Amasya'nın Bâyezid Paşa Mahallesi'nde, Taşova yolunun kenarında, birbirine bitişik iki yapı yükselir: halk arasında Azeriler Camii ya da Şirvanlılar Camii diye anılan cami ve onun doğu yanındaki Mîr Hamza Nigârî Türbesi. Yapı topluluğunu Karabağ ve Şirvan'dan Anadolu'ya göç eden Azerbaycan Türkleri yaptırdı. Nigârî, ondokuzuncu yüzyılın tanınmış Nakşibendî şeyhi ve şairiydi. Harput'ta sürgünde ölmüş, vasiyeti üzerine Amasya'ya getirilip gömülmüştü. Cami onun kabrinin başında ve müridlerinin bağışlarıyla ayağa kalktı, türbe de camiyle iç içe tasarlandı.

Amasya'ya Gelen Azeriler

Azerbaycan'dan Anadolu'ya göçler Osmanlı döneminde çeşitli tarihlerde yaşandı. 93 Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından, Osmanlı ordusunun yenilgisiyle birlikte bölgedeki Azerilerin bir kısmı güvenli gördükleri Anadolu'ya sığındı ve bu muhacirlerin bir bölümü Amasya'ya yerleşti. Ancak Nigârî'nin Amasya'yla ilişkisi bu savaştan çok daha eskiye gider; müridlerinin 1853 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra büyük topluluklar hâlinde Anadolu'ya göçtüğü ve Amasya'dan Muş ile Kars'a kadar uzanan geniş bir kuşağa yerleştiği bilinir. Bunların çoğunluğunu Karapapak (Terekeme) Türkleri oluşturuyordu.

Amasya sancağının bağlı olduğu Sivas Vilayeti'nin salnameleri bu nüfus hareketini dolaylı biçimde yansıtır. 1870, 1871, 1872, 1876 ve 1881 tarihli salnamelerde Amasya'ya göçle gelen muhacirlere dair bir kayıt yoktur. Hicrî 1301 (1883) tarihli salnamede ise Müslüman ve Hıristiyan nüfusun dışında, 308 hanede 1239 kişinin "Muhacirin-i Cedide" olarak kaydedildiği görülür. Hicrî 1304 (1887) tarihli salname bu sayıyı 65 hanede 200 kişiye düşürür, daha geç tarihli salnameler ise yine 308 hane ve 1239 kişiyi yazar. Kayıtlarda muhacirlerin nereden geldiği belirtilmez; ancak o yıllarda Balkanlar'dan Amasya'ya henüz göç olmadığı için bu nüfusun Kafkasya kökenli olması kuvvetle muhtemeldir. Amasya'ya ilk Azerbaycan göçleri Şirvan'ın Kürdemir, Şamahı, Kuba ve Şeki bölgelerinden başlamış, sonradan Dağıstan, Karabağ, Gence, Kazak, Borçalı, Ahıska, Karayazı, Ahılkelek, Ağbaba ve Gökçe yörelerinden gelenler de eklenmiştir. Şirvan ve Karabağ'dan gelenlerin bir kısmı, Mîr Hamza'nın kendi adıyla anılan mahallede oturuyordu.

Mîr Hamza Nigârî

Nigârî, Karabağ'ın Zengezur kazasına bağlı Cicimli köyünde doğdu. Doğum yılı olarak kaynaklarda 1797, 1805 ve 1815 gibi farklı tarihler geçer; Amasya'daki yapıları inceleyen çalışmalar 1797'yi (hicrî 1212) esas alır. Ailesi, bölgede Cicimli Seyyidleri diye tanınan, Hz. Hasan soyundan geldiği kabul edilen ve büyük itibar sahibi bir seyyid ocağıydı. Babası, Mîr Paşa diye tanınan Seyyid Rükneddin Efendi'ydi. Kendisi daha altı aylıkken babası öldürüldü. Çocukluğunda okumaya pek ilgi göstermedi, ata binmeyi ve silahla oynamayı yeğledi. Annesinin ısrarıyla on beş yaşından sonra köyünden ayrılıp Karakaş'ta Mahmud Efendi adlı bir âlimden, ardından Şeki'de Şikest Abdullah Efendi'den ders aldı. Nigârî mahlasını, öğrenim sırasında kendisine yardım eden Nigâr adlı bir hanıma duyduğu şükran yüzünden seçtiği anlatılır.

Tasavvufî yönelişi, Halid el-Bağdâdî'den hilâfet alarak Şirvan'da irşada başlayan İsmâil Sirâceddin Şirvânî'ye bağlanmasıyla belirlendi. Rivayete göre Şikest Abdullah Efendi'nin öğrencisiyken rüyasında Hz. Ali kendisine Sivas'a gidip Şirvânî'ye intisap etmesini emretmiş, huzura çıktığında şeyh ona "Ne mutlu mürşidi şâh-ı velâyet olana" demiştir. İntisabın ne zaman ve nerede gerçekleştiğine dair kesin bilgi yoktur. Şirvânî, Şeyh Şâmil'in mürşidi olduğu anlaşılınca Ruslar tarafından bir süre hapsedilmiş, kurtulduktan sonra 1827'de Ahıska'ya, aynı yıl Anadolu'ya geçmiş, dört yıl Amasya'da kaldıktan sonra Sivas'a gitmiş ve dokuz yıl orada oturmuştu. Bu sıralamaya bakılırsa Nigârî'nin ona 1830'dan sonraki bir tarihte bağlandığı söylenebilir.

Şirvânî'nin 1839'da Amasya'ya dönüşünde Nigârî de mürşidiyle birlikte şehre geldi, bir süre Gümüşlü Saraçhane Medresesi'nde riyazete girdi ve aynı yıl mürşidinin emriyle hacca gitti. Dönüşte Basra, Bağdat, Halep ve Şam'ı dolaşıp İstanbul'a uğradı, ardından Amasya'ya döndü. 1841'de yine mürşidinin emriyle annesini görmek, ders vermek ve irşad etmek için Karabağ'a gitti ve 1852'ye kadar orada kaldı. Şöhreti bu yıllarda geniş bir çevreye yayıldı, özellikle Karapapak Türklerinden çok sayıda mürid edindi. Bu dönemde evlendi; yirmi yaşında kaybettiği, şiire yetenekli oğlu Sirâceddin de Karabağ'da doğdu. Sonra Anadolu'ya dönüp üç yıl Erzurum'da oturdu, 1855'te İstanbul'a geçip 1858'e kadar kaldı. Bu dönemdeki faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi yoktur; Mustafa Reşid Paşa ile görüştüğü ve kendisine Fatih'teki Emîr Buhârî Tekkesi'nin şeyhliğinin teklif edildiği, onun bunu kabul etmeyip yerine halifesi Mustafa Sabri Efendi'nin atanmasını sağladığı kaydedilir. Karabağ'da bıraktığı eşini ve oğlunu da bu yıllarda Erzurum'a getirtti.

Amasya ve Merzifon Yılları

Nigârî 1866'da, bir kısım dostlarıyla birlikte Erzurum'dan Amasya'ya gelip yerleşti. Kısa süre sonra Merzifon'a geçti ve 1883'e kadar orada irşad faaliyetini sürdürdü, tefsir ve hadis dersleri verdi. Amasya ve çevresindeki mürid halkası o kadar genişlemişti ki, oturduğu mahallenin sakinlerinin büyük bölümü ona bağlı kimselerden oluşuyordu. Bu kalabalık sevenleri kadar düşmanlarını da çoğaltıyordu. Sohbetlerinde ve şiirlerinde Hz. Ali ve Ehl-i beyt sevgisini sürekli dile getirmesi, Ehl-i beyt'e zulmeden Emevî ve Mervânîler'i İslâm'ın düşmanı olarak anması bazı çevreleri rahatsız etti. Ashaba küfrettiği, devlet ve millet aleyhine çalıştığı yolunda söylentiler yayıldı. Uğrunda can vermeye hazır müridleriyle her an isyan edebileceği ileri sürülerek Amasya'dan çıkarılmasını isteyen bir mazbata hazırlandı ve Bâbıâli'ye şikâyet gitti. Türkçe divanı da zararlı düşünceler taşıdığı gerekçesiyle bir heyetçe incelendi ve nüshalarının toplatılmasına karar verildi.

Amasya mutasarrıflığından Merzifon kaymakamlığına gelen bir emir üzerine Nigârî, 28 Şubat 1885'te ailesiyle birlikte Merzifon'dan ayrıldı. Birkaç gün Samsun'da kaldıktan sonra, büyük olasılıkla müridlerinden olan Erzurumlu İzzet Efendi'nin telgrafı üzerine İstanbul'a gitti. Mekâlid-i Aşk'ın müellifi Kâzım Paşa sürgünün durdurulması için Bâbıâli nezdinde girişimde bulundu, fakat sonuç alamadı. 30 Nisan 1885'te sürgün yeri olarak belirlenen Harput'a gönderilmek üzere vapura bindirildi. Yolda Amasya'ya uğrayıp kendisiyle birlikte sürgün edilen eşini, kayınbiraderini, yeğenini ve halifesi Mahmud Efendi'yi yanına aldı, Tokat, Sivas ve Malatya üzerinden 30 Mayıs 1885'te Harput'a ulaştı. Bir buçuk yıl süren sürgünün ardından 1886 Eylül'ünde orada vefat etti. Naaşı, vasiyeti gereği Harput Valisi Hasan Paşa'nın izniyle Amasya'ya getirilip defnedildi.

Tasavvuf Anlayışı ve Şiiri

Nigârî bir Nakşibendî-Hâlidî şeyhi olmakla birlikte bu çizginin tamamen dışında kalan, kendine özgü bir şahsiyetti. Dört mezhebin görüşlerini terk ettiğini, Sünnî ya da Şiî değil, hâlis Müslüman olduğunu söylerdi. Bu yüzden mensupları onu tarikat kurucusu anlamında "pîr" sayar. İlâhî aşk, Ehl-i beyt muhabbeti ve Melâmet neşvesi, şahsiyetini oluşturan temel öğelerdir. Kutbiyyet makamında olduğunu söylemiş, yaratılışın amacını Allah'ı ve Ehl-i beyt'i sevmek olarak görmüştür. Araştırmacılar onu mezhep taassubuna karşı İslâm birliğini savunan aydın bir kişilik olarak değerlendirir.

Hem Farsça hem Türkçe birer divanı vardır. Geniş hacimli Türkçe divanındaki şiirler, mutasavvıf şairlerin genel üslubundan oldukça farklıdır. Nigârî, ilâhî aşkı terennüm eden klasik bir divan şairi olarak ortaya çıkar ve en çok Fuzûlî'ye benzer; Fuzûlî'nin bazı gazellerine tahmis yazmıştır. Tasavvuf terimlerine ve tarikatının seyrüsülûk kavramlarına şiirinde neredeyse hiç rastlanmaz. Şiirlerinin büyük çoğunluğu aruz vezniyle, az bir kısmı hece vezniyle yazılmış, dilinde Âzerî Türkçesinin özellikleri belirgindir. "Sana Kur'an demese ben sana insan demezem" mısraı, Hz. Peygamber'in hakikatini ifade eden en bilinen dizelerinden biridir. Fuzûlî'nin yanı sıra Rûhî-yi Bağdâdî, çağdaşı Nebâtî, Hâfız, Hâcû-yi Kirmânî ve Sa'dî-i Şîrâzî'yi de beğenir ve üstat sayardı.

Divanın A. Azmi Bilgin tarafından yayımlanan neşrinde 644 gazel, 119 rubâî, kırk sekiz kıta, on dört tercibend, iki terkibibend, üç müstezad, yirmi sekiz bentlik bir "Sâkînâme", Fuzûlî'nin gazellerine yazılmış beş tahmis, 521 beyitlik mesnevi tarzında "Çaynâme" ve ölümünden sonra bulunan 210 beyitlik bir manzume yer alır. "Çaynâme"de semaver ve çaydan söz ederken tasavvufî yorumlar yapar, memleketi Karabağ'ı ve oradaki büyükleri anlatır. Dinî-tasavvufî bir mesnevi olan Nigârnâme (İstanbul 1305) ise şairin gönlünü rüyada gördüğü manevî âlemdeki nigâra âşık etmesini konu alır. Eser, kapağında yazarın adını taşımaz, yalnızca "Bir pîr-i kâmilin eser-i âlîleridir" ibaresi bulunur. Gazelleri, koşmaları ve kasideleri bugün de yalnız müridleri arasında değil halk arasında okunur; bu şiirler eski Türk geleneklerinin devamı olarak meclislerde tempo tutularak söylenir. Doğu Anadolu'da ve Kuzey Azerbaycan'da adı saygıyla anılır, hakkında çeşitli menkıbeler anlatılır. Başlıca halifeleri arasında Maraşlı Gazi Osman Efendi, Erzurumlu Hacı Mustafa Efendi (Şaşı Hoca), Tokatlı Hacı Zekeriyyâ Efendi, Taşovalı Hacı Mustafa Efendi, Rizeli Hacı Tayyib Efendi, İstanbullu Ahmed Hulûsi Efendi ve iki ayrı Hacı Mahmud Efendi sayılır.

Yukarı Türbe ve Şirvânî

Azerilerin Amasya'da yaptırdığı iki önemli yapıdan ilki, Nigârî'nin mürşidi İsmâil Sirâceddin Şirvânî'nin türbesidir. Halk arasında Yukarı Türbe denen bu yapı, Şamlar Mahallesi'nin yüksekçe bir noktasında, küçük bir mescitle iç içe inşa edilmiştir. Şirvânî, 1786'da Şirvan'ın Şamahı kasabasına bağlı Kürdemir köyünde doğdu; doğumu için 1782-83 ve 1785 yılları da ileri sürülür, ancak türbe kitabesinde hicrî 1200 yılı açıkça okunur. Şirvan'da, Erzincan'da, Tokat'ta, Bağdat'ta ve Burdur'da öğrenim gördü, 1813'te İstanbul'a yerleşti, Halid-i Bağdâdî'ye bağlanıp onun isteğiyle Şirvan'a halife tayin edildi. Rusların Şirvan'ı, ardından Ahıska'yı ele geçirmesi üzerine Amasya'ya yerleşti ve ömrünün son yıllarını burada geçirerek 1848'de, Ramazan ayında kolera salgınında vefat etti.

Türbeyi, oğlu ve 1873-1874 yıllarında Sultan Abdülaziz döneminde sadrazamlık yapan Şirvanizade Mehmed Rüşdü Paşa 1283 (1867) tarihinde yaptırdı; kitabe bunu açıkça belirtir. Kimi resmî yayınlar yapımı 1870'e, Abdî-zâde Hüseyin Hüsameddin ise 1869'a tarihler. Türbede Şirvânî ile oğlu İstanbul Kadısı Seyyid Ahmed Hulusi Efendi ve damadı Hacı İsa Ruhi Efendi yatar. Haziredeki mezar taşları, soyundan gelen kişilerin yüzyıl boyunca aynı toprağa gömüldüğünü gösterir. Şirvânî'nin Amasya'daki varlığı, Nigârî'nin şehirle bağını da anlamak için gerekli bir halkadır; çünkü Nigârî'nin Amasya'ya ilk gelişi, mürşidinin peşinden olmuştur.

Caminin Yapımı

Cami, kendisi de Karabağlı olan Şeyh Hacı Mahmut Efendi'nin öncülüğünde, Azerbaycan'ın Karabağ ve Şirvan bölgelerinden gönderilen yardımlarla, bir de bu bölgelerden gelip Amasya'ya yerleşenlerin bağışlarıyla yapıldı. Resmî kayıtlar yapım tarihini 1873-1895 arası olarak verir. Bir başka kayıt inşaatın ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde yürüdüğünü belirtir, Nigârî maddesi ise camiyi 1894'te, Nigârî'nin kabrinin bulunduğu yere yapılmış olarak anar. Bu tarih farkları, yapının uzun bir sürede ve etap etap yükseldiğini düşündürür. Envanter kayıtlarına göre şadırvan ve türbe de cami yapıldıktan sonra eklenmiştir; ne var ki türbe kitabesindeki tarih, bu eklemenin Nigârî'nin ölümünden sonraki yıllara denk geldiğini gösterir.

Caminin son cemaat yerindeki orta kemerin üzerinde, beyaz mermer üzerine dört satır Osmanlı Türkçesi yazılmış bir kitabe yer alır ve hicrî 1325 (1907) tarihlidir. Kitabeye göre türbe ve cami, Nigârî'nin Kazak'taki halifelerinden Mahmud el-Karanî'nin öncülüğünde yapılmıştır; son cemaat yeri ise Mahmud el-Karanî'nin oğulları Veys, Muhammed ve Ahmed Efendilerin gayretiyle 1325'te tamamlanmıştır. Böylece yapı topluluğunun son halkası 1907'de tamamlanmış olur. Bir envanter kaydı camide kitabe bulunmadığını belirtse de, son cemaat yeri üzerindeki bu mermer levha yerinde durur ve araştırmalarda okunmuştur. Caminin mimarına ve ustalarına dair elde yazılı ya da sözlü bir bilgi yoktur.

Mimari

Cami kare planlıdır, tek kubbeli ve tek şerefeli bir minareye sahiptir. Kubbenin dört köşesinde dört küçük kubbe yer alır. Kuzey, güney ve batı cepheleri kaba yonu ve moloz taştan örülmüş, aralara tuğla katkıdır. Köşelerde ve doğu cephedeki türbede düzgün kesme taş kullanılmıştır. Kubbe kasnağı ince yassı tuğlayla düzenlenmiştir. Kuzey cephedeki son cemaat yeri dört sütunlu ve üç gözlüdür; tamamı düzgün kesme taştır. Klasik sütun başlıkları üzerindeki sivri kemerler kırmızı ve beyaz mermerle iki renkli işlenmiş, bu bölüm üç küçük kubbeyle örtülmüştür. Kemerlerin kirpi saçaklı olduğu da kayıtlıdır.

Beyaz mermerden yapılmış cümle kapısı yuvarlak kemerlidir ve kemer üzerinde mukarnas kavsara görülür. Girişin iki yanında kum saatleri ve mihrabiyelere, kavsaranın iki kenarında çarkıfelek motiflerine yer verilmiştir. Eski bir inceleme bu kapıdaki taş işçiliğinin ve motiflerin geleneksel Türk mimarisine uymadığını yazmıştır. Sonraki araştırmalar ise burada görülenlerin Azerbaycan Türk sanatının Anadolu'ya taşınan motif ve uygulamaları olduğunu belirtir. İbadet mekânı oldukça sade düzenlenmiştir. Mihrap nişi altı sıra mukarnas kavsaralıdır ve kapıdaki gibi iki yanında birer kabartma çarkıfelek bulunur. Kavsaranın üzerinde mermere Arapça olarak Âl-i İmrân Suresi'nin 37. ayetinden "…kullemâ dehale aleyhâ Zekeriyyâ'l-mihrâbe…" ibaresi işlenmiştir. Mihrabı çevreleyen bordürde asma dalı ve çiçek motifleri, taç kısmında asma dalları ve üzüm salkımları görülür.

Mihrap duvarında, duvar resmine yaklaşan bir üslupla vişneçürüğü, koyu yeşil, kahverengi ve mavi renklerle yapılmış simgesel bir mihrap motifi vardır; üstünde iki yana açılmış bir perde ile askılı kandil, altında Allah lafzı ve onun altında yine bir kandil resmedilmiştir. Mermer minberin bezemeleri zarif ve dengelidir; minber, 1486 tarihli Mehmed Paşa Camii'nin minberini örnek almış izlenimi verir. Güneydoğu köşedeki vaaz kürsüsü çeyrek daire planlıdır, ahşap korkuluklu ve aşağıdan yukarı konik biçimdedir. Mihrap ve vaaz kürsüsündeki bezemeler ile mukarnas kavsaranın üstündeki yassı C biçimli süslemeler, ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı sanatında yoğun biçimde görülen Barok etkilerin bu camide de uygulandığını gösterir.

Türbe ve Hazire

Türbe kare planlıdır ve caminin doğu cephesine bitişiktir. Camiden geniş bir kemerle bağlanır; içeriye cami içinden kemerli bir kapıyla girilir. Doğu cephedeki ana kapıya beş basamakla çıkılır. Yapı tamamen düzgün kesme taştır ve alt sıra pencerelerin üstünden itibaren pembe ve sarımsı iki renkli taş işçiliği görülür. Alt pencere kemerlerinin kilit taşlarında hilâl, üst pencerelerinkinde mermerden şişkin kubbe biçiminde motifler bulunur; benzer motifler saçak silmelerinin altında da tekrarlanır. Kubbeye geçiş tromplarla sağlanır; kubbe sekizgen bir kasnağa oturur. Türbenin giriş kapısı kemeri üzerindeki beş satırlık Arapça kitabe oldukça tahrip olmuştur; yalnızca son satırın ortasında hicrî 1304 (1886/87) tarihi okunabilir. Nigârî'nin 1886'da öldüğü düşünülürse, türbenin ölümünden yaklaşık bir yıl sonra yapıldığı sonucuna varılır.

İçeride, demir korkuluklarla çevrili üç sanduka bulunur. Güneydeki sanduka Nigârî'ye, ortadaki oğlu Seyyid Sirâceddin'e, kuzeydeki ise Nigârî'nin amcasının oğlu Mîr Hasan'a aittir. 2009'da yapılan incelemelerde duvarlarda, kubbede ve eteklerde, çoğunlukla bitkisel karakterli kalem işi bezemeler görülmüştür; natürmort ve çiçek demetleri işlenmiş, kubbeyi taşıyan kemerlerde çan motifleri kullanılmıştır. Bezemelerde sarı, yeşil, mavi, bordo, pembe ve mor renkler öne çıkıyordu ve bunlar Batılılaşma dönemi özelliklerini yansıtıyordu. Türbeden camiye geçişi sağlayan kemerin üzerindeki dikdörtgen kartuşta pembe zemin üzerine siyah renkle "Seyyid Hamza en-Nigârî" yazılıydı; yanlarında "Seyyid Sirâceddin" ve "Mîr Hasan" ibareleri bulunuyordu.

Türbenin kuzeyinde, cami avlusu içinde, demir korkuluklu küçük bir hazire vardır. Buraya caminin son cemaat yerinden geçilir ve yan yana dört mezar yer alır. Kuzeydeki ilk mezar diğerlerinden daha gösterişlidir; 1910'da ölen Emine Hanım'a aittir ve onüç satırlık baş taşında Seyyid Sirâceddin'in annesi olduğu özellikle belirtilmiştir. İkinci mezar 1909 tarihlidir ve yedi satırlık kitabesinden Nigârî'nin diğer eşi Latife Hanım'a ait olduğu anlaşılır. Üçüncü mezarın taşında tarih tespit edilememiştir; Nigârî'nin başka bir eşine ait olduğu bellidir, ancak ismi yıpranmış olduğu için okunamamaktadır, bazı kaynaklar bunun Şehnaz Hanım olduğunu söyler. Dördüncü mezar, dört satırlık Osmanlıca kitabesine göre Zeliha Hanım'ındır.

Onarım

Cami ve türbe, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün denetiminde 2013'te onarıma alındı ve onarım 2014 Haziran'ında tamamlandı. Basında yer alan bilgilere göre masrafı Azerbaycanlı Nermine İskenderova karşıladı. Çalışmada cami ve türbe kubbelerindeki rutubet giderildi, caminin dış cephelerindeki sıva kaldırılarak özgün malzeme açığa çıkarıldı ve derzler yenilendi. Ancak araştırmacılar, hem cami hem türbedeki duvar resimlerinin önemli bir bölümünün onarım sırasında ortadan kalktığını tespit etmiştir. Özellikle türbenin doğuya bakan giriş kapısı kemeri üzerindeki bezemeler ile kubbe, tromp ve kemerlerdeki natürmort süslemeler yok olmuştur. Kubbe kasnağındaki sarı zemin üzerindeki natürmort ve bitkisel bezemelerin yerine "Ya Şâhı Nakşibend", "Ahmed Dehlevî" ve "Hacı Mahmud Karanî" gibi adlar yazılmış, "Ve mâ tevfîkî illâ billâh" ibaresi kaldırılıp yerine "Ya Mevlânâ Hâlid Bağdâdî" konmuştur.

Amasya Mimarisi İçinde

Azeriler Camii ve Mîr Hamza Nigârî Türbesi ile Yukarı Türbe ve Mescidi, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra Azeri Türkleri tarafından yapılmış, Amasya'daki yapılar içinde dikkat çeken örneklerdir. İki yapıda da cami ile türbenin iç içe tasarlanması, Selçuklu döneminin Amasya'sındaki uygulamayı hatırlatır. Örneğin 1242 tarihli Burmalı Minare Camii ile Cumudar Türbesi birbirine bitişiktir ve türbeye ancak cami kapısından geçilir. 1267 tarihli Gök Medrese Camii ile Şehitler Türbesi için de aynısı geçerlidir. Selçuklu yapılarıyla Azerilere ait yapılar arasında altı yüzyıllık bir zaman farkı bulunduğundan bunun bir etkileşim mi yoksa rastlantı mı olduğu konusunda kesin bir yargıya varmak güçtür. Genel hatlarıyla yapılar geleneksel Osmanlı mimarisinin izlerini taşır. Son cemaat yeri kemerlerindeki renkli taş işçiliğinin bir benzeri, Çelebi Mehmed'in 1414-1417'de Şamlı mimar Müşeymeş'e Merzifon'da yaptırdığı medresenin süslemesinde de görülür. Osmanlı döneminin kozmopolit nüfusu içinde Azeriler dışındaki muhacirlerin de kent mimarisini biçimlendirdiği bilinir. Azerilerin yaptığı yapıların banileri bellidir, ama bunları inşa eden mimar ve ustaların kimliği bilinmez. Bu durum Amasya'daki birçok yapı için geçerlidir; 1414 tarihli Bâyezid Paşa Camii'nin kitabelerinde dört ustanın adının geçmesi ender bir istisnadır.

Cami bugün ibadete açıktır; Nigârî'nin gazelleri ve koşmaları ise Amasya çevresinde ve Doğu Anadolu'da hâlâ meclislerde okunmaktadır.

Kronoloji

1786: İsmâil Sirâceddin Şirvânî, Şirvan'ın Kürdemir köyünde doğar (kitabeye göre).

1797: Mîr Hamza Nigârî, Karabağ'ın Cicimli köyünde doğar (başka tarihler de ileri sürülür).

1839: Nigârî mürşidiyle Amasya'ya gelir, aynı yıl hacca gider.

1841-1852: Nigârî Karabağ'da irşad faaliyetinde bulunur.

1848: Şirvânî Amasya'da vefat eder.

1866: Nigârî Amasya'ya yerleşir, kısa süre sonra Merzifon'a geçer.

1873-1895: Caminin yapım süreci (Kültür ve Turizm Müdürlüğü kaydı).

1885: Nigârî Merzifon'dan ayrılır, Harput'a sürgün edilir.

1886: Nigârî Harput'ta vefat eder, naaşı Amasya'ya getirilir; türbenin yapımı 1886-87.

1907: Son cemaat yeri tamamlanır (kitabe, hicrî 1325).

2013-2014: Vakıflar Genel Müdürlüğü onarımı.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar