473-474. islamansiklopedisi.org.tr
- Cemal Kurnaz, "Bahar", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, İstanbul 1991, s. 468-469. islamansiklopedisi.org.tr





