Tâcîzâde Sa'dî Çelebi, XV. yüzyılın ikinci yarısında Amasya'da yetişen ve Osmanlı kalem dünyasında Arapçasıyla tanınan bir âlim, münşî ve şairdir. Babası Şehzade Bayezid'in Amasya'daki defterdarı Tâcî Bey, ağabeyi ise nişancılığa kadar yükselen şair ve münşî Tâcîzâde Câfer Çelebi'dir. Tezkireciler onu çoğu zaman ağabeyiyle birlikte anar ve iki kardeşi karşılaştırır. Câfer Çelebi Türkçe divanı ve süslü nesriyle geniş bir şöhret kazanmış, Sa'dî Çelebi ise daha dar ama seçkin bir çevrede, Arapça kaside, mektup ve vakfiyeleriyle ün yapmıştır. Türkçe şiirlerinden elde yalnızca birkaç beyit kalmıştır; buna karşılık Arapça manzum bir akâid metni, Amasya'yı öven bir eserden aktarılmış bir kıta ve mektuplarını toplayan bir mecmua günümüze ulaşmıştır.
Amasya ile bağı yalnızca doğum yeriyle sınırlı kalmaz. Hüseyin Hüsameddin, Sa'dî Çelebi'nin Amasya'nın bağlarını, çiçeklerini ve gezinti yerlerini anlatan Hayrü'l-ahlâm adlı Arapça bir eser yazdığını kaydeder ve bu eserden bir kıta nakleder. Aynı tarihçi, onu Bayezid ile Şehzade Ahmed'in Amasya valilikleri döneminde yetişen "Tâcî, Âfitâbî, Figânî, Kutbî, Münîrî, Ca'ferî ve Sa'dî" çelebiler arasında sayar ve Mü'eyyedzâde Abdurrahman Efendi ile birlikte Amasya'nın yetiştirdiği "allâme"lerden gösterir. Hayatının ayrıntıları sitedeki biyografi yazısında anlatıldığı için burada kısa tutulmuş, ağırlık eserlerine ve kaynaklarda kayıtlı şiirlerine verilmiştir.
Hayatı ve Amasya Yılları
Sa'dî Çelebi'nin doğum tarihi bilinmemektedir. Amasya'da doğduğu Âlî'nin Künhü'l-ahbâr'ından ve sonraki kaynaklardan öğrenilir. Ağabeyi Câfer Çelebi'nin 856'da (1452) Amasya'da doğduğu kabul edildiğine göre Sa'dî'nin de bu yıllardan sonra, babasının Bayezid'in hizmetinde bulunduğu dönemde doğmuş olması akla yakındır. Bu konuda kaynaklar arasında bir çelişki bulunur: Âşık Çelebi, Kınalızâde ve Beyânî onu yalnızca Câfer Çelebi'nin "birâderi" diye anarken Latîfî "ah-i ekberidür" diyerek ağabey olarak gösterir. TDV İslâm Ansiklopedisi ve sonraki araştırmalar ise Câfer Çelebi'yi ağabey, Sa'dî'yi küçük kardeş kabul eder. Âşık Çelebi'nin anlattığı bir rivayete göre Mü'eyyedzâde ile Tâcîzâde küçüklükten beri Amasya'da, Bayezid'in şehzadelik yıllarında birlikte büyümüştü; bu söz Câfer Çelebi için söylenmiş olsa da iki kardeşin yetiştiği ortamı iyi gösterir.
Taşköprizâde'ye ve Mecdî'nin tercümesine dayanan kayıtlara göre Sa'dî Çelebi, büyük ihtimalle Bursa'da, Kadızâde diye bilinen Mevlânâ Kâsım ile Hacıhasanzâde'den ders aldı ve Bursa'daki Gazi Murad Medresesi'ne müderris oldu. Kendi mecmuasındaki mektuplar 897-906 (1492-1501) yılları arasında Bursa'da bulunduğunu gösterir. Kamile Ünlüsoy ile Mohammad Shakib Asım, Taşköprizâde ve İshakoğlu'na dayanarak Çifte Başkurşunlu, Bayezid ve Şehâbeddin Paşa medreselerini de görev yerleri arasında sayar. 909 (1503) yılına gelindiğinde İstanbul'da Ali Paşa Medresesi müderrisiydi; daha sonra Sahn-ı Semân medreselerinden birine geçti. Âşık Çelebi Sahn'daki gündeliğinin yüz akçeye ulaştığını yazar.
Hayatının en çok anlatılan olayı, ağabeyinin 921'de (1515) Yavuz Sultan Selim tarafından idam edilmesinin ardından yaşanır. Âşık Çelebi ile Kınalızâde'ye göre Sa'dî Çelebi, Câfer Çelebi'nin cesedini divandan teslim alırken acısına dayanamayıp padişah hakkında ağır sözler söylemiş, bu sözlerin padişahın kulağına gittiğini duyunca da kendi canından endişe etmeye başlamıştı. Kısa süre sonra Mısır Sultanı Kansu Gavri'ye bir name gönderilmesi gerekince padişah, Câfer Çelebi sağ olsaydı bu işi onun yapacağını söyleyerek hayıflanmış, yakınlarından biri de kardeşinin bu konuda ondan geri kalmadığını hatırlatmıştı. Saraya çağrıldığını öğrenen Sa'dî Çelebi, Âşık Çelebi'nin tasvirine göre abdest tazeleyip vasiyetini yaptıktan sonra yola çıkmış, kendisinden bir mektup istendiğini anlayınca evine dönüp sabaha kadar çalışmıştı. Yazdığı name beğenilmiş, medresesindeki gündeliğine otuz akçe eklenmiş, kendisine otuz bin akçe ve samur kürklü bir kaftan verilmişti. Beyânî aynı hikâyeyi kısaca tekrarlar.
Sa'dî Çelebi ağabeyini Fener sırtlarında Câfer Çelebi'nin yaptırdığı mescidin hazîresine defnetti. Kaynaklar onun hayatının geri kalanını İstanbul'da geçirdiğini, hacca gittiğini ve döndükten sonra seksen akçe ile emekliye ayrıldığını bildirir. Ölüm tarihi TDV İslâm Ansiklopedisi'nde ve Ünlüsoy-Asım neşrinde 922 (1516) olarak verilir. Âşık Çelebi ise onun "Mısır seferinde" vefat ettiğini yazar; bu kayıt da 922-923 (1516-1517) yıllarını işaret eder. Balat'ta yaptırdığı sıbyan mektebinin bahçesine gömüldü. Ünlüsoy ile Asım'ın, hacdan sonra memleketine döndüğü, Amasya müftülüğüne atandığı ve Kanunî'nin oğlu Şehzade Mehmed'e hocalık yaptığı yolundaki bilgileri öteki kaynaklarda bulunmaz. Şehzade Mehmed'in 1521'de doğduğu düşünülürse bu son bilginin, aynı adı taşıyan müftü Sa'dî Çelebi ile karıştırılmış olması muhtemeldir.
Hüsameddin, Amasya Tarihi'nin ulema biyografilerine ayrılan bölümünde Zenbilli Ali Efendi'nin oğlu Cemâleddîn Mehmed Çelebi'nin (Molla Çelebi) 894'te Amasya'da doğduğunu, ilk derslerini babasından aldıktan sonra "Tâcîzâde Sa'dî Çelebi'den" ve Amasyalı Kara Sâlih Efendi'den tahsilini tamamladığını yazar. Bu kayıt, Sa'dî Çelebi'nin Amasyalı öğrencilerle bağını sürdürdüğünü gösteren nadir belgelerden biridir. Molla Çelebi daha sonra Sahn müderrisliğine yükselmiş, 944'te de Amasya kadısı olarak memleketine dönmüştür.
Eserleri
Sa'dî Çelebi'nin eserleri iki alana dağılır: bir yanda medrese ilmine ait hâşiyeler ve öğretici manzumeler, öbür yanda inşâ ve şiir. Ünlüsoy ile Asım, Ömer İshakoğlu'nun 2008 tarihli makalesine dayanarak mensur eserlerini Şerhu'l-Miftâh Hâşiyesi, Münşeât Mecmuası, Şerhu'l-Vikâye Hâşiyesi, Hilyetü'l-'arûs, Semâ'î Müennes Kasidesi Şerhi ve Hayrü'l-ahlâm; manzum eserlerini ise akâid kasidesi ve bir şiir mecmuası olarak sıralar. Tezkireler ve arşiv kayıtları bu listeye Ali Paşa vakfiyesini, Arapça kasidelerini ve Mısır'a yazılan nameyi ekler. Bu eserlerden ancak bir kısmı yayımlanmıştır.
- Sa'dî Çelebi Mecmuası: Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Veliyyüddin Efendi, nr. 3258. Arapça şiirlerini, Arapça, Farsça ve Türkçe tarih manzumelerini, resmî ve özel mektuplarını içerir. Erünsal'a göre mecmuada ağabeyi Câfer Çelebi'nin bir mektubu ve tarihleri de bulunur. Arapça şiirleri divan tertibindedir ama tam değildir; bunlar mecmuanın 24a-26a, 29a-34a, 56a-57a, 103a, 110a ve 147b-150a varaklarına dağılmıştır. Son gruptaki şiirler 905'te (1499-1500), Bursa'da iken yazılmıştır.
- Münşeât: Mecmuanın bir bölümü Necati Lugal ve Adnan Erzi tarafından Tâcizâde Sa'dî Çelebi Münşeâtı adıyla yayımlandı (İstanbul 1956). Eserin sonunda Tâcî Bey'in ölümüne düşürülmüş ve 890 (1485) tarihini veren dört tarih mısraı vardır. Câfer Çelebi'nin bir müderrisliğe tayini için Sa'dî'nin söylediği bir tarih ile nişancılığı için düşürülmüş üç tarih de bu neşirdedir. Modon'un fethinden sonra Bursa halkına gönderilen Türkçe fetihnâme ise Erünsal'a göre Câfer Çelebi'nin kalemindendir. Erünsal, neşrin girişinde 906 tarihli bir mektubun yanlışlıkla Tâcî Bey'e verildiğini belirtir.
- Kansu Gavri'ye name: 1515'ten kısa süre sonra Yavuz Sultan Selim adına yazılan bu mektup, Âşık Çelebi'nin deyişiyle âlimlerin boynuna gerdanlık, göğün koluna muska olacak kadar süslü bir metindi. Tezkireler mektubun başarısını anlatır ama metnini nakletmez.
- Vezir Ali Paşa vakfiyesi: Kâtib Çelebi bu metni dünyada az görülen eserlerden sayar; Kınalızâde de vakfiyenin "gâyetde bî-nazîr" olduğunu, güneş gibi her yanı tuttuğunu söyler.
- Arapça kasideler: Bayezid dönemine ait İn'âmât Defteri, Ali Paşa Medresesi müderrisi Sa'dî Çelebi'nin Cemâziyelevvel 909'da (Ekim-Kasım 1503) padişaha bir kaside sunduğunu kaydeder. Aynı defterde Zilhicce 915'te (Mart 1510) "Nişancı'nın kardeşi" Sahn müderrisi Mevlânâ Sa'dî'nin bir kaside daha sunduğu yazılıdır.
- Akâid manzumesi: Ömer en-Nesefî'nin Akâid'ini Arapça olarak nazma çeken 234 beyitlik bir eserdir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndeki nüsha (III. Ahmed, nr. 1777, 1b-33a) Şehzade Ahmed'e ait tuğralı bir mühür taşır; harekeli nesihle yazılmıştır, lâm kafiyeli ve serî' veznindedir. Millî Kütüphane'deki ikinci nüsha (Mil Yz A 4800/4, 26a-30b) Kasîdetü Kelâmiye adıyla Câfer Çelebi'ye mal edilmiştir; iki nüshanın girişindeki ve şairin kendi adını andığı beyit, eserin Sa'dî Çelebi'ye ait olduğunu kesinleştirir. Ünlüsoy ile Asım eseri iki nüshadan yayımlayıp Türkçeye çevirmiştir (2021).
- Hâşiyeler: Taşköprizâde, Seyyid Şerîf Cürcânî'nin Şerhu'l-Miftâh'ına ve Sadrüşşerîa es-Sânî'nin Şerhu'l-Vikâye'sinin "şehid" bahsine yazdığı hâşiyeleri anar.
- Semâ'î müennes kasidesi: Arapçada dişilik eki taşımadığı halde kullanımda dişil sayılan kelimeleri konu alan bu kaside ve şerhi, Ömer İshakoğlu'nun Şarkiyat Mecmuası'nda yayımlanan makalesinde (12/1, 2008) incelenmiştir.
- Hayrü'l-ahlâm: Hüsameddin'e göre Amasya'nın bağlarını ve çiçeklerini, gezinti ve eğlence yerlerini anlatan Arapça edebî bir eserdir. Tam metninin bir nüshası bugüne kadar tespit edilmemiştir; yalnızca Hüsameddin'in naklettiği kıta ve bir ifade bilinmektedir.
- Diğerleri: Âşık Çelebi bir Arapça makâmesinden ve "Arabî kasâ'id ü resâ'il"inin çokluğundan söz eder. Ünlüsoy ile Asım'ın listesindeki Hilyetü'l-'arûs'un konusu ve nüshası hakkında elimdeki kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır.
Akâid manzumesinin tarihi bir sorun barındırır. Millî Kütüphane nüshasının sonunda 882 (1477-1478) tarihi yazılıdır. Oysa her iki nüshada da şair, "âdil melik" diye övdüğü Sultan Bayezid için dua eder ve Bayezid ancak 1481'de tahta çıkmıştır. Ünlüsoy ile Asım bu yüzden eserin XV. yüzyılın sonlarında yazılmış olmasını daha muhtemel bulur. Topkapı nüshasındaki Şehzade Ahmed mührü ise eserin, Amasya'da sancakbeyi olan bu şehzadenin kitaplığına girdiğini gösterir.
Edebî Kişiliği
Tezkirecilerin Sa'dî Çelebi hakkındaki hükümleri birbirine yakındır ve hepsi önce Arapçasını öne çıkarır. Âşık Çelebi, onun "sıgar-ı sinden", yani küçük yaştan beri Arap dili ilimlerine ve edebî fenlere yöneldiğini, Arapça inşâda "mâhir", Farsça inşâda "kâdir" olduğunu yazar. Kardeşini Arapçada ondan üstün bulur. Aynı yazar bu üstünlüğü ilginç bir benzetmeyle anlatır: âlimlerin ileri sürdüğüne göre hiç kimsenin sesini duymadan, bir mağarada büyütülen bir çocuk konuşma çağına gelince kendiliğinden Arapça konuşurmuş. Sa'dî Çelebi'nin konuşma kudreti de öyle güçlüymüş ki insanlarla karışması ve başka dillerle uğraşması bile ona zarar vermemiş, Arapçalık onda baskın kalmış. Âşık Çelebi, Taşköprizâde'nin babasından naklen "ömründe yalan söylememiş kimse varsa odur" dediğini de ekler.
Kınalızâde ile Beyânî'nin karşılaştırması inşâ üzerinedir. Kınalızâde'ye göre Câfer Çelebi'nin inşâsı "avâm-pesend", yani geniş halkın beğenisine uygun olduğu için şöhret bulmuştur; Sa'dî'nin inşâsı ise "münşiyâne vü üstâdâne"dir ve bunu bilenler bilir. Beyânî aynı fikri, kardeşinin üslubunun "makbûl-ı havâs" olduğunu söyleyerek tekrarlar. Bu, iki kardeşin farklı okur kitlelerine seslendiğine dair bir çağdaş tanıklık olarak değerlidir: Câfer Çelebi'nin Türkçe süslü nesri divan kalemi ve saray çevresinde örnek alınırken Sa'dî Çelebi'nin Arapça mektup ve vakfiyeleri, metni kaynağından okuyabilen ulema ve münşîler arasında takdir görmüştür.
Türkçe şiirine gelince, tezkirecilerin hepsi bu konuda çekingendir. Beyânî "Türkî eş'ârı nâdirdür", Kınalızâde "Türkî eş'ârı meşhûr degüldür" der. Âşık Çelebi de "gâlibâ şi'ri müstesnâdur" der; ona göre şiiri istisna kabilinden azdır, buna karşılık Arapça kaside ve risaleleri çoktur. Latîfî ise bu azlığı bir gerekçeyle açıklar: Sa'dî Çelebi Bayezid devrinde Sahn-ı Semân'ın faziletli müderrislerinden, fetva mertebesinde itibarlı bir âlim ve meclislerin başköşesinde oturan, ölçüyü bilen bir kişiydi; "belîgu'l-kelâm" bir şair ve münşîydi, fakat mesleğinin bağları gönlüne doğan şiirleri açığa vurmasına fırsat bırakmamıştı. Bu açıklama, Osmanlı ulemasının şiire bakışındaki ölçülülüğü de yansıtır; şiir onların elinde çoğu zaman meclislerde söylenip bırakılan bir hüner olarak kalmıştır.
Sa'dî Çelebi'nin çevresi, Amasya'dan çıkıp İstanbul'da yükselen ulema ve kalem ehlinden oluşuyordu. Ağabeyi Câfer Çelebi, Mü'eyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Vezir Ali Paşa bu çevrenin merkezindeydi. Âdlî mahlaslı II. Bayezid'in himaye ettiği şair ve âlimler arasında da Tâcîzâde Sa'dî Çelebi'nin adı geçer. Mektuplarının muhatapları, düşürdüğü tarihler ve Ali Paşa için yazdığı vakfiye, onun bu dünyada aranan bir kalem olduğunu gösterir. Bursa'dan ağabeyine yazdığı özel mektuplarda ise resmî inşânın ağır dilini bırakıp ayrılıktan yakınan, mektup beklediğini söyleyen samimi bir sese geçer; Erünsal, 906 yılında yazılan iki mektupta Câfer Çelebi'nin kendisine yazmamasından şikâyet edildiğini kaydeder.
Ad benzerliği, Sa'dî Çelebi'nin şiirleri üzerinde eski bir karışıklığa yol açmıştır. Aynı dönemde Kastamonulu müftü Sa'dî Çelebi (Sa'dullah Çelebi, ö. 945/1539) ve Cem Sultan'ın musahibi Sa'dî-i Cem de yaşamıştır. Latîfî üçünü ayrı maddelerde verir. Âşık Çelebi'nin Tâcîzâde maddesine aldığı bazı beyitleri Kınalızâde düzeltir ve bunların müftü Sa'dî Çelebi'ye ait olduğunu söyler. Bu nedenle aşağıdaki örneklerde kaynakların birleştiği beyitlerle tartışmalı olanlar ayrı gösterilmiştir.
Şiirlerinden Örnekler
Matla: "Yâ Rab n'olaydı 'âlem içinde dil olmasa"
Yâ Rab n'olaydı 'âlem içinde dil olmasa
Bârî olursa her güzele mâ'il olmasa
Günümüz Türkçesiyle: "Ya Rabbi, keşke dünyada gönül diye bir şey olmasaydı; hiç değilse olsa bile, her güzele meyletmeseydi." Sa'dî Çelebi'nin Türkçe şiirinden kaynakların birleştiği tek örnek budur. Latîfî, Âşık Çelebi, Beyânî ve Kınalızâde beyti aynı biçimde nakleder ve Latîfî onu "mümteni'u'n-nazîr", yani benzeri söylenemeyecek bir matla diye niteler. Beyitte gönlün kendi varlığından şikâyet eden âşık, önce imkânsız bir dilekte bulunur, ardından daha mütevazı bir dileğe razı olur. "Bârî" kelimesiyle kurulan bu geri çekiliş, sade bir söyleyiş içinde ince bir nükte taşır. (Latîfî, haz. Canım, s. 273; Âşık Çelebi, haz. Kılıç, s. 425; Kınalızâde, haz. Sungurhan, s. 431; Beyânî, haz. Sungurhan, s. 91.)
Beyit: "'Aşk hâlâtını Ferhâd ile Mecnûn ne bilür"
'Aşk hâlâtını Ferhâd ile Mecnûn ne bilür
Biri tâg âdemîsidür biri sahrâ delüsi
Günümüz Türkçesiyle: "Aşkın hallerini Ferhad ile Mecnun ne bilir; biri dağ adamıdır, öbürü çöl delisi." Divan şiirinin en tanınmış iki âşığını küçümseyen bu beyit, şairin kendi aşkını onlarınkinden üstün tutmasına dayanır. Ferhad'ın dağ delen emeği ve Mecnun'un çöllere düşmesi, burada birer aşk delili olmaktan çıkarılıp "dağ adamı" ve "çöl delisi" gibi kaba sıfatlara indirgenmiştir. Bu tür tersine çevirmeler, gelenekteki tipleri iyi bilen bir şairin oyunudur. Beyit yalnız Latîfî'de, Sa'dî Çelebi maddesinde "velehu" kaydıyla yer alır. (Latîfî, haz. Canım, s. 273.)
Beyit: "Dimenüz ben var iken Mecnûna şeydâ bir dahı"
Dimenüz ben var iken Mecnûna şeydâ bir dahı
Künc-i fırkat bir dahıdur seyr-i sahrâ bir dahı
Günümüz Türkçesiyle: "Ben varken bir daha Mecnun'a çılgın âşık demeyin; ayrılık köşesi bir başkadır, çölde dolaşmak bir başka." Önceki beyitle aynı düşünceyi işleyen bu beyitte şair, Mecnun'un çöllerde gezmesini kendi ayrılık köşesindeki kapanışıyla karşılaştırır ve kendi derdini daha ağır bulur. "Bir dahı" redifinin iki ayrı anlamda kullanılması, ilk mısrada "bir daha", ikinci mısrada "başka, ayrı" anlamına gelmesi, beytin asıl ustalığıdır. Latîfî bu beyti de Sa'dî Çelebi maddesinde ikinci örnek olarak verir. (Latîfî, haz. Canım, s. 273.)
Gazel (atfı tartışmalı): "Rûşen kılan cihânı bugün hüsni mâhıdur"
Rûşen kılan cihânı bugün hüsni mâhıdur
Meftûn iden bu gönlümi zülf-i siyâhıdur
Nâlemden eylegil hazer ey gonce-leb gülün
Defterlerini yile viren bülbül âhıdur
Ebrûları hayâli bu kanlu yaşumda san
Bahr-i muhît içinde gezer iki mâhîdur
Şâdîye nice irişesin sen ki Sa'diyâ
Dil mülkini harâba viren gam sipâhıdur
Günümüz Türkçesiyle: "Bugün dünyayı aydınlatan onun ay gibi güzelliğidir; bu gönlümü büyüleyen de kara zülfüdür. Ey gonca dudaklı, iniltimden sakın; gülün yapraklarını rüzgâra savuran bülbülün ahıdır. Kaşlarının hayalini bu kanlı gözyaşımda sanki okyanusta yüzen iki balık say. Ey Sa'dî, sen sevince nasıl ulaşasın; gönül ülkesini yıkan gam askeridir." Gazel, gül yapraklarını "defter"e benzeten ve kaşları gözyaşı denizinde yüzen iki balığa dönüştüren hayalleriyle dikkati çeker. Âşık Çelebi onu Tâcîzâde Sa'dî Çelebi maddesinde verir ve son beyitte "Sa'diyâ" mahlası geçer. Ancak aynı tezkirenin bir nüshasında bu beyitler müftü Sa'dî Çelebi'nin maddesinde yer alır, Kınalızâde de gazelin matlaını müftü Sa'dî Çelebi'ye verir ve ikinci mısrada "zülf-i siyâhı" yerine "çeşm-i siyâhı" okur. Bu durumda gazelin Tâcîzâde'ye ait olduğu kesin değildir. (Âşık Çelebi, haz. Kılıç, s. 425; Kınalızâde, haz. Sungurhan, s. 433.)
Kıta (atfı tartışmalı): "'Âleme toldı meserret lîk ben şâd olmadum"
'Âleme toldı meserret lîk ben şâd olmadum
Âh kim ben bende bir dem gamdan âzâd olmadum
Ben nice alam 'arûs-ı baht-ı devletden murâd
İki kâzî'askerün birine dâmâd olmadum
'Ömrümi kesb-i fezâ'ilde 'abes harc eyledüm
Cehl ile 'unvân bulup 'âlemde dil-şâd olmadum
Günümüz Türkçesiyle: "Dünya sevinçle doldu ama ben sevinemedim; ne yazık ki ben kulun bir an olsun gamdan kurtulamadım. Talih ve devlet gelininden muradımı nasıl alayım; iki kazaskerden birine damat olamadım. Ömrümü erdemler kazanmak için boşuna harcadım; cahillikle bir unvan bulup dünyada gönlü şen olamadım." Bu kıta, ilmiye mesleğinde yükselmenin bilgiden çok akrabalık ve damatlıkla sağlandığından yakınan alaycı bir şikâyettir. Âşık Çelebi onu Tâcîzâde maddesinde verir; son beyit tezkirenin bazı nüshalarında bulunmaz. Kınalızâde ise "Âşık Çelebi bu iki beyti galat idüp mezbûra isnâd itmişdür. Müftî olan Sa'dî Çelebinündür" diyerek ilk iki beytin müftü Sa'dî Çelebi'ye ait olduğunu açıkça söyler. Kıtanın konusu da, kazaskerlik ve damatlık üzerinden yürüyen kariyer şikâyetiyle, uzun yıllar ilmiye mesleğinde bekleyen müftüye daha uygun düşer. (Âşık Çelebi, haz. Kılıç, s. 425; Kınalızâde, haz. Sungurhan, s. 431.)
Arapça kıta: Hayrü'l-ahlâm'dan Amasya tasviri
روضة نورت حمائلها
وجرت بينها جداولها
إذ تغنت بنا بلابلها
قد خلا بالنا عن البلبال
شابهت نزهة لجنات
بنسيم الصبا عنادلها
كقصور الجنان أشجارها
وأزاهيرها قنادلها
Hüsameddin'in tercümesiyle anlamı şöyledir: Amasya, kılıç bağları gibi uzanan yerleri çiçeklerle bezenmiş bir bahçedir; ortasından akan ırmaktan ayrılan arklar bağlarının arasından akar. Bülbülleri tatlı sesle öttüğünde gönülde gam ve kederden eser kalmaz. Şehir, şehirlere özgü sıkıntılardan uzak olarak cennetlere; bülbülleri, havasının latifliği ve seslerinin inceliğiyle sabah rüzgârına; ağaçları düzen ve yükseklikte cennet köşklerine; türlü biçimlerdeki çiçekleri de o köşkleri aydınlatan kandillere benzer. Bu kıta, Hayrü'l-ahlâm'dan bugüne ulaşan tek manzum parçadır ve Sa'dî Çelebi'nin Arapça şiirinden yayımlanmış en somut örnek olarak Amasya için ayrıca değerlidir. Metin, Hüsameddin'in naklinden alınmıştır; dijital nüshada mısraların sırası karışmış olduğundan Hüsameddin'in tercümesindeki sıraya göre dizilmiş, iki dizgi bozukluğu düzeltilmiştir. Hüsameddin aynı eserden, Fernak bağlarını anlatan "ve hiye'l-cennetü'n-nakiyye fi'r-riyâzi'l-Fernakiyye" (o, Fernak bahçelerindeki temiz cennettir) ibaresini de aktarır ve bunu Çakallar semtinin eski adı Fernak'ın bir delili olarak gösterir. (Hüsameddin, Amasya Tarihi, I, 13.)
Akâid manzumesinin Arapça metni Ünlüsoy ile Asım'ın neşrinde yer alır. Girişteki beyitlerde şair, kendini "Sa'dî b. Tâcî" diye anar, eserini "helâl sihir gibi" akıcı bir üslupla, ezberlenmesi kolay olsun diye sözü uzatmadan yazdığını söyler ve Sultan Bayezid'i "savaş gününde çakan şimşek, ganimet vaktinde yağan bulut" diye över. Neşrin dijital metninde Arapça harfler bozuk aktarıldığı için bu beyitler burada özgün metinleriyle verilememiştir.
Kronoloji
856 (1452): Ağabeyi Câfer Çelebi Amasya'da doğar.
882 (1477-1478): Akâid manzumesinin Millî Kütüphane nüshasının sonunda yazılı tarih.
890 (1485): Babası Tâcî Bey ölür; Münşeât'ın sonundaki dört tarih mısraı bu yılı verir.
Receb 897 (1492): Bursa'dan ağabeyine yazdığı, onu Bursa'ya davet eden mektup.
905 (1499-1500): Bursa'da bazı Arapça şiirlerini yazar; Edirne'deki ağabeyine iki mektup gönderir.
906 (1500-1501): Ağabeyinin kendisine yazmamasından yakındığı iki mektup; Bursa'da bulunduğuna dair son kayıtlar.
Cemâziyelevvel 909 (Ekim-Kasım 1503): Ali Paşa Medresesi müderrisi olarak Bayezid'e kaside sunar.
Zilhicce 915 (Mart 1510): Sahn müderrisi olarak Bayezid'e bir kaside daha sunar.
8 Receb 921 (18 Ağustos 1515): Câfer Çelebi idam edilir; Sa'dî Çelebi onu defneder. Kısa süre sonra Kansu Gavri'ye yazdığı name ödüllendirilir.
922 (1516): Vefat eder; Âşık Çelebi'ye göre Mısır seferi sırasında. Balat'taki sıbyan mektebinin bahçesine gömülür.
1956: Münşeât'ı Necati Lugal ve Adnan Erzi tarafından yayımlanır.
2008: Ömer İshakoğlu, semâ'î müennes kasidesini inceler.
2021: Akâid manzumesi Kamile Ünlüsoy ve Mohammad Shakib Asım tarafından Türkçe çevirisiyle yayımlanır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve tabsıratü'n-nuzamâ, haz. Rıdvan Canım, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2018, s. 272-273.
- Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ, haz. Filiz Kılıç, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2018, s. 424-425.
- Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ, haz. Aysun Sungurhan, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2017, s. 430-433.
- Beyânî, Tezkiretü'ş-şu'arâ, haz. Aysun Sungurhan, Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap, Ankara 2017, s. 90-91.
- Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, I, s. 13, 218-220; 6-8. ciltler, s. 170-171.
Akademik çalışmalar
- İsmail E. Erünsal, The Life and Works of Tâcî-zâde Ca'fer Çelebi, with a Critical Edition of His Dîvân, doktora tezi, 1977 (İstanbul 1983), s. 8, 12-13, 18-21, 40-43.
- Kamile Ünlüsoy - Mohammad Shakib Asım, "Osmanlı Klasik Dönemine Ait Bir Manzûm Akâidnâme Örneği: Tâcîzâde Sa'dî Çelebî'nin 'Akâidü'n-Nesefî Üzerine Hazırladığı Manzûme", Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 8/16 (2021), s. 612-646.
Kitaplar
- İsmail E. Erünsal, "Tâcîzâde Sâdî Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul 2010, s. 356. islamansiklopedisi.org.tr
- Necati Lugal - Adnan Erzi (neşr.), Tâcizâde Sa'dî Çelebi Münşeâtı, İstanbul 1956 (Erünsal üzerinden).
- Ömer İshakoğlu, "Tâcizâde Sa'dî Çelebi ve Semâ'î Müennes Kasidesi", Şarkiyat Mecmuası, 12/1 (2008), s. 59-72 (Ünlüsoy-Asım üzerinden).
Çevrimiçi kaynaklar






