Özgün Metin
Vezin: mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün
Sübḥāne men te‘aẓẓeme fī-ġāyeti’l-kemāl
Sübḥāne men tenezzehe ‘an vaṣmeti’z-zevāl
Ān vācibü’l-vücūd ki ez-feyż-i luṭf-ı ū
Ẕāt-ı şerīf-i ādem-i ḫākīst ber-kemāl
V’ān ṣāni‘ī ki ez-es̱er-i ṣun‘-ı ḳudreteş
Gerded zi-kāf u nūn heme gītī be-ḳīl ü ḳāl
Ey pādşāh-ı lem-yezel ü Ḥayy ü lā-yemūt
V’ey şāh-ı bī-zevāl ü Ḫudāvend-i lā-yezāl
Ḥaḳḳ-ı kemāl-i vaṣfuñı kimdür edā iden
‘Aḳl-ı kül oldı gāyet-i vaṣfuñda güng ü lāl
Hergiz hevā-yı künh-i celālüñde olmadı
Şeh-bāz-ı şāḫ-ı sidreye pervāz-geh me’āl
Ṭāvūs-ı dil ‘aceb nicesi cilve göstere
Pervāz-ı fikretüñde çün oldı şikeste-bāl
Āyīne-i ṣıfātuña ḳarşu ṣafā-y-ile
Ṭūṭī-i nāṭıḳa bula nuṭḳa meger mecāl
Gül-bāng-ı ḥamdüñ içre çeker murġ-ı dil ṣafīr
Luṭfuñ hevāsı ceẕbesine idüp ittiṣāl
Esrār-ı ḳudretüñi nice derk ide ‘aceb
‘Aḳl-ı ‘aḳīle k’adı sefīh ola vü ‘uḳāl
Tāc-ı muraṣṣa‘ ile felek taḫtına geçüp
Emrüñle günde şāh-ı felek ‘arż ider cemāl
‘Ālī ḳapuñda bende-i fermān-ber olmaġın
Gūş-ı felekde ḫoş yaraşur ḥalḳa-i hilāl
Çarḫī ṭabaḳla kevnde cihān mihr-i ḳurṣını
Feyżüñ ni‘amlarına irüp götürür nevāl
Çekdi dem-i ḳabūline çün dest-i ḳudretüñ
Ḫoş nükhet-ile oldı adı nāfe-i ġazāl
Şekker gibi ‘asel nice vechle ider meges
Ta‘līm-i ḳudretüñ durur itdüren aña bal
‘Arş-ı mecīde ṣuffa-i ṣadr oldı cā meger
Dīvān-ı ṣaṭvetüñde anuñdur ṣaf-ı ni‘āl
Ẕevḳ ile ẕikr-i mecdüñ iderken bu maṭla‘a
Gördüm ki şevḳ ile yine dil ḳılmış intiḳāl
Ey āftāb-ı luṭf-ı to şod maẓhar-ı cemāl
V’ey nār-ı ḳahr-ı ḫışm-ı to şod menşe’-i celāl
Ez-ṭal‘at-ı ṣıfāt-ı to ẕāt-ı to rūşenest
Ne ānk pertevī dehed ez-lema‘-i ḫayāl
‘Işḳuñ beriyyesinde yanan teşne-dillere
Āb-ı ḥayāt-ı vaṣluñ olur çeşme-i zülāl
Ḥālāt-ı ‘ışḳuñ içre segirden levendüñe
Müstaḳbel ile māżī ‘aceb mi olursa ḥāl
Biñ derd ü ḥasret ile olur bülbülüñ hezār
Gül-zār-ı vaṣluña biri bulunca bir mecāl
Ṭurmazdı murġ-ı cān ḳafes-i tende irmese
Gül-zār-ı vuṣlatuñdan aña nükhet-i viṣāl
Her laḥza mehd-i gül-şen-i bāġ içre ġoncaya
Ḫūn-ı dil ile perverişüñ virür i‘tidāl
Yoluñda olmayan kişi seng ile sīne-kūb
Döksün yaşını ṭaşlara kim oldı pāy-māl
Devletlü ol ki nāme-i a‘māline anuñ
Ola sevād-ı vechi reh-i ‘ışḳuñ içre ḫāl
Sāḳī-i feyżüñüñ yire ṭamdısa cür‘ası
Her ḳaṭresinden oldı revān çeşme-i zülāl
Emrüñle şıḥne oldı revān milket-i dile
Ḥıṣn-ı vücūda olsa ḫıred n’ola kūtvāl
Z’ān rū meşām-ı cān-ı cihān-rā revān dehed
Ez-şemme-i ḳabūl-i to şod nükhet-i şimāl
Her dil ki zevraḳını ṣala baḥr-i vaḥdete
Çekmez iñende mevc-i ḥavādis̱den infi‘āl
Fehmi olaydı ẕerrece ‘aḳl-ı ‘aḳīlenüñ
Emmāre gibi it ile olmazdı hem-sifāl
Deryā-yı ye’se ye’s elifi gibi ġarḳına
Ḳavlinde ṣādıḳ olmayanuñ oldı fi‘li dāl
Her müşkilāt u ‘uḳde ki var reh-revānuña
Vehm ü ḳıyās eli-yle ḳaçan ḥall ider ḫayāl
Yüzin tażarru‘ ile ṭutar göge baş açup
Bir ḳaṭre feyż-i raḥmetüñe teşnedür cibāl
Bālā çeküp geçerse n’ola şāḫ-ı sidreden
Gül-zār-ı ḥikmetüñde ki var şöyle bir nihāl
Bār-ı emānete nicesi ṭutmasun boyun
Yümn-i ḫilāfet ile çün ol oldı bī-mis̱āl
Esrār-ı ḳudretüñi sebük ṣallayup biri
Merdūd-ı der-geh oldı la‘īn oldı şöyle ḍāl
Yā Rab be-ḥaḳḳ-ı Aḥmed-i Muḫtār u āl-i ū
Yā Rab be-ḥaḳḳ-ı Ḥażret-i sulṭān-ı bī-zevāl
Yā Rab be-ḥaḳḳ-ı ṣoḥbet-i aṣḥāb-ı çār yār
K’īşān zi-şevḳ-ı ‘ışḳ-ı to geştend bī-melāl
Yā Rab be-ḥaḳḳ-ı ḥürmet-i ānhā ki ‘āḳıbet
Ber-vuṣlat-ı ḥabīb-i to yābend ittiṣāl
Yā Rab be-‘izzet-i şeb-i mi‘rāc u ḳadr-i ū
K’ū-rā resīd devlet-i ān rütbet ü celāl
Yā Rab be-ḥaḳḳ-ı Ādem ü mecmū‘-ı enbiyā
K’īşān güzīde-i dü cihānend ber-kemāl
Biñ dürlü yüz ḳarası-y-ıla ‘āḳıbet Münīr
Köhne ribāṭ-ı dehrden idicek intiḳāl
Nūr-ı hidāyetüñi aña yār u rehber it
Ḳılma yüzi ḳarasıyıla güm-reh ü ḍalāl
Günümüz Türkçesiyle
1. Kemalin en son noktasında yüce olan Allah her eksikten münezzehtir; yok olma lekesinden arınmış olan Allah her eksikten münezzehtir. (Beyit Arapçadır; iki mısra da "Sübhāne men" (şanı yüce olan, münezzeh olan) sözüyle başlar.)
2. O, varlığı zorunlu olandır ki lütfunun feyzinden topraktan yaratılmış Âdem'in şerefli zatı olgunluğa ermiştir. (Farsça.)
3. O yaratıcıdır ki kudretinin eseriyle bütün dünya kâf ile nûn'dan, yani "kün" (ol) emrinden var olur ve söz ü sohbetle dolar. (Farsça. Kâf ve nûn, Arapça "kün" (ol) kelimesinin harfleridir. Ersoy beyti "cihanı kâf ve nun harflerinden var etti" diye anlar; "be-ḳīl ü ḳāl" ibaresi ayrıca dünyanın dedikodu ve söz kalabalığıyla dolu oluşunu da düşündürür.)
4. Ey ezelden beri var olan, daima diri, asla ölmeyen padişah; ey zevali olmayan şah ve sonsuza dek var olacak Rab. (Farsça; sıfatlar Arapçadır.)
5. Senin kemal vasfının hakkını kim ödeyebilir; Akl-ı Kül bile seni anlatmanın sonunda dilsiz ve suskun kaldı. (Akl-ı Kül, eski felsefede bütün varlığı kuşatan ilk akıl diye anılır.)
6. Celalinin özüne ulaşma arzusunda Sidre dalının doğanı için hiçbir zaman uçacak bir yer, varılacak bir son olmadı. (Sidre dalının doğanı, Sidretü'l-müntehâ ağacına kadar yükselebilen Cebrail'i anlatır. "Hevā" sözlük anlamıyla hem "arzu" hem "hava" demektir; uçuş imgesine uyar.)
7. Seni düşünme uçuşunda kanadı kırılınca gönül tavusu nasıl salınıp güzelliğini gösterebilir.
8. Konuşma gücü denen papağan belki ancak sıfatlarının aynası karşısında, saflıkla, söyleyecek söz bulabilir. (Divan şiirinde papağanın ayna karşısında konuşmayı öğrendiği anlatılır; "ṭūṭī-i nāṭıḳa" insandaki konuşma gücünü papağana benzetir.)
9. Gönül kuşu, lütfunun havasının çekimine bağlanarak senin hamdinin gülbangi içinde öter. ("Gül-bāng" sözlük anlamıyla hem bülbülün sesi hem topluca, yüksek sesle okunan dua demektir.)
10. En seçkin akıl bile senin kudretinin sırlarını nasıl kavrasın ki adı beyinsiz olur ve köstekli kalır. (Beyit kapalıdır. "‘Aḳl", "‘aḳīle" ve "‘uḳāl" kelimeleri aynı kökten gelir; "‘uḳāl" sözlük anlamıyla devenin ayağına vurulan köstektir. Aklın, kudretin sırları karşısında bağlanıp kaldığı anlatılıyor olmalıdır.)
11. Feleğin padişahı olan güneş, mücevherli tacıyla felek tahtına oturup senin emrinle her gün güzelliğini gösterir.
12. Yüce kapında emrine uyan bir kul olduğu için feleğin kulağına hilal halkası pek yakışır. (Eskiden kölelerin kulağına halka takılırdı; hilal, göğün kulağındaki kulluk küpesine benzetilmiştir.)
13. Felek bir tabak içinde cihanın güneş çöreğini senin feyzinin nimetlerine ulaşıp bağış olarak götürür. (Mısraın yapısı kapalıdır. "Ḳurṣ" sözlük anlamıyla hem yuvarlak ekmek hem güneş ya da ay kursu demektir; güneş, göğün sofrasındaki bir çöreğe benzetilmiştir.)
14. Kudretinin eli onu kabul nefesine çekince, güzel kokusu yüzünden adı "ceylan göbeği" oldu. (Beyit kapalıdır. Misk, ceylanın göbeğindeki keseden çıkar; "dem" sözlük anlamıyla hem "nefes" hem "kan" demektir. Beyit, kanın Allah'ın kabulüyle miske dönüştüğü biçiminde okunabilir.)
15. Sinek, balı şeker gibi nasıl yapar; ona balı yaptıran senin kudretinin öğretmesidir. ("Meges" sözlük anlamıyla "sinek" demektir; burada bal arısı kastedilir. Arapça "‘asel" ile Türkçe "bal" aynı şeyi anlatır.)
16. Yüce Arş'ın yeri başka yerde belki başköşe sofası oldu; ama senin heybet divanında onun yeri ayakkabılık sırasıdır. (Arş, meclisin en aşağı yerine konarak Allah'ın büyüklüğü anlatılmıştır.)
17. Zevkle yüceliğini anarken gördüm ki gönül şevkle yine bu matlaa geçmiş.
18. Ey lütfunun güneşi cemalinin görünme yeri olan; ey kahrının ve öfkesinin ateşi celalinin kaynağı olan. (Farsça. Cemal, Allah'ın lütuf ve güzellik sıfatlarını; celal, heybet ve kahır sıfatlarını anlatır.)
19. Zatın, sıfatlarının parlaklığıyla aşikârdır; hayalin parıltısından ışık alan bir şey değildir. (Farsça.)
20. Aşkının çölünde yanan susamış gönüllere vuslatının ab-ı hayatı berrak bir pınar olur.
21. Aşk hâlleri içinde koşan yiğidine gelecek de geçmiş de "hâl" olursa şaşılır mı. ("Hâl" kelimesi hem dilbilgisindeki şimdiki zamanı hem tasavvuftaki manevi hâli anlatır; aşk hâline giren için geçmiş ve gelecek, şimdiki ana dönüşür.)
22. Vuslatının gül bahçesine birinin bir fırsat bulması için bülbüllerin binlercesi bin dert ve hasret çeker. (Beyit iki türlü okunabilir: bu biçimde ya da "biri vuslat bahçesine yol bulunca senin bülbülün bin dert ve hasretle bin dile gelir" biçiminde. "Hezār" sözlük anlamıyla hem "bin" hem "bülbül" demektir.)
23. Vuslatının gül bahçesinden kavuşma kokusu ona ulaşmasaydı, can kuşu ten kafesinde durmazdı.
24. Senin besleyişin, bahçenin gül beşiğindeki goncaya her an gönül kanıyla ölçülü bir gıda verir. (Goncanın kırmızılığı gönül kanıyla beslenmesine yorulmuştur.)
25. Senin yolunda taşla göğsünü dövmeyen kişi, yolunda ayak altında kalmış taşlara gözyaşını döksün. (Beyit kapalıdır. Taşlar bile senin yolunda çiğnenmişken kendini o yola adamayan kişinin utanıp ağlaması gerektiği anlatılıyor olmalıdır.)
26. Ne mutlu o kişiye ki amel defterindeki yüz karası, aşk yolunda bir güzellik beni olsun. ("Sevād" sözlük anlamıyla hem "karalık" hem "yazı" demektir; amel defterindeki kara yazı, aşk yolunda sevgilinin yüzündeki siyah bene dönüşür.)
27. Feyzinin sakisinin kadehinden bir yudum yere damladıysa, her damlasından berrak bir pınar aktı. (VT ve VY nüshalarında "yire" yerine "bize" vardır.)
28. Senin emrinle gönül ülkesine bir bekçi gönderildi; varlık kalesine akıl dizdar olsa şaşılır mı. ("Şıḥne" sözlük anlamıyla şehir bekçisi, "kūtvāl" kale muhafızı demektir. Ü nüshasında "n'ola kūtvāl" yerine "n'ola ger kūtvāl" vardır.)
29. Senin kabul edişinin kokusundan kuzey rüzgârının güzel kokusu meydana geldi; bu yüzden o, cihanın canının koku alma duyusuna ruh verir. (Farsça. "Revān" sözlük anlamıyla hem "ruh, can" hem "akan" demektir.)
30. Kayığını birlik denizine salan her gönül, olayların dalgasından incinmez, sıkılmaz.
31. Aklı başında olanın aklında zerre kadar anlayış olsaydı, kötülüğü emreden nefis gibi köpekle aynı çanaktan yemezdi. (Nefs-i emmâre, insanı kötülüğe sürükleyen nefistir; divan şiirinde köpeğe benzetilir. "Hem-sifāl" sözlük anlamıyla "aynı toprak kabı paylaşan" demektir.)
32. Sözünde sadık olmayanın işi "dâl" harfi gibi eğri oldu; o, "ye's" kelimesinin elifi gibi ümitsizlik denizine gömüldü. (Harf şekilleriyle kurulmuş bir beyittir. "Ḍāl" sözlük anlamıyla "sapkın" demektir ve eğri biçimli "dâl" harfinin adını da hatırlatır. Ümitsizlik demek olan "ye's" kelimesinin elifiyle neyin kastedildiği tam açık değildir.)
33. Senin yolcularının önüne çıkan her müşkülü ve düğümü hayal, vehim ve kıyas eliyle ne zaman çözebilir. (Çözemez; akıl yürütmenin bu yolda yetersizliği anlatılır.)
34. Dağlar başlarını açıp yalvararak yüzlerini göğe tutar; rahmetinin feyzinden tek bir damlaya susamışlardır.
35. Hikmetinin gül bahçesindeki böyle bir fidan boy atıp Sidre dalını aşarsa şaşılır mı. (Sonraki beyitten anlaşıldığına göre fidan insandır, yani Âdem'dir.)
36. Halifelik bereketiyle eşsiz olunca, emanet yükünü yüklenmeye nasıl boyun eğmesin. (İnsanın yeryüzünde halife kılınmasına ve göklerle yerin yüklenmekten kaçındığı emanetin insan tarafından yüklenmesine işaret eder.)
37. Biri kudretinin sırlarını hafife alarak dergâhından kovuldu, lanetlendi ve böylece sapkın oldu. (Adı anılmayan bu kişi, "kovulmuş" ve "lanetli" sıfatlarından anlaşıldığı üzere Şeytan'dır. "Sebük ṣallamak" hafife almak demektir.)
38. Ya Rab, seçilmiş Ahmed ve onun ailesi hakkı için; ya Rab, zevali olmayan sultan hazretinin hakkı için. (Farsça. VY nüshasında "Aḥmed-i" yerine "Ḥażret-i" vardır.)
39. Ya Rab, senin aşkının şevkinden hiç usanmayan dört dostun, yani Peygamber'in dört halifesinin sohbeti hakkı için. (Farsça.)
40. Ya Rab, sonunda sevgiline kavuşmaya eren o kimselerin hürmeti için. (Farsça.)
41. Ya Rab, Miraç gecesinin izzeti ve onun kadri için ki o rütbe ve ululuk devleti ona ulaştı. (Farsça. "Ḳadr" hem "değer" demektir hem Kadir gecesini hatırlatır; Ersoy beyti Miraç ve Kadir geceleri diye anlar.)
42. Ya Rab, iki cihanın olgunlukta seçkinleri olan Âdem ve bütün peygamberler hakkı için, (Farsça.)
43. Münîr sonunda bin türlü yüz karasıyla bu eski dünya kervansarayından göçüp gidince,
44. Hidayet nurunu ona dost ve kılavuz et; onu yüz karasıyla yolunu şaşırmış ve sapkın kılma. (Ü nüshasında "güm-reh ü" yerine "güm-reh" vardır.)
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Kaside, divan şiirinde Allah'ı, Peygamber'i ya da bir büyüğü övmek için yazılan, gazelden uzun, aynı kafiyeyle süren manzumedir. Bu şiir, neşirdeki "Der-tevḥīd-i Bārī Te‘ālā" başlığından anlaşıldığı üzere Allah'ın birliğini ve yüceliğini anlatan bir tevhid kasidesidir. Ersoy'un sayımına göre divandaki yirmi dokuz kasideden yalnız biri tevhiddir. Kırk dört beyitten oluşur; vezni "mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün", kafiyesi "-āl" sesidir: kemāl, zevāl, ḳāl, lāl, bāl, mecāl, cemāl, hilāl, ġazāl. Redif yoktur. Ersoy kafiye türlerini anlatırken bu kasideyi kafiye-i müreddefe örnekleri arasında sayar.
Şiir Türkçe ve Farsça karışıktır. Ersoy on iki beytin anlamını aparatta verir: Arapça açılış beyti, ondan sonraki üç Farsça beyit, ikinci matla ile onu izleyen beyit, yirmi dokuzuncu beyit ve sondaki "Yā Rab" dizisinin beş beyti. Kalan otuz iki beyit Türkçedir. Kaside VT, VY ve Ü nüshalarının üçünde de bulunur. Nüsha dipnotuna göre VT'de başlık yoktur; Ü'deki başlık ise bir na‘t başlığıdır. Kime ve ne zaman yazıldığına dair bir kayıt yoktur.
Kasidenin iki matlaı vardır. On yedinci beyitte şair, Allah'ın yüceliğini zevkle anarken gönlünün yine "bu matlaa" geçtiğini söyler; on sekizinci beyit de iki mısraı kafiyeli yeni bir açılıştır. İlk bölüm tevhid ve övgü, ikinci bölüm aşk, vuslat ve insanın yaratılışı üzerine düşüncelerdir. Otuz sekizinci beyitten kırk ikinci beyte kadar her biri "Yā Rab be-ḥaḳḳ-ı" diye başlayan Farsça dua beyitleri gelir; kırk üçüncü beyitte "Münīr" mahlası anılır, son beyit de bağışlanma dileğiyle kapanır.
Anlam ve Söz Sanatları
İlk bölümün ana fikri, ne aklın ne meleklerin Allah'ın yüceliğini kavrayabileceğidir. Bu düşünce kuş imgeleriyle işlenir. Beşinci beyitte küllî akıl bile dilsiz kalır; altıncı beyitte Sidre dalının doğanı, yani Cebrail, celalin özüne doğru uçacak yer bulamaz; yedinci beyitte gönül tavusunun kanadı kırılır; sekizinci beyitte konuşma gücü bir papağana, dokuzuncu beyitte gönül hamd nağmesi söyleyen bir kuşa benzetilir. Doğan, tavus, papağan ve kuş arasında tenasüp vardır; her biri insanın Allah'ı anlatma çabasının bir yüzünü gösterir.
Bundan sonra kâinatın düzeni anlatılır. On birinci beyitte güneş mücevherli tacıyla tahta çıkan bir padişahtır; on ikinci beyitte hilal, feleğin kulağındaki kulluk halkasıdır. Bu, eski kölelik âdetine dayanan bir teşbihtir ve göğün de Allah'ın kulu olduğunu söyler. On dördüncü beyitte misk, on beşinci beyitte bal, Allah'ın kudretinin tabiattaki örnekleri olarak anılır. On altıncı beyitte Arş'ın, ilahî heybetin divanında ancak ayakkabılık sırasında yer bulabileceği söylenir; "ṣadr" (başköşe) ile "ṣaf-ı ni‘āl" (ayakkabılık) arasındaki karşıtlık tezat sanatıdır.
İkinci matlaın ilk beyti cemal ile celali, yani Allah'ın lütuf ve kahır sıfatlarını, güneş ile ateş imgeleriyle karşı karşıya koyar. Ardından gelen beyitlerde aşk ve vuslat dili ağır basar: âb-ı hayat, gül bahçesi, bülbül, can kuşu ve ten kafesi. Yirmi birinci beyitteki "hâl" kelimesi hem dilbilgisindeki şimdiki zamanı hem tasavvuftaki manevi hâli anlattığı için bir tevriye örneğidir; geçmiş ve gelecek zamanla birlikte anılması tenasübü de güçlendirir. Yirmi ikinci beyitteki "hezār" kelimesi "bin" ile "bülbül" anlamları arasında bir cinas kurar. Yirmi altıncı beyitte amel defterindeki kara yazının sevgilinin yüzündeki bene dönüşmesi, günahın aşk yolunda güzelliğe çevrilmesi düşüncesini taşır.
Otuz beşinci ve otuz yedinci beyitler arasında insanın yaratılışı ve Şeytan'ın kovuluşu kısaca anlatılır: hikmet bahçesindeki fidan Sidre'yi aşar, halifelikle emanet yükünü yüklenir; kudretin sırlarını hafife alan ise kovulur. Kırk üçüncü ve kırk dördüncü beyitlerde "Münīr" mahlası, "nūr-ı hidāyet" ve "yüzi ḳarası" sözleriyle bir aydınlık-karanlık karşıtlığı kurar. "Aydınlatan" anlamına gelen mahlasın sahibi, dünyadan yüz karasıyla göçeceğini söyler ve hidayet nurunu yoldaş olarak diler.
Tarihî Bağlam
Ersoy, Münîrî'nin Türkçe kasidelerinde Ahmed Paşa'nın etkisini görür ve Ahmed Paşa'ya nazire olarak yazılmış kasideler arasında, -ā kafiyeli na‘tla aynı vezindeki "-āl kafiyeli manzume"yi sayar. Divanda bu vezin ve kafiyede iki kaside vardır: bu tevhid kasidesi ve Kaside 28. Ersoy hangisini kastettiğini belirtmez; bu yüzden bu kasidenin Ahmed Paşa'ya nazire olup olmadığı kesin değildir.
Kaynakça
- Ersen Ersoy (hzl.), II. Bayezit Devri Şairlerinden Münîrî ve Dîvânı (İnceleme-Metin), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 25-28, K 1. https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf (arşiv kopyası: https://web.archive.org/web/20220803084052/https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf?0)
- Ersen Ersoy, aynı eser, giriş, s. 5 (kasidelerin konuları ve nazire ilişkileri), s. 10 (kafiye).
Çevrimiçi kaynaklar






