Özgün Metin
Vezin: mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün
Yā mecma‘al feẓāyili yā maẓhara’l-hüdā
Ḫayrü’l-enāmi ẕātüke bi’l-fażl ve’l-‘alā
Ḫayl-i rusül ki cem‘ şod ender maḳām-ı ḳurb
Ẕāt-ı to būd ḳāfile-sālār-ı enbiyā
Der-mecma‘ī ki şem‘-i cemāl-i to ber-fürūḫt
Pervāne şod be-gird-i vey ervāḥ-ı aṣfiyā
Mesned-nişīn-i taḫt-geh-i lī-ma‘allāhest
Z’ān tekye zed be-ṣuffa-i eyvān-ı ıṣṭıfā
Ṭūbā-ḫırām-ı ravża-i gül-zār-ı festeḳım
Gül-deste-i ḥadīḳa-i yā sīn ü tā vü hā
Cīm-i cemāl noḳṭasıdur aṣl-ı kāf u nūn
K’oldı muḥīṭ-i her dü cihān mīm-i Muṣṭafā
Bāġ-ı risālet ile nübüvvet göginde ol
Ke’l-verdi fī’l-ḥadīḳati ve’ş-şemsi fī’s-semā
Ẕāt-ı şerīfüñ adınadur ey ḥabīb-i Ḥaḳ
Bu heft heykel-i felege yazılan du‘ā
Ḫulḳuñ nesīm-i nükhetinüñ şemmesi degül
Enfās-ı cān-fezā-yı revān-perver-i ṣabā
Ḳıldı dü-pāre ḳurṣ-ı mehi dest-i mu‘cizüñ
Ol mā-ḥażardan almaġa her bī-nevā nevā
Raḥmet hemīşe gökden inerdi zemīne bes
Yirden yetişdi göklere devrüñde ol şehā
Yüz der-gehüñe ṭutsa n’ola cümle kāyināt
Çün yetmiş iki millete ḳapuñdur ilticā
Esrā düninde māh-ı cemālüñ ṣafāsına
Genc-i ṣıfāt u ẕāt ‘aṭā itdi Ḥaḳ saña
Devrüñde her yañada münādī-i derd-i ‘ışḳ
Ḫᵛān-ı viṣāl-i Ḥaḳḳa ḳılur her nefes ṣalā
Ḥükm-i şerī‘atüñ ṭutup āfāḳı ser-be-ser
Dikdi firāz-ı küngüre-i ‘arşa bes livā
Ṣaḥra-yı lev-denevtüden idüp revān güẕer
Seyrān-geh oldı sen şehe menzilgeh-i denā
Māh-ı tamām ‘ārıżıñuñ şevḳına tamām
Yazuldı ‘arşa ṣūre-i ve’n-necmi iẕā hevā
Merkez vücūduñ olsa dü kevne ‘aceb degül
Ẕātuñ çün oldı noḳṭa-i pergār-ı ictibā
Şaḫṣ-ı celāl-i rif‘atüñ olsa ‘aceb midür
Şöyle bu heft bāliş-i zer-befte müttekā
Mecmū‘-ı kāyināta yetişdi es̱erlerüñ
Mihr-i cemālüñ olduġıçün ḫaṭṭ-ı istivā
Bu heft-pāye minber-i çarḫ üzre Cebre’īl
Yüce aduña ḫuṭbe oḳur ḫūb u müntehā
Ādem çün oldı ḫırmen-icūduñda ḫūşe-çīn
‘Ālī ḳapuñda olsa Süleymān ne var gedā
Gösterdi ‘āleme yed-i beyżāyı gün gibi
Nūruñdan iḳtibās idüben ṣāḥib-i ‘aṣā
Gird-i cihānı yiller ile degzinüp hele
İrdi ayaġuñ öpmege seyyāre-i semā
Cām-ı cihān-nümāda ki vardur bu ḫāṣıyet
Beñzer kim oldı bāde-i ‘ışḳuñla oldı āşnā
İzüñ tozı sa‘ādeti k’irişdi farḳına
Geh efser ider anı felek gāh tūtyā
Dünyā-yı dūna cīfe diyü sāye ṣalmaduñ
Olmazsa nūrda ne ḳadar sāye Ḫüsrevā
Bilmez ne cevher idügini gerd-i rāhıñuñ
İzüñ tozına cān u cihāndur diyen bahā
Şol dem ki irdi cāmi‘-i eflāke ḳāmetüñ
Erbāb-ı heft ṣavma‘a itdi hep iḳtidā
Kūh-ı Ḳubeysi Ḥaḳ saña sīm ü zer itmege
Olmadı meyl ü raġbetüñ aṣlā zihī ġınā
Ol iki dür dişüñ yirine ey dür-i yetīm
Ḳıldı günāhın ümmetüñüñ Ḥaḳ saña ‘aṭā
Ḳandurdı āb-ı raḥmet ile cümle‘ālemi
Baḥr-i kefüñden ebr-i bahār ögrenüp seḫā
Maḥbūb-ı ‘ālem olsa ne var şöyle āftāb
Mihr-i cemālüñ ile virür ‘āleme żiyā
Ez-lā-mekān hemī güẕered pey-revān-ı to
Şükr-i Ḫudā ki geşt be-mā çün to pīş-vā
Na‘t-ı şerīfüñ ile göñül pür-ḥużūr olup
Ḳıldı bu nev‘ ile yine bir maṭla‘ ibtidā
Ey şāh-ı Ebṭaḥī-laḳab u yār-ı dil-rübā
Bādā be-her demī be-to ṣad mübtelā fedā
Müştāḳ-ı āftāb-ı cemālīm ez-kerem
Be’nmā zi-ṭarf-ı burḳa‘at ey māh-rū be-mā
Āḫir bu ḥasret ile k’ölem vaṣla irmeden
Pejmürde-şekl bite mezārumda her giyā
Her ḳanda dökdiyise ‘araḳ lāle-ruḫlaruñ
Ḳanlar bıraḳdı anda gül-i sürḫ cā-be-cā
Bir kez ṭolanma kūyuñı biñ ṭavf-ı Ka‘beden
‘Uşşāḳa Merve ḥaḳḳı içün yegdür ol ṣafā
Zülf-i siyāhuñ ile gören ḫaddüñi didi
Rūşen yüzüñde ma‘nī-i ve’l-leyli ve’ḍ-ḍuḥā
Ḫāk eylese beni ġam-ı ‘ışḳuñ ‘aceb mi kim
Gözümde yaş göñülde od u başdadur hevā
Her derd ü ġam ki senden irer ḫaste göñlüme
Dil ḳarşu çıḳuban sürinü dir ki merḥabā
Māh-ı tamāma ġamzelerüñ n’itdügin görüp
Vehm ile ḳaçdı yire girdi mihr-i ḫod-nümā
Āl-i ‘abānuñ izi tozı ḫāk-i pāyiyem
Bī-gāne nīstem be-şomār z’āşnā merā
Sen āftāb-ı ‘ālemi añduḳça dir Münīr
Ṣallū ‘aleyh mā ṭale‘a’l-bedru fī’d-dücā
Vaḥdet ki kes̱ret içre nihān eylemişd’özin
Oldı libās-ı Aḥmed ile yine ḫod-nümā
Maḥbūb-ı ḥażret olmaġın ol ḫᵛāce-i dü kevn
Ṭāvūs-ı ḳuds oldı aña hüdhüd-i Sebā
Mühr-i nübüvvet oldı mübārek vücūdıçün
Ṭaş baṣsa baġrına n’ola ḫātem gibi dilā
Biryān-ı berreyi n’ola nuṭḳa getürdise
Tesbīḥ oḳur mübārek elinde anuñ ‘aṣā
Evvel ḳademde seyrüñe ey şāh-bāz-ı ḳuds
Bir pāye oldı nüh felek ü farḳ-ı müntehā
Cārūb ider işigüñe Cibrīl şeh-perin
Rıḍvān sarāy-dārlıġuñ ideli edā
‘Aczümden özge medḥüne lāyıḳ ne söz diyem
Sulṭān-ı bī-zevāl ider iken saña s̱enā
Ḫalvet-serāy-ı dīde-i dil ṭoldı nūr ile
Na‘t-ı şerīfüñ olalı vird-i zebān baña
Bu rū-siyāh u ‘āṣī güneh-kār-ı dil-figār
Şol dem kim ire ḳapuña biñ derde mübtelā
Deryā-yı şefḳatüñi getür cūşa raḥm idüp
Bī-gāne ḳılma ḳaṭreñi luṭfuñdan it ‘aṭā
Müştāḳ-ı raḥmetem dün ü gün kesmezem ümīd
Her çend pür günāham u pür-cürm ü pür-ḫaṭā
Ber-zīr-i sāye-i ‘alem-i sebz-i ḫod be-ḫᵛān
Ān dem ki mī-keşem zi-tef-i āftāb eẕā
Dünyā ḫarāb ise n’ola ḫoş çār rükni var
Ya‘nī ki çār yār-ı şeh-i ‘ālem-i beḳā
Oldı senüñle perde-nişīn yār-ı ġār olup
Cān u cihānı yoluña Ṣıddīḳ idüp fedā
Dārü’s-selāmuñ evvel uran ḥalḳasına el
Fārūḳ-ı a‘ẓam ol kim odur ḳuṭb-ı evliyā
Os̱mān ki bī-ḥisāb irer ol bāġ-ı cennete
Ādāb u şermini görüp ider melek ḥayā
Şīr-i Ḫudā o şāh-ı velāyet ‘Alī k’odur
Çābük-süvār-ı ‘arṣa-i meydān-ı lā-fetā
Ol iki pāk-gevher ü ma‘ṣūm-ı pür-hüner
Ol iki şāḫ-ı gül-bün-i gül-zār-ı Murtażā
Ol iki çeşm-i cān u ciger-kūşe-i Betūl
Ol iki sidre-menzil ü şeh-bāz-ı müntehā
Biri Ḥasan ki iki cihān kim ṭufeylidür
Biri Ḥüseyn-i maẓhar-ı esrār-ı kibriyā
Evlād ü āl ü ümmet ü aṣḥābuñ u saña
Her dem dürūd-ı Ḥaḳḳ ile biñ raḥmet-i Ḫudā
Yā Rab be-ḥaḳḳ-ı ẕāt-ı to vü ḥaḳḳ-ı Aḥmedet
Yā Rab be-ḥaḳḳ-ı ḥażret-i maḫṣūṣ-ı hel etā
Yā Rab be-ḥaḳḳ-ı ḥüsn-i cemāl-i ḥabīb-i to
Yā Rab be-ḥaḳḳ-ı ḫūn-ı şehīdān-ı Kerbelā
Şol dem ki yüz ḳarasını nā-çār ‘arż idem
Ḳıl şefḳati Resūli baña yār u ilticā
Ol luṭf-ı bī-bahādan irer bir bahāne kim
Sen şāh-ı bī-tekellüf ü biz müflisüz gedā
Günümüz Türkçesiyle
1. Ey bütün faziletlerin toplandığı yer, ey hidayetin göründüğü yer; varlıkların en hayırlısı, fazilette ve yücelikte senin zatındır. (Beyit Arapçadır.)
2. Resuller topluluğu Allah'a yakınlık makamında bir araya geldiğinde, peygamberler kafilesinin başı senin zatındı. (Farsça.)
3. Cemalinin mumu bir meclisi aydınlattığında seçkinlerin ruhları onun çevresinde pervane oldu. (Farsça.)
4. O, "lî ma‘allâh" tahtının makamında oturandır; bu yüzden seçilmişlik eyvanının sofasına yaslanmıştır. (Farsça. "Lî ma‘allâh" (Benim Allah ile öyle bir vaktim vardır ki...) diye başlayan söze işaret eder; Ersoy da bu sözü böyle açar.)
5. O, "festekım" (dosdoğru ol) bahçesinde tuba ağacı gibi salınan, Yâsîn ve Tâhâ bahçesinin gül demetidir. (Farsça. "Festekım" Kur'an'daki "dosdoğru ol" emridir; Yâsîn ve Tâhâ sure adlarıdır.)
6. Kâf ile nûn'un, yani yaratılışın aslı, cemalin "cim"inin noktasıdır; çünkü Mustafa adının "mim"i iki cihanı kuşatan çember oldu. (Harf şekilleriyle kurulmuş bir beyittir: "cemāl" kelimesi cim harfiyle başlar, "Muṣṭafā" adı mim harfiyle; mimin yuvarlak biçimi iki cihanı kuşatan bir çembere benzetilmiştir.)
7. O, risalet bahçesinde ve nübüvvet göğünde, bahçedeki gül ve gökteki güneş gibidir. (İlk mısra Türkçe, ikincisi Arapçadır. Bahçe gül ile, gök güneş ile sırasıyla eşleşir.)
8. Ey Hakk'ın sevgilisi, şu yedi kat feleğe yazılan dua senin şerefli zatının adınadır. ("Heft heykel" sözlük anlamıyla "yedi beden", yani yedi gezegen ya da yedi gök demektir; aynı ad bir dua mecmuasının adı olarak da bilinir.)
9. Saba rüzgârının can artıran, ruh besleyen nefesleri, senin huyunun rüzgârından gelen kokunun bir tek koklayışı bile değildir.
10. Mucize gösteren elin, ayın çöreğini iki parçaya böldü ki her yoksul o hazır yemekten bir pay alsın. (Ayın ikiye bölünmesi mucizesine işaret eder. "Bī-nevā" (yoksul) ile "nevā" (pay, nasip) arasında cinas vardır.)
11. Rahmet hep gökten yere inerdi; ey şah, senin devrinde yerden göklere yetişti.
12. Bütün kâinat yüzünü dergâhına tutsa şaşılır mı; çünkü yetmiş iki milletin sığınağı senin kapındır. ("Yetmiş iki millet" bütün inanç topluluklarını anlatan bir deyimdir.)
13. İsrâ gecesinde ay gibi cemalinin safası için Hak sana sıfatların ve zatın hazinesini bağışladı. ("Dün" sözlük anlamıyla "gece" demektir; İsrâ, Peygamber'in gece yolculuğudur.)
14. Senin devrinde her yanda aşk derdinin münadisi, her nefeste insanları Hakk'ın vuslat sofrasına davet eder.
15. Şeriatının hükmü ufukları baştan başa tutup Arş'ın burcunun yüce kenarına sancak dikti.
16. "Lev denevtü" (eğer yaklaşsaydım) çölünden akıp geçerek, "denâ" (yaklaştı) menzili senin gibi bir şahın gezinti yeri oldu. (Miraca işaret eder. "Denâ", Necm suresinde Peygamber'in Allah'a yaklaşmasını anlatan kelimedir.)
17. Dolunay gibi yanağının şevkine "ve'n-necmi izâ hevâ" (battığı zaman yıldıza andolsun) suresi tamamıyla Arş'a yazıldı. (Necm suresinin ilk ayetidir. "Māh-ı tamām" (dolunay) ile "tamām" (tamamıyla) arasında cinas vardır.)
18. Varlığın iki âleme merkez olsa şaşılmaz; çünkü zatın seçilmişlik pergelinin noktası oldu. (VY ve Ü nüshalarında "‘aceb degül" yerine "‘aceb mi kim" vardır.)
19. Yüceliğinin celalli şahsına bu yedi sırma işlemeli yastık, yani yedi gök böylece dayanak olsa şaşılır mı. (VT'de "heft bāliş" yerine "heft çarḫ bāliş" okunur.)
20. Senin eserlerin bütün kâinata ulaştı; çünkü cemalinin güneşi hatt-ı istiva, yani ekvator oldu. (Güneşin dik geldiği ekvator çizgisi, Peygamber'in cemalinin her yere eşit ulaşan ışığına benzetilmiştir.)
21. Bu yedi basamaklı felek minberinin üzerinde Cebrail, yüce adına güzel ve en son noktaya varan bir hutbe okur. ("Müntehā" sözlük anlamıyla "en son nokta" demektir ve Sidretü'l-müntehâyı da hatırlatır.)
22. Âdem senin cömertlik harmanında başak toplayan biri olunca, yüce kapında Süleyman dilenci olsa ne olur.
23. Asâ sahibi, yani Hz. Mûsâ, senin nurundan ışık alarak âleme güneş gibi yed-i beyzâyı, yani parlayan beyaz elini gösterdi.
24. Göğün gezegenleri cihanın çevresini yellerle dolaşıp sonunda ayağını öpmeye erişti.
25. Cihanı gösteren kadehte bu özellik varsa, anlaşılan o kadeh senin aşkının şarabıyla tanışmıştır. (Cihanı gösteren kadeh, efsanevi hükümdar Cem'in içinde bütün dünyayı gördüğü kadehtir.)
26. Ayağının tozunun saadeti feleğin başına erişti; felek o tozu kimi zaman taç, kimi zaman göz sürmesi eder. (VT'de "ider anı" yerine "ider ..r anı", Ü'de "gāh" yerine "gāhı" okunur.)
27. Alçak dünyaya leş diyerek gölge salmadın; ey Hüsrev'im, ey padişahım, nurun gölgesi mi olur. (Peygamber'in gölgesinin yere düşmemesi, dünyaya değer vermemesine yorulmuştur.)
28. Yolunun tozuna "can ve cihan değerindedir" diyen, onun ne cevher olduğunu bilmez. (O toz can ve cihandan da değerlidir.)
29. Boyun feleklerin camisine eriştiği an, yedi manastırın ehli hep sana uydu. (Yedi göğün ehli, imama uyan cemaat gibi gösterilmiştir. "İḳtidā" sözlük anlamıyla namazda imama uymak demektir.)
30. Hak, Ebû Kubeys dağını sana gümüş ve altın yapmaya (hazırdı), ama senin hiç meylin ve rağbetin olmadı; ne güzel bir gönül zenginliği. (Ebû Kubeys, Mekke'deki dağın adıdır.)
31. Ey eşsiz inci, o iki inci dişinin yerine Hak ümmetinin günahını sana bağışladı. ("Dürr-i yetīm" sözlük anlamıyla "tek ve eşsiz inci" demektir; "yetīm" kelimesi Peygamber'in yetim büyümesini de hatırlatır. Uhud'da dişinin kırılmasına işaret ediyor olmalıdır.)
32. Bahar bulutu cömertliği senin avucunun denizinden öğrenerek bütün âlemi rahmet suyuyla kandırdı.
33. Güneş âleme senin cemalinin ışığıyla aydınlık veriyorsa, böylece âlemin sevgilisi olsa ne var. ("Mihr" hem güneş hem sevgi demektir.)
34. Senin izinden gidenler mekânsızlık âleminden geçerler; Allah'a şükür ki senin gibi bir önder bize nasip oldu. (Farsça.)
35. Şerefli na‘tınla gönül huzurla dolup bu şekilde yine bir matlaa başladı.
36. Ey Ebtahî lakaplı şah, ey gönül kapan sevgili; her an yüz tutkun sana feda olsun. (Farsça. "Ebṭaḥī" sözlük anlamıyla Mekke'deki Bathâ vadisine nispet demektir; Ersoy bu lakaba "Medineli" karşılığını verir.)
37. Güneş gibi cemalinin hasretini çekiyoruz; ey ay yüzlü, lütfedip peçenin kenarından bize yüzünü göster. (Farsça.)
38. Sonunda vuslata ermeden bu hasretle ölürsem, mezarımda her ot perişan bir görünüşle biter.
39. Lale gibi yanaklarının teri nereye döküldüyse, kırmızı gül orada yer yer kanlar bıraktı. ("Ḳanda" (nerede) ile "ḳanlar" arasında cinas vardır. Beyit, Peygamber'in terinden gül bittiğine dair inanışa dayanıyor olmalıdır.)
40. Senin mahalleni bir kez dolaşmak bin Kâbe tavafından iyidir; Merve hakkı için, âşıklara o safa daha iyidir. ("Ṣafā" hem gönül hoşluğu hem Kâbe yanındaki Safâ tepesidir; Merve ile birlikte anılması tevriyeyi güçlendirir.)
41. Siyah zülfünle yanağını gören, "Aydınlık yüzünde 've'l-leyli ve'd-duhâ' (geceye ve kuşluk vaktine andolsun) anlamı var" dedi. (Duhâ suresinin başındaki yeminlere işaret eder: siyah zülüf geceye, aydınlık yanak kuşluk vaktine karşılık gelir.)
42. Aşkının gamı beni toprak etse şaşılır mı; gözümde su, gönlümde ateş, başımda hava var. ("Yaş" su, "od" ateş, "hevā" hava demektir; toprakla birlikte dört unsur tamamlanır. "Hevā" sözlük anlamıyla hem "hava" hem "arzu, tutku" demektir.)
43. Senden hasta gönlüme ulaşan her dert ve gamı gönül karşılamaya çıkıp koşarak "merhaba" der. (VY'de "sürinü" yerine "ser-i nev" vardır.)
44. Gamzelerinin dolunaya ne yaptığını gören kendini beğenmiş güneş, korkuyla kaçıp yere girdi. (Güneşin batışı, sevgilinin gamzesinden korkusuna yorulmuştur.)
45. Ben Âl-i abânın ayak tozunun da tozuyum; yabancı değilim, beni de tanıdıklarından say. (İkinci mısra Farsçadır; Ersoy yalnız onun anlamını verir. Âl-i abâ, Peygamber'in ehl-i beytidir.)
46. Münîr der ki: Sen âlemin güneşini andıkça, "Karanlıklarda dolunay doğdukça ona salavat getirin." (İkinci mısra Arapçadır.)
47. Çokluk içinde kendini gizlemiş olan birlik, Ahmed'in elbisesini giyerek yine kendini gösterdi.
48. İki cihanın efendisi Hakk'ın sevgilisi olduğu için, kutsal âlemin tavusu ona Sebâ hüdhüdü oldu. (Sebâ hüdhüdü, Hz. Süleyman'a haber getiren kuştur. Kutsal âlemin tavusu burada Cebrail'i anlatıyor olmalıdır; Cebrail Peygamber'e haber getiren olmuştur.)
49. Mübarek varlığı için nübüvvet mührü oldu; ey gönül, taş da bağrına yüzük gibi mühür bassa şaşılır mı. ("Bağrına taş basmak" sözlük anlamıyla acıya katlanmak demektir; yüzük taşı ve mühür imgesiyle birlikte iki anlam taşır.)
50. Kızarmış kuzuyu konuşturduysa şaşılır mı; onun mübarek elinde asâ bile tesbih okur. ("Berre" Farsçada sözlük anlamıyla "kuzu" demektir. Peygamber'e sunulan kızarmış etin konuşması ve elindeki nesnelerin tesbih etmesi mucizelerine işaret ediyor olmalıdır.)
51. Ey kutsal âlemin doğanı, senin yürüyüşünde ilk adımda dokuz felek ve Müntehâ'nın tepesi bir basamak oldu.
52. Rıdvan senin sarayının kapıcılığını üstlendiğinden beri Cebrail şah kanadıyla eşiğini süpürür. (Rıdvan, cennetin bekçisi olan melektir.)
53. Zevali olmayan Sultan seni överken, acizliğimden başka senin övgüne layık ne söz söyleyebilirim.
54. Şerefli na‘tın dilimde vird olalı gönül gözünün halvet sarayı nurla doldu.
55. Bu yüzü kara, asi, günahkâr ve gönlü yaralı kul, bin derde tutulmuş olarak kapına vardığı o anda,
56. Merhamet edip şefkat denizini coştur; damlanı yabancı kılma, lütfundan bağışla. (Şair kendini Peygamber'in şefkat denizinin bir damlası sayar.)
57. Gece gündüz rahmetini özlerim, ümidimi kesmem; her ne kadar günah, suç ve hatayla dolu olsam da.
58. Güneşin sıcaklığından eziyet çektiğim o anda beni kendi yeşil sancağının gölgesine çağır. (Farsça. Mahşer gününün yakıcı güneşine işaret ediyor olmalıdır.)
59. Dünya harap ise şaşılır mı; onun güzel dört direği var, yani beka âleminin şahının dört dostu.
60. Mağara dostu olarak seninle perde ardında oturdu; Sıddîk canını ve cihanını yoluna feda etti. (Hz. Ebû Bekir'in hicret sırasında Peygamber'le mağarada saklanmasına işaret eder.)
61. Dârüsselamın, yani cennetin kapı halkasına ilk el uran, evliyanın kutbu olan büyük Fârûk, Hz. Ömer'dir.
62. Cennet bahçesine hesapsız erişecek olan Osman ki melekler onun edebini ve hayasını görüp utanır.
63. Allah'ın arslanı, velayet şahı Ali ki "lâ fetâ" meydanının çevik süvarisidir. ("Lâ fetâ illâ Alî" (Ali'den başka yiğit yoktur) sözüne işaret eder.)
64. O iki temiz cevherli, masum ve hünerli; Murtazâ'nın, yani Hz. Ali'nin gül bahçesindeki gül fidanının iki dalı.
65. O iki can gözü, Betûl'ün, yani Hz. Fâtıma'nın ciğerpareleri; o ikisi menzili Sidre olan, Müntehâ'nın doğanları.
66. Biri Hasan ki iki cihan onun sofrasına konuktur; biri Hüseyin, Allah'ın yüceliğinin sırlarının göründüğü yer. ("Ṭufeyl" sözlük anlamıyla "çağrılmadan sofraya gelen konuk" demektir; iki cihanın varlığı ona bağlı gösterilmiştir.)
67. Senin evladına, âline, ümmetine, ashabına ve sana her an Hakk'ın salavatı ve Allah'ın bin rahmeti olsun.
68. Ya Rab, kendi zatın hakkı için ve Ahmed'inin hakkı için; ya Rab, "hel etâ" kendisine mahsus kılınan hazretin hakkı için. (Farsça. "Hel etâ" İnsan suresinin ilk kelimeleridir. VY ve Ü'de "ḥaḳḳ-ı ẕāt-ı to" yerine başka bir okuma vardır.)
69. Ya Rab, sevgilinin cemalinin güzelliği hakkı için; ya Rab, Kerbela şehitlerinin kanı hakkı için. (Farsça.)
70. Yüz karamı çaresizce arz edeceğim o anda Resûl'ün şefaatini bana dost ve sığınak kıl.
71. O paha biçilmez lütuftan bir bahane erişir ki şudur: sen tekellüfsüz bir şahsın, biz ise müflis dilenciyiz. ("Bī-bahā" (paha biçilmez) ile "bahāne" arasında ses oyunu vardır.)
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Bu şiir, Hz. Peygamber'i öven bir na‘t kasidesidir; neşirdeki başlığı "Der-medḥ-i Ḥażret-i Nebī ‘aleyhi's-selām"dır. Ersoy'a göre divandaki yirmi dokuz kasideden ikisi na‘ttır. Yetmiş bir beyitle divanın en uzun manzumelerinden biridir; Kaside 18 ve Mesnevî 2'den sonra üçüncü sıradadır. Vezni "mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün", kafiyesi "-ā" sesidir: hüdā, enbiyā, aṣfiyā, Muṣṭafā, semā, du‘ā, ṣabā, nevā. Redif yoktur. Kaside VT, VY ve Ü nüshalarının üçünde de bulunur. Nüsha dipnotuna göre VT'deki başlık "Der-medḥ-i Resūl", Ü'deki başlık yalnızca "Ḳaṣīde"dir. VT'de şiir on dokuzuncu beyitten itibaren bir ciltleme hatası yüzünden başka bir yaprakta devam eder.
Şiir Türkçe ve Farsça karışıktır; Arapça mısralar da vardır. Ersoy on dört beytin anlamını aparatta verir: ilk beş beyit, yedinci beyit, otuz dördüncü beyit, ikinci matla ile onu izleyen beyit, kırk beşinci ve kırk altıncı beyitlerin Farsça ve Arapça mısraları, elli sekizinci beyit ve sondaki "Yā Rab" dizisinin iki beyti. Kalanlar Türkçedir. Ersoy girişinde Münîrî'nin kafiyelerini anlatırken tunç kafiye bakımından "ikinci kaside"yi özellikle zengin bulur; ancak oraya aldığı örnek beyitler ikinci mesneviden olduğu için bu sözün hangi şiiri kastettiği kesin değildir. Bu kasidede onuncu beyitteki "bī-nevā / nevā" böyle bir kafiyedir.
Kaside açıkça bölümlere ayrılır. İlk otuz dört beyit Peygamber'in yaratılıştaki yerini, Miracını ve mucizelerini anlatan övgü kısmıdır. Otuz beşinci beyitte şair, gönlünün na‘tla huzur bulup "yine bir matla" başlattığını söyler; otuz altıncı beyit iki mısraı kafiyeli ikinci bir açılıştır. Bu ikinci kısım gazel diline yaklaşır ve kırk altıncı beyitte "Münīr" mahlasıyla biter. Kırk yedinci beyitten sonra övgü yeniden başlar; elli beşinci ve elli sekizinci beyitler arasında şair şefaat diler, elli dokuzuncu ve altmış altıncı beyitler arasında dört halife ile Hz. Hasan ve Hüseyin anılır, altmış yedinci beyit salavattır, son dört beyit de dua ile kapanır. Mahlasın kasidenin sonunda değil ortasında yer alması bu düzenin bir sonucudur.
Anlam ve Söz Sanatları
Açılış beyitleri, Peygamber'i yaratılışın merkezine yerleştirir. Altıncı beyitte "kâf ile nûn", yani yaratılış emri, "cemāl" kelimesinin cim harfinin noktasına bağlanır; "Muṣṭafā" adının mim harfi de yuvarlak biçimiyle iki cihanı kuşatan bir çembere dönüşür. Bu harf oyunu, on sekizinci beyitteki pergel ve nokta benzetmesiyle devam eder: Peygamber'in zatı, varlık çemberini çizen pergelin sabit noktasıdır. Yedinci beyitte bahçe ile gül, gök ile güneş sırasıyla eşleştirilir; bu düzenli eşleştirme leff ü neşr sanatıdır.
Kasidenin büyük bölümü Peygamber'in mucizelerine ve Miraca yapılan telmihlerle örülmüştür. Onuncu beyitte ayın ikiye bölünmesi, ayın bir çöreğe benzetilip yoksullara paylaştırılması biçiminde anlatılır; "bī-nevā" ile "nevā" arasındaki cinas bu imgeyi destekler. On üçüncü, on altıncı, on yedinci, yirmi birinci ve yirmi dokuzuncu beyitler Miraç ve İsrâ etrafında döner; Necm suresinden alınan "denâ" ve "ve'n-necmi iẕā hevā" ibareleri iktibas yoluyla mısralara yerleştirilir. Yirmi ikinci ve yirmi üçüncü beyitlerde Âdem, Süleyman ve Mûsâ, Peygamber'in nurundan pay alan ya da kapısında dilenen kişiler olarak gösterilir; böylece öteki peygamberler onun üstünlüğünü anlatmak için anılmış olur. Yirmi yedinci beyitte Peygamber'in gölgesinin yere düşmemesi, dünyaya değer vermeyişine yorulur; bu, hüsn-i ta‘lil sanatının açık bir örneğidir.
İkinci matladan sonra dil değişir. Peygamber artık "ay yüzlü" ve "gönül kapan" bir sevgili gibi anılır; şair peçenin kenarından yüzünü görmek ister, vuslata ermeden ölürse mezarında otların perişan biteceğini söyler. Kırkıncı beyitte "ṣafā" kelimesi hem gönül hoşluğunu hem Kâbe yanındaki Safâ tepesini anlatır ve Merve ile birlikte anılarak tevriyeyi güçlendirir. Kırk birinci beyitte siyah zülüf ile aydınlık yanak, Duhâ suresindeki gece ve kuşluk vakti yeminlerine bağlanır. Kırk ikinci beyitte gözdeki yaş, gönüldeki ateş, baştaki hava ve şairin toprak olması dört unsuru bir araya getirir; Münîrî aynı imgeyi divanın ilk şiiri olan tevhid mesnevisinde de kullanır.
Halifeler ve Ehl-i beyt bölümünde her kişi bilinen bir sıfatıyla anılır. Ebû Bekir "mağara dostu" ve "Sıddîk", Ömer "Fârûk-ı a‘ẓam", Osman edep ve hayasıyla, Ali "Şīr-i Ḫudā" ve "lā fetā" sözüyle tanıtılır. Hasan ile Hüseyin, Ali'nin gül bahçesindeki iki dal ve Fâtıma'nın ciğerpareleri olarak gül ve can imgeleriyle övülür. Son beyitte "bī-bahā" ile "bahāne" arasındaki ses oyunu, divanın ilk şiirindeki "bahā / bahāne" eşlemesini hatırlatır.
Tarihî Bağlam
Ersoy'a göre Münîrî'nin Türkçe kasidelerinde Fatih devri şairi Ahmed Paşa'nın etkisi öne çıkar. Ersoy, "mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün" vezinli ve "-ā" kafiyeli na‘tı, Ahmed Paşa'ya nazire olarak yazılmış kasideler arasında sayar ve Ali Nihat Tarlan'ın hazırladığı Ahmed Paşa Divanı'na gönderme yapar. Kimin isteğiyle ve ne zaman yazıldığına dair bir bilgi yoktur.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Ersen Ersoy (hzl.), II. Bayezit Devri Şairlerinden Münîrî ve Dîvânı (İnceleme-Metin), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 28-33, K 2. https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf (arşiv kopyası: https://web.archive.org/web/20220803084052/https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf?0)
Resmî kaynaklar
- Ahmed Paşa, Divan, hzl. Ali Nihat Tarlan, İstanbul: MEB Yay., 2005 (Ersoy'dan naklen).
Diğer kaynaklar
- Ersen Ersoy, aynı eser, giriş, s. 5 (kasidelerin konuları ve Ahmed Paşa'ya nazireler), s. 11 (tunç kafiye).
Çevrimiçi kaynaklar






