Özgün Metin

Vezin: mef‘ūlü mefā‘īlü mefā‘īlü fe‘ūlün

Bilmez misin ey dil ki cihān mülk-i fenādur
Dīvānelik ammā kişiye ḫaylī belādur
Virilmedi mektūb-ı mu‘āfiyye saña ḫod
Her sā‘at işüñ şöyle niçün sehv ü ḫaṭādur
‘Ālem ki ser-ā-ser ṭoludur tīr-i ḥavādis̱
Göz dikme feżāsına ki dīvān-ı ḳażādur
Her kim ki yiler der-peyine düşüben anuñ
Bilür dem-i āḫirde k’işi hīc ü hebādur
Dil virme ṣaḳın pīre-zen-i dehre yañılup
Āl ile seni avlamasun ‘işve-nümādur
Key ḫūb idi menzil-geh-i ‘ālem göñül ammā
Müşkil bu ki mihmān-keş-i pür-cevr ü cefādur
Ma‘nīde içi mār gibi zehr ile pürdür
Ṣūretde egerçi görinen ḥüsn ü behādur
Bāzīçe-i hengāme-i devr-i felek içre
Ser-geşte göñül ḥayret ile bī-ser ü pādur
Kim bile ki bu perde-i ġayb içre neler var
Bār-ı ġam-ı fikr ile felek ḳaddi dü-tādur
Dünyā-yı denī fikr ile büt-ḫāne idinme
Göñlüñ ki senüñ maḫzen-i esrār-ı Ḫudādur
Şeh ṣanma k’anı tāc u nigīn ile ider faḫr
Sulṭān-ı cihān faḳr ile ‘ālemde gedādur
Devlet didigüñ şol seni bī-şevḳ iden ise
Let yegdür anuñ gibiden ol renc ü ‘anādur
Çün bir dem imiş varlıġıñuñ bildüñ esāsı
Bu vech ile cān-kenligüñ āḫir ne belādur
‘Ömrüñ ḫo s̱ebātı yoġudıġını bilürsin
Her laḥẓa başuñda bu nice bād-ı hevādur
Maḳṣūd-ı cihān olmış iken ẕāt-ı şerīfüñ
Sen böyle ẕelīl oldıġuñ āḫir ne revādur
Vech’ola mı bed-nām ile efsāneligüñ kim
‘Ālem ṭolu āvāzuñ ile ṣavt u ṣadādur
Sensin bu dü kevnüñ bugün ey cān yaraşuġı
Bir sehl iş ile kend’özüñi bozma ḫaṭādur
Niçün viresin himmetüñi nefsin eline
Kim dir ki Süleymān yüzügi dīve sezādur
Ḥayvāndan eḍaldür ne beşer nefsine uyan
İnsān aña dirler ki bugün merd-i Hüdādur
Zinhār özüñe ḫisseti sen pīşe idinme
Merd olanuñ işin ḫo bilürsin ki seḫādur
Ey dil gözüñ aç kend’özüñi ġaflete virme
Eyyām-ı firāḳ ile yine vaṣla ṣalādur
Gerçi görinür kāse-i pür-zehr-i helāhil
‘Ālem yine ehl-i dile ḫoş cām-ı ṣafādur
‘Ahdüñ ḳanı k’itmişdüñ anı rūz-ı ezelde
İnkār ne mümkin ki Ḫudā aña güvādur
Ḳalb ile deġalden kişi aṣṣı mı ḳılur kim
‘Ālemde ‘amel diyü işüñ zerḳ u riyādur
Aṣṣı vü ziyānı ne ‘abā-y-ile ḳabānuñ
İllā kişiye lāzım olan ṣıdḳ u ṣafādur
Ger ‘āḳıl iseñ ‘ışḳ ile me’nūs olagör kim
Biñ cān-ı cihān derd-i ġam-ı ‘ışḳa fedādur
Faḫr-i dü cihān pey-revinüñ gerdini her dem
Çek çeşm-i cihān-bīnüñe kim kuḥl-i cilādur
Ger pādşeh-i mülk-i fenā da k’olasın sen
Şol şāha ġulām ol ki o sulṭān-ı beḳādur
Güm-rāh olana ẓulmet ü cürm ü güneh içre
Şem‘-i ruḫı güftārı anuñ bedr-i dücādur
Ḫurşīd-i cemāli dü cihān mülkini ey dil
Ḳıldıysa münevver n’ola kim nūr-ı Ḫudādur
Her zāġ-ı siyeh-dil ala mı diline anı
Bülbül gibi esrāda çün ol naġme-serādur
Yol mı bulur ol Ḫüsreve her ḫaṣm-ı denī kim
Menzil-gehi her laḥẓa anuñ ḳurb-ı denādur
Ol nūr-ı fer-i merdümek-i çeşm-i cihān-bīn
Ümmīd-i dil ü cān u murād-ı dü serādur
Şol dürr-i yetīm-i ṣadef-i ‘ālem-i cān kim
Bir görmege anı dü cihān nīm-bahādur
Elfāẓ-ı dürer-bārı durur cevheri ‘aḳluñ
Enfās-ı revān-baḫşı dil ü cāna ġıdādur
Ẕātını anuñ nūr-ı Ḫudā görmeyen aḥvel
Çıḳsun nice gözdür kim o bī-nūr u żiyādur
Her laḥẓa yüzi nūrını ol ‘arż ider ammā
Göstermeyen anı bize bu rūy-ı siyādur
Ben nicesi vaṣf ideyüm ol şāh-ı dü kevni
Maḥbūb-ı Ḫudā mā-ḥaṣal-ı ‘arż u semādur
Ey ḫᵛāce-i kevneyn ü şeh-i devr-i zamāne
Devrüñde ser-ā-ser dün ü gün Ḥaḳḳa ṣalādur
Her kimse ki şer‘üñ yolını gözlemez ey dost
Sulṭān-ı cihān ise de bī-berg ü nevādur
Evc-i felek-i ḳadr-i refī‘üñde görinen
Gūyā dü cihān mülki hemān cirm-i Sühādur
Yetişdügiçün ṭurra-i müşkīnüñe bir kez
Ḫoş-būy ile ‘ālemde adı bād-ı ṣabādur
Bu ḫaste-dil-i ‘āṣī-i bī-çāre-i mücrim
Yüz süre mi işigüñe kim dār-ı şifādur
Redd itme Münīrī ḳuluñı ḫāk-i derüñden
Çün kān-ı keremsin işüñ iḥsān u ‘aṭādur
Bir nāme-siyehdür bilürem şöyle velīkin
Her ḥāl ile ol ḫāk-i reh-i āl-i ‘abādur
Cürm ü günehüm çoḳdur iñen yüzüme urma
Şehden kerem ü luṭf u ḳuluñ işi ḫaṭādur
Ey ẓāt-ı şerīf ālüñ ü aṣḥābuña her dem
Minnet Ḥaḳa işüm ki dürūd ile du‘ādur
Ben rū-siyehüñ tuḥfesi sen ser-vere lāyıḳ
Hergiz bilürem yoḳ durur illā ki s̱enādur

Günümüz Türkçesiyle

1. Ey gönül, dünyanın fanilik ülkesi olduğunu bilmez misin? Ama onun uğruna divaneleşmek insana büyük beladır.

2. Sana zaten bir bağışlanma belgesi verilmedi; o hâlde her saat işin neden böyle yanlış ve hatadır? ("Mektūb-ı mu‘āfiyye", sözlük anlamıyla "muafiyet yazısı", yani insanı sorumluluktan kurtaran belgedir.)

3. Baştan başa olay oklarıyla dolu olan âlemin genişliğine göz dikme; çünkü orası kaza ve kaderin divanıdır.

4. Onun peşine düşüp koşan herkes son nefeste anlar ki insan hiçtir, boştur. ("Yilmek", sözlük anlamıyla "koşmak, seğirtmek" demektir.)

5. Sakın yanılıp dünya denen kocakarıya gönül verme; seni hileyle avlamasın, o işve satandır. ("Āl", sözlük anlamıyla "hile" demektir; kocakarıyla birlikte "allık" anlamıyla da okunabilir.)

6. Ey gönül, dünya konağı ne güzel bir konak olurdu; ama müşkül şu ki konuğuna zulüm ve cefa eden bir ev sahibidir. ("Mihmān-keş", sözlük anlamıyla "konuk ağırlayan" demektir; "keş" kelimesinin "öldüren" anlamıyla "konuk öldüren" diye de anlaşılır.)

7. Görünüşte güzellik ve değer gibi görünse de, anlam bakımından içi yılan gibi zehirle doludur.

8. Felek dönüşünün kargaşasından ibaret bu oyunun içinde şaşkın gönül, hayretle başsız ayaksız kalmıştır. ("Bī-ser ü pā", sözlük anlamıyla "başı ayağı olmayan", yani perişan ve çaresiz demektir.)

9. Bu gayb perdesinin ardında neler olduğunu kim bilebilir? Feleğin boyu düşünce gamının yükünden iki büklüm olmuştur.

10. Alçak dünyayı düşüncende put evine çevirme; çünkü senin gönlün Allah'ın sırlarının hazinesidir.

11. Tacı ve mühür yüzüğüyle övünen kişiyi şah sanma; dünyanın sultanı, fakr ile âlemde dilenci olandır. (Beyit iki türlü okunabilir: gerçek sultan, fakrı seçerek dilenci olandır; ya da dünyanın sultanı bile fakr bakımından bir dilencidir.)

12. Devlet dediğin şey seni şevksiz bırakıyorsa, öyle bir şeyden "let" daha iyidir; o, zahmet ve inattır. ("Let", sözlük anlamıyla "darbe, tokat" demektir ve "devlet" kelimesinin son hecesinde de saklıdır.)

13. Varlığının temelinin bir andan ibaret olduğunu bildin madem; bu durumda can çekişmen sonunda ne beladır? ("Cān-kenlik", sözlük anlamıyla can çekişmek, mecazen de büyük zahmet çekmektir.)

14. Ömrün hiç kalıcılığı olmadığını bilirsin; her an başında esen bu heva rüzgârı nedir? ("Bād-ı hevā", sözlük anlamıyla hem "esen hava" hem "boş heves, kibir" demektir.)

15. Şerefli zatın dünyanın yaratılış amacı olmuşken, senin böyle hor düşmen nasıl yakışır?

16. Kötü adla dillere destan olman yakışır mı, ki âlem senin sesinle, sedanla doludur?

17. Ey can, bugün bu iki dünyanın süsü sensin; kendini basit bir iş yüzünden bozman hatadır. ("Yaraşuk", sözlük anlamıyla "yakışan şey, süs" demektir.)

18. Himmetini neden nefsin eline veresin? Süleyman'ın yüzüğü deve yaraşır diyen kim? (Süleyman'ın mühür yüzüğünün bir dev eline geçtiği hikâyesine telmih vardır.)

19. Nefsine uyan kişi insan değildir, hayvandan da sapkındır; insan, bugün Allah'ın eri olana denir.

20. Sakın cimriliği kendine huy edinme; bilirsin ki mert olanın işi cömertliktir. ("Ḫisset", sözlük anlamıyla "cimrilik, alçaklık" demektir.)

21. Ey gönül, gözünü aç, kendini gaflete verme; ayrılık günleriyle birlikte yine de kavuşmaya çağrı vardır. ("Ṣalā", sözlük anlamıyla "çağrı, davet" demektir.)

22. Dünya öldürücü zehirle dolu bir kâse gibi görünse de, gönül ehli için yine hoş bir safa kadehidir. ("Helāhil", sözlük anlamıyla öldürücü zehirdir.)

23. Ezel gününde verdiğin söz hani? İnkâr etmek ne mümkün, Allah ona tanıktır. (Ezel gününde verilen söz, ruhların yaratılışta Allah'a verdiği söz olarak bilinir.)

24. İnsan kalp ve hileli akçeyle kâr eder mi? Senin âlemde "amel" diye yaptığın iş ikiyüzlülük ve gösteriştir. ("Ḳalb" sözlük anlamıyla hem "gönül" hem "sahte akçe" demektir; "daġal" hile, "zerḳ" ikiyüzlülüktür.)

25. Abanın da kaftanın da ne kârı ne zararı var; insana gereken yalnız doğruluk ve gönül saflığıdır. ("‘Abā", sözlük anlamıyla kaba yünlü derviş hırkası, "ḳabā" ise kaftandır.)

26. Akıllıysan aşkla dost olmaya bak; çünkü dünyanın bin canı aşk gamının derdine feda olsun.

27. İki dünyanın övüncü olan Peygamber'in yolundan gidenin ayağının tozunu her an dünyayı gören gözüne çek; çünkü o, göze parlaklık veren sürmedir.

28. Fanilik ülkesinin padişahı da olsan, beka sultanı olan şu şaha kul ol.

29. Karanlık, suç ve günah içinde yolunu yitirene, onun yüzünün mumu ve sözü karanlık gecenin dolunayıdır.

30. Ey gönül, güzelliğinin güneşi iki dünya ülkesini aydınlattıysa şaşılır mı? O, Allah'ın nurudur.

31. Her kara gönüllü karga onu diline alabilir mi? O, İsrâ gecesinde bülbül gibi nağme söyleyendir. ("Esrā", Mi‘rac yolculuğunu anlatan İsrâ âyetine işaret ediyor görünür; "esrār", yani "sırlar" kelimesiyle de ses benzerliği vardır.)

32. Her alçak düşman o Hüsrev'e yol bulabilir mi? Onun konağı her an "denâ" yakınlığıdır. ("Denā", sözlük anlamıyla "yaklaştı" demektir ve Mi‘rac'daki yakınlığı anlatan âyete işaret eder; aynı beyitteki "denī", yani "alçak" kelimesiyle ses oyunu kurar.)

33. O, dünyayı gören gözün bebeğinin nurudur; gönlün ve canın umudu, iki dünyanın muradıdır.

34. O, can âleminin sedefindeki tek ve eşsiz incidir; onu bir kez görmeye iki dünya yarım paha eder. ("Dürr-i yetīm", sözlük anlamıyla "tek ve eşsiz iri inci" demektir; "yetim" kelimesi Peygamber'in yetim büyümesini de hatırlatır.)

35. İnci yağdıran sözleri aklın cevheridir; can bağışlayan nefesleri gönle ve cana gıdadır.

36. Onun zatını Allah'ın nuru olarak görmeyen şaşıdır; o nasıl gözdür, çıksın, ışıksız ve aydınlıksızdır.

37. O, yüzünün nurunu her an gösterir; ama onu bize göstermeyen şu kara yüzümüzdür. (Kara yüz, günahkârlığın karşılığıdır.)

38. O iki âlemin şahını ben nasıl vasfedeyim? Allah'ın sevgilisidir, yerin ve göğün özüdür. ("Mā-ḥaṣal", sözlük anlamıyla "hâsıl olan, öz" demektir.)

39. Ey iki âlemin efendisi ve devrin şahı, senin devrinde baştan başa gece gündüz Hakk'a çağrı vardır.

40. Ey dost, senin şeriatının yolunu gözetmeyen kişi cihan sultanı olsa da yoksul ve azıksızdır. ("Bī-berg ü nevā", sözlük anlamıyla "yapraksız ve azıksız", yani yoksul demektir.)

41. Yüce kadrinin feleğinin doruğundan bakınca, iki dünya ülkesi sanki Süha yıldızının küçücük cismi gibi görünür. (Süha, sözlük anlamıyla Büyükayı takımyıldızındaki çok sönük, küçük yıldızdır.)

42. Bir kez senin misk kokulu perçemine eriştiği için, saba rüzgârının adı âlemde güzel kokuyla anılır.

43. Bu hasta gönüllü, asi, çaresiz ve suçlu kul, şifa evi olan eşiğine yüz sürebilir mi?

44. Kulun Münîrî'yi kapının toprağından geri çevirme; madem cömertlik madenisin, işin ihsan ve bağıştır.

45. Defteri kara bir günahkârdır, bunu bilirim; ama her hâliyle Âl-i abâ'nın yolunun toprağıdır. (Âl-i abâ, sözlük anlamıyla "aba ehli" demektir ve Peygamber'in ev halkını anlatır.)

46. Suçum günahım çoktur, pek yüzüme vurma; şahtan kerem ve lütuf, kuldan ise hata gelir. ("İñen", sözlük anlamıyla "pek, çok" demektir.)

47. Ey şerefli zat, Hakk'a şükür ki her an senin âline ve ashabına salavat ve dua etmek benim işimdir.

48. Ben yüzü karanın senin gibi bir ulu kişiye layık armağanı, bilirim ki övgüden başka hiçbir şey değildir.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir kırk sekiz beyitlik Türkçe bir kasidedir ve neşirde Kaside 6 numarasını taşır. Kaside, ilk beytin iki mısraı ile öteki beyitlerin ikinci mısraları aynı kafiyeyle süren uzun nazım şeklidir. Vezin hezec bahrinin "mef‘ûlü mefâ‘îlü mefâ‘îlü fe‘ûlün" kalıbıdır. Kafiye "-ā" sesidir (fenā, belā, ḫaṭā, ḳażā, hebā, ‘anā, revā, ṣadā, seḫā); redif "-dur"dur. Neşirdeki başlık "Fī'l-mev‘iẓa ve'n-neṣāyiḥ", yani "öğüt ve nasihatler hakkında"dır. Ersoy divandaki iki mev‘iza kasidesinden birini bu şiir olarak sayar; öteki hemen öncesindeki Farsça Kaside 5'tir. Şiir üç nüshanın üçünde de bulunur (VT 14a, VY 22b, Ü 9b); Viyana nüshasında başlık "Mev‘iza", İstanbul nüshasında "ve lehū" (yine onun) biçimindedir. Ersoy'un aparatına göre 25. beyit Vatikan nüshasında, 45. beyit İstanbul nüshasında yoktur. Nüsha farklarından bazıları anlamı da etkiler: 21. beyitte "gaflete virme" yerine İstanbul nüshası "gaflete salma", 48. beyitte "ser-vere" yerine Vatikan nüshası "Hüsreve" okur. Kime ve ne zaman yazıldığına dair bir bilgi yoktur.

Ersoy ve TDV maddesi, Münîrî'nin Türkçe kasidelerinde Ahmed Paşa ile Atâyî etkisinin öne çıktığını söyler. Ersoy bu arada bu vezinde yazılmış "-ā" kafiyeli kasidelerin Ahmed Paşa'ya nazire olduğunu belirtir ve bunlardan birinin Bahariyyât başlığını taşıdığını ekler. İfade çoğuldur ve bu kaside de aynı vezin ile kafiyeyi taşır; ancak Ersoy kasideleri burada numarasıyla anmadığı için bu şiirin onun tespitine girip girmediği kesin değildir.

Başlık şiiri bir öğüt kasidesi olarak tanıtsa da metin iki bölümden kurulur. İlk yirmi altı beyit gönle seslenen öğütlerdir: dünyanın faniliği, nefse uymamak, cömertlik, doğruluk ve aşk. 27. beyitte "iki dünyanın övüncü" anılınca şiir Peygamber övgüsüne, yani na‘ta döner; 28-42. beyitler Peygamber'in nurunu, Mi‘rac'ını ve yüceliğini anlatır. 43. beyitten sonra şair kendi günahkârlığını söyleyerek şefaat diler. Mahlas 44. beyitte "Münīrī" biçiminde geçer, son iki beyit salavat ve övgünün armağan olarak sunulmasıyla biter.

Anlam ve Söz Sanatları

Öğüt bölümünde dünya, Farsça Kaside 5'in 15. beytinde de görülen bir benzetmeyle yaşlı bir kocakarıdır (5); dışı güzel, içi yılan gibi zehirlidir (7); konuğuna cefa eden bir ev sahibidir (6). Bu son beyitteki "mihmān-keş" sözü cinaslı bir tamlamadır: Farsçada "keş" hem çeken, taşıyan hem öldüren anlamına gelir; dünya hem konukçu hem konuk öldürücüdür. 5. beyitte "āl" kelimesi hileyi anlatır, kocakarıyla yan yana gelince allık anlamını da çağırır. 12. beyitte "devlet" ile "let" arasındaki oyun Münîrî'nin cinasa düşkünlüğünün iyi bir örneğidir: devletin içinde darbe saklıdır ve insanı şevksiz bırakan devlet, ondan daha kötüdür. 24. beyitte "ḳalb" kelimesi hem gönül hem sahte akçe anlamıyla tevriyeli kullanılır; samimiyetsiz amel, kalp parayla alışverişe benzetilir. 25. beyitte derviş abası ile süslü kaftan aynı ses kalıbında karşılaştırılır.

Telmihler hem öğüt hem na‘t bölümünde yoğundur. 18. beyitte Süleyman'ın yüzüğü, 23. beyitte ezel gününde verilen söz anılır. 19. beyit, Farsça Kaside 5'in 36. beytindeki gibi nefsine uyanı hayvandan da sapkın sayar; iki şiirde de aynı "eḍal" kelimesi kullanılır. Na‘t bölümünde 31. ve 32. beyitler Mi‘rac'ı anar; 32. beyitteki "denî" (alçak) ile "denā" (yaklaştı) sözleri, düşmanın aşağılığı ile Peygamber'in Allah'a yakınlığını aynı ses üzerinde karşı karşıya koyar. 34. beyitteki "dürr-i yetīm" tamlaması hem eşsiz inciyi hem Peygamber'in yetimliğini düşündürür. 41. beyitte iki dünyanın Süha yıldızı kadar küçük görünmesi, övgüyü abartı yoluyla büyütür.

Kasidede Münîrî'nin Türkçesinin eski kelimeleri de görülür: koşmak anlamında "yilmek" (4), süs anlamında "yaraşuk" (17), darbe anlamında "let" ve "daha iyi" anlamında "yeg" (12), "pek" anlamında "iñen" (46). 46. beyitteki "şehden kerem ü luṭf u ḳuluñ işi ḫaṭādur" sözü, ikinci mısraın tamamını kaplayan bir atasözü gibi kurulmuştur; şair affedilme dileğini genel bir hükme bağlar. 45. beyitteki "Âl-i abâ" ise 25. beyitteki "‘abā" kelimesini geri çağırır; öğüt bölümünde değersiz sayılan dış görünüşün karşısında, burada abanın Peygamber'in ev halkına verilen ad olarak yüceltilmesi dikkat çeker.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar