Özgün Metin

Vezin: Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün

Ayaġuñ ṭopraġı olmaḳ şehâ devlet nişânıdur
Velî ben ḫâk kimyâ cevheri olmaḳ ne şânıdur
Hidâyet nûrı keşf olsa bedî‘ olmaya ḥüsnüñden
Muṭavvel zülfüñüñ zîrâ ma‘ânîsi beyânıdur
Güneş ḥüsnüñ ḳamer alnuñ görelden oldı ser-gerdân
Müjeñ sehm oḳudur bildi ḳaşuñ çarḫuñ kemânıdur
Ḳaçan serv olısar hem-ser ḳad-i ṭûbâña ey meh-rû
Cihân gül-zârınuñ ḳaddüñ bugün serv-i revânıdur
Ruḫuñda gülşen-i cennet muṣavver olsa ṭañ mıdur
Ḥayâtuñ çeşmesidür çün lebüñ kevs̱er nihânîdür
Benefşe zülf ü ḫaṭṭuñdan urursa dem n'ola her dem
Ki viren ‘âleme ḫoş-bû anun ‘anber-feşânıdur
Ḫayâli ḫaddüñüñ iki gözümden olmasa ḫâlî
Bitüpdür âbı içinde n'ola serv-i revânıdur
Züḥal çün pâs-bân oldı irişmez pây-ı ḳadrüñe
Egerçi nüh-felek her demde anuñ nerdübânıdur
Gözüñe ḳarşu cân u dil gidüp ḳaldı muḳâbil ten
Atılsa oḳı elbette gerekdür çün nişânıdur
Gözüñ ḳanuma ḳaṣd itdükçe la‘lüñ remz ider câna
Ecelden ya‘ni ‘Īsâ-veş bize emn-i emânıdur
Ṭapuña tuḥfe getürdi vücûdum tâciri cânın
Hele ma‘ẕûr ṭut ḫânum faḳîrüñ armaġanıdur
Seni bu ḥüsn-i ḫulḳ ile görenler dir ki ey ḫusrev
Melâḥatde leṭâfetde bu ḫod Yûsuf-ı s̱ânîdür
Ki ya‘nî Şeh Süleymân ol cüvân-baḫt-ı Ferîdûn-dehr
Başına gerçi bir şehdür yedi iḳlîm ḫânıdur
Olaldan ‘adl-i destinde nigîn-i ḫâtem-i devlet
Cihânuñ ḫalḳınuñ kârı ser-â-ser şâd-mânîdür
Ne var emri berâtına muṭî‘ olursa ins ü cân
Bugün rûy-ı zemînüñ çün Süleymân-ı zamânıdur
‘Aceb mi yer yüzi dâ’im bezense cûdı ḫânından
Felekdür ṣofrası her dem ḳamer şems ile nânıdur
Muḥîṭ-i ḳulzüm-i ‘ummân olunmaz cûdına teşbîh
Kim anuñ luṭfı deryâsı cihânda bî-kerânîdür
Serîr-i salṭanat üzre budur İskender-i devrân
Zamânuñ Rüstem-i Zâl'i cihânuñ pehlevânıdur
Ṣaḳın devrinde yâd itme Minûçihr'i Nerîmân'ı
Ki ey şeyyâd bu dehrüñ bu şeh ṣâḥib-ḳırânıdur
Anuñ luṭfı ḫazâyîninden umsa n'ola her ḫusrev
Bilürler âsitânını ki genc-i şâyegânîdür
Nice Cemşîd-i ‘âlemdür görüñ kim ‘adl-i devrinde
Ḳoyun ḳurd ile yürürler zihî ḫoş zindegânîdür
N'ola ḫalḳ-ı cihân sürse yüzini kûy-ı râhına
Bulara farż vâcibdür ki zîrâ kehkeşânîdür
Kemâl-i ‘ilm ü ḥilm ile ḫıred-mend ü mükemmeldür
Güzîni Āl-i ‘Os̱mân'uñ bu ḫalḳuñ mihribânıdur
Cemâlinden żiyâ bulsa ‘aceb mi ḫalḳ ile ‘âlem
Semânuñ âfitâbıdur zemînüñ şem‘-dânıdur
Kelâmı cânlar elinden göñüller alsa ṭañ mıdur
Muḥibb iden ḳamu ḫalḳı anuñ şîrîn zebânıdur
Viṣâlinden ḫaber geh geh getürür bu dil ü câna
Bi-ḥamdillâh ki bizümle ḫayâli yâr-ı cânıdur
Görinen ‘îd-i vaṣlında hilâl ebrûsıdur anuñ
Velî ‘îd ayıdur dirlerse bu ḫalḳuñ gümânıdur
Nice şeh-zâdedür gör kim anuñ ‘âlî cenâbında
Melekler perde-dârıdur felekler sâye-bânıdur
Zemistân şiddetinden ġuṣṣa mı çekse gerek cânum
Ki bu dil ‘andelîbinüñ cemâli gülsitânıdur
‘Aceb mi ġamzesi tîġı vücûdum nâle döndürse
Tenümi ḳıl ḳılan ey dil anuñ fikr-i miyânıdur
Gicesin gündüzin yâ Rab hemîşe ḳadr ile ‘îd it
Penâh-ı devlet-i dünyâ vü ḫalḳuñ kâm-rânıdur
Faḳîrüñ dest-gîridür aña Ḥaḳ dest-gîr olsun
Bugün ben düşmüşinüñ bu cihânda dîde-bânıdur
İlâhî ḥaşre dek yâ Rab ḥayâtını mezîd eyle
Ża‘îfe Mihrî miskînüñ ki ‘ömr-i câvidânıdur
Serîr-i salṭanat üzre vücûdın müstedâm eyle
Bu mürde cismümüñ her demde ol rûḥ-ı revânıdur

Günümüz Türkçesiyle

1. Ey şah, senin ayağının toprağı olmak talih ve devlet alametidir. Ama toprak olan ben, kimya cevheri olmak kimin haddine. (Beyit iki türlü okunabilir: şair ya "ben bir avuç toprağım, iksire dönüşmek bana yakışmaz" diyerek alçakgönüllülük gösterir ya da "senin ayağının değdiği toprak olmak, toprağı iksire çeviren bir şereftir" demek ister. Kimyacılıkta iksir, değersiz madeni altına çeviren maddedir.)

2. Hidayet nuru açığa çıksa, bunun senin güzelliğinden doğması şaşılacak bir şey olmaz; çünkü uzun saçlarının anlamlarını açıklayan odur. (Beyitte "Hidâye", "Keşf", "Bedî‘", "Mutavvel", "Me‘ânî" ve "Beyân" medresede okutulan fıkıh ve belagat kitaplarının ya da ilimlerinin adlarıdır; şair sevgilinin güzelliğini bu kitap adlarıyla anlatır.)

3. Güneş senin güzelliğini, ay senin alnını gördüğünden beri başı dönmüş, gökte döner durur. Kirpiğinin okun, kaşının da feleğin yayı olduğunu anladı.

4. Ey ay yüzlü, servi ağacı cennetteki Tûbâ ağacına benzeyen boyunla ne zaman boy ölçüşebilir. Bugün senin boyun, dünya gül bahçesinin salınarak yürüyen servisidir.

5. Yanağında cennet bahçesinin resmi görünse şaşılır mı. Dudağın hayat suyunun pınarıdır, çünkü gizli bir Kevser'dir (cennetteki ırmak).

6. Menekşe her an senin saçınla ayva tüylerinden söz açıp övünse ne olur. Dünyaya güzel kokuyu veren, o saçın amber saçmasıdır.

7. Yanağının hayali iki gözümden hiç eksik olmuyorsa ne olur; o, su içinde bitmiş salınan bir servidir. (Servi su kenarında yetişir; gözyaşı içinde duran hayal, su başındaki serviye benzetilmiştir.)

8. Zühal (Satürn) gök sarayının bekçisi olduğu hâlde senin itibarının ayağına erişemez; oysa dokuz kat gök her an onun merdivenidir.

9. Senin gözünün karşısında can ile gönül gidip yok oldu, karşında yalnız beden kaldı. Okunu atarsan elbette o gerekir, çünkü hedef odur.

10. Gözün ne zaman kanıma girmeye niyet etse, kırmızı dudağın cana gizlice işaret eder; yani dudağın, İsa gibi, bizi ölümden koruyan emandır. (Hz. İsa'nın nefesiyle ölüleri dirilttiğine inanılır; sevgilinin dudağı da can bağışlar.)

11. Varlığımın tüccarı senin kapına hediye olarak canını getirdi. Hanım (efendim), bağışla; bu yoksul kulunun armağanıdır.

12. Seni bu güzel ahlakla görenler "Ey hükümdar, sevimlilikte ve incelikte bu, ikinci bir Yusuf'tur" derler.

13. Yani Şah Süleyman; o genç talihli, devrin Ferîdûn'u (İran efsanesindeki adil hükümdar). Kendi başına bir şah olsa da yedi iklimin hanı olmaya layıktır. (Mısra "gerçi bir şehzadedir ama yedi iklimin hükümdarı gibidir" anlamına da gelebilir.)

14. Devlet yüzüğünün mührü onun adil elinde bulunduğundan beri dünya halkının işi baştan başa sevinçtir. (Hz. Süleyman'ın hükümranlığını sağlayan mühürlü yüzüğüne işaret vardır.)

15. İnsanlar ve cinler onun buyruğuna ve beratına boyun eğse ne var; çünkü bugün yeryüzünün zamanındaki Süleyman'ı odur. (Hz. Süleyman'ın insanlara ve cinlere hükmettiği anlatılır.)

16. Yeryüzü onun cömertlik sofrasından hep bezenip donansa şaşılır mı. Onun sofrası felektir, ekmeği de ay ile güneştir.

17. Dünyayı çeviren okyanus bile onun cömertliğine benzetilemez; çünkü onun lütuf denizi bu dünyada kıyısızdır.

18. Saltanat tahtı üzerinde devrin İskender'i budur; zamanın Zâl oğlu Rüstem'i, dünyanın pehlivanıdır.

19. Sakın onun devrinde Minûçihr'i, Nerîmân'ı (Şehnâme kahramanlarını) anma. Ey hilekâr, bu zamanın sahib-kıranı (talihi yaver giden büyük hükümdarı) bu şahtır. (Hitap edilen "şeyyâd", hilekâr ve ikiyüzlü olarak bilinen felek de olabilir, eski hükümdarları öne süren biri de.)

20. Her hükümdar onun lütuf hazinelerinden bir şey umsa ne olur. Onun eşiğinin, Hüsrev'in meşhur hazinesi gibi bir padişah hazinesi olduğunu bilirler.

21. Görün, nasıl bir dünya Cemşîd'idir ki adaletli devrinde koyun ile kurt birlikte yürür. Ne hoş bir yaşayıştır.

22. Dünya halkı onun mahallesinin yoluna yüz sürse ne olur. Bu onlara farz ve vaciptir, çünkü o yol gökteki Samanyolu'dur.

23. İlimde ve yumuşak huylulukta kemale ermiş, akıllı ve olgun bir kişidir. Osmanoğulları'nın seçkini, halkın şefkatli dostudur.

24. Dünya ve insanlar onun güzelliğinden ışık bulsa şaşılır mı. O, göğün güneşi, yeryüzünün şamdanıdır.

25. Sözü canların elinden gönülleri alıp götürse şaşılacak bir şey mi. Bütün halkı kendine sevdiren, onun tatlı dilidir.

26. Zaman zaman gönle ve cana onunla kavuşmanın haberini getirir. Allah'a hamd olsun ki onun hayali bizimle beraberdir, canın sevgilisidir.

27. Onunla kavuşma bayramında görünen hilal, onun kaşıdır. Ama buna bayram ayı derlerse, bu halkın zannıdır.

28. Bakın nasıl bir şehzadedir ki yüce huzurunda melekler perdecisi, felekler gölgeliğidir.

29. Canım kışın şiddetinden kaygı çeker mi hiç. Çünkü bu gönül bülbülünün gül bahçesi onun güzel yüzüdür.

30. Onun süzgün bakışının kılıcı bedenimi inlemeye, inceltip bir kamışa çevirse şaşılır mı. Ey gönül, bedenimi kıl gibi incelten, onun ince belini düşünmektir. ("Nâle" inilti demektir; ses yakınlığıyla ince kamış anlamındaki "nâl"ı da hatırlatır.)

31. Yarabbi, onun gecesini Kadir gecesi, gündüzünü bayram eyle. O, dünya devletinin sığınağı, halkın muradına ermiş bahtiyarıdır.

32. O, yoksulun elinden tutandır; Hak da onun elinden tutsun. Bugün bu dünyada, düşmüş olan benim gözcüsü ve koruyucusu odur.

33. İlahi, Yarabbi, onun ömrünü mahşere kadar uzat. Çünkü o, zavallı ve güçsüz kadın Mihrî'nin sonsuz hayatıdır.

34. Onun varlığını saltanat tahtı üzerinde kalıcı eyle. O, bu ölü bedenimin her an akan canıdır.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir, Mihrî Hatun divanındaki on yedi kasidenin on dördüncüsüdür ve otuz dört beyitle kasideler arasında orta uzunlukta sayılır. Aruzun hezec bahrinden "Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün" kalıbıyla yazılmıştır; dört eşit tefileden oluşan bu kalıp mısralara düzgün ve akıcı bir yürüyüş verir. Kafiye "-ân" sesindedir (nişân, şân, beyân, kemân, revân), arkasından gelen "-ıdur" eki de redif görevi görür. Kaside, divan şiirinde bir büyüğü övmek için yazılan uzun manzumedir; ilk beyti (matla) kendi içinde kafiyelidir, sonraki beyitlerde ise yalnız ikinci mısralar bu kafiyeyi tekrar eder. Neşirde başlığı "Kasîde-i Sultân Süleymân"dır. Arslan'ın tespitine göre şiir dört yazma nüshadan yalnız Ankara Millî Kütüphane'deki M nüshasında bulunur; öteki üç nüshada yer almaz.

Kaside, klasik bölümlenmenin izini taşır ama bunu kesin çizgilerle yapmaz. İlk on bir beyit, adı henüz anılmayan bir güzeli över; güneş, ay, servi, Kevser, menekşe ve ok-yay imgeleriyle kurulan bu kısım, ayrı bir giriş (nesib) olmaktan çok gazel söyleyişine yakın bir "tegazzül" bölümüdür. On ikinci beyitteki "Seni bu güzel ahlakla görenler ikinci bir Yusuf derler" sözü geçiş beytidir (girizgâh) ve hemen ardından gelen on üçüncü beyit "Ki ya‘nî Şeh Süleymân" diye övülen kişinin adını verir. On üçüncü beyitten yirmi sekizinci beyte kadar methiye sürer. Yirmi dokuz ve otuzuncu beyitler bir an yeniden âşık diline döner, otuz birinci beyitle dua bölümü başlar. Şairin mahlası otuz üçüncü beyitte geçer.

Anlam ve Söz Sanatları

Şiirin en dikkat çekici yanı, övülen kişiyle sevgili arasındaki sınırın bilerek belirsiz bırakılmasıdır. Methiyenin içinde bile "Viṣâlinden ḫaber" (kavuşma haberi), "yâr-ı cân" (canın sevgilisi), "ġamzesi tîġı" (bakışının kılıcı) gibi gazel dilinin kalıpları kullanılır. Mihrî'nin Şehzade Ahmed'e sunduğu kasidelerde de bu tutum görülür; Gülşen Kaya'nın divan üzerine hazırladığı yüksek lisans tezi, şehzadelere yazılan şiirlerin "bir sevgiliye yazılmış izlenimi" verdiğini, Süleyman'a yazılan kasidelerde de Ahmed'e yöneltilen samimi ifadelerin benzerlerinin kullanıldığını belirtir. Divan şiirinde memduhu sevgili gibi anmak yaygın bir gelenektir; Mihrî bu geleneği kasidenin çatısını gevşetecek kadar ileri götürür.

İkinci beyit şiirin en bilgiç beytidir. "Hidâyet", "keşf", "bedî‘", "muṭavvel", "ma‘ânî" ve "beyân" kelimeleri cümlede gündelik anlamlarıyla dururken, aynı anda medrese kitaplarını ve belagat ilminin bölümlerini hatırlatır. Bu, tevriye ile tenasübün (anlamca ilgili kelimeleri bir araya getirme) birlikte kullanıldığı bir örnektir ve bir kadı kızı olan Mihrî'nin aldığı eğitimi gösterir. Birinci beyitteki toprak ile kimya cevheri karşıtlığı da dönemin kimya inancına dayanır: iksir değersiz madeni altına çevirir, padişahın ayağının değdiği toprak da insanı yüceltir.

Methiye bölümü, kaside geleneğinin bilinen kahraman ve hükümdar kadrosunu sıralar. Övülen kişi devrin Ferîdûn'u, İskender'i, Zâl oğlu Rüstem'i ve Cemşîd'idir; Minûçihr ve Nerîmân onun yanında anılmaya bile değmez. Bu adların çoğu Firdevsî'nin Şehnâme'sinden gelir ve İran destan geleneğinin kahramanlarıdır. Memduhun adının Süleyman olması ise şaire ayrı bir imkân verir: on dördüncü ve on beşinci beyitlerde Hz. Süleyman'ın mühürlü yüzüğüne ve insanlara, cinlere hükmetmesine telmih yapılır. Böylece ad ile anlam arasında bir oyun kurulur. "Koyun ile kurt birlikte yürür" (21. beyit) sözü adaletli hükümdar için kullanılan eski bir kalıptır; "felek onun sofrası, ay ile güneş ekmeğidir" (16. beyit) ise mübalağanın yerinde bir örneğidir. Kaya, bu beyitlerden Cemşîd'in burada adaletin timsali olarak kullanıldığını, "genc-i şâyegân"ın da Hüsrev Pervîz'in yedi hazinesinden biri olarak anıldığını kaydeder.

Gök imgeleri kaside boyunca sık geçer. Sekizinci beyitte Zühal, yedinci kat gökte oturduğu ve rengi koyu sayıldığı için sarayın damındaki bekçiye (pâsbân) benzetilir; yine de memduhun itibarının ayağına yetişemez. Yirmi sekizinci beyitte melekler onun perdecisi, felekler gölgeliğidir. Yirmi yedinci beyitteki hüsn-i talil (güzel bir sebep uydurma) dikkat çekicidir: insanların bayram hilali sandığı şey, gerçekte sevgilinin kaşıdır. Bu beyit ile otuz birinci beyitteki "gecesini Kadir, gündüzünü bayram eyle" duası, kasidenin bir bayram vesilesiyle sunulduğunu düşündürür. Yirmi dokuzuncu beyitte "kışın şiddeti" anıldığına göre, söz konusu bayram kış aylarına düşmüş olmalıdır; Kaya da bu beyti divanda kışın anıldığı az sayıdaki yerden biri olarak gösterir.

Dua bölümünde şair kendisini "Ża‘îfe Mihrî" diye anar. "Ża‘îfe", Arapça "zayıf, güçsüz" kelimesinin dişil biçimidir ve kadın için kullanılır; Mihrî bu sıfatla mahlasın yanına kendi cinsiyetini de yerleştirir. "Bugün düşmüş olan benim gözcüm odur" (32. beyit) ve "o, bu ölü bedenimin canıdır" (34. beyit) sözleri, kasidelerdeki alışılmış dilek ve dua kalıplarını kişisel bir himaye isteğine çevirir.

Tarihî Bağlam

Neşirdeki başlık ve on üçüncü beyit övülen kişinin adını "Şeh Süleymân" olarak verir; yirmi sekizinci beyitte de açıkça "şeh-zâde" denir. Arslan'ın e-kitap neşri bu Süleyman'ın kim olduğunu açıklamaz. Sabiha Gemici'nin 1990'da tamamladığı doktora tezi, divandaki kasidelerden birinin "Şehzade Süleyman'a" yazıldığını söyler. Gülşen Kaya ise Arslan'ın 2007'de Amasya'da basılan neşrinin inceleme bölümüne dayanarak, Mihrî'nin son yıllarında Şehzade Ahmed'in oğlu Şehzade Süleyman'ın meclislerinde bulunduğunu ve ona üç kaside (14, 15 ve 16. kasideler) ile üç gazel sunduğunu yazar. Bu gazellerden biri, beyitlerin ilk harfleri yukarıdan aşağı okununca "Süleymân" adını veren 79. gazeldir; bir başkası Amasya köylerinden Eğribük'te, şehzadenin tepedeki köşkünde sabaha kadar süren bir musiki meclisini anlatır.

Şehzade Ahmed'in oğulları arasında bir Süleyman bulunduğu, bu şehzadenin 1509-1513 yılları arasında sancakbeyliği yaptığı ve 1513'te Yavuz Sultan Selim ile Ahmed arasındaki taht mücadelesinin ardından kardeşi Alâeddin ile Mısır'a geçip orada öldüğü kimi kaynaklarda kayıtlıdır. Bu bilgi doğruysa kaside, Mihrî'nin hayatının son dönemine, II. Bayezid'in saltanatının son yıllarına ait olmalıdır. Kasideye bir tarih düşülmemiştir; "genç talihli" (cüvân-baht) sıfatı ve "yedi iklimin hanı olmaya layık" denmesi de genç bir şehzadeye yöneltilmiş övgüyle uyumludur, ama yazılış yılı belgelerle belirlenemez.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Mehmet Arslan (hzl.), Mihrî Hâtun Dîvânı, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (Kültür Eserleri Dizisi 576), 2018, s. 43-45, Kaside 14 (M nüshası 40a). ekitap.ktb.gov.tr

Akademik çalışmalar

  • Gülşen Kaya, Mihrî Hâtun Divânı'nın Tahlili, yüksek lisans tezi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2010, s. 58-61, 69, 86, 253, 267. openaccess.firat.edu.tr
  • Sabiha Gemici, Mihrî Hatun Divanı: Karşılaştırmalı Metin, Cümle Yapısı ve Cümle Türleri, doktora tezi, Uludağ Üniversitesi, Balıkesir 1990, s. 346-349.

Kitaplar

Diğer kaynaklar

  • "Şehzade Ahmed (son of Bayezid II)", Wikipedia (Nevin Zeynep Yelçe, The Making of Sultan Süleyman, 2009, s. 48-49, 64-65'e dayanarak). en.wikipedia.org

Çevrimiçi kaynaklar