Özgün Metin
Vezin: mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün
Ser-geşte olduġuñ senüñ ey çarḫ-ı bī-vefā
Ṭutdı meger ki ḫūn-ı şehīdān-ı Kerbelā
Bir şāh-bāz-ı sidre-nişīne kelāġ-ı şūm
Kim gördi pence urduġun ey çarḫ-ı bī-vefā
Rūbehlik ile avlayuban şīr-zādeyi
Virdün cehennem iti eline zihī ḫaṭā
Ḳanlu yaşuñı seyl-i revān itgil ey gözüm
Yıḫdı nihāl-i servi çün ol ṣarṣar-ı fenā
Deryā-yı eşke fülk-i ten oldısa ṭañ mı ġarḳ
Ḫāk içre ġarḳ-ı ḫūn yatıcaḳ nesl-i Muṣṭafā
Ḫūn itdi yüregümüzi çün mātem-i Ḥüseyn
Ḳan aġladursa bize ‘aceb mi bu mācerā
Bandurdı cübbesini göge çarḫ-ı nīl-reng
Mātem-zede ḳılalı cihān ḫalḳın ol ‘azā
Her dem senüñçün ey gül-i sīr-āb-ı teşne-leb
Her bir müjemden aḫar ise seyl-i ḫūn revā
Mülk-i cihāna kāşki biz gelmeyeyidük
İşitmeyeyidük bu iş olduġını saña
Yunmaġa eşk-i ḥasret ile ḳanlu göñlegüñ
Seyl oldı gözlerüm yaşı ey ḳuṭb-ı evliyā
Od düşdi ṣubḥ-gāhuñ içine ki her seḥer
Yire urur külāhını çāk eyleyüp yaḳa
Bu vech ile şafaḳ-geh olur sürḫ-rū meger
Yetişdi ol zamāndan aña vaṣla-i ‘abā
Sen şāh-ı şāh-zādeye bir şūm-ı bed-nijād
Ḳaṣd idüp itdi ‘ālemi biñ derde mübtelā
Eflāk-i heft-ṣavma‘a bu vāḳı‘a içün
Ṭolsa ‘aceb mi nāle-i derdā vü ḥasretā
Ehl-i zemīne böyle muṣībet yetişmegin
Bir laḥza lerzeden geçemez ḫüsrev-i semā
Feryād-res yetişmedügi cürmine Furāt
Ṭaşlar ile dögünüp ider dün ü gün bükā
Derk-i cehennem içre özin ḳıldı teşne-leb
Ṣu virmediyse saña ger ol düşmen-i Ḫudā
Sen şem‘-i cāna tīġ ile ḳaṣd-ı ser itdise
La‘net oḫına oldı siper ḥaşr olınca tā
Sāḳī-i kevs̱erüñ gözi nūrın bu vech ile
Ḫāk itmek isteyen kişiye çoḳ mı ol cezā
La‘net Yezīde dimeñ ölicek dinildise
Ölürsevüz de dirüz aña la‘net-i Ḫudā
Zūr ile şāḫ-ı ḫuşka eger degdiyise gül
Āḫirde ejder olısar anuñçün ol ‘aṣā
Düşmen idinüp ol nider idi resūli de
Yiterdi ḫod hezārına maḫṣūṣ-ı hel etā
Vāy ol kişiye kim yüzüñ andan çeviresin
Devletlü ol ki sen olasın aña ilticā
Āl-i resūle ol ki ḳılıç çekdi ‘āḳ olup
Añulduġınca direm aña la‘net-i Ḫudā
Sen murġ-ı lā-mekān idüñ uçduñ maḳāmuña
Her laḥẓa öldürür bizi uş miḥnet ü belā
Bir kez ziyāret itmesin ol pāk-ravżanuñ
Yā Rab müyesser eyle k’ire cānuma şifā
Ḫāk-i mezāruña yetişüp sürmege yüzin
Bī-çāre göñlüm oldı revān hem-dem-i ṣabā
Cārūb iderse sünbül-i züfin ‘aceb midür
Ḥūrā ḥarīm-i ḳubbe-i ‘ulyāña Ḫüsrevā
Ḳandīl-i merḳadüñden eger yaḫmasa çerāġ
Virmezdi ‘āleme giceler cirm-i meh żiyā
Ḫāk-i mezāruñ oldı ziyāret-geh-i melek
Çeşm-i cihāna olsa n’ola ‘ayn-ı tūtyā
Günde gelür yüzini urup ḫāk-i ẕillete
Ṭavf-ı mezāruña sürinü Ḫüsrev-i semā
Tesbīḥ-i ḫāk-i meşhedüñi ẕākirān-ı çarḫ
Her dem sürüp yüzine gözine ider s̱enā
Ben ḥażret-i Ḥüseyne mi aġlayayum ya ḫod
Zehr-i helāhil içen içün mi idem bükā
Cān ḫandeyile virdi yine āḫir ey göñül
Ol ḫulḳ-ı ḥüsn gibi Ḥasan maẓhar-ı Hüdā
‘Ālī ḳapusı ehl-i dilüñ ḳıble-gāhıdur
‘Uşşāḳa ḫāk-i dergehidür külbe-i ṣafā
Envār-ı Ẕü’l-celāl ile ma‘mūr ẓāhiri
Şevḳ ile bāṭını ṭolu esrār-ı kibriyā
Ol iki sīn ü nūnadur ey dil işāreti
Yā-sīn sīniyile olan nūn-ı inne-mā
Ḥüzn ü firāḳ ile n’ola geçdiyse ‘ömrümüz
Ol iki gevherüñ yolına cān u dil fedā
Devr-i zamāne iki gözi nūrına Münīr
Āḫirde n’eyledi ki n’ide saña vü baña
Yā Rab müyesser eyle k’ölince dilümd’ola
Tevḥīd ü na‘t u midḥat-i evlād-ı Muṣṭafā
Günümüz Türkçesiyle
1. Ey vefasız felek, senin başı dönmüş gibi durmadan dönmen, meğer Kerbelâ şehitlerinin kanı seni tuttuğu içindir. ("Kan tutmak", sözlük anlamıyla dökülen kanın, onu dökene uğursuzluk ve ceza olarak dönmesidir.)
2. Ey vefasız felek, uğursuz bir karganın, Sidre ağacında konan bir şahine pençe vurduğunu kim görmüştür? (Sidre, sözlük anlamıyla yedinci kat gökteki Sidretü'l-müntehâ ağacıdır; şahin Hüseyin'e, karga onun katillerine benzetilir.)
3. Aslan yavrusunu tilkilikle avlayıp cehennem köpeğinin eline verdin; ne büyük hata.
4. Ey gözüm, kanlı yaşını akan bir sel eyle; çünkü o yokluk kasırgası servi fidanını yıktı. (Ü nüshasında "itgil" yerine "eyle" okunur.)
5. Mustafa'nın soyu toprakta kana boğulmuş yatarken, beden gemisi gözyaşı denizinde battıysa şaşılır mı?
6. Hüseyin'in yası yüreğimizi kana çevirdi; bu olay bize kan ağlatırsa şaşılır mı?
7. O yas dünya halkını matem içinde bırakalı, çivit renkli felek cübbesini gök rengine (mavi yas rengine) batırdı. ("Nīl-reng", sözlük anlamıyla çivit, lacivert renkli demektir; "gök" hem gökyüzü hem mavi renktir.)
8. Ey suya kanmış taze gül, ey susuz dudaklı; senin için her an kirpiklerimin her birinden kan seli akarsa yeridir.
9. Keşke biz dünya mülküne hiç gelmeseydik de sana bu işin yapıldığını işitmeseydik.
10. Ey velilerin kutbu, kanlı gömleğini hasret gözyaşıyla yıkamak için gözlerimin yaşı sel oldu.
11. Sabah vaktinin içine ateş düştü; öyle ki her seher yakasını yırtıp külahını yere vurur. (Sabahın ağarması yaka yırtmaya, şafağın kızıllığı ateşe benzetilir. VT nüshası "yaḳa" yerine "ḳabā" okur.)
12. Şafak vakti meğer bu yüzden kızıl yüzlüdür: o zamandan beri ona abanın yaması ulaşmıştır. (Beyit iki türlü okunabilir: "vaṣla-i ‘abā" düz anlamıyla bir abaya dikilmiş yamadır ve şafağın kızıllığı kanlı bir yamaya benzetilir; "‘abā" sözcüğü ayrıca, sözlük anlamıyla Peygamber'in abası altına aldığı ailesi demek olan "Âl-i abâ"yı da akla getirir.)
13. Senin gibi şah bir şehzadeye kötü soylu bir uğursuz kastederek dünyayı bin derde uğrattı.
14. Yedi manastırlı felekler, yani yedi kat gök, bu olay için "ah dert, ah hasret" iniltisiyle dolsa şaşılır mı?
15. Yeryüzündekilere böyle bir musibet geldiği için gök hükümdarı (güneş) bir an bile titremekten kurtulamaz. (Güneşin ışığının titreşmesi, bu musibet karşısında titremesine yorulur.)
16. Fırat, (o gün) imdada yetişmemiş olmanın suçuyla gece gündüz taşlara vurup dövünerek ağlar.
17. O Allah düşmanı sana su vermediyse, kendini cehennemin dibinde susuz dudaklı kıldı.
18. Can mumu olan sana kılıçla baş kesmeye kastettiyse, mahşer gününe dek lanet okuna kalkan oldu. (Mumun fitilinin, yani "başının" kesilmesi ile Hüseyin'in başının kesilmesi arasında ilgi kurulur.)
19. Kevser sakisinin gözünün nurunu bu yolla toprağa katmak isteyen kişiye o ceza çok mu? ("Sāḳī-i kevs̱er", geleneksel olarak Hz. Ali'ye verilen sıfattır; gözünün nuru da oğlu Hüseyin'dir.)
20. "Yezid'e öldükten sonra lanet demeyin" denildiyse de biz ölsek bile ona "Allah'ın laneti" deriz.
21. Gül, kuru bir dala zorla değdiyse, sonunda o asa bunun için ejderha olacaktır. (Kuru dal, Musa'nın ejderhaya dönen asasına bağlanır: gül gibi olan masuma zorla dokunan değnek, sonunda sahibini yutacak bir ejderhaya döner. Kerbelâ anlatılarında Yezid'in Hüseyin'in kesik başına değnekle dokunduğu rivayeti bilinir; beyit buna işaret ediyor olabilir.)
22. Peygamberi de düşman edinip ne yapacaktı; "Hel etâ" ile kendisine özel olarak hitap edilen (aile), onun binlercesine yeterdi. (Beyit kapalıdır. "Hel etâ", Kur'an'da İnsan sûresinin ilk sözleridir; tefsir geleneğinde bu sûrenin bir bölümünün Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin hakkında indiği rivayet edilir. Buradaki aktarım bu bağa dayanan bir okumadır.)
23. Yüzünü kendisinden çevirdiğin kişinin vay hâline; sen kime sığınak olursan o kişi bahtlıdır.
24. Peygamber soyuna asi olup kılıç çekene, anıldıkça "Allah'ın laneti" derim. (VY nüshası "ol" yerine "şol" okur.)
25. Sen mekânsızlık âleminin kuşuydun, uçup makamına vardın; bizi ise burada her an sıkıntı ve bela öldürür.
26. Yâ Rab, o tertemiz ravzayı bir kez ziyaret etmeyi nasip eyle ki canıma şifa girsin. (VY nüshası "cānuma" yerine "ḫaste cāna", yani "hasta cana" okur.)
27. Mezarının toprağına ulaşıp ona yüzünü sürmek için çaresiz gönlüm saba yeline yoldaş olup yola düştü.
28. Ey Hüsrev, huriler senin yüce kubbenin haremini sünbül gibi zülüfleriyle süpürürse şaşılır mı? (Hüsrev, sözlük anlamıyla padişah demektir; burada şehide hitaptır. Metinde "züfin" basılmıştır; anlam "zülfin" okumasını gerektirir.)
29. Kabrinin kandilinden ışık yakmasaydı, ayın cirmi geceleri dünyaya ışık vermezdi.
30. Mezarının toprağı meleklerin ziyaret yeri oldu; dünyanın gözüne sürmenin ta kendisi olsa buna şaşılır mı? ("‘Ayn" sözlük anlamıyla hem "göz" hem "bir şeyin kendisi"dir; ilk mısradaki "çeşm" ile ilgi kurar.)
31. Gök hükümdarı güneş, her gün yüzünü alçaklık toprağına sürerek mezarını tavaf etmeye sürünüp gelir.
32. Feleğin zikir ehli, şehit düştüğün yerin toprağından yapılmış tesbihi her an yüzüne gözüne sürüp övgüler söyler. (Kerbelâ toprağından tesbih yapılması geleneğine işaret ediyor olabilir.)
33. Hazret-i Hüseyin'e mi ağlayayım, yoksa öldürücü zehri içen için mi feryat edeyim?
34. Ey gönül, o güzel huy gibi Allah'ın tecellî yeri olan Hasan da sonunda yine canını gülerek verdi. ("Ḫulḳ-ı ḥüsn", güzel huy, ile "Ḥasan" adı arasında cinas vardır.)
35. Onun yüce kapısı gönül ehlinin kıblesidir; dergâhının toprağı âşıklara safa kulübesidir. (VT nüshası "külbe-i" yerine "ka‘be-i" okur: "safa Kâbesi".)
36. Dışı Celâl sahibi Allah'ın nurlarıyla bayındır, içi şevkle ve Allah'ın yüceliğinin sırlarıyla doludur.
37. Ey gönül, o ikisi bir "sîn" ile bir "nûn"a işarettir: Yâsîn'in sîni ile "innemâ"nın nûnu. (Hasan ve Hüseyin adlarında ortak olan s ve n harflerine işarettir. "İnnemâ" ile başlayan ve Ehl-i beyt'i anan ayet akla gelir; bu bir okumadır, beyit ayeti adıyla anmaz.)
38. Ömrümüz hüzün ve ayrılıkla geçtiyse ne olur; can ve gönül o iki incinin yoluna feda olsun.
39. Münîr, zamanenin dönüşü sonunda o iki göz nuruna ne etti ki sana ve bana ne etsin? (Yani onlara yaptığı yanında bize yapacağı sözü edilmeye değmez. Beyit "onlara bunu yapan devran, sana ve bana ne yapmaz" biçiminde de anlaşılabilir.)
40. Yâ Rab, ölürken dilimde tevhid, na‘t ve Mustafa'nın evlatlarının övgüsü bulunmasını nasip eyle.
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir kaside biçiminde yazılmış kırk beyitlik bir mersiyedir ve neşirde Kaside 4 numarasını taşır. Mersiye, ölen birinin ardından duyulan acıyı anlatan ve onun erdemlerini sayan şiirdir; divan edebiyatında Kerbelâ şehitleri için yazılanlar ayrı bir gelenek oluşturur. Vezin muzari bahrinin "mef‘ûlü fâ‘ilâtü mefâ‘îlü fâ‘ilün" kalıbıdır. Kafiye "-ā" sesidir: bī-vefā, Kerbelā, ḫaṭā, fenā, Muṣṭafā, mācerā, ‘azā, revā, evliyā; şiirde redif yoktur. Matla‘ın ilk mısraını kapatan "ey çarḫ-ı bī-vefā" seslenişi 2. beytin sonunda kafiye yerinde aynen tekrarlanır.
Şiir üç nüshanın üçünde de bulunur (VT 11a, VY 10b, Ü 8a). Neşir başlığı "Der-mers̱iye-i evlād-ı Nebī", yani "Peygamber'in torunları için mersiye"dir. Ersoy'un aparatında Vatikan nüshasının başlığı daha açık bir biçimde Hasan, Hüseyin ve Kerbelâ şehitlerini anar; bu başlıktaki bazı harfler neşirde basılamadığı için tam okunuşu verilemiyor. Ü nüshasında başlık yoktur. Ersoy, divandaki yirmi dokuz kasideyi konularına göre sayarken birini "Hz. Hasan ve Hüseyin'e mersiye" olarak anar; bu, o kasidedir. Kime yazıldığı başlıktan ve metinden bellidir; ne zaman ve hangi vesileyle yazıldığına dair bir bilgi yoktur.
Anlam ve Söz Sanatları
Mersiye feleğe sitemle açılır. Divan şiirinde felek, insanın başına gelenlerin sorumlusu sayılan dönen gök kubbedir; Münîrî ilk beyitte onun dönüşünü Kerbelâ şehitlerinin kanının "tutmasına", yani dökülen kanın ona uğursuzluk olarak dönmesine bağlar. Kerbelâ adı ilk beyitte, Hüseyin 6. ve 33. beyitte, Hasan 34. beyitte anılır. İlk on dokuz beyit Kerbelâ acısını tabiatın bütün parçalarına yayar: gökler yas giysisini maviye batırır (7), sabah yakasını yırtar (11), şafak kızıl yüzlü kalır (12), yedi kat gök inler (14), güneş titrer (15), Fırat taşlara vurarak dövünür (16). Bunlar, bir tabiat olayını şiirin istediği güzel bir sebebe bağlayan hüsn-i talil sanatının örnekleridir. 16. beyitteki Fırat imgesi özellikle yerindedir; suyun taşlara çarpan sesi, imdada yetişemediği için dövünen birinin feryadına yorulur.
Şiir tezata sık başvurur. 2. beyitte Sidre'ye konan şahin ile uğursuz karga, 3. beyitte aslan yavrusu ile tilki karşı karşıya konur. 8. beyitteki "gül-i sīr-āb-ı teşne-leb", yani "suya kanmış taze gül, susuz dudaklı", aynı tamlamada suya kanmışlık ile susuzluğu birleştirir; Kerbelâ'da suyun kesilmesi 17. beyitte bu kez cezaya döner: su vermeyen düşman, kendini cehennemde susuz bırakmıştır. 18. beyitte Hüseyin "can mumu"dur; mumun başının kesilmesi ile şehidin başının kesilmesi arasındaki ilgi tenasüp kurar.
Orta bölümde (20-24) beddua ve lanet öne çıkar. 20. beyit, Yezid'e öldükten sonra lanet edilmemesi gerektiğini söyleyen bir görüşe karşı, "biz ölsek de ona Allah'ın laneti deriz" diye cevap verir gibidir. 21. beyit Hz. Musa'nın asasının ejderhaya dönmesine telmihle, masuma dokunan değneğin sonunda sahibine ejderha olacağını söyler. 25. beyitten sonra ton değişir; şair türbeyi ziyaret dileğini (26-27), kabrin nurunu ve meleklerin ziyaretini (28-32) anlatır. 33-37. beyitlerde iki kardeş birlikte anılır: Hüseyin'in yanında zehir içerek ölen Hasan, "ḫulḳ-ı ḥüsn" ile "Ḥasan" arasındaki cinasla övülür. 37. beyit iki adı harf oyunuyla anar; "sîn" ile "nûn", Hasan ve Hüseyin adlarının ortak harfleridir ve şair onları Yâsîn ile "innemâ" sözlerindeki harflere bağlar.
Son iki beyit şiiri şairin kendisine çevirir. 39. beyitte mahlas "Münīr" biçiminde geçer; zamanenin Peygamber torunlarına yaptığı karşısında kendi çektiklerinin sözü edilmeye değmeyeceğini söyler. Son beyitte ölürken dilinde tevhid, na‘t ve Peygamber evlatlarının övgüsünün bulunmasını diler. Bu üç tür, nüshaların açılış bölümündeki sırayı da yansıtır; Ersoy'un belirttiğine göre nüshalarda tevhid ve münâcât türündeki şiirler öne alınmış, na‘tlar onları izlemiştir, bu mersiye de hemen arkadan gelir.
Kaynakça
- Ersen Ersoy (hzl.), II. Bayezit Devri Şairlerinden Münîrî ve Dîvânı (İnceleme-Metin), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 39-41, K 4 (giriş s. 5, 15). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf (arşiv kopyası: https://web.archive.org/web/20220803084052/https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf?0)
Çevrimiçi kaynaklar






