Özgün Metin

Vezin: vâfir bahri, mefâ‘îlün mefâ‘îlün fe‘ûlün; neşirde serî‘ yazılıdır, kalıbı mısralardan biz çıkardık.

القَولُ فِي الأبحاثِ المُتَفَرِّقَة
el-Ḳavlu fi’l-ebḥās̱i’l-müteferriḳa (muhtelif meseleler hakkında söz)

وَنَذْكُرُ كُلَّ أصْحابٍ بِخَيرٍ
وَقَدْحُهُمْ عَنِ الإنصافِ خالِي

Ve neẕkuru külle aṣḥābin bi-ḫayrin
Ve ḳadḥuhüm ‘ani’l-inṣāfi ḫālī

وَنَحْكُمُ بِالتَّنَعُّمِ فِي جِنانٍ
عَلَى عَشَرَةِ أصحابٍ وَآلِ

Ve naḥkumu bi’t-tena‘‘umi fī cinānin
‘Alā ‘aşerati aṣḥābin ve ālī

وَمَسْحُ الخُفِّ مُختارٌ لَدَينا
فَصَدِّقْ ذاكَ وَاعْمَلْ يا أهلَ خالِ

Ve mesḥu’l-ḫuffi muḫtārun ledeynā
Fe-ṣaddıḳ ẕāke ve’‘mel yā ehle ḫālī

وَلَمْ يَحْرُمْ نَبِيذُ جِرارٍ أصلًا
عَلَيهِ أجمَعُوا زُمَرَ الأهالِي

Ve lem yaḥrum nebīẕu cirārin aṣlen
‘Aleyhi ecme‘ū zümera’l-ehālī

وَلا يَصِلُ الوَلِيُّ إلَى مَقامِ
النُّبُوَّةِ فَاسْتَمِعْ يا ذا الأثالِ

Ve lā yaṣılu’l-veliyyu ilā maḳāmi
En-nübüvveti fe’stemi‘ yā ẕe’l-es̱ālī

وَلَمْ يَسْقُطْ مِنَ العُقَلاءِ أمرُ
الإلهِ وَنَهْيُهُ فِي كُلِّ بالِ

Ve lem yesḳuṭ mine’l-‘uḳalā’i emru
El-ilāhi ve nehyuhū fī külli bālī

وَقَدْ حُمِلَ النُّصُوصُ عَلَى الظَّواهِرِ
فَلا تَكُ مِنْ أولِي ظَنٍّ وَخالِ

Ve ḳad ḥumile’n-nuṣūṣu ‘ale’ẓ-ẓavāhir
Fe-lā tekü min ülī ẓannin ve ḫālī

فَمَيلٌ مِنْ مَعانِيها الظَّواهِرْ
إلَى ما يَدَّعِيهِ بَعضُ قالِ

Fe-meylun min me‘ānīhe’ẓ-ẓavāhir
İlā mā yedde‘īhi ba‘żu ḳālī

فَإلحادٌ بِإضلالٍ وَكُفْرٍ
تَحَرَّزُوا وَاجْتَنِبْ مِن ذا المَمالِ

Fe-ilḥādun bi-iżlālin ve küfrin
Teḥarrazū ve’ctenib min ẕe’l-memālī

وَاسْتِحْلالُ كُلِّ الذَّنْبِ كُفْرٌ
كَذا تَحْقِيقُ ذَنْبٍ فِي المَآلِ

Ve’stiḥlālu külli’ẕ-ẕenbi küfrun
Keẕā taḥḳīḳu ẕenbin fi’l-me’ālī

وَاسْتِهزاءُ شَرْعٍ عَينُ كُفْرٍ
مَعاذَ اللهِ مِنْ شَرِّ السَّعالِي

Ve’stihzā’u şer‘in ‘aynu küfrin
Me‘āẕa’llāhi min şerri’s-se‘ālī

وَتَصْدِيقٌ لِكاهِنٍ حِينَ يُنْبِئْ
مِنَ الغَيبِ فَكُفْرٌ يا خِلالِ

Ve taṣdīḳun li-kāhinin ḥīne yünbi’
Mine’l-ġaybi fe-küfrun yā ḫilālī

وَما المَعْدُومُ شَيئًا ذا ثُبُوتٍ
وَقائِلُهُ عَرا مِنْ اعْتِدالِ

Ve me’l-ma‘dūmu şey’en ẕā s̱übūtin
Ve ḳā’iluhū ‘arā mini’‘tidālī

مِنَ الدَّعَواتِ وَالصَّدَقاتِ نَفْعٌ
لِأمْواتٍ بِلا قِيلٍ وَقالِ

Mine’d-da‘avāti ve’ṣ-ṣadaḳāti nef‘un
Li-emvātin bi-lā ḳīlin ve ḳālī

يُجِيبُ اللهُ دَعَواتٍ بِصِدْقٍ
وَيَقْضِي حاجَةً لِذَوِي السُّؤالِ

Yücību’llāhu da‘avātin bi-ṣıdḳın
Ve yaḳżī ḥācete li-ẕevi’s-su’ālī

وَإخْبارُ النَّبِيِّ الحَقِّ حَقٌّ
مِنْ أشْراطِ القِيامَةِ يا ابنَ خالِي

Ve iḫbāru’n-nebiyyi’l-ḥaḳḳı ḥaḳḳun
Min eşrāṭı’l-ḳıyāmeti yā’bne ḫālī

كَدابَّةٍ ثُمَّ يَأجُوجٍ وَمَأجُوجِ
وَدَجّالٍ شَقِيٍّ ذِي خَبالِ

Ke-dābbetin s̱umme Ye’cūcin ve Me’cūci
Ve Deccālin şaḳıyyin ẕī ḫabālī

وَمِنْ تِلْكَ الشُّرُوطِ نُزُولُ عِيسَى
مِنَ الأفلاكِ يا أهْلَ الشِّمالِ

Ve min tilke’ş-şurūṭı nüzūlu ‘Īsā
Mine’l-eflāki yā ehle’ş-şimālī

وَخامِسُها طُلُوعُ الشَّمْسِ غَرْبًا
فَصَدِّقْ ذاكَ وَاتْرُكْ أهْلَ خالِ

Ve ḫāmisuhā ṭulū‘u’ş-şemsi ġarben
Fe-ṣaddıḳ ẕāke ve’truk ehle ḫālī

وَمُجْتَهِدٌ فَقَدْ يُخْطِي اجْتِهادًا
وَطَورًا قَدْ يُصِيبُ بِلا اخْتِلالِ

Ve müctehidun fe-ḳad yuḫṭī’ctihāden
Ve ṭavran ḳad yuṣību bi-lā’ḫtilālī

وَرُسُلُ البَشَرِ أفْضَلُ مِنْ رَسُولِ
المَلائِكِ عِنْدَ رَبِّي ذِي الجَلالِ

Ve rusulu’l-beşeri efżalu min resūli
El-melā’iki ‘inde rabbī ẕi’l-celālī

وَرُسُلُهُمْ أفاضِلُ مِنْ عَوامِ
الخَلائِقِ فَاسْمَعُوا مِنِّي مَقالِي

Ve rusuluhüm efāżılu min ‘avāmi
El-ḫalā’iḳı fe’sme‘ū minnī maḳālī

وَعامُّ البَشَرِ أفْضَلُ مِنْ عَوامِ
المَلائِكِ فَاسْتَمِعْ يا ذا المَعالِي

Ve ‘āmmu’l-beşeri efżalu min ‘avāmi
El-melā’iki fe’stemi‘ yā ẕe’l-me‘ālī

Günümüz Türkçesiyle

198. Bütün sahabeyi hayırla anarız; onları kötülemek insaftan uzaktır.

199. Cennetle müjdelenen on sahabenin ve Peygamber ailesinin cennetlerde nimetlenecekleri hükmünü veririz.

200. Mest üzerine mesh bizce seçilmiş görüştür; bunu tasdik et ve onunla amel et, ey yüce kişi.

201. Küplerde yapılan şıra (nebiz) hiçbir şekilde haram değildir; topluluklar bunda birleşmiştir. (Neşrin tercümesi "sarhoşluk vermeyen" kaydını ekler; Arapça mısrada bu kayıt yoktur.)

202. Veli peygamberlik makamına ulaşamaz; dinle, ey soylu kişi.

203. Akıl sahiplerinden Allah'ın emri ve yasağı hiçbir hâlde düşmez. (Dipnot: "her hâlde".)

204. Nasslar zahir anlamları üzerine anlaşılır; zan ve şüphe ehlinden olma. (Dipnot: "ḫāl", şüphe.)

205. Onların zahir anlamlarından, bazı hak düşmanlarının ileri sürdüğü anlamlara kaymak,

206. saptırıcı bir dinden çıkış ve küfürdür; bundan sakının, bu sapmadan uzak dur. (Dipnot: "memāl", meyil.)

207. Bütün günahları helal saymak küfürdür; bir günahı sonuçta hafife almak da öyledir. (Baskıda "taḥḳīḳ"; neşrin tercümesi "günahı yorumlayarak hafife almak" der, bu da "taḥḳīr" okumasına uyar.)

208. Şeriatla alay etmek küfrün ta kendisidir; kötü ruhların şerrinden Allah'a sığınırız. (Dipnot: "se‘ālī", kötü insan nefisleri.)

209. Gaybdan haber verdiğinde kâhini doğrulamak küfürdür, ey dostum.

210. Yok olan şey, varlığı sabit bir şey değildir; aksini söyleyen itidalden uzak kalmıştır.

211. Dualardan ve sadakalardan ölülere fayda vardır; bunda söz götürür yer yoktur.

212. Allah içtenlikle yapılan duaları kabul eder, isteyenlerin ihtiyacını giderir.

213. Hak peygamberin kıyamet alametlerinden haber vermesi haktır, ey dayımın oğlu:

214. Dâbbe, sonra Ye'cûc ve Me'cûc, aklı bozuk, bedbaht Deccâl gibi.

215. İsa'nın göklerden inişi de o alametlerdendir, ey güzel huylular.

216. Beşincisi güneşin batıdan doğmasıdır; bunu tasdik et ve kuruntu ehlini bırak. (Mısra iki türlü okunabilir; neşrin tercümesi "ehle ḫāl"i bir hitap sayar: "ey kerem sahibi".)

217. Müctehid içtihadında yanılabilir, kimi zaman da kusursuzca isabet eder.

218. Celâl sahibi Rabbimin katında insanların peygamberleri, meleklerin elçilerinden üstündür.

219. Meleklerin elçileri de insanların sıradanlarından üstündür; sözümü benden dinleyin.

220. İnsanların sıradanları da meleklerin sıradanlarından üstündür; dinle, ey yüce kişi.

Edebî ve Tarihî Yorum

Bir Akaid Metninde Mest ve Şıra

Mest üzerine mesh ile küplerde yapılan şıranın hükmü, ilk bakışta bir inanç manzumesine ait görünmez; ikisi de fıkıh kitaplarının konusudur. Yine de bu bölümün ikinci ve üçüncü beyitlerinde yer alırlar. Mest üzerine mesh "bizce seçilmiş" görüştür, okurdan hem tasdik hem amel istenir; şıra da hiçbir şekilde haram değildir. Ünlüsoy ile Asım, Sa'dî Çelebi'nin tevhid, nübüvvet ve meâd dışında, muhtemelen dönemin Müslümanlarının zihnini meşgul eden sorulara cevap vermek için bu türden fıkhî meseleleri de metne aldığını düşünür. Şıra beytinin Türkçesine "sarhoşluk vermeyen" sözü eklenmiştir; Arapça mısrada böyle bir şart bulunmaz, tercüme onu konunun bağlamından çıkarmıştır.

Nasların Zahiri ve Küfür Sınırları

Bölümün ağırlık merkezi, nassların nasıl anlaşılacağı meselesidir. Nasslar zahir anlamları üzerine anlaşılır; onların zahirinden ayrılıp "bazı hak düşmanlarının" iddia ettiği anlamlara kaymak saptırıcı bir ilhad ve küfürdür. Neşri hazırlayanlara göre burada dolaylı yoldan eleştirilen Bâtınîlerdir; adları beyitte geçmez. Sonra küfre götüren tutumlar tek tek sayılır: günahı helal saymak, günahı hafife almak, şeriatla alay etmek, gaybdan haber veren kâhini doğrulamak. Şeriatla alayın anıldığı beyit, "se‘ālī"nin şerrinden Allah'a sığınmakla biter. Kelime sözlükte gulyabani anlamına gelir; dipnotta ise "kötü insan nefisleri" diye yorumlanır. Böylece bir korku imgesi, dinle alay eden insanlara uyarlanmış olur.

Bu kısım, manzumenin önceki bölümleriyle de bağlantılıdır. Günahı helal saymanın küfür olduğu, âhiret bölümünde de söylenmişti; burada aynı hüküm başka tutumlarla bir liste hâlinde yeniden gelir. İki yüz ikinci beyitteki "veli peygamberlik makamına ulaşamaz" hükmü ise keramet bahsinde kurulan zemini tamamlar.

Ölüler, Kıyamet ve İnsan ile Melek

Son kısımda birbirinden bağımsız birkaç hüküm yan yana durur. Yok olan şey varlığı sabit bir şey değildir. Dualardan ve sadakalardan ölülere fayda vardır; Allah içten edilen duayı kabul eder. Peygamber'in haber verdiği kıyamet alametleri haktır: Dâbbe, Ye'cûc ve Me'cûc, Deccâl, İsa'nın gökten inişi ve beşinci olarak güneşin batıdan doğması. Müctehid yanılabilir, kimi zaman da isabet eder. Sa'dî alametleri sayarken bir numara verir; "ve ḫāmisuhā", beşincisi, sözü listenin sınırını çizer.

İnsan ile melek arasındaki üstünlük sırası son sözdür. İnsanların peygamberleri meleklerin elçilerinden, meleklerin elçileri sıradan insanlardan, sıradan insanlar da sıradan meleklerden üstündür. Nesefî'nin risalesi de, Yavuz'un tanıttığı biçimiyle, melekler ile insanlar arasındaki üstünlük sırasıyla biter. Sa'dî de kaynağının bu son cümlesine kadar gelmiş, inanç konularını orada bitirmiştir; geriye yalnızca kendi hâtimesi kalır.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

Çevrimiçi kaynaklar