Özgün Metin

Vezin: mefâ‘îlün mefâ‘îlün fe‘ûlün; Arap aruzunun vâfir bahri. Neşri hazırlayanlar bu bahri serî‘ sayar.

القَولُ فِي حَقِيقَةِ الإيمانِ
el-Ḳavlu fī ḥaḳīḳati’l-īmān (imanın hakikati hakkında söz)

خُذِ الإيمانَ تَصْدِيقًا بِقَلْبٍ
بِما يُبْلِغُهُ رَبِّي ذُو التَّعالِي

Ḫuẕi’l-īmāne taṣdīḳan bi-ḳalbin
Bi-mā yübliġuhū rabbī ẕü’t-te‘ālī

وَما الأعْمالُ لِلإيمانِ جُزْءًا
كَما هُوَ زُعْمُ اهْلِ الاعتِزالِ

Ve me’l-a‘mālu li’l-īmāni cüz’en
Kemā hüve zu‘mu ehli’l-i‘tizālī

فَتَقْبَلُ ازْدِيادًا وَانْتِقاصًا
بِقَدْرِ الكَسْبِ يا أهْلَ الأثالِ

Fe-taḳbelu’zdiyāden ve’ntiḳāṣan
Bi-ḳadri’l-kesbi yā ehle’l-es̱ālī

وَذا الإيمانُ لا يَزْدادُ قَطْعًا
وَلا يَنْقُصُ فَلا تَكُ بِاحْتِمالِ

Ve ẕe’l-īmānu lā yezdādu ḳaṭ‘an
Ve lā yenḳuṣu fe-lā tekü bi’ḥtimālī

وَما الإيمانُ لِلإسلامِ غَيرًا
فَأسْكِتْ فاكَ مِنْ قِيلٍ وَقالِ

Ve me’l-īmānu li’l-islāmi ġayran
Fe-eskit fāke min ḳīlin ve ḳālī

وَإنْ يَكُ لِامْرِءٍ تَصْدِيقُ قَلْبٍ
فَهذا مُؤْمِنٌ عِنْدَ الأهالِي

Ve in yekü li’mri’in taṣdīḳu ḳalbin
Fe-hāẕā mü’minun ‘inde’l-ehālī

وَذُو التَّصْدِيقِ إنْ يَحْكُمْ عَلَيهِ
بِإيمانٍ فَصَدِّقْ فِي المَقالِ

Ve ẕü’t-taṣdīḳı in yaḥkum ‘aleyhi
Bi-īmānin fe-ṣaddıḳ fi’l-maḳālī

وَلكِنْ لَيسَ يَحْسُنُ حِينَ حُكْمٍ
أحالَتُهُ مَشِيَّةَ ذِي الجَلالِ

Ve lākin leyse yaḥsunu ḥīne ḥukmin
İḥāletuhū meşiyyete ẕi’l-celālī

القَولُ فِي أنَّ السَّعِيدَ قَدْ يَشْقَى وَالشَّقِيَّ قَدْ يَسْعَد
el-Ḳavlu fī enne’s-sa‘īde ḳad yeşḳā ve’ş-şaḳıyye ḳad yes‘ad (saîdin şakî, şakînin saîd olabileceği hakkında söz)

وَقَدْ يَشْقَى سَعِيدٌ بَعْدَ حِينٍ
وَقَدْ يَسْعَدْ شَقِيٌّ ذُو خَبالِ

Ve ḳad yeşḳā sa‘īdun ba‘de ḥīnin
Ve ḳad yes‘ad şaḳıyyun ẕū ḫabālī

وَما التَّغْيِيرُ إلّا فِي السَّعادَةِ
كَذلكَ فِي الشَّقاوَةِ يا ابنَ خالِي

Ve me’t-taġyīru illā fi’s-sa‘ādeh
Keẕālike fi’ş-şeḳāveti yā’bne ḫālī

وَلا تَغْيِيرَ فِي إسعادٍ أصلًا
وَإشْقاءٍ فَصَدِّقْهُ بِبالِ

Ve lā taġyīra fī is‘ādin aṣlen
Ve işḳā’in fe-ṣaddıḳhu bi-bālī

لِأنَّهُما لِذاتِ اللهِ وَصْفٌ
وَوَصْفُ اللهِ مُمْتَنِعُ الزَّوالِ

Li-ennehumā li-ẕāti’llāhi vaṣfun
Ve vaṣfu’llāhi mümteni‘u’z-zevālī

Günümüz Türkçesiyle

131. İmanı, yüce Rabbimin bildirdiklerini kalple tasdik etmek olarak kabul et.

132. Ameller imanın bir parçası değildir; Mu'tezile ehli öyle sanır.

133. Onlara göre iman, kazanılan amelin miktarınca artıp eksilir, ey soylu kişiler. (Dipnot: "es̱āl", şeref.)

134. Oysa iman kesinlikle artmaz ve eksilmez; bu konuda ihtimale yer verenlerden olma.

135. İman İslam'dan başka bir şey değildir; dedikodudan ağzını kapat.

136. Bir kimsenin kalbinde tasdik varsa, o kişi halkın gözünde mümindir.

137. Tasdik sahibi kendisi hakkında iman hükmü verirse, sözünde onu doğrula. (Beyit iki türlü anlaşılabilir: kişinin kendi imanını açıkça söylemesi ya da başkasına mümin hükmü vermesi; neşrin tercümesi ikinciyi seçer.)

138. Ama hüküm verirken bunu celâl sahibinin dilemesine bağlaması güzel olmaz. (Dipnot: "İnşallah müminim" dememelidir.)

139. Mutlu (saîd) olan bir süre sonra bedbaht (şakî) olabilir; fesat ehli bedbaht da mutlu olabilir. (Dipnot: "ḫabāl", fesat.)

140. Değişme ancak mutluluğun kendisindedir; bedbahtlıkta da öyledir, ey dayımın oğlu.

141. Mutlu kılmada ve bedbaht kılmada ise hiçbir değişme yoktur; bunu aklınla tasdik et.

142. Çünkü ikisi de Allah'ın zâtının sıfatıdır; Allah'ın sıfatının yok olması imkânsızdır.

Edebî ve Tarihî Yorum

İmanın Tanımı

"Ḫuẕi’l-īmāne taṣdīḳan bi-ḳalbin": imanı kalple tasdik olarak al. Emir kipiyle kurulan bu mısra, tanımı tek başına verir. İman, Allah'ın bildirdiklerini kalben doğrulamaktır; ameller onun parçası değildir. Sa'dî Çelebi karşı görüşü sahibinin adıyla anar: amelleri imanın parçası sayan ve imanın kazanılan amel ölçüsünde artıp eksildiğini söyleyen "ehl-i i‘tizāl", yani Mu'tezile'dir. Ünlüsoy ile Asım'ın saptamasıyla burası, Mu'tezile'nin manzumede açıkça eleştirildiği iki yerden biridir; öteki rü'yet bahsidir. Sa'dî'nin cevabı kesindir: iman artmaz ve eksilmez, bu konuda ihtimal payı bırakan da olmamalıdır.

Yüz otuz beşinci beyit iman ile İslam'ı birbirinden ayırmaz; ikisi aynı şeydir ve bu konuda "ḳīl u ḳāl", yani dedikodu yapılmaması istenir. Tanımdan pratik bir sonuç çıkar. Kalbinde tasdik bulunan kişi halkın gözünde mümindir. Böyle bir kişi kendi hakkında iman hükmü verirken bunu Allah'ın dilemesine bağlamamalıdır. Makaledeki dipnot beyti açıkça yorumlar: kişi "inşallah müminim" dememelidir. Yüz otuz yedinci beyitte iki okuma mümkündür; Türkçe tercüme onu başkası hakkında verilen hüküm sayar, dipnot ise kişinin kendi imanından söz ettiğini gösterir. Her iki okumada da varılan yer aynıdır: iman, kesinlikle söylenecek bir şeydir.

Saîd ile Şakî

Dört beyitlik ikinci kısım, kelâmda "saîd şakî olabilir mi" diye bilinen soruyu ele alır. Mutlu (saîd) olan bir süre sonra bedbaht (şakî) olabilir, fesat ehli bedbaht da mutlu olabilir. Bu cümle ilk bakışta ezelî takdir fikriyle çatışıyor gibidir. Sa'dî çözümü iki kelime arasındaki farka dayandırır: "sa‘āde" ile "is‘ād", yani mutluluk ile mutlu kılmak. Değişen, kulun hâli olan mutluluk ya da bedbahtlıktır; mutlu kılma ve bedbaht kılma ise Allah'ın zâtının sıfatıdır ve O'nun sıfatı değişmez. Yüz kırkıncı ve yüz kırk birinci beyitler bu ayrımı birbirinin karşısına koyar: "ve me’t-taġyīru illā fi’s-sa‘ādeh" ile "ve lā taġyīra fī is‘ādin aṣlen".

Bu ince ayrım vezne sokulurken kafiye de işe karışmıştır. Yüz kırkıncı beytin ilk mısraı "sa‘ādeh" kelimesiyle, vakıf hâlinde biter; bu, manzumede ilk mısraları bu şekilde duraklayan az sayıdaki yerden biridir. Ünlüsoy ile Asım bu kısma "Sa‘îdin Şakî Şakî'nin de Sa‘îd Olabileceği Hakkında Birkaç Söz" başlığını koymuş, son beyitteki gerekçeyi de "Allah'ın sıfatı zevâl olmaktan mümtenîdir" sözleriyle Türkçeye aktarmıştır.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar