Amasya'nın yer altı kaynakları denince akla gelen ilk ad, binlerce yıllık maden geçmişiyle Gümüşhacıköy'dür. Kentin batısındaki bu ilçe adını gümüş madeninden alır ve Anadolu'da sürekli işletilmiş en eski gümüşlü kurşun yataklarından birine ev sahipliği yapmıştır. Merzifon ve Suluova çevresinde ise yirminci yüzyılın ortalarından bu yana linyit çıkarılır; Çeltek ocakları hem bölgenin enerji ihtiyacını karşılamış hem de ilin en ağır acılarından birinin yaşandığı yer olmuştur. Bunlara Terziköy, Gözlek ve Hamamözü'ndeki sıcak su kaynakları, Taşova'dan Merkez ilçeye uzanan endüstriyel mineral ve metal zuhurları eklenince ortaya sanıldığından çok daha geniş bir yer altı envanteri çıkar.

Gümüşhacıköy Madenlerinin Erken Tarihi

Gümüşhacıköy, birbirine komşu iki yerleşmenin, Gümüş ile Hacıköy'ün birleşmesinden doğmuştur ve adındaki gümüş, İnegöl Dağı'nın eteklerinde ve tepelerinde bilinen cevher damarlarına işaret eder. Gümüş kasabasının çevresindeki Karlık Tepe, Kale Tepe ve Çadır Düzü mevkilerinde İlk Tunç Çağı'ndan, yani İ.Ö. üçüncü binyıldan itibaren yoğun bir madencilik yapıldığı, eski galeri girişlerinin zaman içinde defalarca genişletilerek kullanıldığı ve çevrede kalın cüruf yığınlarının biriktiği bilinmektedir. Bu cüruflar Anadolu'nun eski metalurjisi bakımından önemli bir arşiv sayılır; analizleri, o çağın ustalarının fırınlarda ısıyı korumak için cevhere kuvars kattığını ve oldukça yüksek sıcaklıklara ulaştığını göstermiştir. Ayrıca arsenikli bakırdan yapılmış, İlk Tunç Çağı II ve III dönemlerine tarihlenen ve toplamı yüz on beş parçayı bulan bir buluntu grubu bugün özel bir müze koleksiyonunda Gümüşhacıköy adıyla anılır. Antik dönemde bakırın Merzifon'dan, arseniğin ise Gümüşhacıköy dolaylarından sağlandığı ileri sürülür.

Gümüş'teki gümüşlü kurşun kaynaklarının Demir Çağı'nın başından beri kullanıldığı, hatta Hitit döneminde de işletilmiş olabileceği öne sürülmüştür; bu görüş araştırma düzeyinde kalmakta, kesin bir belgeye dayanmamaktadır. Aynı bölgenin madenlerinin Urartu ekonomisine katkısına dair yorumlar da yine varsayım niteliğindedir. Roma döneminde çevre, Diakopene adıyla tarıma dayalı geniş bir arka bölgeye sahip bir kasaba işlevi görmüştür. Orta Çağ'a gelindiğinde madenin ününün Anadolu dışına taştığı anlaşılır: Arap coğrafyacılar yerleşmeyi Kumus, Kumis ya da Fodda gibi adlarla anmış, İbn Battûta 1332'de burayı Medinetü Gümüş olarak kaydetmiştir. Yerleşmenin tarihindeki bu adlandırma çeşitliliği, kasabanın uzak diyarlarda tanınan bir maden merkezi olduğunu gösterir.

Selçuklu ve Beylikler Döneminde Gümüş Darphanesi

Danişmend Melik Ahmed Gazi, 1075'te Amasya'yı aldıktan sonra Gümüş'ü de ele geçirmiş ve bölge sonraki yüzyılda Anadolu Selçuklu sınırlarına katılmıştır. Selçuklular zengin gümüşü yerinde işlemek istemiş, bu amaçla madenin yanında bir darphane kurmuşlardır. Yerel kayıtlar darphane binasının 1248'de açıldığını bildirir; bina 1866'da camiye çevrilmiş ve bugün Darphane Camii adıyla bilinmektedir. IV. Kılıçarslan'ın 1263'te Gümüş Darphanesi'nde gümüş sikke bastırdığı kaynaklarda geçer. Selçuklu sikkelerinde Gümüş ve Gümüşpazar adlı iki darp yeri görünür; hicri 657 tarihli Amasya darplı paralar ile 657 ve 660 tarihli Gümüş darplı paraların yazı karakterinin ve yazım hatalarının aynı oluşu, bu darp yerlerinin Gümüşhacıköy'e karşılık geldiği yönündeki yorumu güçlendirir. Bu eşleştirme yine de bir çıkarımdır ve nümizmatik literatürde tartışmasız kabul edilmiş değildir.

Osmanlı idaresine girişin ilk yıllarında madenin başına, merkezden atanan bir maden emini getirilirdi. Amasyalı Kutlu Beyzade Halil Bey'in Çelebi Sultan Mehmed zamanında, 1403-1404 yıllarında Gümüş maden emini tayin edildiği bildirilir. Daha sonra beylerbeyi olan Halil Paşa'nın yaptırdığı Haliliye Medresesi ile Yörgüç Paşa'nın medrese yanına inşa ettirdiği cami, kasabanın bu dönemde medrese ve cami gibi yapılarla donandığını gösterir. Hacıköy'ün adı ise Amasya tarihçisi Abdizade Hüseyin Hüsamettin'in aktardığına göre, 1490-1491 yıllarından itibaren Gümüş Maden Nazırı olarak Hacıköy'de oturan Hacı Ahmed Çelebi'den kalmıştır; halkına iyi davranan ve madeni geliştiren bu görevli sayesinde yerleşme Hacı Nazır köyü, zamanla Hacıköy diye anılmıştır. Bu bilgi yerel tarih yazımına aittir ve arşiv belgesiyle ayrıca doğrulanması gerekir.

Osmanlı Düzeninde Maden Emanetleri

Osmanlı Devleti altın ve gümüş madenlerinin hemen tamamını, bakır ve kurşun madenlerinin de büyük bölümünü kendi mülkiyetinde tutmuş, bunları mukataa adı verilen mali birimler hâlinde örgütlemiştir. Gümüş, akçenin hammaddesi olduğu için hazine açısından özel bir önem taşıyordu; her büyük ocağın yanında genellikle bir darphane bulunur, simli kurşun ocaklarda eritilip kurşunundan ve varsa altınından ayrılırdı. Gümüşhacıköy, bu düzende Anadolu'nun işlenen başlıca gümüş ve kurşun sahalarından biri olarak yer almış, madenin Bakırçayı adlı bakır sahası da aynı çevrenin içinde sayılmıştır. On altıncı yüzyılda Sivas vilayetine bağlı olarak Darphane-i Amire'nin yönetimine verilen Gümüş, 1520 tahririnde on altı, 1576 tahririnde on dokuz mahalle ile kayıtlıdır ve nüfusu 3.589'dan 6.602'ye yükselmiştir.

On altıncı yüzyılın ikinci yarısından sonra Amerika kıtasından Akdeniz dünyasına bol miktarda gümüş akması, Osmanlı madenlerinin üretim maliyetini ayakta tutulamaz hâle getirmiş; pek çok gümüş ocağı ve darphane uzun süre kapanmıştır. Gümüşhacıköy de bu daralmadan payını almıştır. Madenin yeniden önem kazandığı dönem, Köprülü Mehmed Paşa'ya has arpalık olarak verildiği on yedinci yüzyılın ortasıdır. Paşa'nın burada oturması zorunlu tutulmuş, 1660-1661 yıllarında bir cami, hamam ve bedesten yaptırarak vakfetmiştir; kervansaray ve bedestenin 1669 tarihli olduğu da kaydedilir. Köprülü ailesinden Abdülbaki Bey, 1756-1757'de maden emini ve kefili olarak göreve gelmiş, camiyi yenileyip hamamı başta olmak üzere yeni yapılar eklemiştir. Gümüş kasabası ise bu sırada sekiz mahalleden oluşan bir nahiye merkezine dönüşmüştür.

1775 tarihli bir ferman, büyük ocakların Maden-i Hümayun Emaneti adıyla merkezden denetlenmesini ve üretimi artırıcı tedbirlerin uygulanmasını düzenlemiştir. Emanet usulünde maden emini, belli bir ücret karşılığında işletmeyi yönetir ve giderler kendisine teslim edilen sermaye akçesinden karşılanırdı. Eminin zarar riskini taşımaması, kâr için fazla çaba göstermemesi gibi bir sakıncayı da beraberinde getiriyordu. Keban-Ergani ve Bulgardağı ile birlikte Gümüşhacıköy de bu yöntemle işletilen büyük ocaklar arasındaydı; eminler doğrudan Darphane Nazırı'nın önerisiyle, sadrazamın arzı ve padişahın hatt-ı hümayunuyla atanır, yerel yöneticilerin bu konuda söz hakkı bulunmazdı.

On Dokuzuncu Yüzyılın Başında Yeniden Canlanma

Madenin yeniden açılışı arşiv kayıtlarında bir dönüm noktası olarak görünür. 1797'de Merzifon kazasında iki maden ustasının yaptığı inceleme, bölgenin cevher bakımından zengin olduğunu ve işletmenin az masraf gerektirdiğini ortaya koymuş; Çaparzade Süleyman Bey işletme hakkını bu tarihten itibaren üstlenmiştir. 1800'de Canik muhassılı Mahmud Tayyar Bey'in yazdığı yazıda Gümüş kazasında yeniden ortaya çıkan bir "yeni maden"den söz edilir. İstanbul'a numuneler gönderilmiş, Gümüşhane'den madenci ustaları getirtilmiş, yeni fırınlar yapılmıştır. Ustabaşılar Kirkor ve Yakut ile onar nefer madenciden oluşan iki takımın, fırınların kurulması ve yeni mağaraların açılması için görevlendirildiği belgelerde geçer. Gümüşhane'nin madencilik ustaları o yıllarda Ergani ve Keban'da da çalıştırılıyordu; Gümüşhane ve Espiye çevresinde atıl bekleyen otuz kırk kadar ocağın ustabaşılarının Gümüşhacıköy'e yönlendirilmesi de gündeme gelmiştir.

Ocağın giderleri için Gümüş ve Hacıköy mukataalarının yanı sıra Köprülü vakfının gelirleri ve çevre köylerin yükümlülükleri ayrılmıştı. Gümüş, Hacıköy ve Kabakoz nahiyesi ahalisi, Merzifon'a bağlı Korköy ve Zeytun kazasının köyleri maden hizmetine bağlanmış, bu köyler olağan örfî vergilerden muaf tutulup odun, kütük, kömür ve kiremit temini, yük taşıma ve erzak sağlama gibi işlerle yükümlü kılınmıştır. Kaza ve nahiyelerin kaleleri de maden eminliğine bağlanmıştı; yazışmalarda bu duruma "serbestiyet" üzere idare denir. Madenin teknik kadrosu usta, işçi, yardımcı ve muhafız gruplarından oluşuyordu; fırınları işleten prustadlar ile kalcılar, cevheri ayıran ifrazcılar, lağımcılar, kazıcılar ve odun getirenler bu kadroda sayılırdı. İşçi kesimine "madenciyan taifesi" denir, bunlar raiyyet rüsumundan bağışık olmalarının karşılığında madenden ayrılamazdı.

Maden eminleri çoğunlukla mart başından itibaren bir yıllığına atanıyordu. 1801'de Silahdar Ömer, 1802'de Mustafa, 1804'te hassa silahşörlerinden Velibeyzade Seyyid Ahmed, 1806'da Çaparzade Süleyman, 1807-1809 arasında Osman, Ömer ve Seyyid İsmail, 1811'de Fazlızade Seyyid Mehmed Said, 1815-1819 yıllarında yeniden Osman Ağa ve 1821'de Ali Ağa bu görevi yürütmüştür. Süleyman Bey'in dönemi üretimin arttığı yıllardır: 1806'da Darphane'ye teslim edilen gümüş içerikli altın ve kurşun miktarı 15.965 dirhem iken 1809'da 41.260 dirheme çıkmıştır. Süleyman Bey aynı zamanda Amasya sancağının mütesellimliğini de elinde tutuyordu; maden emini ile sancak idarecisini aynı kişide toplamak, devletin bölgeyi merkezden denetleme yöntemlerinden biriydi. 1810'da madenciler ve ahaliyle sorun yaşayınca, ayrıca orta Anadolu'daki âyan dengesi gereği, işletme ondan alınıp Ergani madeni ahalisinden gelen İsmail Ağa'ya verildi. İsmail Ağa'dan yeni mağaralar açması, çok miktarda gümüş ve kurşun üretmesi ve madencileri zulme karşı koruması istenmiştir.

Daha sonraki yıllara ait rakamlar üretimin istikrarsız olduğunu gösterir. 1815'te Osman Ağa'nın Darphane'de herkesin önünde tartılan gümüşü, yirmi sekiz parça saf gümüşten 18.245 dirhem ve dokuz parça karışık gümüşten 4.245 dirhem olarak kaydedilmiştir. 13 Ağustos 1819 tarihli kayıtta on beş fırında üretilen 37.145 dirhem gümüşün Darphane'ye gönderildiği, cevherin bereketinin anlaşılması üzerine Merzifon ve Merzifonabad kazalarının da maden idaresine bağlandığı belirtilir. Bu rakamlar Keban'ın 1817-1818 yılındaki 855.460 dirhemlik gümüş üretimi yanında oldukça mütevazıdır; buna karşılık Ergani'nin 1783'teki 12.164 dirhemini ve Tevfik madeninin 1800-1802 arasındaki 5.095 dirhemini aşmaktadır. Gümüş ve kurşun, karayoluyla önce Amasya üzerinden Samsun iskelesine taşınır, orada tartılıp sayıldıktan sonra deniz yoluyla İstanbul'a gönderilirdi. 1866 tarihli bir kayıt, Gümüşhacıköy kurşununun Kavak kazası halkının kağnılarıyla Samsun'a taşındığını bildirir.

Son Dönem İşletmeleri ve Kapanış

Tanzimat döneminde maden işletmeciliği yabancı mühendislerin katkısıyla modernleşmeye çalışılmış, Gümüşhacıköy de bu çabanın dışında kalmamıştır. 1842'de Maden-i Hümayun müdürlüğüne Edhem Bey'in atanması teknik yeniliklerin bir örneğidir. İtalyan maden mühendisi Eduard Coulant bir yıl boyunca Gümüşhacıköy'de üretimin artırılması ve fırınların ıslahı için çalışmış, bu hizmeti nedeniyle 1884'te Mecidiye nişanıyla ödüllendirilmiştir. Bu sırada kasabanın idari kimliği de maden üzerinden şekillenmiştir: Gümüş, 1882-1883'te Maden-i Sim kazası olarak Hacıköy'e taşınmış ve 1883'ten itibaren Gümüşhacıköy diye anılmaya başlamıştır. Kasabada 1820 tarihli bir hamam ve madene çalışmaya gelen Rumların 1840-1860 arasında yaptırdığı manastır, bu işletme çağının mimari izleri arasındadır.

Gümüşhacıköy maden sahası Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde sürekli işletilmiş; Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarında üst zonlarda işletilebilir cevher kalmadığı için kapatılmıştır. Cumhuriyet döneminde alan jeolojik açıdan yeniden incelenmiş, mühendis V. Kovenko 1937'de sahaya dair bir jeolojik not hazırlamıştır. 1988'den sonra bir mühendislik şirketi, bir kamu iktisadi kuruluşuyla ortaklaşa tarihî sahada beş yıl boyunca gümüşlü kurşun araması yapmıştır. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü'nün envanterine göre Gümüşköyü yatağında kurşun oranı yüzde 20 ile 40, çinko oranı yüzde 1 ile 4 arasındadır ve ton başına 500 ile 3.500 gram gümüş değeri saptanmıştır. Yatak bugün işletilmemekte, sahada işletme için açılmış çok sayıda eski galeri ile yüzde 3-4 kurşun ve ton başına 20-30 gram gümüş içeren yaklaşık 200.000 tonluk bir cüruf yığını durmaktadır.

Bakır ve Çevre Yatakları

Amasya bakır işçiliğiyle tanınan bir şehirdir, ancak bu geleneğin hammaddesi büyük ölçüde il dışından gelmiştir. Kastamonu'daki Küre bakır madeninin, Osmanlı kayıtlarında Küre-i Nühas yani bakır ocağı adıyla geçen yatağın, Sivas, Tokat ve Amasya gibi kentlerin bakırcılarına hammadde sağladığı arşiv çalışmalarında belirtilir. Tokat'ta bakır izabesi yapılan kalhane de Osmanlı'nın doğrudan idare ettiği işletmeler arasındaydı. Yani Amasya'da bakırın bir sanat dalı olarak gelişmesi, ilin kendi madeninden çok bu ticaret yollarının ürünüdür.

İlin kendi sınırları içinde de bakır zuhurları vardır. Gümüşhacıköy'ün İmirler köyü dolaylarındaki Kargındere sahasında yüzde 4,94 bakır tenörlü, 1.750 ton kadar cevher potansiyeli bulunmuş, Tağıltaşıtepe sahasında ise yüzde 0,02 ile 2,45 arasında değişen bir bakır zuhuru saptanmıştır. Merzifon'daki Bakırçay Deresi sahasında yüzde 0,2 bakır eşdeğerli bir bakır-molibden-pirit yatağından geçmiş yıllarda cevher çıkarılmış, ancak yatak bugün işletilmemektedir. Abdizade Hüseyin Hüsamettin, Amasya sancağında altın, gümüş, bakır, gaz, kömür ve tuz gibi madenlerin bulunduğunu yazar; bu sıralamanın bir kısmı bugün zuhur düzeyinde kalmaktadır.

Çeltek Linyit Havzası

Amasya'nın bilinen en büyük linyit havzası, Merzifon ve Suluova ilçelerinin sınırları arasında uzanan Çeltek sahasıdır. İl sınırları içinde Suluova, Merzifon, Taşova ve Merkez ilçelerde kömür oluşumları görülür ve bunların bir kısmında üretim yapılır. Merzifon-Yeniçeltek sahasında toplam 19.791.000 ton rezerv saptanmıştır; bunun 2.736.000 tonu görünür, 17.055.000 tonu muhtemel rezervdir. Alt ısıl değer 3.500 kcal/kg dolayındadır, yani düşük kalorili ama yerel ölçekte yararlı bir kömürdür; ortalama kül oranı yüzde 40,5, nem oranı yüzde 10 civarındadır. Kullanım alanı konut ısıtması ve sanayidir. Suluova'daki Armutlu sahasında 769.000, Oğulbağı sahasında 3.483.000 ton muhtemel rezerv ve kalori değerinin 3.587 ile 5.574 arasında değiştiği kayıtlıdır. Çeltek sahasındaki bitümlü şeyllerde ise ortalama yüzde 3,10 bitüm ve 541 kcal/kg alt ısıl değer ile 90 milyon ton muhtemel rezerv hesaplanmış, bunun taşkömürü eşdeğeri 7.982.000 ton bulunmuştur; bu şeyl henüz işletilmemektedir.

Çeltek'te madencilik geçmişi yirminci yüzyılın ilk yarısına uzanır. Eski Çeltek ocağı 1930'larda açılmış, Yeni Çeltek Kömür İşletmesi ise 1955'te Suluova Şeker Fabrikası'nın enerji gereksinimini karşılamak üzere kurulmuştur. Fabrikanın kendi kömürlü santrali de bu ocağın kömürüyle beslenmiş, böylece tarım ağırlıklı bir ovada sanayi ve madencilik iç içe gelişmiştir. İşletmenin hisseleri uzun yıllar Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu, şeker şirketi ve Amasya, Merzifon ile Suluova belediyeleri arasında paylaşılmıştır; 2013'te işletme uzun süreli bir kiralama ile özel bir şirkete devredilmiştir. Eski çalışanlar, 1980 öncesinde ocakta sendikal bir direniş yaşandığını ve bunun 1980 sonrasında ağır baskılarla sonuçlandığını anlatır. Merzifon ve Suluova çevresinde bugün de Eski Çeltek ve Yeni Çeltek dışında başka küçük kömür işletmeleri çalışmaktadır.

7 Şubat 1990 akşamı Yeni Çeltek ocağında meydana gelen grizu patlaması ve ardından çıkan yangın, 68 işçinin ölümüne yol açmış ve Türkiye madencilik tarihinin en ağır kazalarından biri olarak kayda geçmiştir. Vardiyadaki işçiler yerin yaklaşık 316 metre altına inmişti; patlama saat 19.30 sıralarında gerçekleşti. Çıkışa yakın olanların bir kısmı kendini dışarı atabildi, içeride kalanlar için ise gaz sızıntısı ve yangın sürdüğünden havalandırma bacalarından ve galeri ağzından beton dökülmesi yoluna gidildi. Çıkarılabilen cenaze sayısı kaynaklara göre farklı aktarılmaktadır; yerel haber arşivleri 63 cenazenin çıkarıldığını, kalan beş işçinin ise hiçbir zaman çıkarılamadığını bildirir, dönemin gazete haberleri ise başlangıçta yalnızca üç cenazenin çıkarılabildiğini yazar. Ölenlerin çoğu Merzifon'un Kayadüzü köyündendi ve köyün tepesinde bir anıt, her yıl yapılan anma törenine sahne olur. Kazanın hangi ilçeye bağlı sahada olduğu da kayıtlarda değişir: Çeltek havzası iki ilçenin sınırında yer aldığı için bazı kayıtlar Merzifon'u, bazıları Suluova'yı gösterir.

Endüstriyel Mineraller ve Diğer Zuhurlar

İlin metalik olmayan yatakları arasında en geniş rezerv, Gümüşhacıköy'ün seramik ve refrakter killeridir. Keçiköy sahasında yüzde 18-23 alümina içeren 7.806.400 ton görünür ve 15.612.800 ton muhtemel rezerv, Çat Mahallesi'nde yüzde 17-30 alümina içeren 29.250.000 ton muhtemel ve mümkün rezerv, Akpınar'da 144.000 ton refrakter kil bulunur; üç sahanın toplamı 52.813.200 tona ulaşır. Taşova'daki Sepetlioba sahasında ağartma toprağı niteliğinde 200.000 ton mümkün bentonit rezervi saptanmıştır. Manganez ise Gümüşhacıköy'ün Bicolar sahasında yüzde 25,70 tenörle 40.000 ton, Merkez ilçenin Yağcıabdal sahasında yüzde 38,62 tenörle 80-100 bin ton kadar cevher potansiyeli olarak kayda geçmiştir. Merkez ilçenin Avşar zuhurunda damar şeklinde antimuan görülür.

Asbest, ilin yer altı kaynakları arasında ayrıca anılması gereken bir maddedir. Merkez ilçedeki Karaibrahimköy sahasında yüzde 2,4-4,1 lif oranıyla 329.000 ton görünür, Tuzla Sırtı sahasında 741.700 ton muhtemel rezerv; Şeyhzadi çevresindeki Abbastekne ve Arapkuzu sahalarında yüzde 1-2,8 lif oranıyla toplam 1.487.000 ton muhtemel rezerv belirlenmiştir. Asbest, kanserojen etkisi nedeniyle günümüzde kullanımı sınırlandırılmış bir mineraldir ve bu sahalar bu yüzden ekonomik bir kaynaktan çok jeolojik envanter bilgisi olarak önem taşır. Yapı taşı, kireçtaşı ve mermer ise il genelinde yaygındır; Amasya Formasyonu'nun renkli kireçtaşlarının yer yer dekoratif taş olarak ilgi gördüğü söylenir, ancak bunun ne ölçüde ticari işletmeye dönüştüğüne dair derli toplu bir kayıt yoktur.

Jeotermal Sular ve Kaplıcalar

Amasya'nın sıcak suları, ilin güneyinden geçen Kırıkkale-Erbaa Fayı ve kuzeyde Taşova yakınından geçen Kuzey Anadolu Fayı gibi aktif fay sistemleriyle ilişkilidir. Terziköy, Gözlek ve Hamamözü jeotermal alanlarında doğal çıkışların sıcaklığı 37 ile 40 derece, debisi saniyede 2 ile 10 litre arasındadır. Bu alanlarda açılan kuyularda sıcaklığı 35,5 ile 42,5 derece, debisi saniyede 11,5 ile 125 litre arasında değişen akışkanlar elde edilmiştir. Sıcak su kaplıca tesislerinde banyo ve içme amacıyla, ayrıca sera ısıtmasında kullanılmaktadır.

Terziköy Kaplıcası, Merkez ilçeye bağlı Çivi köyü sınırları içindedir. Maden Tetkik ve Arama'nın 1999'da tamamladığı jeoloji-hidrojeoloji etüdü yaklaşık 144 kilometrekarelik alanı kapsar. Etüde göre sahadaki en eski birim Paleozoyik yaşlı metamorfik şistlerdir; bunun üzerine Üst Jura-Alt Kretase yaşlı kireçtaşları ve daha genç birimler gelir, sıcak suların yüzeye çıkışını da kuzeydoğu-güneybatı uzanımlı fay sistemleri denetler. Tesisin sıcak su gereksinimi 37 derecelik ve saniyede yaklaşık 10 litre debili kaplıca kaynağı ile 36,5 derecelik, saniyede 4 litre debili Terziköy-1 sondajından sağlanır; bölgede toplam debisi saniyede 6 litre ve sıcaklığı 31-32 derece arasında değişen başka kaynaklar da vardır. Sular uluslararası hidrojeologlar birliği sınıflamasına göre mineralce fakir sıcak sular grubundadır; bikarbonatlı, kalsiyumlu ve sodyumlu bir terkibe, litrede yaklaşık 0,7 gram toplam mineralizasyona ve 6,67 pH değerine sahiptir. Etüt, debiyi artırmak için fay kontrollü, 450 metre dolayında bir sondaj yeri önermiştir.

Terziköy'ün geçmişi hakkında kesin bir kayıt yoktur. Yanı başında yapılan otelin temel kazısında Roma dönemine ait su boruları ve İ.S. dördüncü yüzyıla tarihlenen bakır sikkeler bulunmuş, bu bulgular çevrede geniş bir Roma yerleşmesine işaret ettiği biçiminde yorumlanmıştır. Ana kaynağın bulunduğu yerde Osmanlı'dan kalma, dört metreye dört metre ölçülerinde bir havuzla basit soyunma odalarını barındıran ahşap bir yapı bulunduğu da anlatılır. Kimi derlemelerde kaplıca Göynücek sınırları içinde gösterilir; resmî kayıtlar ve MTA çalışmaları ise Merkez ilçeye bağlı Çivi köyünü verir. Aynı derlemelerde il merkezinin güneyinde, Göynücek yolu üzerinde Çekerek kıyısındaki bataklık bir alanda yer alan, bol kükürtlü Gözlek Kaplıcası ile Misak ve Çivi köyleri arasındaki bir diğer hamam kaplıcası da sayılır. Çırçır Kaynak Suyu, Karakaya mevkiindeki içmeli bir kaynaktır.

Hamamözü'ndeki kaplıca, Selçuklu beylerinden Arkut Bey'e atfen Arkut Bey Kaplıcası ya da Arkıtbey Hamamı olarak da anılır. Denizden 640 metre yükseklikteki kaplıca, Amasya il merkezine yaklaşık 90 kilometre uzaklıktadır. Tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte antik çağlardan beri kullanıldığı ve yapılan kazılarda İ.S. birinci yüzyılın ortalarından itibaren işletildiğine dair bulgulara rastlandığı belirtilir. Yeryüzüne bir sızıntı olarak çıkan su, Arkut Bey zamanında kadınlara ve erkeklere ayrı iki kubbeli bir hamama dönüştürülmüş, sonra Osmanlı döneminde de işletilmiştir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Kafkasya'dan gelen göçmenler buraya yerleşmiş ve kaplıcanın yönetimini üstlenmiştir. Hamamözü'nün bugünkü yerleşmesi de 1887'de Çerkes muhacirlerin yakındaki Gümüş köyünden iki eşrafın çiftliğini satın almasıyla kurulmuştur. Üç kaynaktan çıkan su 38 derecelik, sodyum bikarbonatlı, 7,4 pH değerinde ve 6 eman radyoaktivitelidir; hem içme hem banyo için kullanılır. Modern termal tesisler ise 2000'li yıllarda hizmete girmiştir. Terziköy ile Hamamözü sularının benzer kimyasal yapıda olduğu, romatizmal hastalıklar ve sindirim şikâyetlerinde tamamlayıcı tedavi amacıyla kullanıldığı, bu faydaların ise çoğunlukla geleneksel ve derleme bilgi olarak aktarıldığı unutulmamalıdır.

Yer Altı Kaynaklarının Bugünkü Önemi

Amasya'nın bugünkü ekonomisinde madencilik, tarım ve gıda sanayisinin gerisinde kalır. Gümüşhacıköy'ün gümüşlü kurşun galerileri kapalı, bakır sahaları işletilmeyen zuhurlar durumundadır; Çeltek havzasındaki kömür ocakları ise ilin sürekli çalışan başlıca madenleridir. Jeotermal sular, doğal çıkışların ötesinde sondaj kuyularıyla geliştirilebilecek bir potansiyel taşımakta, MTA envanterleri de bu potansiyeli ilk elden belirlemektedir. Envanter çalışmaları, eski cüruf yığınlarındaki gümüş ve kurşun ile henüz işletilmeyen bitümlü şeyl ve manganez zuhurlarını ilin kullanılabilir potansiyeli arasında gösterir. Madenciliğin bu alanlarda genişlemesi, ovadaki tarım arazilerinin ve su kaynaklarının korunmasıyla birlikte düşünülmek zorundadır; Suluova ve Merzifon çevresinde linyit ocakları ile şeker pancarı tarlaları aynı coğrafyayı paylaşır.

Kronoloji

İ.Ö. 3. binyıl: Gümüş yöresinde Karlık Tepe, Kale Tepe ve Çadır Düzü mevkilerinde madencilik izleri başlar.

1075: Danişmend Melik Ahmed Gazi Amasya'yı ve ardından Gümüş'ü alır.

1248: Yerel kayıtlara göre Gümüş'te Selçuklu darphanesi açılır.

1263: IV. Kılıçarslan Gümüş Darphanesi'nde sikke bastırır.

1332: İbn Battûta kasabayı Medinetü Gümüş olarak kaydeder.

1403-1404: Kutlu Beyzade Halil Bey Gümüş maden emini olarak atanır.

1520 ve 1576: Gümüş'ün mahalle sayısı 16'dan 19'a, nüfusu 3.589'dan 6.602'ye çıkar.

1660-1661: Köprülü Mehmed Paşa Hacıköy'de cami, hamam ve bedesten vakfeder.

1775: Maden-i Hümayun Emaneti'ni düzenleyen ferman yayımlanır.

1797-1800: Maden yeniden aranır ve açılır; Gümüşhane'den usta getirilir.

1806-1809: Gümüş içerikli altın ve kurşun üretimi 15.965 dirhemden 41.260 dirheme çıkar.

1819: Fırınlarda 37.145 dirhem gümüş elde edilir; Merzifon kazaları maden idaresine bağlanır.

1883: Yerleşme Gümüşhacıköy adıyla anılmaya başlar.

1930'lar: Eski Çeltek ocağı açılır.

1955: Yeni Çeltek Kömür İşletmesi kurulur.

1990: 7 Şubat'ta Yeni Çeltek'te grizu patlaması, 68 işçi ölür.

1999: MTA'nın Terziköy Kaplıcası jeoloji-hidrojeoloji etüdü yayımlanır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Abdizade Hüseyin Hüsamettin. Amasya Tarihi, C. 1 (1329-1330 / 1911-1912).

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar