Özgün Metin
Vezin: Fe‘ilâtün Fe‘ilâtün Fe‘ilâtün Fe‘ilün
‘Ārıżuñ ‘arż ideliden ḫaṭ-ı reyḥân-şekil
Beni dîvâne ḳılup eyledi ḥayrân-şekil
Ḳaşlaruñ Zühre cebînüñde ki ṭuġrâ çekdi
Ne ḳalem yazdı ḫaṭuñ üstine ‘unvân-şekil
Lâle-ḫaddüñde irüp zülf-i siyâhuña ṣabâ
Gör ne zînetler ider sünbül ü reyḥân-şekil
Dil deler ġamzeñ oḳına yer ola anuñ içün
Derd ile kendü özin eyledi peykân-şekil
Lâlenüñ derd ile dâġ oldı ḥasedden cigeri
‘Ārıżuñ ‘arż ideli sen gül-i ḫandân-şekil
Dü-cihân gülşeni bil gözüme zindân görinür
Baña yâr olmayıcaḳ sen büt-i Rıḍvân-şekil
‘Ālemüñ ḫalḳı yoluñda nice cân virmeye kim
Ṣâni‘uñ ṣun‘ı ṭapuñdur yüzüñ îmân-şekil
Göreli çâh-ı zenaḫdânuña düşdi dil ü cân
Eyledi başuma ‘âlemleri zindân-şekil
Çeşm-i şehlâñı ne remz ile işâretler ider
Dil ü cân ḳaṣdına gör nergis-i fettân-şekil
Mihr ü meh beñzeye mi yüzüñe öykünmek ile
Ger ola lebleri pür-la‘l-i Bedaḫşân-şekil
Şevḳ-i dendânuñ ile la‘l-i dür-efşânuñ içün
Ḥâşe-lillâh ki diyem lü’lü ü mercân-şekil
Çevresin âb-ı ḥayâtuñ ki ṭutar mûr-ı ḫatuñ
Gûyiyâ ḫâtemidür mühr-i Süleymân-şekil
Mürde-i cân u dile virdi ḥayât-ı ebedî
Leblerüñ olduġıçün çeşme-i ḥayvân-şekil
Zülf-i ṭâvûsını gör gülşen-i ḥüsn içre nice
Cilveler ‘arż ḳılur her yaña cevlân-şekil
Ḳadd-i dil-cûy-ı nihâlini görüp râst didüm
Bu ne ḫoş mîve ile naḫl-i ḫırâmân-şekil
Olma ḫâmûş yaraşmaz saña ey ġonca dehen
Ḳıl tebessüm k'ola her gûşe gülistân-şekil
Leb-i mey-gûnı ḫayâlile gözüm ḫânesinüñ
Ḳabaġı ṣâfi ṭolupdur yine pür ḳan-şekil
Devr ide devr-i felek çenberi çarḫuñ yıḳıla
Görmeye sencileyin bir meh-i tâbân-şekil
Baña iḳbâl ü sa‘âdetde yeter manṣıb u câh
Vaṣluñuñ şemmesi ki geh ola iḥsân-şekil
Yüzüñe ḳarşu muḳâbil olamaz bedr-i ḳamer
Gördi burtardı yüzin eyledi noḳṣân-şekil
Dehenüñ sırrını bilmedügiçün ġonc'açılup
Ḳaldı ḥayretde yatur ḥâli perîşân-şekil
Ravża-i kûyuñı gördükde direm ḫuld-ı na‘îm
Yaraşur ḥûr ile ġılmân ola der-bân-şekil
‘Arş-ı a‘lâya irişür elüm ey şâh-ı cihân
Her ḳaçan kim varuram kûyuña mihmân-şekil
Devr-i Dârâ bozılup devr-i Sikender m'añılur
Şehriyâr olalı sen ḫusrev-i ḫâḳân-şekil
‘Īd-i vaṣluña irürsem eger ey mâh-liḳâ
Ḳılayın cânı fedâ yoluña ḳurbân-şekil
Gördi meydân-ı sa‘âdetde güneş ṭop oldı
Çünki Ḫân Aḥmed'üñ ol zülfini çevgân-şekil
Düşmenüñ başını tegreg gibi her yaña döker
Tîġ-ı ḳahruñ ki ḳaçan berḳ ura ‘uryân-şekil
Her ki yavuz ṣanur ise saña ey şâh-ı kerem
Gözi giryân ola vü sînesi biryân-şekil
Dilerem luṭf-ı şehen-şâh ile ma‘ẕûr ola
Mihrî'nüñ olmaduġın Lutfî'ye aḳrân-şekil
Şâh-ı ‘âlîden irişürse ‘inâyet naẓarı
‘Aceb olmaz ger olam şi‘r ile Selmân-şekil
Ḥamdü-lillâh ki ḫoşuz luṭf-ı nesîmiyle bugün
Āh eger çarḫ-ı felek cevr ide devrân-şekil
Āferîn diye vü taḥsîn ide Cibrîl-i Emîn
Her ḳaçan kim oḳusam medḥüñi Ḥassân-şekil
Günümüz Türkçesiyle
1. Yanağın, reyhana benzeyen ayva tüylerini (yüzdeki ince, yeşilimsi tüyler) gözler önüne sereli beri beni divaneye çevirdi, şaşkın ve hayran bir hale soktu.
2. Kaşların, Zühre yıldızı (Venüs) gibi parlayan alnına bir tuğra çekmiş; kalem de yüzündeki ayva tüylerinin üstüne, bir fermanın başlığı gibi ne güzel bir yazı yazmış. (Tuğra, padişah fermanlarının başına çekilen imzadır; kaşın kavsi tuğraya, tüyler de belgenin başlığına benzetilir.)
3. Saba rüzgârı lale gibi kırmızı yanağından geçip siyah zülfüne ulaşınca, bak, sümbüle ve reyhana benzer ne süsler yapıyor.
4. Gönül, insanın içini delen yan bakışının okuna yer olsun diye, derdinden kendi kendini bir ok temreni (okun ucundaki demir) biçimine soktu.
5. Sen yanağını gülen, açılmış bir gül gibi gösterdiğinden beri, lalenin ciğeri kıskançlıktan ve dertten dağlandı. (Lalenin ortasındaki kara leke, ciğerinde açılmış bir yanık izi sayılır.)
6. Ey cennet bekçisi Rıdvan'ın bahçesinden çıkmış bir put kadar güzel sevgili, sen bana yâr olmadıkça iki cihanın gül bahçesi bile gözüme zindan görünür, bunu böyle bil.
7. Dünya halkı senin yolunda nasıl can vermesin ki Yaratıcı'nın sanatı senin varlığında görünür, yüzün de insana iman getirten bir mucizeye benzer. (Beyit iki türlü okunabilir: "ṭapu" kelimesi "huzur, kat" anlamıyla alınırsa "Yaratanın sanatı senin katındadır", "hizmet, kulluk" anlamıyla alınırsa "Yaratanın sanatı sana hizmet eder" anlamı çıkar.)
8. Gönül ile can senin çene çukurunu (çene kuyusunu) gördükten sonra o kuyuya düştü; bu yüzden dünyalar başıma zindan oldu.
9. Bak, o şehla gözün gönle ve cana kastetmek için fitneci bir nergis gibi ne ince imalarla işaretler veriyor.
10. Güneş ile ay, dudakları Bedahşan lalleriyle dolu olsa bile, yüzüne öykünmekle ona benzeyebilir mi? (Bedahşan, en değerli kırmızı lal taşının çıkarıldığı yerdir.)
11. Dişlerinin özlemiyle ve inci saçan lal dudağın için, Allah korusun, onlara "inci ve mercan gibi" diyecek değilim. (Dişler ve dudaklar inciden de mercandan da üstündür, bu benzetme onlara az gelir.)
12. Ayva tüylerinin karıncaları, hayat suyu olan dudağının çevresini sardığında sanki Süleyman peygamberin mühür yüzüğü gibi bir halka oluşur. (Karıncalar ile Süleyman'ın birlikte anılması Kur'an'daki Neml kıssasına işarettir.)
13. Dudakların ölümsüzlük pınarı gibi olduğu için ölmüş cana ve gönle sonsuz bir hayat verdi.
14. Bak, güzellik bahçesinde tavus kuşuna benzeyen zülfün, bir binicinin at koşturması gibi her yana salınarak nice cilveler gösteriyor.
15. Gönül çeken fidan gibi boyunu görünce doğrusunu söyledim: "Bu ne hoş meyveli, salınarak yürüyen bir hurma ağacıdır." ("Râst" kelimesi hem "doğru söz" hem de "dümdüz, dik" anlamına gelir; boyun dikliğine de ima eder.)
16. Ey gonca ağızlı, susup durma, sessizlik sana yakışmaz; gülümse ki her köşe gül bahçesine dönsün.
17. Şarap renkli dudağının hayaliyle, göz evimin kabağı yine baştan başa kanla doldu. (Beyit iki türlü okunabilir: "kabak" şarap konan su kabağı olarak alınırsa göz, şarap yerine kan dolu bir kaba benzer; göz kapağı anlamıyla alınırsa kanlı gözyaşı göz kapaklarını doldurmuştur.)
18. Felek dönüp dursa, gök çarkının çemberi yıkılıncaya kadar dönse de senin gibi parlak bir ay bir daha görmez.
19. İkbal ve mutluluk bakımından bana makam ve mevki olarak şu yeter: kavuşmanın bir nefeslik kokusu, ara sıra bir ihsan gibi bana erişsin.
20. Dolunay senin yüzüne rakip olamaz; seni gördü, yüzünü çevirip kaçırdı ve eksilerek hilale döndü.
21. Gonca, ağzının sırrını çözemediği için açılıp şaşkınlık içinde kaldı; şimdi hali perişan, yaprakları dağınık yatıyor.
22. Senin mahallenin bahçesini görünce "Bu, nimetlerle dolu ebedî cennettir" derim; oraya huriler ile cennet hizmetkârları (gılmanlar) kapıcı olsa yaraşır.
23. Ey cihan şahı, ne zaman mahallene bir misafir gibi varsam elim en yüce Arş'a erişir.
24. Sen hüsrevler ve hakanlar gibi bir hükümdar olalı Dârâ'nın devri bozuldu; artık İskender'in devri mi anılır? (Eski İran hükümdarı Dârâ İskender'e yenilip tahtını kaybetmişti; şimdi ikisinin de adı unutulmuştur.)
25. Ey ay yüzlü, sana kavuşma bayramına erişirsem canımı yoluna bir kurban gibi feda edeyim.
26. Güneş, saadet meydanında Han Ahmed'in çevgana benzeyen o kıvrık zülfünü görünce top oldu. (Çevgan, atlı top oyununda topa vurulan ucu eğri sopadır; kıvrık zülüf bu sopaya, güneş de ona vurulan topa benzetilir.)
27. Kahreden kılıcın kınından çıkıp şimşek gibi çaktığında, düşmanın başını yuvarlak bir şey gibi her yana yuvarlar.
28. Ey cömertlik şahı, seni kötü sanan herkesin gözü ağlasın, göğsü kebap gibi yansın.
29. Dilerim ki şehinşahın lütfuyla, Mihrî'nin şiirde Lutfî'ye denk olamayışı hoş görülsün.
30. Yüce şahtan bana bir inayet bakışı erişirse, şiirde Selmân gibi olmam şaşılacak bir şey olmaz. (Selmân, kasideleriyle ünlü İranlı şair Selmân-ı Sâvecî'dir.)
31. Çok şükür, bugün lütfunun meltemiyle hoşuz; ama ah, dönen felek zamanın âdeti üzere yine zulme başlarsa (ne olur).
32. Senin övgünü Hassân gibi ne zaman okusam, güvenilir melek Cebrail "aferin" deyip beni takdir etsin. (Hassân bin Sâbit, Hz. Peygamber'i öven şiirleriyle tanınan sahabe şairidir.)
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Otuz iki beyitlik bu manzume bir kasidedir. Kaside, divan şiirinde bir büyüğü övmek, bir bayramı kutlamak ya da bir dinî konuyu işlemek için yazılan uzun nazım şeklidir; ilk beytin iki mısraı birbiriyle, sonraki beyitlerin ikinci mısraları da ilk beyitle kafiyelenir. Şiir aruzun remel bahrinden "Fe‘ilâtün Fe‘ilâtün Fe‘ilâtün Fe‘ilün" kalıbıyla yazılmıştır. Bütün beyitler "-ân" sesiyle kafiyelenir (reyḥân, ḥayrân, ‘unvân, peykân, zindân, Süleymân…), her mısra sonunda da "gibi, biçiminde" anlamına gelen "şekil" redif olarak tekrarlanır. Otuz iki kez yinelenen bu redif kasideye bir benzetmeler zinciri görünümü verir: şair her beyitte sevgiliyi ya da memduhu bir şeyin "şeklinde" gösterir.
Kasidenin klasik bölümleri burada iç içe geçmiştir. Mehmet Arslan'ın neşrinde başlık "Ḳaṣîde-i Sulṭân Aḥmed"dir; aynı kaside M nüshasında "Ḳaṣîde-i Ḫâmis" (beşinci kaside), Ü nüshasında "Velehu Fî Medḥihi Ṭâbe S̱erâhu" başlığıyla geçer. Tıba Akram Abdulrazzaq'ın kasideler üzerine yaptığı tezde 1-28. beyitler övgü (methiye), 29. beyit şairin adını andığı taç beyit, son beyit de dua bölümü olarak değerlendirilir. Gerçekten de şiir, tabiat tasviriyle açılan birçok kasidenin aksine doğrudan bir güzellik övgüsüyle başlar ve memduhun adı ancak 26. beyitte, "Ḫân Aḥmed" diye anılır. 23. beyitten itibaren "şâh-ı cihân", "şehriyâr", "şâh-ı kerem" hitaplarıyla sevgili tasviri hükümdar övgüsüne döner; 29-30. beyitlerde şair kendi şairliğinden söz eder, 31-32. beyitlerde şükür ve dua ile kasideyi bağlar.
Anlam ve Söz Sanatları
Kasidenin ilk yarısı bütünüyle divan şiirinin sevgili tasvirinden kurulmuştur. Yanak gül ve laleye, zülüf sümbül ve reyhana, göz nergise, boy salınan bir fidana ve hurma ağacına, dudak lal taşına ve ölümsüzlük suyuna, dişler inciye benzetilir. Yüzdeki ayva tüyünün (ḫaṭ) üç ayrı beyitte (1, 2, 12) anılması dikkat çekicidir: Abdulrazzaq'ın da belirttiği gibi bu tüyler gençliğe yeni basmış erkek güzelin alametidir. Mihrî şehzadeyi överken onu bir gazel sevgilisi gibi tasvir eder; şair ile memduh arasındaki ilişki âşık ile maşuk diliyle kurulur.
Benzetmelerin çoğu bir sebep uydurmasıyla, yani hüsn-i talil sanatıyla güçlendirilir. Lalenin ortasındaki kara leke, sevgilinin gül yanağını kıskanmasından ciğerinde açılan yaradır (5); ayın eksilip hilale dönmesi, sevgilinin yüzüne rakip olamayıp başını çevirmesinden ileri gelir (20); goncanın açılıp yapraklarının dağılması, sevgilinin ağzının sırrını çözemeyip hayrete düşmesindendir (21). 26. beyitte güneşin bir top, kıvrık zülfün de çevgan sopası olarak düşünülmesi saray hayatına ait atlı top oyunundan alınmış bir imgedir. 2. beyitteki tuğra ve unvan benzetmesi de saray kâtipliğinin dünyasına aittir: kaş, alna çekilmiş bir padişah imzası, tüyler ise bir fermanın başlığıdır.
Kelime oyunları kasidenin dokusunda önemli bir yer tutar. İlk beyitte "‘ârıż" (yanak) ile "‘arż" (gösterme, sunma) arasında ses benzerliğine dayanan bir cinas vardır ve bu ikili 5. beyitte tekrarlanır. 12. beyitte karınca, mühür ve Süleyman bir arada anılarak Neml kıssasına telmih yapılır; 8. beyitte ise çene kuyusu ile zindanın yan yana gelmesi kuyuya atılıp zindana düşen Yûsuf'un hikâyesini hatırlatır. 24. beyitte Dârâ ve İskender'in anılması, Mahmut Başaran'ın Şehnâme'nin Mihrî Divanı'na etkileri üzerine makalesinde ele alınmıştır. Başaran beyti "Sen hükümdar olduğundan beri Dârâ'nın devri bozulup İskender'in devri mi anılır" diye okur ve Dârâ'nın İskender'e yenilip adının unutulmasına yapılan telmihle Ahmed'in onları gölgede bıraktığının söylendiğini belirtir.
Son beyitlerde şair kendini iki ünlü övgü şairiyle karşılaştırır. Şehzadenin ilgisi erişirse Selmân-ı Sâvecî gibi bir kaside şairi olabileceğini söyler (30), övgüsünü ise Hz. Peygamber'in şairi Hassân bin Sâbit'in methiyelerine benzetir (32). Bu iki telmih, kaside geleneğinde şairin hem ustalık iddiasını hem de memduhundan beklediği himayeyi dile getirmenin bilinen yoludur. 29. beyitte anılan Lutfî'nin kim olduğu neşirde açıklanmaz; Abdulrazzaq onu devrin şairlerinden biri sayar ve Mihrî'nin burada alçakgönüllülük gösterdiğini söyler. Aynı beyitte "luṭf-ı şehen-şâh" (şehinşahın lütfu) ile "Lutfî" adının yan yana gelmesi bir ses oyunu kurar: şair, Lutfî'ye denk olmayışını şehzadenin lütfuna sığınarak bağışlatmak ister.
Tarihî Bağlam
Kasidenin kime yazıldığı hem neşirdeki başlıktan hem de 26. beyitteki "Ḫân Aḥmed" ifadesinden bellidir: memduh, 1481'den 1512'ye kadar Amasya'da sancakbeyi olarak bulunan II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed'dir. Arslan'a göre Ahmed, babası gibi şairleri, bilginleri ve musikişinasları çevresinde toplamış, Mihrî de bu muhitte yer almıştır. Divandaki on yedi kasideden onu bu şehzadeye sunulmuştur ve Arslan bunların hemen hepsinin Ramazan ya da Kurban bayramı tebriki olarak yazıldığını belirtir. Sehî Beg de Mihrî'nin Şehzade Ahmed'e birçok kaside ve gazel verdiğini kaydeder.
Bu kasidede bayram açıkça kutlanmaz; 25. beyitteki "kavuşma bayramı" ve "kurban" sözleri bir benzetme olarak geçer. Bu yüzden şiirin belirli bir bayram vesilesiyle mi, yoksa bir övgü olarak mı sunulduğu bilinmez; Abdulrazzaq da onu bir methiye olarak değerlendirir. Yazılış tarihi hakkında da kaynaklarda bilgi yoktur. Şehzadenin sevgili gibi övülmesi, Arslan'ın Mihrî için söylediği, aşkını gizlemeden yansıtan şair tanımıyla birlikte okunabilir; ancak kaside geleneğinde memduhu sevgili diliyle övmek yaygın bir yoldur ve beyitlerden şair ile şehzade arasında kişisel bir ilişki sonucu çıkarılamaz.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Mehmet Arslan (hzl.), Mihrî Hâtun Dîvânı, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (Kültür Eserleri Dizisi 576), 2018, s. 31-34, Kaside 8 ("Ḳaṣîde-i Sulṭân Aḥmed"); giriş, s. 4-6. ekitap.ktb.gov.tr
Akademik çalışmalar
- Tıba Akram Abdulrazzaq, Mihri Hatun'un Kasidelerinin Muhtevası ve Şerhi, yüksek lisans tezi, Karabük Üniversitesi, 2022, "Sekizinci Kaside" bölümü. acikerisim.karabuk.edu.tr
- Mahmut Başaran, "Şehnâme'nin Mihrî Hatun Dîvânı'na Etkileri", Avrasya Beşeri Bilim Araştırmaları Dergisi 3/1 (2023), s. 116-132.
Kitaplar
- İsmail E. Erünsal, "Mihrî Hatun", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, İstanbul 2020, s. 37-38. islamansiklopedisi.org.tr
Çevrimiçi kaynaklar



