Özgün Metin
Vezin: fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilün
Ṭās-bāz-ı çarḫ-rā be’nger ki ṭāseş ber-serest
Geh pür-ez-gül mī-koned geh kāseeş pür-aḫkerest
Her şeb āteş-bār bāşed tā-be-vaḳt-i ṣubḥ-dem
Ān ki mī-gūyī be-vaṣfeş gül-şen-i nīlūferest
Ez-mey-i ‘işret ne-şod gül-gūne-i rūy-ı şafaḳ
Ez-ḥavādis̱ dem-be-dem ḫūn mī-ḫored z’ān aḥmerest
Her nefes der-fikr-i īn dünyā-yı dūn-perver me-bāş
Der ḫayālī büt şoden her laḥẓa kār-ı Āzerest
Tā derīn kül-ḫan fütādī ḥāżır-ı dem bāş ez-ān
Hīzüm ender-āteş er üfted hemān ḫākisterest
Şod be-ṣūret zindegī-i mā be-ma‘nī mordeīm
Ber-mazār-ı mā girifte çarḫ-ı nīlī-çāderest
Kelle’ī der-ḫāk dīdem k’ū şode nezdīk-i ḫāk
Ber-kenār-ı vey nüvişte k’āḫir-i īn derd serest
Der-güẕer-gāh-ı fenā fikr-i ḳarār ez-eblehīst
Menzil-i mülk-i ‘adem-rā k’īn memerr ü ma‘berest
Şod esās-ı ‘ömr egerçi nāzenīn ey dil velī
‘Ayş-ı īn bāşed ki der-vey raḥne’ī her dem derest
Dem me-zen hergiz be-ġaflet der-cihān ger ‘āḳılī
Key buved ġāfil kesī k’ū der-dehān-ı ejderest
Pehlevān-ı ‘arṣa-i meydān-ı çarḫ ez-behr-i to
Ber-keşīde tīġ-i Ḥayder ber-ser-i ḫod miġferest
Penbe-i ġaflet be-ber ez-gūş u çeşm-i cān küşā
Nefs-i kāfir-kīş ü dūr-endīş-i to kūr u kerest
Keştī-i dil-rā çi ġam ez-yemm-i mevc-i ḥādis̱e
Ger to-rā ‘ışḳī miyān-ı baḥr-i vaḥdet lengerest
Gerçi yābed perveriş ‘ālem heme ez-āftāb
Ez-berāy-ı ḫūn-ı mā her dem be-desteş ḫancerest
‘Iḳd-ı mihret ber-‘arūs-ı dehr-i dūn-perver me-bend
Her cüvān-rā sāl-dīde pīre-zen ne-der-ḫorest
Ber-küşā çeşm ü ber-ā ez-hestī-i ḫod yek nefes
Nüh-revāḳ-ı şeş derīçe behr-i to yek manẓarest
Cilve-gāh-ı ḫāṣet āmed tā-be-evc-i lā-mekān
Murġ-ı dil-rā himmet-i vālā-yı to ger şeh-perest
Der-pey-i ḫūn-ı dil-i ḫod şev eger ehl-i dilī
Der-miyān-ı ṣadr-ı sīne k’īnçonīn meh-manẓarest
Merdüm-i çeşmet çirā ez-eşk-i ter sīr-āb nīst
Der-miyān-ı bāġ-ı sīmā hem ki ‘ayn-ı kevs̱erest
Münkir-i sūz-ı dil ü eşk-i dil-efgārān me-şev
Der-ḥaḳīḳat her dü ẓāhir ma‘nī-i ḫuşk ü terest
Ḫūn-ı eşk-i dīde-i giryān be-levḥ-i çihreeş
Behr-i derc-i ḥālet-i derd-i derūneş maṣdarest
Ḥāżır-ı dem bāş ez-enfās-ı şān ġāfil me-şev
Hāy u hūy-ı abdalān çün pāsbān-ı kişverest
Māh-ı nev ḫod-rā nümāyed ber-heme ‘ālem tamām
‘Ayb ne’bved ger ten-i fersūd-ı sālik lāġerest
Ḫırḳa vü seccāde-i ṣad ‘ārif ū-rā der-girev
Der-ḫarābāt-ı muġān k’ān sāḳī-i cān-perverest
Yek nefes cem‘iyyet-i ḫāṭır ne-dīdem der-cihān
Hemçü zülf-i māh-rūyān ḥālem ez-vey muẓṭarest
Key şevem çün gül şigofte yek nefes ez-ḫurremī
Der-gülistān-ı vücūdem ‘ömr bād-ı ṣarṣarest
Her ki ber-Ye’cūc-ı nefs-i ḫod dilā seddī keşīd
Der-cihān ṣāḥib-ḳırān-ı a‘ẓam u İskenderest
Der-beyābān-ı ḍalālet güm-reh ü ser-geşte’īm
Ez-berā-yı mā zemīn ü āsmān z’ān ġam-ḫorest
Gerçi şod mecmū‘a-i ‘unṣur zi-dīvān-ı derest
Şod raḳam ber-vey ki īn mecmū‘a cüz-vey ebterest
Der-pey-i buṭlān-ı bāṭıl sā‘atī hergiz me-pūy
Pertev-i envār-ı Ḥaḳ ez-şems-i ḫāver eẓherest
Mihr-i ‘ālem-tāb-rā noḳṣān ez-ū yek ẕerre nīst
Her ki der-‘ālem be-nā-dīden mis̱āl-i şeb-perest
Dem-be-dem der-ḫıdmet-i īn nefs-i emmāre me-bāş
Şev ġulām-ı ān ki ū-rā nefs-i ser-keş çākerest
Me’nger ez-çeşm-i ḥaḳāret ber-heme ẕerrāt-ı kevn
Ger be-ma‘nī be’ngerī her ẕerre yek māh u ḫorest
Ḫāk-i rāhī k’ez ṣabā ber-ḫīzed ez-her reh-güẕer
Her yekī yek sünbül-i gül-pūş u verd-i aḥmerest
Ez-giriftārī ne-mī-yābed ḫalāṣ ey dil demī
Nefs-i kāfir-kīş-rā ān ki ġulām u çākerest
Ḥayf mī-gerded ki ez-ḥayvān eḍal mī-bāşed ū
Genc-i esrār-ı ma‘ānī-rā ki insān maẓharest
Ger to mī-ḫᵛāhī ki inkār-ı emānet mī-konī
Key buved k’ān-rā zemīn ü āsmān ḫod maḥḍarest
Bülbül-i rūḥet ki şod maḥbūs-ı dām-ı cism-i to
‘Andelīb-i ḫoş-nevā-yı gül-sitān-ı aḥḍarest
Hergiz ez-dünyā-yı dūn-perver me-şev ġāfil demī
Ḳāmet-i gerdūn ki ez-dest-i ḥavādis̱ cenberest
Gerçi şod pür-sīm ü zer rūy-ı zemīn ez-vey çi sūd
K’ef‘ī-i ‘ālem be-genc-i ū ṭılısm u ejderest
Fī’l-mes̱el iksīr bāşed ger heme ẕerrāt-ı kevn
Renc-i ḫod ber-ẕerre-i her künc lā-büd mużmerest
Ṭāli‘ ān ne’bved ki be’nmāyed merā iḳbāl rūy
Her ki ez-genc-i ḳanā‘at yābed ū nīk-aḫterest
Key revā bāşed ki der-fermān-berī n’āyī dürüst
Mihr ü māh ez-behr-i to ser-geşte vü fermān-berest
Tā-be-vaḳt-i morden ū nev‘-i diger key mī-şeved
Kes me-bādā bā-bedī ān kes ki ey dil nökerest
Kūşe-gīr-i ḫāne-i faḳr u ḳanā‘at şev Münīr
Ḫod to mī-dānī ki fikr-i ġayr ez-īn derd-i serest
Her zamān ez-ḥażret-i ‘İzzet to īn devlet be-ḫᵛāh
K’āverī ber-cāy-ı ān ki güfte-i peyġamberest
Günümüz Türkçesiyle
1. Feleğin şu tas oyuncusuna bak, tası başının üstündedir; kâsesini kimi zaman gülle doldurur, kimi zaman kâsesi korla doludur. ("Ṭās-bāz", sözlük anlamıyla tasla oyun gösteren hokkabazdır; Ersoy onu "hilekâr felek" diye anlar.)
2. Onu vasfederken "nilüfer bahçesi" dediğin şey, her gece sabah vaktine kadar ateş saçar. (Mavi gök nilüfer bahçesine benzetilir; geceleyin saçtığı ateş yıldızlar olarak okunabilir.)
3. Şafağın yüzündeki kızıllık işret şarabından gelmez; olayların elinden durmadan kan yuttuğu için kızıldır.
4. Alçakları besleyen bu aşağılık dünyanın kaygısına hiçbir nefeste düşme; her an hayalinde put yontmak Âzer'in işidir. (Âzer, sözlük anlamıyla Hz. İbrahim'in babası sayılan putçudur.)
5. Mademki bu külhana düştün, vaktin farkında ol; çünkü odun ateşe düşerse hemen kül olur. (Külhan, hamamın ocağıdır ve burada dünyayı anlatır. "Ḥāżır-ı dem bāş" sözlük anlamıyla "anın farkında ol" demektir; Ersoy "hazırlan" diye anlar.)
6. Görünüşte yaşıyoruz, anlam bakımından ise ölüyüz; mezarımızın üstüne mavi çadırlı felek örtülmüştür.
7. Toprakta, toprak olmaya yaklaşmış bir kafatası gördüm; kenarına "bu derdin sonu baştır" diye yazılmıştı. ("Derd-i ser", sözlük anlamıyla "baş ağrısı, zahmet" demektir; mısra hem "bu derdin sonu baştır" hem "bu işin sonu baş ağrısıdır" diye okunur. Kafatası da bir "baş"tır.)
8. Bu yokluk geçidinde durup karar kılmayı düşünmek ahmaklıktır; çünkü burası, yokluk ülkesinin konağına giden bir geçit ve uğraktır.
9. Ey gönül, ömrün temeli nazlı kurulmuş olsa da onun hâli şudur: içinde her an kapı büyüklüğünde bir gedik açılır.
10. Akıllıysan dünyada gafletle asla soluk alma; ejderhanın ağzında duran kişi nasıl gafil olabilir?
11. Felek meydanının pehlivanı senin için Haydar'ın kılıcını çekmiştir, başında da miğferi vardır. (Ersoy kılıcı Hz. Ali'nin kılıcı olarak anar.)
12. Gaflet pamuğunu kulağından çıkar, can gözünü aç; çünkü kâfir huylu ve hep ileriyi hesaplayan nefsin kör ve sağırdır.
13. Vahdet denizinin ortasında aşktan bir çapan varsa, gönül gemisine olay dalgalarıyla dolu denizden ne gam?
14. Bütün âlem güneşten beslenip gelişse de, bizim kanımızı dökmek için elinde her an bir hançer vardır.
15. Sevgi bağını alçakları besleyen dünya gelinine bağlama; hiçbir gence yaşlı bir kocakarı layık değildir. ("‘Iḳd", sözlük anlamıyla hem "düğüm, gerdanlık" hem "nikâh akdi" demektir; gelin sözüyle birlikte ikinci anlam da öne çıkar. Ersoy "sevgi kuşağı" der.)
16. Gözünü aç ve bir nefeslik de olsa kendi varlığından sıyrıl; dokuz revaklı, altı pencereli bu yapı sana tek bir manzara olur. (Ersoy'un açıklamasıyla dokuz revak gökler, altı pencere altı yöndür.)
17. Yüce himmetin gönül kuşuna büyük bir kanat olursa, sana has seyir yeri mekânsızlığın zirvesine kadar uzanır.
18. Gönül ehliysen, göğsünün ortasında ay gibi görünen kendi gönlünün kanının peşine düş. (Ersoy mısraı "kendi gönlünün kan davasını güt" diye anlar.)
19. Yüzünün bahçesinde Kevser pınarı gibi duran gözbebeğin neden ıslak gözyaşıyla dolu değil? ("‘Ayn" sözlük anlamıyla hem "göz" hem "pınar" demektir; "‘ayn-ı kevs̱er" iki anlama da gider.)
20. Gönlü yaralı âşıkların gönül yangınını ve gözyaşını inkâr etme; gerçekte ikisi de kuru ile yaşın açık anlamıdır. (Yangın kuruya, gözyaşı yaşa karşılık gelir.)
21. Ağlayan gözün kanlı yaşı, âşığın yüzünün levhasına iç derdinin hâlini yazmak için bir kaynaktır. ("Maṣdar" sözlük anlamıyla hem "kaynak" hem dil bilgisinde "mastar"dır; levha ve yazmak sözleriyle birlikte yazı dünyasına ait bir tablo kurar.)
22. Vaktin farkında ol, abdalların nefeslerinden gafil olma; çünkü onların "hây" ve "hû" sesleri ülkenin bekçisidir. (Ersoy bu sesleri zikir olarak açar.)
23. Yeni ay da kendini bütün âleme tam olarak gösterir; yolcunun yıpranmış teninin zayıf olması ayıp değildir. (Sâlik, tasavvuf yolunun yolcusudur; ince hilal ile zayıf derviş arasında benzerlik kurulur.)
24. Yüz ârifin hırkası ve seccadesi, mugların meyhanesinde can besleyen o sakiye rehin bırakılmıştır.
25. Dünyada bir nefes bile gönlümün toplu olduğunu görmedim; ay yüzlülerin zülfü gibi hâlim ondan dolayı perişandır. (Beyit iki türlü okunabilir: "ez-vey" dünyaya bağlanırsa hâlim dünya yüzünden perişandır; Ersoy ise karşılaştırma olarak anlar: "benim halim onlardan daha da karmaşıktır".)
26. Varlığımın gül bahçesinde ömür sert bir sarsar rüzgârıyken, ben ne zaman bir nefes için sevinçten gül gibi açılırım? (Sarsar, sözlük anlamıyla sert ve soğuk rüzgârdır.)
27. Ey gönül, kim kendi nefsinin Ye'cûc'una set çektiyse, dünyada en büyük sahib-kıran ve İskender odur. (İskender'in Ye'cûc ve Me'cûc kavmine set çektiği hikâyesine telmih vardır.)
28. Sapkınlık çölünde yolunu yitirmiş ve şaşkın kalmışız; yer ve gök bu yüzden bizim için gam çeker.
29. Unsurlar mecmuası onun kapısının divanından çıkmış olsa da, üstüne şu yazılmıştır: bu mecmua onsuz eksiktir. (Beyit kapalıdır ve burada Ersoy'un okumasına dayanılmıştır; "o" ile kimin kastedildiği açık değildir. "Ebter", sözlük anlamıyla "sonu kesik, eksik" demektir.)
30. Batılın boş işlerinin peşinden bir an bile koşma; Hakk'ın nurlarının ışığı doğudan doğan güneşten daha açıktır.
31. Âlemi aydınlatan güneşin ondan bir zerre eksiği olmaz, âlemde görmemekte yarasaya benzeyen kim olursa olsun. (Beyit iki türlü okunabilir: yarasanın görmemesi güneşi eksiltmez; Ersoy ise "körlükte yarasa gibi olan için güneşin bir zerreden farkı yoktur" diye anlar.)
32. Durmadan kötülüğü emreden bu nefsin hizmetinde olma; asi nefsi kendisine köle olan kişinin kölesi ol.
33. Varlığın zerrelerine hor gözle bakma; mana gözüyle bakarsan her zerre bir ay ve güneştir.
34. Saba rüzgârıyla her yol geçidinden kalkan yol toprağının her biri, gül örtülü bir sünbül ve kızıl bir güldür.
35. Ey gönül, kâfir huylu nefse kul köle olan kişi, tutsaklıktan bir an bile kurtulamaz.
36. Yazık ki mana sırlarının hazinesine mazhar olan insan, hayvandan da sapkın olur. (Kur'an'daki "hayvanlar gibi, hatta daha sapık" ifadesine telmih olarak okunabilir.)
37. Emaneti inkâr etmek istersen bu nasıl olur ki yer ve gök ona tanıktır? ("Maḥżar", sözlük anlamıyla tanıklı tutanak demektir. Ersoy beyti "yer ve göğün tanıklık ettiği kişi emanete nasıl hıyanet eder" diye anlar.)
38. Cisminin tuzağına hapsolmuş ruhunun bülbülü, yeşil gül bahçesinin hoş sesli bülbülüdür.
39. Alçakları besleyen dünyadan bir an bile gafil olma; feleğin boyu olayların elinden çembere dönmüştür.
40. Yeryüzü onunla gümüş ve altın dolsa ne fayda; dünyanın yılanı onun hazinesinin tılsımı ve ejderhasıdır. (Hazinelerin tılsımla ve yılanla korunduğu inancına dayanır.)
41. Diyelim ki varlığın bütün zerreleri iksir olsun; her köşedeki zerrede onun zahmeti mutlaka gizlidir. (İksir, sözlük anlamıyla madeni altına çevirdiğine inanılan maddedir.)
42. İkbalin bana yüz göstermesi talih sayılmaz; kanaat hazinesinden pay bulan kişi, işte yıldızı kutlu olan odur.
43. Güneş ve ay senin için başı dönmüş, buyruğa boyun eğmişken, senin buyruğa tam uymaman nasıl yakışır?
44. Ey gönül, kötülüğe yoldaş olan kişi ölüm vaktine kadar nasıl başka türlü olur; kimse kötüyle yoldaş olmasın. ("Nöker", sözlük anlamıyla "hizmetkâr, yoldaş" demektir. Ersoy beyti "yoldaş olan kişi kötülükle olmasın; o ölüm döşeğine kadar başka türlü olmaz" diye anlar.)
45. Ey Münîr, yoksulluk ve kanaat evinin köşesine çekil; sen de bilirsin ki bundan başkasını düşünmek baş ağrısıdır.
46. Yüce Allah'tan her zaman bu devleti iste ki peygamberin söylediği sözü yerine getirmiş olasın. (Ersoy parantez içinde bu sözü "fakirlik benim övüncümdür" diye açar; özgün metinde söz açıkça geçmez.)
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir kırk altı beyitlik Farsça bir kasidedir ve neşirde Kaside 5 numarasını taşır. Kaside, ilk beytin iki mısraı ile öteki beyitlerin ikinci mısraları aynı kafiyeyle süren uzun nazım şeklidir. Vezin remel bahrinin "fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün" kalıbıdır. Kafiye "-er" sesidir (ber-ser, aḫker, nīlūfer, aḥmer, Āzer, ḫākister, lenger, ḫancer, kevs̱er, İskender); redif ise Farsçadaki "-dır" ekinin kısalmış biçimi olan "-est"tir. Ersoy da girişindeki redif listesinde bu kasideyi "-est" redifliler arasında gösterir. Neşirdeki başlık "Der-mev‘iẓa", yani "öğüt hakkında"dır; Ersoy divandaki iki mev‘iza kasidesinden birini bu şiir olarak sayar, öteki hemen ardından gelen Türkçe Kaside 6'dır. Şiir Vatikan (VT 12b) ve Viyana (VY 12a) nüshalarında bulunur, İstanbul nüshasında yoktur. Ersoy'un aparatına göre Viyana nüshasında şiir, yaprak kopması ya da başka bir sebeple 35. beyitte biter; son on bir beyit yalnız Vatikan nüshasına dayanır. Kime ve ne zaman yazıldığına dair bir bilgi yoktur.
Kasidede övgüye ayrılmış bir bölüm yoktur; bütünü öğüttür. İlk üç beyit feleği, yani dönen gök kubbeyi, bir tas oyuncusu, ateş saçan bir bahçe ve kan yutan bir şafak olarak tasvir eder. Ardından dünyanın geçiciliği (4-10), nefse karşı uyanık olma (11-12, 32, 35), aşk ve gönül ehli (13, 18-21), derviş ve abdal (22-24) konuları birbirini izler. Son bölümde şair kanaate döner (42-45); mahlas 45. beyitte "Münīr" biçiminde geçer, 46. beyit ise yoksulluğun Allah'tan istenmesiyle biter.
Anlam ve Söz Sanatları
Kasidenin ana fikri, dünyanın aldatıcı ve geçici olduğu, insanın ise nefsini yenip kanaate sığınması gerektiğidir. Şair bunu tekrarlanan kalıplarla pekiştirir. "Dünyā-yı dūn-perver" (alçakları besleyen dünya) 4. beyitte, "dehr-i dūn-perver" 15. beyitte, yine "dünyā-yı dūn-perver" 39. beyitte geçer; "nefs-i kāfir-kīş" (kâfir huylu nefis) 12. ve 35. beyitte, "ḥāżır-ı dem bāş" (vaktin farkında ol) 5. ve 22. beyitte tekrarlanır. Bu tekrarlar, öğüt şiirine bir vaazın ısrarını verir.
İmgelerin çoğu tanıdık bir dünyadan alınmıştır. Dünya bir külhandır ve ateşe düşen odun gibi insanı küle çevirir (5); yaşlı bir kocakarıdır ve gence eş olamaz (15); ağzında insanı tutan bir ejderhadır (10). 7. beyit kasidenin en akılda kalan tablosudur: toprakta bulunan bir kafatasının kenarında "bu derdin sonu baştır" yazısı okunur. Farsçada "derd-i ser" baş ağrısı ve zahmet demektir; yazı hem kafatasının kendisine hem dünya işlerinin sonuna işaret eder. Aynı söz 45. beyitte bu kez kafiye yerinde yeniden gelir ve kanaatten başkasını düşünmenin "baş ağrısı" olduğu söylenir; böylece kasidenin başındaki ibret tablosu sonundaki öğütle bağlanır.
Söz sanatları arasında telmih öne çıkar. 4. beyitte put yontan Âzer, 11. beyitte Haydar'ın kılıcı, 27. beyitte İskender'in Ye'cûc'a çektiği set, 36. beyitte insanın hayvandan da aşağı düşmesi, 37. beyitte yer ve göğün tanık olduğu emanet anılır. 27. beyitteki telmih aynı zamanda bir istiaredir: nefis Ye'cûc'a, onu dizginleyen kişi İskender'e benzetilir. 19. beyitte "‘ayn-ı kevs̱er" tamlamasındaki "‘ayn" kelimesi hem göz hem pınar anlamıyla iki yöne çalışır. 20. beyitte önce yangın ve gözyaşı sayılır, sonra bunlara karşılık gelen kuru ve yaş söylenir; bu, leff ü neşr denen sanatın bir örneğidir. 21. beyitte levha, yazmak ve "maṣdar" sözleriyle yazı dünyasına ait bir tenasüp kurulur. 23. beyitte zayıf dervişin hilal ayla karşılaştırılması ise hüsn-i talile yaklaşan bir savunmadır: ince olan kusurlu değildir, yeni ay da incedir ama kendini bütün âleme gösterir.
Kasidede gazel dilinin ve tasavvuf dilinin unsurları öğüdün hizmetine verilmiştir. 24. beyitte yüz ârifin hırka ve seccadesinin meyhanede rehin kalması, divan şiirinin rind diline aittir; Ersoy, Münîrî'nin mutasavvıf bir şair olmamakla birlikte tasavvuf remizlerini kullandığını ve bunun Hâfız etkisinden gelmiş olabileceğini söyler. 22. beyitte abdalların "hây u hû" seslerinin ülkenin bekçisi sayılması, şairin derviş zümrelerine saygısını gösterir. Kasidenin son beyti, Ersoy'un açıklamasına göre yoksulluğu övünç sayan söze telmih yaparak kanaat öğüdünü dinî bir dayanağa bağlar.
Kaynakça
- Ersen Ersoy (hzl.), II. Bayezit Devri Şairlerinden Münîrî ve Dîvânı (İnceleme-Metin), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 41-45, K 5 (giriş s. 5, 9, 12). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf (arşiv kopyası: https://web.archive.org/web/20220803084052/https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf?0)
Çevrimiçi kaynaklar






