Özgün Metin

Vezin: Mef‘ûlü Mefâ‘îlü Mefâ‘îlü Fa‘ûlün

İrdi yine ṣubḥuñ nefesinden dem-i ‘Īsâ
Ḳıldı ḳamu ḫoş ‘aẓm-i remîm olmışı iḥyâ
Ṣaçdı yine la‘l üstine şeb-nem dür-i şeh-vâr
Gülşende bugün luṭf ile bu bâd-ı Mesîḥâ
Her levḥa-i berg üzre nice dürlü ḳalemler
Yazdı yüri ḳıl ḳudret-i Naḳḳâş'ı temâşâ
Luṭfı es̱erinden bugün ol Rabb-i Kerîm'üñ
Oldı bu cihân bâġı ḳamu cennet-i me’vâ
Pâk eyledi ferrâş-ı ṣabâ rûy-ı cihânı
Getürdi bahâr ebr gözinden aña çün mâ
Her gûşede bir serv-i sehî âb-ı revândur
Kim rûḥ-ı revâna virür ol câm-ı muṣaffâ
Çün vaḳt-i bahâr oldı vü hengâm-ı çemendür
Bu demde gülistândan ıraġ olmaya aṣlâ
Gül mevsimidür çünki bugün ṣaḥn-ı çemende
Ney gibi fiġân eylegil ey bülbül-i şeydâ
‘Ayş it demidür bezm-i çemende güle ḳarşu
Fevt itme ṣaḳın furṣatı bu dem dime lâ lâ
Gül ruḫları yâdına bugün cânı revân it
Tîz açıla şâyed bulamazsuñ anı ferdâ
Beñzer ki gülistâna yine sâye ṣalupdur
Bir ruḫları gül ġonca-dehen ḳâmeti bâlâ
Ḫoş gör bu demi kim virür ol rûḥa fütûḥı
Bir ẕerre demâġuñda ḳomaz ‘illet-i sevdâ
Kim devr-i şehen-şâh-ı cihân Aḥmed-i Ḫân'dur
Dâl oldı anuñ devleti ismine müsemmâ
Gülzâr cemâliyle meger buldı leṭâfet
K'oldı çemen eṭrâfı yine ḫûb muṭarrâ
Mis̱lüñ gibi ey şâh-ı zamân rûy-ı cihâna
Bu devr-i felek bir daḫi göstermedi ḳaṭ‘â
Ḫâk-i rehüñe ḳılmaġa îs̱âr şükûfe
Sebz üzre ḳodı sîm ü zer esbâb müheyyâ
Rezmüñe muḳâbil ṭuramaz Sâm u Nerîmân
Rüstem olamaz erlük içinde saña hem-tâ
Uzatsa dilin devletüñüñ şem‘ine düşmen
Cân virmege pervâne-ṣıfat geldi ne pervâ
Bâlâ ḳadüñi gördi meger ṭarf-ı çemende
Ḥayretde ṭurur serv ü ṣanavber daḫi yek-pâ
Sen serv-i revân pâyına yüz sürmek içündür
Bustânda revân her yaña mâ olduġı icrâ
Bitmedi ḫaṭuñ gibi gülistânda benefşe
Çeşmüñ gibi yâ nergis eyâ gözleri şehlâ
Ḫaṭṭuña benefş öyküneli çeşmüñe nergis
Oldı bularuñ biri siyeh-rû biri a‘mâ
Bitmedi daḫi bitmeyiser bâġ-ı cihânda
Bir sencileyin ruḫları gül lebleri ḥamrâ
Bir daḫi naẓar eylemeye rûy-ı cinâna
Her kim ḳıla sen ruḫları zîbâyı temâşâ
Gül ruḫlaruñı gördi çü hengâm-ı çemende
Dil bülbüli bu şi‘ri hemân eyledi inşâ
Ey ṭal‘atı ḫurşîd eyâ ḥüsn ile ġarrâ
‘Īd ayı gibi ḳaşlaruñ oldı çü hüveydâ
Sen ḳaşı kemân ġamzesi oḫ çeşmi ḥarâmî
Bir tîr ile ḳıldı dil ü cân mülkini yaġmâ
Hey râżıyuz ol ġamzelere ḳanımuz içsün
Râḥatlar ola rûḥına ‘âfiyye vü ṣaḥḥâ
Dil murġını bir bend ile ḫoş dâma düşürdi
Cân boynına zülfüñ ṣalalı ḥalḳa-i sevdâ
Ḫurşîd-i cihân tâb virür gerçi degüldür
Āyîne-i ḥüsnüñ gibi ey mâh-ı mücellâ
Çıḳsun hele biñ miḥnet ile cânı cihânda
Her kim ki senüñ yoluña cân virmeye cânâ
Ḫaddüñi görüp ḳorḳaram âh itmege nâ-gâh
Āhumla yana dâ’ire-i çarḫ-ı mu‘allâ
Olduḳça bahâr ile müzeyyen ḳamu ‘âlem
Ṭurduḳça zemîn ile zamân ḳubbe-i mînâ
Ter tâze vü sebz ola şehâ bâġ-ı cemâlüñ
‘Ömrüñi mezîd eylesün ol Ḥayy ü Tüvânâ
Bu mâh-ı ṣıyâm ile bu ‘îd ayı ḥaḳıçün
Biñ ‘öẕr ile ṭapuñdan ider anı temennâ
Bu baḫtı siyeh Mihrî'ye şâhâ naẓar it kim
İksîr ide ḫâk eyledi devrân anı zîrâ
Medḥ itmege ḥüsnüñi gülistân-ı çemende
Bir bülbül-i ḫoş-ṭab‘ durur bu daḫi gûyâ
Bustân-ı ḫadüñ leblerüñüñ ġoncalarından
Dil bülbülini redd ide maḥrûm ide ḥâşâ
‘Īdüñi mübârek ḳıla ‘ömrüñi ziyâde
İḳbâl ü sa‘âdetde maḳâmuñ ola a‘lâ

Günümüz Türkçesiyle

1. Sabahın nefesiyle yine İsa'nın soluğu geldi; çürüyüp toz olmuş kemiklerin hepsini güzelce diriltti. (Sabah rüzgârı, ölüleri dirilten Hz. İsa'nın nefesine benzetiliyor; kış boyunca ölü gibi duran tabiat yeniden canlanıyor.)

2. Bugün gül bahçesinde bu Mesih nefesli rüzgârın lütfuyla çiy, lal üstüne yine şahane inciler saçtı. (Kırmızı gül yaprakları lal taşına, üzerlerindeki çiy taneleri iri incilere benzetiliyor.)

3. Her yaprak levhasının üzerine nice türlü kalemle yazılar yazdı; yürü de o Nakkaş'ın kudretini seyret. (Yaprakların damarları ve renkleri, Allah'ın, yani büyük Nakkaş'ın kalemiyle yazılmış yazı ve süs gibi görülüyor.)

4. O Kerim olan Rabb'in lütfunun eseriyle bugün bu dünya bahçesi baştan başa Cennetü'l-Me'vâ oldu.

5. Saba rüzgârı bir ferraş (süpürücü, döşeyici hizmetkâr) gibi dünyanın yüzünü temizledi; çünkü bahar, bulutun gözünden ona su getirdi. (Bahar yağmuru, yeryüzünü yıkayıp süpüren bir hizmetkârın işi gibi anlatılıyor.)

6. Her köşede bir dik selvi ve akıp giden bir su var; o su, akıp giden cana (insanın ruhuna) o arı duru kadehi sunuyor.

7. Bahar vakti ve çimen mevsimi geldiğine göre, bu sırada gül bahçesinden asla uzak kalmamalı.

8. Bugün çimenlik avluda gül mevsimi olduğuna göre, ey çılgın bülbül, ney gibi inleyip feryat et.

9. Çimenlikteki mecliste güle karşı eğlenip zevk sürme zamanıdır; sakın bu fırsatı kaçırma, bu ana "hayır, hayır" deme.

10. Bugün gül yanaklıların hatırına canını feda et; gül çabucak açılır (ve geçer), yarın belki onu bulamazsın.

11. Görünüşe bakılırsa gül bahçesine yine gül yanaklı, gonca ağızlı, uzun boylu biri gölgesini salmış.

12. Bu anın tadını çıkar; çünkü o, ruha açılış ve ferahlık verir, beyinde sevda hastalığından bir zerre bırakmaz. ("Sevda" hem kara safranın yol açtığı hüzün hastalığı hem de aşk anlamına gelir.)

13. Çünkü şimdi dünyanın şehinşahı Ahmed Han'ın devridir; onun devleti, adının anlamını gösterir oldu. (Ahmed "çok övülen" demektir; şehzadenin talihi ve parlaklığı adının anlamına yaraşır. "Dâl" kelimesi aynı zamanda Ahmed adının son harfi olan dal harfini hatırlatır; beyit bu yönüyle bir söz oyunu da taşıyor olabilir.)

14. Gül bahçesi galiba onun yüzünün güzelliğinden incelik kazandı ki çimenliğin kenarları yeniden güzelce tazelendi.

15. Ey zamanın padişahı, bu dönen felek dünyanın yüzüne senin bir benzerini bir daha asla göstermedi.

16. Çiçek, senin yolunun toprağına saçı saçmak için yeşilliğin üzerine gümüşle altını hazır etti. (Ak ve sarı çiçekler, büyüklerin yoluna saçılan gümüş ve altın paralara benzetiliyor.)

17. Savaşında sana Sâm ile Nerîmân karşı duramaz; yiğitlikte Rüstem bile sana denk olamaz. (Sâm, Nerîmân ve Rüstem, İran destanlarının, özellikle Şehnâme'nin ünlü kahramanlarıdır.)

18. Düşman senin devletinin mumuna dil uzatsa, can vermeye pervane gibi korkusuzca gelmiş olur. (Mumun alevine "dil" denir; mumun alevine uzanan pervane yanar. Devlete dil uzatan düşman da kendi ölümüne koşar.)

19. Selvi ile çam, çimenliğin kenarında senin yüksek boyunu görmüş olmalı ki şaşkınlıktan tek ayak üstünde duruyor. (Selvi ve çamın dik gövdesi, hayret içinde donakalmış birinin tek ayak üstünde durmasına benzetiliyor.)

20. Bostanda suyun her yana akıp gitmesi, senin gibi salınarak yürüyen bir selvinin ayağına yüz sürmek içindir.

21. Ey gözleri şehlâ olan, gül bahçesinde senin ayvanın (yüzdeki ince tüylerin) gibi menekşe, gözün gibi nergis bitmedi.

22. Menekşe senin ayvanına, nergis de gözüne öykündüğünden beri bunlardan biri kara yüzlü, öteki kör oldu. (Menekşenin koyu rengi utanç karası, nergisin dalgın duruşu körlük olarak yorumlanıyor; şair bunları sevgiliye özenmenin cezası gibi gösteriyor.)

23. Dünya bahçesinde senin gibi gül yanaklı, kırmızı dudaklı biri daha bitmedi ve bundan sonra da bitmeyecek.

24. Senin güzel yüzünü seyreden kimse bir daha cennetin yüzüne bakmak istemez.

25. Gönül bülbülü, çimen mevsiminde senin gül yanaklarını görünce hemen şu şiiri söyledi. (Buradan sonraki beyitler kasidenin içine yerleştirilmiş bir gazel gibidir.)

26. Ey yüzü güneş, ey güzelliğiyle parlak olan; kaşların bayram hilali gibi göründü.

27. Kaşın yay, bakışın ok, gözün haramidir (yol kesen eşkıyadır); bir tek okla gönül ile can ülkesini yağmaladı.

28. Biz razıyız, o bakışlar kanımızı içsin; ruhları rahat bulsun, afiyet ve sağlık olsun. (Kanı içilen âşık, kendisini öldüren bakışlara yemeğin sonunda söylenen "afiyet olsun" dileğiyle karşılık veriyor.)

29. Zülfün cana sevda halkasını geçirdiğinden beri, gönül kuşunu bir bağla güzelce tuzağa düşürdü.

30. Ey cilalı ay, dünyanın güneşi gerçi ışık verir, ama senin güzelliğinin aynası gibi değildir.

31. Ey sevgili, senin yoluna can vermeyen kimse dünyada canını bin sıkıntıyla versin.

32. Yanağını görünce birden ah etmekten korkarım; ahımla yüce feleğin dairesi yanar diye. (Âşığın ahı ateşlidir; bir ah gökyüzünü tutuşturabilir.)

33. Bütün âlem baharla süslendikçe, yer ve zaman ile birlikte gök kubbe durdukça,

34. ey şah, güzelliğinin bahçesi taze ve yeşil olsun; o Hayy (diri) ve güçlü olan Allah ömrünü artırsın.

35. Bu oruç ayı ve bu bayram hilali hakkı için, (şair) bunu senin kapından bin özürle diliyor.

36. Ey şah, bu kara talihli Mihrî'ye bir bak ki onu iksir gibi (altına) çeviresin; çünkü zaman onu toprak etti. (Simyacıların iksiri toprağı altına çevirir; şehzadenin bakışı da bu iksire benzetiliyor.)

37. Çimenliğin gül bahçesinde senin güzelliğini övmek için bu da (Mihrî de) sanki güzel huylu, tatlı sesli bir bülbüldür.

38. Haşa, yanağının bostanı, dudaklarının goncalarından gönül bülbülünü geri çevirip mahrum bırakmasın.

39. (Allah) bayramını mübarek kılsın, ömrünü uzun etsin; ikbal ve saadette makamın en yüce olsun.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Mihrî Hatun Divanı'nın beşinci kasidesi 39 beyittir ve aruzun "mef‘ûlü mefâ‘îlü mefâ‘îlü fa‘ûlün" kalıbıyla yazılmıştır. Redifi yoktur; kafiye bütün beyitlerde uzun "â" sesine dayanır: iḥyâ, Mesîḥâ, temâşâ, me’vâ, şeydâ, ferdâ, Tüvânâ, a‘lâ. Kaside, divan şiirinde bir büyüğü övmek, ona dua etmek ve çoğu zaman bir dilekte bulunmak için yazılan uzun nazım şeklidir. İlk beytin iki mısraı birbiriyle kafiyelidir, sonraki beyitlerde yalnız ikinci mısralar bu kafiyeyi sürdürür. Şiir neşirde "Ḳaṣîde-i Sulṭân Aḥmed" başlığını taşır ve dört yazma nüshanın dördünde de bulunur; Ankara Millî Kütüphane nüshasında başlık "Kaṣîde-i S̱âlis̱", yani "Üçüncü Kaside" şeklindedir.

Kasidenin bölümleri belirgin biçimde ayrılır. İlk on iki beyit, kasidenin giriş kısmı olan nesiptir ve konusu bahardır. On üçüncü beyit, övülecek kişinin adının anıldığı geçiş beytidir: "Kim devr-i şehen-şâh-ı cihân Aḥmed-i Ḫân'dur". Bunu 14 ile 24. beyitler arasındaki övgü bölümü izler. Yirmi beşinci beyitte şair, gönül bülbülünün bir şiir söylediğini haber verir ve 26. beyitten 32. beyte kadar kasidenin içine adeta ayrı bir gazel yerleştirir. Bu iç gazelin ilk beytinin iki mısraı da kafiyelidir (ġarrâ / hüveydâ), böylece kaside ikinci bir matla‘ ile yeni bir soluk alır. Son yedi beyit duaya ayrılmıştır. Mihrî mahlası 36. beyitte geçer ve kendi şiirini öven, bağış dileyen beyitlerle birleşir.

Anlam ve Söz Sanatları

Nesip bölümü, bahar sabahını ölüleri dirilten bir nefese benzeterek açılır. "Dem-i ‘Īsâ" Hz. İsa'nın soluğunun ölüleri diriltmesine yapılan bir telmihtir; "‘aẓm-i remîm", yani çürümüş kemik ifadesi de Kur'an'daki "Çürümüş kemikleri kim diriltecek" sorusuna (Yâsîn 36/78-79) uzanır. İsa, Mesîḥâ, nefes, diriltmek ve kemik kelimeleri aynı anlam alanından seçildiği için beytin içinde açık bir tenasüp kurulur. Sonraki beyitlerde bahar, birbirinden hizmet bekleyen bir saray düzeni gibi işler: çiy gül yapraklarına inci saçar, Allah yaprak levhalarına kalemle nakış yazar, saba rüzgârı ferraş olup yeryüzünü süpürür, bulut su taşır. Bahçe böylece kasidenin ilerleyen kısmında övülecek şehzadenin meclisine hazırlanır.

Divan şiirinin bilinen mazmunları kasidenin her yerinde karşımıza çıkar. Gül ile bülbül (8, 25, 37 ve 38. beyitler), mum ile pervane (18), selvi boy (19, 20), menekşe ile yüzdeki tüyler, nergis ile göz (21-22), yay kaş, ok bakış (27), tuzak zülüf (29) bunların başlıcalarıdır. Yirmi ikinci beyit hüsn-i ta‘lîlin güzel bir örneğidir. Menekşenin koyu renginin ve nergisin "kör" sayılmasının asıl sebebi, şaire göre, bu iki çiçeğin sevgilinin ayvasına ve gözüne özenmiş olmasıdır. On sekizinci beyitte "dil uzatmak" deyimi tevriyeli kullanılır, çünkü "dil" mumun alevine de denir ve devletin mumuna dil uzatan düşman, alevine yaklaşan pervane gibi kendini yakar. On ikinci beyitteki "sevdâ" da hem kara safranın sebep olduğu hüzün hastalığını hem de aşkı karşılar. On yedinci beyitte Şehnâme kahramanları Sâm, Nerîmân ve Rüstem, şehzadenin yiğitliğini yüceltmek için anılır.

Kasidenin en canlı yeri, içine yerleştirilmiş gazel bölümüdür. Burada övülen kişi bir sevgili gibi anlatılır: kaşları bayram hilaline benzer, bakışları âşığın kanını içer. Yirmi sekizinci beyitte âşık bu bakışlara razı olduğunu söyler ve kanı içilirken onlara "afiyet olsun" der. Ağır bir aşk sahnesine gündelik bir nezaket sözünün eklenmesi beyte hafif bir şaka tadı katar. Kasidelerde övülen kişiyi sevgili gibi ele alan bu gazel bölümleri gelenekte sık görülür; Mihrî'nin şiirinde bu bölüm, bayram hilali imajıyla kasidenin vesilesine de bağlanır.

Dua bölümünde Mihrî kendi durumuna döner. Otuz altıncı beyitte kendini "baḫtı siyeh", yani kara talihli diye anar ve şehzadenin bakışını toprağı altına çeviren simya iksirine benzetir. Zamanın toprağa çevirdiği şairi ancak böyle bir bakış değerli kılabilir. Hemen ardından gelen 37. beyitte kendini şehzadenin güzelliğini öven tatlı sesli bir bülbül olarak tanıtır. Böylece kasidenin başındaki bülbül, sonunda şairin kendisine dönüşür. Mihrî'nin kasidelerinde ağdalı bir dil kullanmadığı, her birinde övdüğü kişinin ömrüne ve devletine dua edip ondan lütuf dilediği belirtilir. Sabiha Gemici bu genel hükmü verirken örnek olarak bu kasidenin 36. beytini ve son beytini anar.

Tarihî Bağlam

Kasidenin kime sunulduğu hem başlıktan hem de metinden açıkça anlaşılır. Neşirdeki başlık "Ḳaṣîde-i Sulṭân Aḥmed"dir, 13. beyit de "Aḥmed-i Ḫân" adını verir. Bu Ahmed, II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed'dir. Ahmed, babası 1481'de tahta çıkınca Amasya sancağına vali olmuş ve 1512'ye kadar yaklaşık otuz bir yıl burada kalmıştır. Mihrî Hatun da bu yıllarda Amasya sarayının edebî meclislerine katılan şairler arasındaydı. Mehmet Arslan'a göre divandaki 17 kasidenin 10'u Şehzade Ahmed'e sunulmuştur ve bunların hemen hepsi Ramazan ya da Kurban bayramı tebriği olarak yazılmıştır. Abdülkadir Karahan da kasidelerin hemen tamamının bayram tebrikleri vesilesiyle Ahmed'e sunulduğunu belirtir.

Bu kaside de bir Ramazan bayramı tebriğidir. Otuz beşinci beyitteki "Bu mâh-ı ṣıyâm ile bu ‘îd ayı ḥaḳıçün" ifadesi şiirin oruç ayının bitip bayram hilalinin göründüğü günlerde yazıldığını gösterir. Yirmi altıncı beyitte sevgilinin kaşlarının bayram hilaline benzetilmesi ve son beyitteki "‘Īdüñi mübârek ḳıla" duası da aynı vesileye bağlanır. Kasidenin hangi yıl sunulduğuna dair bir kayıt yoktur. Hicrî takvime bağlı bayramlar her yıl biraz daha erken geldiği için bayramın gerçekten bahar aylarına denk gelip gelmediği bilinmez; nesipteki bahar tasviri kaside geleneğinin bir gereği de olabilir. Şehzadeye "şehen-şâh-ı cihân" ve "şâh-ı zamân" diye seslenilmesi, kaside dilinin övgüde ölçü tanımayan alışkanlığına uygundur ve Ahmed'in sultan olduğu anlamına gelmez. On üçüncü beyit İstanbul Üniversitesi nüshasında "Kimdür bu" diye başlar; Sabiha Gemici de beyti "Kimdür ol" okuyuşuyla aktarır. Bu okuma, şehzadenin adının bir soru-cevap kalıbıyla takdim edildiği terci‘-i bentteki "Kimdür ol Sulṭân Aḥmed ibni Sulṭân Bâyezîd" mısraını hatırlatır.

Otuz altıncı beyitteki lütuf dileği, Mihrî'nin şiirlerini bir hami çevresinde yazan saray şairi olduğunu da gösterir. Sehî Bey, onun Şehzade Ahmed'e pek çok kaside ve gazel verdiğini kaydeder. II. Bayezid'in in‘âmât defterlerinde Mihrî'ye gönderdiği kasideler karşılığında yapılmış bağışlar da bulunur. Bu kasidenin karşılığında bir bağış yapılıp yapılmadığı ise kaynaklarda geçmez.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Kitaplar

Çevrimiçi kaynaklar