Amasya'da zaman, bugün köprü başındaki saat kulesine bakılarak okunur. Oysa bu kule, şehrin vakti ölçmek için kurduğu düzenlerin son halkasıdır. Ondan önce günü gölgenin boyu, güneşin batışı, minareden okunan ezan ve cami avlusundaki muvakkithanenin alet ve saatleri düzenlemişti. Köprü başındaki kulenin yapısı ve onu yaptıran Ziya Paşa'nın Amasya yılları ayrı bir yazıda ayrıntılı anlatılmıştır. Burada konu, kulenin içine doğduğu zaman anlayışıdır: Amasya'da vakit nasıl hesaplanırdı, bu hesabı kim yapardı, mekanik saat şehre nasıl girdi ve eski düzen ne zaman, nasıl sona erdi.

Gölgeyle Ölçülen Gün

Vakit ölçmenin en eski yolu güneşe bakmaktı ve Amasya bu yolun izini bugün de taşır. Amasya Müzesi'nde Hellenistik ve Roma dönemlerine ait bir güneş saati sergilenir. Mermer ya da kireçtaşı bir bloğun çeyrek küre biçiminde oyulmasıyla yapılan bu tür saatlerde, bir çubuğun (gnomon) gölgesi oyuk yüzeye çizilmiş çizgiler üzerinde ilerler; müzedeki örnek için aktarılan tarife göre yüzeyde üç yatay ve on bir dikey çizgi bulunur. Gölge sabah ve akşam uzun, öğle vaktinde kısadır ve çizgiler, saatin kullanılacağı yerin enlemine göre çizilirdi. Bu tür saatler yalnız evlere değil caddelere, hamamlara ve tapınaklara da dikilirdi. Amaseia'da zamanın böyle kamusal yerlerde okunduğunu söylemek için elde bu müze parçasından başka belge yoktur; saatin Amasya'da hangi yapıdan geldiği de kaynaklarda belirtilmez.

Eski dünyada gündüz ile gece ayrı ayrı on iki bölüme ayrılırdı. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Saat maddesine göre Mezopotamya'da ve Eski Mısır'da gündüz ile gece mevsimlere bakılmaksızın birbirinden bağımsız olarak on iki eşit saate bölünüyordu; Herodotos Grekler'in güneş saatini ve günün on ikiye bölünmesini Babil'den öğrendiğini söyler. Günün yirmi dört eşit saate bölünmesi ise Helenistik dönemde (M.Ö. 330-30) başladı. Aynı madde, bundan sonra iki ayrı uygulamanın ortaya çıktığını anlatır: günü öğle vaktinde ya da gece yarısında başlatan zevâlî (alafranga) düzen ile akşam güneş batarken başlatan gurûbî (ezânî, alaturka) düzen. Amasya'nın uzun tarihinde yaşadığı zaman anlayışı, Selçuklu ve Osmanlı döneminde bunlardan ikincisiydi.

Ezanî Saat

Gurûbî düzende gün, güneşin üst kenarının ufuk çizgisine değdiği anda başlar, o an saat on iki sayılırdı. Hicrî takvimde ayın hilâlle, yani güneş batarken başlaması bu sayımın dayanağıdır: yeni ayla birlikte yeni bir gün başlar ve batışla gelen gece geçmiş güne değil, yeni güne aittir. TDV maddesi bunun gündelik hayattaki bir sonucunu da hatırlatır. Cuma geceleri miladî takvimde perşembe gecesine, kandil ve bayram geceleri bir gün önceki geceye rastlar.

Bu düzenin pratik sonucu, saatlerin her gün yeniden ayarlanmasıydı. Güneş akşam altıda batıyorsa gece yarısı ile öğle birer defa saat altıyı gösterirdi. Batış saati mevsimle kaydığı için öğle ve gece yarısı da her gün başka bir saat değerine denk gelirdi; mekanik saatler bu yüzden her gün yeniden ayarlanırdı. Namaz vakitleri de güneşin konumuna bağlı olduğu için günlük hayatın ritmi zaten buna göre kuruluydu ve gündelik işler, çarşının açılıp kapanması, ezan sesine dayanırdı. Şehrin dört bir yanından duyulan ezan hem ibadet çağrısı hem de saat işaretiydi.

Muvakkitler ve Muvakkithaneler

Vakitleri hesaplayıp müezzinlere bildiren görevliye muvakkit, çalıştığı yere muvakkithane denirdi. Muvakkithane, büyük camilerin bahçesinde ya da bitişiğinde yükselen, bir iki odadan ibaret küçük bir yapıydı. Yaygın tanıma göre yola bakan cepheleri, geçenlerin saati rahat görebilmesi için geniş pencerelerle açılır, içinde saat için kalın, üzeri mermer bir kaide bulunurdu. Muvakkitlik daha Emevîler döneminde, namaz vakitlerini güneşe göre hassas biçimde belirleme ve kıble yönünü doğru tayin etme ihtiyacından doğmuştu; ilk muvakkithanenin Şam'daki Emevî Camii'nde kurulduğu söylenir. Kurum haline gelmesi on üçüncü yüzyılın sonlarında Kahire'de oldu ve on dördüncü yüzyılda Suriye'de yayıldı.

Osmanlı'da ilk muvakkithanenin ne zaman kurulduğu kesin bilinmez. İstanbul'un fethinden önce bazı şehirlerde muvakkit kayıtlarına rastlanır, ama bu şehirlerde müstakil bir muvakkithane bulunup bulunmadığı belli değildir. İstanbul'da ilk muvakkithane olarak Fâtih Camii'nin avlusundaki yapı kabul edilir; bir kayıt bunu 1470'e tarihler, bir muhasebe defteri ise 1489'da burada günlüğü on beş akçe olan Mûsâ adlı bir muvakkitin çalıştığını gösterir. Muvakkithane kurulan şehirler arasında Bursa, Konya, Kütahya, Tokat, Trabzon, Edirne, Safranbolu ve Amasya sayılır.

Muvakkitlik vakfın hizmetlerinden biriydi. Muvakkithanenin idaresi bağlı bulunduğu vakfın mütevellisine aittir, muvakkit imam, hatip ve müezzin gibi vakıf görevlileri arasında yer alır ve maaşını vakıftan alırdı. Aranan nitelikler vakfiyede yazılıydı: muvakkit gökbilimine ve ilm-i mîkâta (güneş, ay ve yıldızlarla zamanın, özellikle namaz vakitlerinin belirlenmesi bilgisine) vâkıf olacak, ezan vakitlerini müezzinlere bildirecek, yıldız ve güneş yüksekliğini ölçmeyi bilip muvakkithane saatlerinin doğruluğunu denetleyecek, cuma ve bayram namazlarında müezzinlerle birlikte mahfilde hazır bulunacaktı. Yeni muvakkit atamalarında adayları İstanbul'da müneccimbaşı sınar, başarılı olanlar Dîvân-ı Hümâyun'un ilgili kalemine kaydedilirdi.

Muvakkithanede rubu tahtası, usturlap, sekstant, kum saati, güneş saati ve mekanik saatler bulunur, duvarlarda zamanla ilgili hat levhaları asılı dururdu. Muvakkitler yıllık takvimi ve Ramazan için imsakiyeyi hazırlar, isteyenlere basit astronomi dersi verir, bazen saat tamir eder ve alet yapardı. Soğuklar, cemreler, fırtınalar da buralarda izlenirdi; kimi muvakkithane küçük bir rasathane gibi çalışırdı. Mekanik saat yaygınlaştıkça iş ağırlık kazandı: muvakkit artık vakti yalnız hesaplayan değil, saatleri güneşe göre ayarlayan ve bozulan saati onaran kişiydi. Konya Muvakkithanesi'ne ilişkin bir anlatı bu işleyişi iyi gösterir. Halk oradaki sarkaçlı büyük saatlere bakıp vakti öğrenir, ibadetini ve işini ona göre düzenlerdi.

Beyazıt Külliyesi'ndeki Muvakkithane

Amasya'da bu geleneğin ayakta kalan tek yapısı, Yeşilırmak kıyısındaki II. Bayezid Külliyesi'nin kuzeybatısında, caminin ve medresenin yakınında yer alan küçük binadır. Cami 1486'da Şehzade Ahmed tarafından, babası II. Bayezid'in emriyle tamamlanmıştı; muvakkithane ondan üç buçuk asır sonra, külliyenin vakfına eklenen yapılardan biri olarak yapıldı. Kapısının üzerindeki beş beyitlik manzum kitabeye göre binayı Kaptancızâde Hacı Hüseyin Zeki Efendi yaptırmıştır. Kitabedeki beyitlerden biri şöyledir: "Amasya şehri içre Camii'nde Bayezid Han'ın / Ne dilcu yaptı işte bir muvakkit-hane-i vâlâ". Son beyit tarih düşürür ve yapıyı hicrî 1256 yılına, yani 1840'a bağlar.

Tarih konusunda kaynaklar aynı fikirde değildir. Kitabedeki 1256'yı TDV İslâm Ansiklopedisi esas alır, Füsun Aytekin de aynı tarihi verir. Binanın öteki kitabesinde ise 1255 (1839-40) yazılıdır. A. Hüsamettin Yaşar'ın Amasya Tarihi 1258 (1842) verir ve bu tarih Gabriel ile Aslanapa'ya da geçmiştir; bir turizm ansiklopedisi maddesi de yapıyı 1842'ye bağlar. Aytekin, kitabede ve kaynaklarda geçen 1256'ya karşılık Yaşar'ın 1258'ini ayrı bir tarih olarak kaydeder. Hacı Hüseyin Zeki Efendi'nin muvakkithane ile birlikte bir kütüphane ve bir şadırvan yaptırdığı, mülkünü de vakfettiği biliniyor. Bir tanıtım kaynağı külliyenin 1496 tarihli vakfiyesinde de muvakkithaneden söz edildiğini yazar. Vakfiyedeki yapıları sayan döküm ise cami, imaret, medrese, yemekhane gibi birimleri sayar ve muvakkithaneyi anmaz. Hangisinin doğru olduğu burada çözülemiyor; her hâlde bugünkü bina 1496'dan değil on dokuzuncu yüzyıldan kalmadır. Amasya'da on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda bir muvakkitin görev yapıp yapmadığı elimizdeki kaynaklardan anlaşılamaz.

Yapı, kareye yakın dikdörtgen planlı, tek odalıdır. Girişte üç basamakla çıkılan, iki ahşap sütuna oturan büyük bir Bursa kemeri vardır; kırma çatı her cephede üçgen bir alınlıkla sonlanır. Alt kısım moloz taş, duvarlar saçak altına kadar tuğladır; bugün dış yüzey tamamen sıvalıdır. Semavi Eyice yapıyı Tanzimat üslubunda sayar, Günsel Renda Ampir üslupta değerlendirir. Renda sütunlu ve alınlıklı cephenin II. Mahmud döneminde kamu yapılarında sevildiğini, buna karşılık Bursa kemeri ile kırma çatının geleneksel öğeler olduğunu belirterek yapıyı geç dönem Türk mimarisinin önemli örneklerinden sayar. Güney ve kuzey duvarlarında ikişer, doğu duvarında bir olmak üzere toplam beş büyük pencere dışa doğru genişler. Giriş kapısının karşısındaki batı duvarında, barok süslemeli bir niş ile iki yanında küçük dolaplar vardır. Aytekin'e göre bu dolaplarda yapı kütüphane olarak kullanıldığında kitaplar, muvakkithane olduğu sürede ise zaman ölçen aletler saklanmıştır.

Ahşap tavan eteğini dolaşan yaklaşık otuz santim genişliğindeki resim şeridi, muvakkithaneyi Anadolu'da özel kılan unsurdur. Bu şeritte ağaçlar arasına yerleştirilmiş evler, camiler, türbeler, otağlar, köprüler, kaleler, çardaklar ve kır manzaraları görülür. Araştırmacılara göre doğu duvarındaki büyük cami Gümüşlü Cami'ni, kale ise karşı sırtlardaki Amasya Kalesi'ni andırır; batı duvarındaki şeritte ise bir ırmak, iki gözlü bir köprü ve bir top arabası resmedilmiştir. Güney duvarındaki büyük cami II. Bayezid Külliyesi'nin kendisidir. Resimde muvakkithane ile şadırvanın bulunmaması, Aytekin'e göre binanın o sırada henüz yapılmakta olduğuna işaret edebilir. Pencere üstlerindeki madalyonlarda dört halifenin, Hasan ile Hüseyin'in adları yazılıdır. Aytekin, Anadolu muvakkithaneleri içinde geç dönem duvar resimlerini bugüne taşıyan tek örneğin bu yapı olduğunu belirtir. Resimlerin ustası bilinmez. Rüçhan Arık, ressamın Mehmet Emin Kutsal olduğunu yazmışsa da Renda bu kişinin yalnızca bazı boyaları onardığını söyler. Aynı külliyenin şadırvanındaki resimler ise 2006 onarımında bulunan bir kayda göre hicrî 1289'da (Ekim 1872) yapılmıştır ve Zileli Emin'in üslubuyla yakınlık gösterir. Resimler 1960'larda ve 2016-2019 arasındaki onarımlarda elden geçmiş; 2022-2023 incelemelerinde bu müdahalelerin özgünlüğü bozduğu kaydedilmiştir.

Aytekin kullanım sırasını muvakkithane, kütüphane ve mescit olarak verir; bir başka yerde ise binanın önce kütüphane iken sonradan muvakkithane yapıldığını yazar. Bugün caminin görevli odası olarak kullanılır.

Meşe Kozalağı Biçimli Güneş Saati

Muvakkithanenin önünde bir zamanlar mermerden bir güneş saati dururdu. Amasya Müze Müdürü Celal Özdemir'in anlatımına göre bu eser, üç kaideli, konik gövdeli ve çam (meşe) kozalağını andıran biçimiyle şekil açısından dünyada tek örnektir. Müdürün aktardığı kadarıyla saat önce külliye bahçesinde, muvakkithanenin önünde bulunuyor, 1936'da yaşanan bir depremden sonra Orduevi bahçesine götürülüyor ve 2006'da müze bahçesine nakledilmiştir. Bu tarihleri ve nakil zincirini müzenin beyanı olarak okumak gerekir; belgesini görmedik.

Çalışma biçimi bir güneş saatinin klasik düzenindedir. Konik gövdenin üst kısmına bir metal çubuk yerleştirilmiştir ve zaman bu çubuğun gölgesinin hareketine bakılarak okunur. Gövdenin yalnızca yarısı işlenmiştir. İşlenen yarıda, on bir saatlik zaman dilimini gösteren kabartmalar yer alır ve bunların beşinde yarım saati belirten uzun oyuklar açılmıştır. Öteki yarı boştur, çünkü bu yarı günün güneşsiz bölümlerine, akşama ve geceye denk gelir. Saatin ne zaman yapıldığı, kimin elinden çıktığı müze anlatımında belirtilmez.

Mekanik Saatin Gelişi

Mekanik saat Avrupa'da 1300 dolaylarında su saatlerinden esinlenerek ve kule saati olarak geliştirilmişti. İslâm dünyasında bu saatlerle ilgilenen ilk bilinen isim, 1577'de İstanbul Rasathânesi'ni kuran Takıyyüddin er-Râsıd'dır; Galata'daki yabancı saatçilerden öğrendiği saatçiliği bir kitaba da dökmüştür. On sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren İstanbul'un büyük camilerinin muvakkithanelerine büyük sarkaçlı saatler konmaya başladı; ancak bu saatlerin güneş yüksekliğinden vakit bulan geleneksel aletlerin yerini tutmadığı anlaşıldı ve vakti rubu tahtasıyla belirleyip saati ona göre ayarlamak yine gerekti.

Saat kulesinin Osmanlı'da geç gelmesi, tarihçilerin üzerinde durduğu bir konudur. Avrupa'da kulelerin on beşinci yüzyıl başında yaygınlaştığı bilinir. TDV maddesi, Osmanlı'da ancak II. Abdülhamid döneminde (1876-1909) gündeme gelen kule yapımındaki gecikmeyi, zaman kavramının namaz vakitlerine sıkı sıkıya bağlı olmasına ve bu kavramın başlangıçta mekanik saatle bağdaştırılamamasına bağlar. Başka yorumlar da vardır: Abdülhak Adnan Adıvar müezzin, muvakkit ve kayyımların önemlerini yitirmesi korkusuna dikkat çeker, Bernard Lewis saatin de matbaa gibi toplumsal dokuda çatlak yaratabileceğinden çekinildiğini savunur, Şule Gürbüz ise mekanik saatlerin bazen doğru vakti göstermemesinin kulelerin yaygınlaşmasını geciktirdiğini söyler. Anadolu'nun ilk saat kulesi olarak Safranbolu'da 1797'de dikilen kule gösterilir. Abdülhamid'in tahta çıkışının 25. ve 30. yıl dönümlerinde yayımlanan fermanlar kule yapımında bir eşik sayılır; aynı kaynak, Abdülhamid'den önce Ziya Paşa'nın Adana ve Amasya mutasarrıflığı sırasında birçok kule yaptırdığını kaydeder.

Bu çerçevede Amasya'nın 1865 tarihli kulesi, genel tabloya göre erken sayılır. Kulenin kendisi, Hükümet Köprüsü'nün başındaki yeri, yangın ve yıkım hikâyesi ayrı yazıda anlatılmıştır; burada yalnızca şu söylenebilir: kule, muvakkithanede güneşe bakarak vakit tutan geleneğin yanına, aynı vakti bütün şehre kadran üzerinde gösteren bir araç ekledi. Çanının sesinin şehrin gündelik hayatına yerleştiği anlatılır. Bu anlatının belgesi yoktur; ancak TDV maddesi, elliyi aşkın Osmanlı kulesinin tamamının ağırlık sistemiyle çalıştığını ve çalar tertibatlı olduğunu yazar. Muvakkithanelerin önemini yitirmesi de mekanik saatin ve kulelerin yaygınlaşmasıyla bağlantılı görülür; yine de İstanbul'da insanlar saatlerini ayarlamak için uzun süre muvakkithane saatlerinin doğruluğuna güvenip oralara uğramayı sürdürdü.

Amasya Çevresinde Öteki Kuleler

Amasya il sınırları içinde Ziya Paşa dönemine ve sonrasına ait birkaç kule daha vardır. Merzifon'daki kule, Çelebi Mehmed Medresesi'nin giriş kapısının üzerindedir. Kaynaklar yapım tarihini 1865 ya da 1866 olarak verir ve Ziya Paşa'nın adını anar; kimi kaynaklar yapıyı "yenilenmiş" diye tanımlar. Tuğla silindirik gövdesi üç çemberle hareketlendirilmiş, köşeleri prizma biçimli, her yüzünde yuvarlak kadranlı bir saat vardır. Kulenin minareyi andırdığı belirtilir ve çan sesinin iyi duyulması için her yöne yuvarlak kemerli birer pencere açıldığı yazılır. Ağırlık sistemiyle çalışan saatin bugün de zamanı gösterdiği kaydedilir. Merzifon'daki Amerikan Koleji'nin kulesi ise listelerde 1919 tarihiyle geçer ve yükseldiği okul binasıyla bütünleşir.

Gümüşhacıköy kulesinin hikâyesi, Amasya merkezindekine benzer biçimde yıkımlarla örülüdür. İlk kule 1900'de dikilmiş, 1943'teki depremde yıkılmış, yerine 1948'de ahşap bir kule yapılmış, bu da 1971'de yol çalışmaları sırasında yıkılmış; yeniden yapılan kule de yıkılmış ve bugünkü kule 2009'da dikilmiştir. TDV maddesi, bugün çoğu Orta ve Kuzey Anadolu'da bulunan elliyi aşkın Osmanlı saat kulesinin genellikle hayır sever vatandaşların katkısıyla ve yerel yöneticiler eliyle yaptırıldığını yazar. Amasya merkezde ise Bedesten'in doğusunda kesme taştan yapılmış ikinci bir kule bulunur; bu yapı ayrı yazıda ele alınmıştır.

Eski Düzenin Sonu

Alaturka ile alafranga saat uzun süre iç içe yaşadı. Osmanlı toprağında Batı ile ticarî, askerî ve siyasî ilişkiler yoğunlaştıkça zevâlî saat önce devlet yönetimine, ardından toplum hayatına girdi. Dahiliye Nezâreti'nin Nisan 1912 tarihli tamimi iki sistemin yan yana kullanılmasının doğurduğu sorunları sıraladı ve orduda ile bütün vilâyetlerdeki resmî dairelerde alafranga saatin kullanılmasını zorunlu kıldı. Cumhuriyet'in ilanından sonra 26 Aralık 1925 tarihli ve 697 sayılı kanunla gün gece yarısından başlayıp 0.00'dan 24.00'e kadar sayılır oldu ve ölçü olarak İzmit civarından geçen, Greenwich'e göre 30. derece boylamı esas alındı. Bu kanunla alaturka saat bırakıldı; kanun metni 1926'nın başında yürürlüğe girdi. O tarihten sonra batışa göre her gün yeniden kurulan saat dönemi kapandı.

Muvakkithanelerin resmî olarak kapanması daha geç oldu. Son müneccimbaşı Hüseyin Hilmi Efendi 1924'te ölünce müneccimbaşılık kaldırıldı; yerine aynı yıl Başmuvakkitlik adıyla yeni bir kurum kuruldu ve Ahmet Ziya (Akbulut) başına getirildi. Başmuvakkitliğe devredilen muvakkithaneler 20 Eylül 1952'de kapatıldı. Amasya'da ise gerçek sonuç bundan önce görülmüştü. Köprü başındaki kule, Şubat 1940'ta yıkıldığında alafranga saat on dört yıldır tek ölçüydü. Muvakkithane kütüphane ve mescit olarak kullanılmış, önündeki güneş saati ise müze anlatımına göre külliye bahçesinden Orduevi'ne, oradan müzeye taşınmıştı. Bugün Amasya'da zaman zevâlî saatle okunur; ezan şehre vakit bildirmeyi sürdürür.

Kronoloji

M.Ö. 330-30: Helenistik dönemde gün, yirmi dört eşit saate bölünmeye başlar.

1470: İstanbul'daki ilk muvakkithane olarak Fâtih Camii Muvakkithanesi'nin yapıldığı kaydedilir.

1486: II. Bayezid Camii ve Külliyesi Amasya'da tamamlanır.

1496: Külliyenin vakfiyesi yazılır.

1577: Takıyyüddin İstanbul Rasathânesi'ni kurar.

1797: Anadolu'nun ilk saat kulesi Safranbolu'da dikilir.

1840: Kitabeye göre (hicrî 1256) Hacı Hüseyin Zeki Efendi, II. Bayezid Külliyesi'nde muvakkithane ve kütüphane yaptırır; başka kaynaklar 1842'yi verir.

1865: Mutasarrıf Ziya Paşa'nın Amasya'da yaptırdığı saat kulesi.

1866: Merzifon Saat Kulesi (kaynaklarda 1865 de geçer).

1872: II. Bayezid Külliyesi şadırvanındaki resimlerin tarihi (hicrî 1289).

1900: Gümüşhacıköy'deki ilk saat kulesi dikilir.

Nisan 1912: Dahiliye Nezâreti'nin tamimiyle resmî dairelerde alafranga saat zorunlu olur.

1919: Merzifon Amerikan Koleji Saat Kulesi'nin kayıtlı tarihi.

26 Aralık 1925: 697 sayılı kanunla zevâlî saat bütün ülkede zorunlu olur.

Şubat 1940: Amasya Saat Kulesi yıktırılır.

20 Eylül 1952: Muvakkithaneler kapatılır.

2002: Amasya Saat Kulesi yeniden yapılır.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar