Özgün Metin

Vezin: mefā‘īlün mefā‘īlün fe‘ūlün

Te‘ālallāh zihī dānā vü ḳādir
Ki naḳş-ı her dü ‘ālem kerd ẓāhir
Ez-ū şod cümle-i ‘ālem hüveydā
V’ez-ū hem şekl-i ādem geşt peydā
Zi-feyżeş muşt-ı ḫākī geşt muḥarrem
Zi-fażleş nām-ı ādem şod mükerrem
Hezārān mihr ender-ẕerre’ī kerd
Hezārān baḥr ender-ḳaṭre’ī kerd
‘Alīm ü Ālim ü Ḥayy ü Tevānā
Ḳadīm ü Ḳādir ü Ḳayyūm u Dānā
Dü ‘ālem ḥikmeti ḥayrānı anuñ
Ḳamu dil şöyle ser-gerdānı anuñ
Ser-ā-ser luṭfı baḥrine cihān ġarḳ
Anuñ künhinde ḥayrān ġarb tā-şarḳ
Zi-cūd-ı bī-girānet her dilī-rā
Naẓar-gāhet konī ey Ḥayy ü Dānā
Dinilmez feyżüñe hergiz bahā ne
Kim olur aña kem nesne bahāne
Yitişse luṭfuñ idüp nārı gül-şen
Ḳılur bir ẕerreyi gün gibi rūşen
Heme der-güft ü gūyet cümle ‘ālem
Velī der-ḥikmetet geştend ebkem
Münezzeh kāret ez-çūn ü çirā şod
Müberrā fi‘let ez-ḫabṭ u ḫatā şod
Be-dergāhet yekī-rā mī-dehī rāh
Yekī-rā mī-konī peyveste güm-rāh
Zi-şevḳat her dilī-rā mī-resed fer
Eger şeh-bāz-ı ḳuds ü v’er kebūter
Toyī āḫir murād-ı cümle mevcūd
Velī ma‘lūm ne maḳbūl ü ne merdūd
Yiler yil degzinüp gird-i cihānı
Velī bulmadı vaṣluñdan nişānı
Yüzi üzre yürür feryād idüp ṣu
İdinüp cüst ü cūyuñ kendüye ḫū
Görinürse ne var ẓāhirde ser-keş
Yanar sūzuñla her dem şöyle āteş
Anuñçün ḫāk ider kendüyi pā-māl
Kim ola ‘āḳıbet vaṣluñla ḫoş-ḥāl
Heme kes mī-deved der-cüst ü cūyet
Ne-mī-dānem ki yābed reh be-sūyet
Eger luṭfet ne-bāşed rehber-i men
Hezārān dest-i ḥasret ber-ser-i men
Be-ḥaḳḳ-ı kibriyā-yı bī-mis̱ālet
Be-vaḥdāniyyet ü ‘izz ü celālet
Be-ḥaḳḳ-ı ḥürmet-i ān gevher-i pāk
Ki be’nhādī sereş-rā tāc-ı lev-lāk
Be-ḥaḳḳ-ı ḥażret-i ṣıddīḳ-i ekber
Ki şod şer‘-i Resūl ez-vey münevver
Be-ḥaḳḳ-ı ḥażret-i Fārūḳ-ı a‘ẓam
Kim olmışdur cihān ‘adli-yle ḫurrem
Ḥudāyā ḥażret-i Os̱mān ḥaḳı-çün
Resūl ile geçen devrān ḥaḳı-çün
Anuñ ḥaḳḳı kim oldur şāh-ı merdān
Didürdi luṭfuñ aña şīr-i Yezdān
Ḥasan ḥaḳḳı ki nūr-ı çeşm-i cāndur
Dü ‘ālem mülkine ḥükmi revāndur
Be-ḥaḳḳ-ı ān Ḥüseyn-i şāh-ı ‘ālem
Ki ez-ḥālāt-ı vey būdīm der-hem
‘Aliyy-i Zeyn-i Ḥaḳ kim ol şehen-şāh
Olupdur cümleden Ḥaydar-veş āgāh
Be-ḥaḳḳ-ı ān Muḥammed k’ūst Bāḳır
Keremhā-yı ‘amīmeş būd vāfir
İmām-ı Ca‘ferüñ ṣādıḳlıġı-çün
‘Ulūm-ı sırdaki ḥāẕıḳlıġı-çün
Be-ḥaḳḳ-ı Mūsī-i Kāẓım ki der-kār
Be-Ṭūr-ı ḳurb reh dādī be-her bār
‘Aliyy’ibnü Rıżānuñ ḥürmeti-çün
Cemālüñ şevḳıl’olan ḥāleti-çün
Taḳiyy-i Ḥaḳ ki oldur pīş-vāmuz
Ṭarīḳ-i ‘ışḳuñ içre reh-nümāmuz
Be-ḥaḳḳ-ı ān Naḳiyy-i pāk-gevher
Ki ḫāk-i der-geheş şod efser-i ser
Ḥasan ḥaḳḳı kim oldur ‘Askerī hem
Çerāġ-ı nūr-ı çeşm-i cān-ı ‘ālem
Be-ḥaḳḳ-ı ḥażret-i ṣāḥib-ḳırānet
Ki ya‘nī Mehdī-i āḫir-zamānet
Ḥalāṣem deh zi-dest-i nefs-i bed-kīş
Ki ez-dest-i veyem maḥzūn ü dil-rīş
Dilem-rā bā-ġamet mesrūr gerdān
Zi-cām-ı bī-ḫodī ma‘mūr gerdān
Mey-i ‘ışḳuñla ser-mest-i ḫarāb it
Ciger biryān u göz yaşın şarāb it
Şarāb-ı cām-ı ‘ışḳet ārzūyem
Zi-baḥr-i bī-girān yek ḳaṭre cūyem
Merā der-āteş-i sevdā fiken nīz
Ki nālem hemçü murġān-ı seḥer-ḫīz
Maḳāmī deh merā ender-ḫarābāt
Ne-şāyed çün menī-rā zühd ü tā‘āt
Şu dem kim ḫuşk olup leb ṭutıla dil
Şerīf aduñ dilümde virdüñ itgil
İrür cān murġını seyrān-gehine
Ezelden çün kemīnüñdür kemīne
Münīrüñ cānı şem‘ini ser-ā-ser
Cemālüñ mihri birle ḳıl münevver
Siyeh-rūdur egerçi ol be-ġāyet
Ḫudāyā luṭfuña yoḳdur nihāyet
Murād-ı men toyī ez-cümle ‘ālem
Ne-mī-dānem diger vallāhü a‘lem

Günümüz Türkçesiyle

1. Yüce Allah ne bilgin, ne güçlüdür; iki âlemin nakşını O ortaya koydu. (Beyit Farsçadır.)

2. Bütün âlem O'nunla göründü, Âdem'in suretini de O meydana getirdi. (Farsça.)

3. O'nun feyziyle bir avuç toprak saygıya değer bir varlık oldu; O'nun lütfuyla insanın adı "değerli kılınmış" diye anıldı. (Farsça. VT ve Ü nüshalarında "geşt" yerine "kerd" vardır; o okumayla anlam "bir avuç toprağı saygın kıldı" olur.)

4. Bir zerrenin içine binlerce güneş, bir damlanın içine binlerce deniz yerleştirdi. (Farsça. Ersoy beyti "bir zerreden binlerce güneş, bir damladan binlerce deniz yarattı" yönünde anlar; Farsça ibare hem "zerrenin içinde" hem "zerreden" okunmaya elverişlidir.)

5. O her şeyi bilen, bilgin, daima diri ve her şeye gücü yetendir; başlangıcı olmayan, kudret sahibi, her şeyi ayakta tutan ve her şeyi bilendir. (Mısralar Allah'ın Arapça isimlerinden kurulmuştur.)

6. İki âlem O'nun hikmetine hayrandır; bütün gönüller de O'nun yüzünden böylece başı dönmüş, şaşkın bir hâldedir.

7. Cihan baştan başa O'nun lütuf denizine gömülmüştür; batıdan doğuya herkes O'nun özünü kavramaya çalışırken hayrette kalmıştır.

8. Ey daima diri olan ve her şeyi bilen, sonsuz cömertliğinden her gönlü kendi bakışının düştüğü yer kılarsın. (Farsça. Gönlün Allah'ın nazar ettiği yer olduğu düşüncesine dayanır.)

9. Senin feyzine hiçbir zaman bir bedel biçilemez; en küçük bir şey bile ona bahane, yani vesile olur. ("Bahā" (bedel) ile "bahāne" kelimeleri ses bakımından birbirinin içindedir. Beyit VT nüshasında yoktur.)

10. Lütfun yetişirse ateşi gül bahçesine çevirir, bir zerreyi güneş gibi parlak kılar. (Hz. İbrahim'in atıldığı ateşin gül bahçesine dönmesi kıssasını hatırlatır. Beyit VT nüshasında yoktur.)

11. Bütün âlem seni anmakta, senden söz etmektedir; ama hikmetin karşısında dilsiz kalmışlardır. (Farsça.)

12. Senin işin "nasıl" ve "niçin" sorularından uzaktır; fiillerinde karışıklık ve hata bulunmaz. (Farsça.)

13. Birine dergâhına giden yolu açarsın, birini de büsbütün yolundan şaşırtırsın. (Farsça.)

14. Sana duyulan şevkten her gönle bir parıltı ulaşır; ister kutsal âlemin doğanı olsun, ister bir güvercin. (Farsça. Ersoy "kutsal âlemin doğanı"nı Cebrail diye anlar; büyük ile küçük, doğan ile güvercin karşı karşıya konmuştur.)

15. Sonunda bütün varlıkların muradı sensin; ama kimin kabul, kimin ret edileceği belli değildir. (Farsça.)

16. Yel koşup cihanın çevresini dolaşır, ama senin vuslatından bir iz bulamadı. ("Yiler", sözlük anlamıyla "koşar, hızla gider" demektir; "yiler yil" söyleyişinde ses tekrarı vardır.)

17. Su, seni arayıp durmayı kendine huy edinmiş, feryat ederek yüzüstü yürür. (Suyun yere kapanarak, şırıltıyla akışı arayış ve feryada yorulmuştur.)

18. Ateş görünüşte ne kadar başkaldıran bir şey gibi dursa da her an senin yakıcılığınla böyle yanar. ("Ser-keş", sözlük anlamıyla hem "asi, dikbaşlı" hem "başını yukarı kaldıran" demektir; alevin yükselişine de uyar.)

19. Toprak bunun için kendini ayaklar altına serer ki sonunda senin vuslatınla mutlu olsun.

20. Herkes seni aramak için koşup durmaktadır; bilmem, sana giden yolu bulabilecekler mi. (Farsça.)

21. Eğer lütfun bana kılavuz olmazsa vay başıma; binlerce hasret eli başımdadır. (Farsça. Hasretle başa vurulan el, dövünmeyi anlatır; Ersoy da ibareyi "vay benim başıma" diye açar.)

22. Benzeri olmayan büyüklüğün, birliğin, izzetin ve celalin hakkı için, (Farsça.)

23. Başına "levlâk" tacını koyduğun o temiz cevherin, yani Hz. Peygamber'in hürmeti için, (Farsça. "Levlâk", divan şiirinde çok anılan "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" sözünün ilk kelimesidir.)

24. Resûl'ün şeriatı kendisiyle aydınlanan en büyük Sıddîk, Hz. Ebû Bekir hakkı için, (Farsça.)

25. Cihanı adaletiyle şenlendiren en büyük Fârûk, Hz. Ömer hakkı için, (İlk mısra Farsça, ikincisi Türkçedir.)

26. Allah'ım, Hz. Osman'ın hakkı için, Resûl ile birlikte geçen o devrin hakkı için,

27. Yiğitlerin şahı olan ve lütfunla "Allah'ın arslanı" diye anılan Hz. Ali'nin hakkı için,

28. Can gözünün nuru olan, iki âlemin mülkünde hükmü geçen Hasan hakkı için,

29. Başına gelenler yüzünden hepimizin perişan olduğu, âlemin şahı Hüseyin hakkı için, (Beyit Farsça görünüyor; neşirde anlamı verilmemiştir, aktarım bizimdir. Kerbela'da şehit edilmesine işaret eder.)

30. Hakk'ın süsü Ali, yani Zeynelâbidîn ki o şehinşah herkesten çok Haydar, yani Hz. Ali gibi sırlara vâkıf olmuştur, (onun hakkı için,)

31. Bâkır lakaplı o Muhammed hakkı için ki geniş kapsamlı cömertlikleri boldu, (Farsça.)

32. İmam Câfer'in sâdıklığı, yani doğruluğu için, sır ilimlerindeki ustalığı için, ("Sâdık" kelimesi hem doğruluk sıfatıdır hem İmam Câfer'in lakabıdır.)

33. Mûsâ-yı Kâzım hakkı için ki her defasında ona yakınlık Tûr'una yol verdin, (Farsça. İmamın adı Mûsâ olduğu için, Hz. Mûsâ'nın Allah'la konuştuğu Tûr dağı anılmıştır.)

34. Rızâ'nın oğlu Ali'nin hürmeti için, cemalinin şevkiyle içinde bulunduğu hâl için, (Metinde "‘Aliyy'ibnü Rıżā" diye geçer; on iki imamın sekizincisi Ali er-Rızâ kastedilmiş olmalıdır.)

35. Hakk'ın Takî'si ki bizim önderimiz, aşk yolunda kılavuzumuzdur, (onun hakkı için,)

36. O temiz cevherli Nakî hakkı için ki dergâhının toprağı başlara taç oldu, (Farsça.)

37. Askerî de denen Hasan hakkı için ki âlemin can gözünün nurunu yakan çerağdır, (Ü nüshasında "Ḥasan" yerine "anuñ" vardır.)

38. Senin sahibkıranın, yani âhir zamanın Mehdîsi olan o hazretin hakkı için, (Farsça. "Sahibkıran", sözlük anlamıyla "talihi yaver giden büyük hükümdar" demektir; Ersoy beyti "âhir zamanın hidayete erdiricisi olan kutlu padişah" diye anlar.)

39. Beni kötü huylu nefsin elinden kurtar; onun elinden gönlüm hüzünlü ve yaralıdır. (Farsça.)

40. Gönlümü gamınla sevindir, kendinden geçiş kadehiyle onu mamur et. (Farsça.)

41. Aşkının şarabıyla beni sarhoş ve harap et; ciğerimi kebap, gözyaşımı şarap et.

42. Arzum senin aşk kadehinin şarabıdır; o kıyısız denizden tek bir damla ararım. (Farsça.)

43. Beni sevda ateşine de at ki seherde uyanan kuşlar gibi inleyeyim. (Farsça.)

44. Bana harabatta bir makam ver; benim gibisine zühd ve ibadet gösterişi yaraşmaz. (Farsça. Harabat, divan şiirinde meyhanenin ve dünyadan geçmiş rindlerin yeridir.)

45. Dudağın kuruyup dilin tutulduğu o son anda şerefli adını dilimde vird et, durmadan söylet. (VT nüshasında "virdüñ" yerine "ez-ber" vardır: "adını dilimde ezber kıl".)

46. (Lütfun) can kuşunu gezinti yerine ulaştırır; çünkü o ezelden beri senin pusunda bekleyen en aciz kuldur. ("Kemīn" sözlük anlamıyla "pusu", "kemīne" ise "en aşağı, en değersiz kul" demektir; iki kelime arasında cinas vardır. Mısraın öznesi açıkça söylenmemiştir.)

47. Münîr'in can mumunu baştan başa cemalinin güneşiyle aydınlat. ("Münîr" mahlası "aydınlatan" anlamındadır ve "münevver" (aydınlanmış) kelimesiyle aynı köktendir. "Mihr" hem güneş hem sevgi demektir.)

48. Gerçi o son derece yüzü karadır, günahkârdır; ama Allah'ım, senin lütfunun sonu yoktur.

49. Bütün âlemde benim muradım sensin; başkasını bilmem, Allah en iyisini bilir. (Farsça; sondaki "vallāhü a‘lem" Arapçadır.)

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Münîrî'nin divanı bu kırk dokuz beyitlik mesneviyle açılır. Mesnevi, her beytin kendi içinde kafiyelendiği nazım şeklidir; uzun anlatılara elverdiği için hikâyeli eserlerde kullanılır, divanların başında ise tevhid ve münâcât için de tercih edilir. Şiir, aruzun hezec bahrinden "mefā‘īlün mefā‘īlün fe‘ūlün" kalıbıyla yazılmıştır. Ersoy, Münîrî'nin iki mesnevisini de bu kalıpla yazdığını ve mesnevilerinde redife pek rağbet etmediğini belirtir. Kafiye düzeni bakımından şiir zengin bir örnek alanıdır: Ersoy kafiye türlerini anlatırken altıncı ve kırk üçüncü beyitleri kafiye-i müreddefeye, on dördüncü ve yirmi beşinci beyitleri mukayyed revili kafiyeye, kırk altıncı beyti mutlak revili kafiyeye, birinci ve otuz birinci beyitleri de kafiye-i müesseseye örnek gösterir.

Şiir Türkçe ve Farsça karışık yazılmıştır. Ersoy'un aparatta anlamını verdiği yirmi yedi beyit Farsçadır; yirmi beşinci beyitte olduğu gibi bir mısraı Farsça, öteki Türkçe olan beyitler de vardır. Ersoy'a göre bu mesnevi üç nüshanın, yani Vatikan (VT), Viyana (VY) ve III. Murad'ın istinsah ettiği İstanbul Üniversitesi (Ü) nüshalarının ilk şiiridir. VT'de dokuzuncu ve onuncu beyitler bulunmaz, şiir on birinci beyitten itibaren bir ciltleme hatası yüzünden başka bir yaprakta devam eder. Kime ve ne zaman yazıldığına dair bir kayıt yoktur.

Mesnevinin akışı açıkça bölümlere ayrılır. İlk on beş beyit Allah'ın sıfatlarını, kudretini ve hikmetini anlatan tevhid kısmıdır. On altıncı beyitten on dokuzuncu beyte kadar yel, su, ateş ve toprak sırayla anılır. Yirminci ve yirmi birinci beyitlerde şair kendi aczine döner. Yirmi ikinci beyitten otuz sekizinci beyte kadar "hakkı için" diye başlayan bir yemin ve vesile dizisi gelir: Allah'ın sıfatları, Hz. Peygamber, dört halife ve on iki imam. Son on bir beyit asıl dilektir; şair nefsinden kurtulmayı, aşk şarabını, son nefeste Allah'ın adını anmayı ister ve kırk yedinci beyitte "Münīr" mahlasıyla kendini anar.

Anlam ve Söz Sanatları

Tevhid kısmının ana fikri, yaratılmışların Allah'ı ne kadar anarsa ansın O'nun hikmetini kavrayamayacağıdır. On birinci beyitte bütün âlem O'nu söyler ama hikmeti karşısında dilsizdir; yedinci beyitte doğudan batıya herkes O'nun özünü kavramaya çalışırken hayrette kalır. Dördüncü beyitteki zerre ile güneş, damla ile deniz karşıtlığı tezat ve mübalağa sanatlarının birlikte kullanıldığı bir örnektir. On dördüncü beyitte kutsal âlemin doğanı ile güvercin yan yana konur; Allah'a duyulan şevkin en yüce varlıktan en küçüğüne kadar herkese ulaştığı böyle anlatılır.

On altıncı beyitten başlayan dört beyit şiirin en dikkat çekici yeridir. Eski tabiat anlayışındaki dört unsur, yani yel, su, ateş ve toprak, sırayla birer âşık gibi gösterilir. Yel cihanı dolaşır ama vuslattan iz bulamaz; su yüzüstü feryat ederek akar; ateş görünüşte başkaldırsa da Allah'ın aşkıyla yanar; toprak da vuslata ermek için kendini ayak altına serer. Her unsurun tabii hâli, Allah'ı arayan bir âşığın hâline yorulmuştur. Bu, hüsn-i ta‘lil sanatıdır; dört unsurun birlikte anılması da tenasüp oluşturur. On sekizinci beyitteki "ser-keş" kelimesi hem başkaldırmayı hem alevin yukarı yükselişini anlattığı için tevriyeye de yaklaşır.

Vesile dizisinde Münîrî, imamların adlarını ve lakaplarını anlamlı sözlerle birleştirir. Otuz ikinci beyitte İmam Câfer'in "sâdık" lakabı "sâdıklığı için" diye kelimenin sözlük anlamıyla birlikte kullanılır. Otuz üçüncü beyitte Mûsâ-yı Kâzım'ın adı, Hz. Mûsâ'nın Tûr dağını hatırlatarak "yakınlık Tûr'u" ifadesine bağlanır; bu bir telmihtir. Yirmi yedinci beyitte Hz. Ali hem dördüncü halife hem ilk imam olarak dizinin iki kısmını birleştirir. Böylece Ali'den Mehdî'ye kadar on iki imam yirmi yedinci ve otuz sekizinci beyitler arasında eksiksiz anılmış olur.

Dilek kısmında tasavvuf şiirinin bilinen imgeleri kullanılır. Kırk birinci beyitteki "ciğer biryān u göz yaşın şarāb" ifadesi, kebap ile şarabı meclis imgesi olarak bir araya getirir; kırk üçüncü beyitte şair, seher kuşları gibi inlemek ister. Kırk dördüncü beyitte zühdü ve ibadet gösterişini reddedip harabatta bir makam dilemesi, divan şiirinin rind tavrını bir münâcâtın içine taşır. Dokuzuncu beyitteki "bahā / bahāne" ve kırk altıncı beyitteki "kemīn / kemīne" eşlemeleri, TDV maddesinin ve Ersoy'un vurguladığı cinas merakının bu ilk şiirde de görüldüğünü gösterir. Kırk yedinci beyitte "Münīr" mahlası ile "münevver" kelimesi aynı kökten gelir; şair, "aydınlatan" anlamındaki mahlasını taşırken kendi can mumunun Allah'ın nuruyla aydınlanmasını diler. Bunun hemen ardından gelen "siyeh-rū" (yüzü kara) sözü, nur ile karanlık arasında bir tezat kurar.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Diğer kaynaklar

  • Ersen Ersoy, aynı eser, giriş, s. 6 (mesnevilerin tanıtımı), s. 9-10 (redif ve kafiye).

Çevrimiçi kaynaklar