Amasya'nın yüksek kesimleri, vadi tabanındaki tarihî kentin gölgesinde kalmış gibi görünür; oysa il topraklarının önemli bir bölümü, yazın hayvanların çıkarıldığı, köylerin birbiriyle buluştuğu yaylalardan oluşur. Yaylaların en alçağı 1.200 metre dolayındadır, en yüksekleri ise ortalama 1.850 metreyi bulur. İl, Karadeniz Bölgesi ile İç Anadolu'nun kesiştiği kuşakta yer aldığı için bu yüksekliklerde iki ayrı iklimin bitki örtüsü bir arada görülür. Yaylalar yalnızca bir otlak düzeni olarak da kalmamıştır; Akdağ'ın tereyağı ve peyniri yüz yıl önce bütün Pontus ülkesinde anılırdı, Kabaoğuz köylerinin adı bir Oğuz boyunun iskân tarihini taşır, İnegöl Dağı'nın eteklerinde ise Selçuklu çağından beri işletilen gümüş madenleri bulunur.
İki İklimin Kesiştiği Yer
Amasya yaylaları, Karadeniz ikliminden İç Anadolu ikliminin etkisine geçilen bir bölgede bulunur. Bu geçiş bitki dünyasına doğrudan yansır. Karadeniz'in nemli ortamlarında yetişen türlerle İç Anadolu'nun kuraklığa dayanıklı bitkileri aynı yaylanın farklı yamaçlarında yan yana yaşar. Botanikçiler bu durumu, Avrupa-Sibirya flora bölgesinin Öksin kesimi ile İran-Turan flora bölgesinin birbirine değdiği bir geçiş kuşağı olarak tanımlar; ilin dağlarında yapılan flora araştırmalarında her iki bölgenin elemanları neredeyse eşit oranlarda çıkar. Çayırlar ilkbaharda çiçeğe durduğunda bu çeşitlilik en görünür hâlini alır; flora gözlemi ve doğa yürüyüşü için yaylaların en çok ilkbahar ve yaz aylarında tercih edilmesinin nedeni de budur.
İlin yaylaları farklı dağların sırtlarına dağılmıştır ve çoğu adını bulunduğu dağdan alır. Resmî kayıtlarda sekiz yayla öbeği sayılır. Tavşan Dağı'nın batısında Kabaoğuz Yaylaları (ortalama 1.400 metre), aynı dağın düzlüklerinde Tavşandağı Yaylaları (1.500 metre), Akdağ tepelerinde Akdağ Yaylaları (1.850 metre), Karaömer Dağı'nın doğusunda Sarıçiçek Yaylaları (1.650 metre), Sakarat Dağı'nda Boğalı Yaylaları (1.850 metre), Eğerli Dağı'nın Amasya sınırları içinde kalan yüksek düzlüklerinde Çatalçam Yaylaları (1.400 metre) ve İnegöl Dağı üzerinde İnegöl Yaylaları (1.600 metre) bunlar arasındadır. Sekizincisi olan Destek Yaylaları, Canik Dağları üzerinde Destek Çayı'nın kuzeyindeki yüksek düzlüklerde (1.200 metre dolayında) yer alır ve adını bir dağdan almayan, çaydan alan tek yayladır. Çayın eteklerinde bulunan bu yayla, çayın yukarı kısımlarında daha geniş bir alan kaplar. Ziyaret yaylası da yörenin anılan yayla alanları arasındadır.
Eski Kayıtlarda Amasya Yaylaları
Yaylaların ilin ekonomisindeki yeri, yirminci yüzyılın başında Amasya sancağını kaza kaza anlatan Hüseyin Hüsameddin Yasar'ın satırlarında açıkça görülür. Hüsameddin, Akdağ'ı anlatırken önce yaylasının bolluğunu, kışlağının elverişliliğini, suyunun çokluğunu ve havasının sağlığa yararını sayar; ardından Amasya livasının koyun sürülerinin çoğunun yazın orada otladığını, buranın yağının, peynirinin ve yoğurdunun Pontus ülkesinde son derece ün kazandığını ekler. Gümüşhacıköy'ün batısındaki İnegöl Dağları için de benzer bir değerlendirme yapar: dağlar yüksektir, ormanı ünlü, yaylaları makbul, suları boldur ve bu yüzden Hacıköyü ile Osmancık kazalarının zorunlu ihtiyaçlarının önemli bir kısmını karşılar. Merzifon'un kuzeyini kuşatan Taşan Dağı'nın, yani bugünkü Tavşan Dağı'nın doğu yanlarının da orman ve yayla olduğunu kaydeder.
Daha eski dönemlere ait anlatılarda yaylalar çoğu zaman bir güç ve geçim meselesi olarak karşımıza çıkar. Hüsameddin, Moğol istilasının ardından, 1240'lı yıllarda Amasya vilayetine akın akın gelen Tatar beylerinin ve aşiretlerinin yaylaların ve tarlaların en iyilerini ele geçirip asıl sahiplerini kovduğunu yazar. On dördüncü yüzyılda Köprü, Havza ve Merzifon'a hükmeden Emîrdâd oğlu Celâleddîn Taşan Bey'in de Köprü ile Merzifon arasındaki yüksek dağlarda, yaylalarda oturduğunu, bu dağlara onun adıyla "Taşan Dağı" denildiğini anlatır. Yaylalar, Türkmen beylerinin hem otlak hem yurt olarak tuttuğu, el değiştirmesi siyasi sonuç doğuran yerlerdi. Kabaoğuz yaylalarının bugün bu dağın batı yamacında kurulu olması, iki tarih arasında doğrudan bir bağ kurar.
İnegöl Yaylası
İnegöl Yaylası, Gümüşhacıköy ilçesine bağlı Güvemözü Köyü'nün sınırları içinde, İnegöl Dağı'nın üzerinde yer alır. Rakımı 1.600 metre dolayındadır ve il merkezine yaklaşık 130 kilometre uzaklıktadır. Yaylayı asıl kullananlar, hayvancılıkla geçinen Güvemözü köylüleridir; yüksek çayırlar yazın hayvanların otlatıldığı alan olarak işlenir.
İnegöl Dağı'nın Coğrafyası
Dağın coğrafyası yaylanın niteliğini anlamaya yardım eder. Gümüşhacıköy'ün kuzeyinde Canik Dağları'nın bir kolu olan Taşan Dağları, batısında ve güneybatısında ise İnegöl Dağları uzanır; ilçe merkezi bu iki dağ kütlesinin arasında kalan geniş ovanın ortasında kurulmuştur. İlçenin en yüksek tepesi 1.864 metreyle İnegöl Tepesi'dir. İnegöl Dağları'ndan doğan Gümüş Suyu, çevredeki küçük çaylarla birleşerek Yeşilırmak'ın bir kolu olan Tersakan Çayı'na karışır; dağın batısından inen bir başka çay da Hamamözü yönünde Akpınar Suyu adını alır. İlçe yüksek kesimlerinde kışları soğuk ve yağışlıdır; ormanlar genellikle kayın, meşe, karaağaç ve çeşitli çamlardan oluşur. İlçe merkezinde yıllık ortalama sıcaklık 11 derece, temmuzun ortalaması 20,4 derece, ocağın ortalaması 0,5 derecedir; yıllık ortalama yağış 435 milimetre dolayındadır ve yağışın büyük bölümü yaz değil kış aylarında düşer. Çayır, mera ve yaylak alanları ilçe topraklarının yaklaşık yüzde 23'ünü oluşturur; bu da hayvancılığın Gümüşhacıköy ekonomisindeki yerini gösterir. Yaylalar, yazın hayvanların çıkarıldığı bu otlak alanlarının en yüksek ve en serin kesimini oluşturur.
Bitki Örtüsü
İnegöl Dağı, ilin botanik bakımından en iyi incelenmiş dağlarından biridir. Cengiz Yıldırım ile Mahmut Kılınç 2005-2008 yılları arasında dağdan ve çevresinden yaklaşık 1.700 bitki örneği toplamış, bunların teşhisi sonunda 71 familyaya ait 291 cins ve 661 tür ile tür altı taksonun varlığını belirlemiştir. Bu taksonların 103'ü Avrupa-Sibirya, 99'u İran-Turan, 43'ü Akdeniz flora bölgesine aittir; geri kalanlar birden fazla bölgeye yayılmış ya da bölgesi bilinmeyen türlerdir. Avrupa-Sibirya ve İran-Turan elemanlarının birbirine bu kadar yakın oranlarda bulunması, dağın iki iklim arasındaki konumunu sayılarla gösterir. En kalabalık familyalar papatyagiller (87 takson), baklagiller (69), ballıbabagiller (60), turpgiller (41) ve hodangillerdir (34). Dağda saptanan bitkilerin 77'si, yani yaklaşık yüzde 11,6'sı Türkiye'ye özgü endemik türlerdir; yaylalarda yaz başında açan çiçeklerin bir kısmı başka hiçbir ülkede doğal olarak yetişmez.
Aynı araştırmacıların 2006-2009 yılları arasında yürüttüğü orman vejetasyonu çalışması, yaylaları çevreleyen ormanların yapısını da ortaya koyar. Kırk örnek alanda yapılan incelemede dört ayrı orman topluluğu tanımlanmıştır: sarıçamın baskın olduğu bir topluluk, karaçamın baskın olduğu bir topluluk ve doğu kayınının gürgenle ya da başka eşlikçi türlerle oluşturduğu iki kayın topluluğu. Bu dört birliğin dördü de bilim dünyası için ilk kez bu dağda tanımlanmıştır. Yaylanın serinliği, büyük ölçüde yamaçları saran bu çam ve kayın ormanlarına borçludur.
Dağın Eteklerindeki Eski Yerleşmeler
İnegöl Dağı'nın etekleri, yaylaya çıkan köylerin tarihini de taşır. Hüsameddin'e göre dağın doğu ve kuzey eteklerinde kalan Hamamözü nahiyesi eskiden Türk oymaklarından Göçeri ya da Göçerli aşiretiyle meskûndu; buraya bir miktar Çepni Türkü de yerleştirilmişti ve bölgedeki Çetmi ile Göçeri köylerinin adları bu toplulukların adlarından bozularak kalmıştı. Aynı dağın doğu eteğinde, Hacıköyü'nün iki kilometre kadar güneyinde kurulu Gümüş kasabası ise dayandığı dağ ve tepelerdeki gümüş madenlerinden adını almıştır. Hüsameddin bu adın en az 575 (1179-80) yılından beri kayıtlarda geçtiğini, maden eminlerinin 648 (1250-51) yılından beri tarihen bilindiğini belirtir ve madenin 1140 yıllarında keşfedildiğini ileri süren bazı süreli yayınlardaki bilginin yanlış olduğunu not eder. Selçuklu ve erken Osmanlı döneminde kasabada sikke basılmıştır. Dağın ormanları, otlakları ve madenleri, yüzyıllar boyunca eteklerindeki yerleşmelerin geçimini birlikte sağlamıştır.
Çayırlar geniş bir görüş açısı ve serin bir hava sunar. Bu özellikler yaylayı, hayvancılığın yanı sıra kamp, piknik ve doğa yürüyüşü için de elverişli kılar. Yazın vadi tabanındaki sıcağı geride bırakıp yükseğe çıkmak isteyenler için sakin bir seçenektir.
Akdağ Yaylaları
Akdağ Yaylaları, Akdağ'ın tepelerinde ortalama 1.850 metre yükseklikte uzanır ve ilin en yüksek yayla topluluklarından biridir; aynı rakıma yalnızca Boğalı Yaylaları ulaşır. Çam, gürgen ve meşe ağaçlarıyla çevrili alan, yüksekliği sayesinde sıcak yaz günlerinde bile serin kalır. Amasya şehir merkezinden karayoluyla ulaşılabildiği için en çok ziyaret edilen yaylaların başında gelir ve ilgi özellikle yaz aylarında yoğunlaşır.
Akdağ Nahiyesi ve Yaylanın Eski Ünü
Akdağ, Osmanlı idari düzeninde kendi adını taşıyan bir nahiyenin merkezindeydi. Hüsameddin'e göre Amasya kazasının dört nahiyesinden biri olan Akdağ Nahiyesi şehrin doğu taraflarını kaplar, merkezi Akviran Köyü'dür ve doğudan batıya uzanan, eskiden beri Akdağ diye bilinen dağın eteklerinde bulunduğu için bu adı almıştır. Hüsameddin dağın yüksekliğini "bin iki yüz metre kadar" diye verir; bugünkü ölçümler ise yayla düzlüklerini 1.850 metrede, dağın en yüksek kesimlerini 2.000 metrenin üzerinde gösterir. Lâdik kasabası dağın kuzey eteğinde, Amasya'nın Ziyare (Ziyaret) Mahallesi ise Akdağ'dan ayrılıp Yeşilırmak'a doğru inen küçük bir dağın eteğinde kuruludur. Akdağ'ın yağı, peyniri ve yoğurdu yukarıda anılan ünü bu nahiyeden alır.
Yaylanın ürünleri şehrin çarşısına kadar inerdi. Osman Fevzi Olcay, çocukluğunun Amasya'sını anlattığı hatıralarında Madenüzcü Hacı Mustafa Ağa'nın manav dükkânını hatırlarken Ziyere'nin yaylacılarının bu dükkânın daimi müşterilerinden olduğunu, kaymağın, sütün ve yoğurdun en nefisinin buraya geldiğini yazar. Olcay'ın ailesi de aslen Akdağ Nahiyesi'ne bağlı Kızılkışlacık Köyü'ndendi. Akdağ'ın köyleri ayrıca Amasya'nın ilim hayatına da insan yetiştirmiştir. Nahiyedeki Başalan Köyü'nden Halvetî şeyhi Muhyiddîn Mehmed Akdağî çıkmış, köyde bir zaviye yaptırıp vakıflarını düzenlemiştir. Oğullarından Bedreddîn Mahmûd Efendi Anadolu kazaskeri, Hüsâmeddîn Hüseyin Efendi Amasya'da Halvetî şeyhi olmuş; Hüsâmeddîn Hüseyin Efendi'ye 912 (1506-07) yılında Şehzade Ahmed'in arzıyla babasının doğduğu Alakise köyü padişah fermanıyla temlik edilmiş, o da köyü gelirinin yarısı Amasya'daki zaviyesine, yarısı Alakise'de yaptırdığı caminin giderlerine harcanmak üzere vakfetmiştir. Akviran Köyü'nden ise on sekizinci yüzyılın ünlü müderrislerinden Akdağlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi yetişmiştir.
Dağın sarp ve ormanlık yapısı, onu tarih boyunca bir sığınak da yapmıştır. Hüsameddin, Kelekcizâde Hasan Bey'in 1069 (1658-59) yılında Akdağ nahiyesine subaşı olarak atandığını ve nahiyede türeyen eşkıyayı temizlemekle görevlendirildiğini, bu işte gösterdiği başarı üzerine Amasya alaybeyliğine yükseldiğini anlatır. 1216 yılının zilkade ayında (Mart 1802) ise yeniçeri ağalığından vezirliğe yükselmiş Amasyalı Kutoğlu Hüseyin Paşa, hakkında idam fermanı çıkınca Akdağ eteklerine sığınıp tahkim edilmiş, Amasya mütesellimi Hasan Bey ile Trabzon valisi Tayyar Mahmud Paşa'nın kuvvetlerince kuşatılınca savaşmadan teslim olmuş ve başı kesilerek İstanbul'a gönderilmiştir.
Bitki Örtüsü
Akdağ, Türkiye'nin önemli bitki alanlarından biri olarak gösterilir ve son yıllarda birkaç kapsamlı araştırmaya konu olmuştur. 2009-2011 yılları arasında dağın farklı yükseltilerindeki 37 istasyondan toplanan 1.500 karayosunu örneği üzerinde yapılan çalışmada 26 familyaya ait 178 takson belirlenmiş, bunlardan ikisi Türkiye için ilk kayıt olarak bildirilmiştir. Araştırmacılar bu zenginliği bölgenin nemli ve ılıman iklimine, çok sayıdaki mikro yaşam alanına ve farklı ekolojik koşulların bir arada bulunmasına bağlar. Aynı çalışmanın istasyon kayıtları, dağın bitki kuşaklarını da adım adım izlemeye imkân verir. Alçak yamaçlarda kızılçam ile Hartwiss meşesi, orta kesimlerde karaçam, kuzeye bakan nemli yamaçlarda sarıçam ile doğu kayını ve gürgen öne çıkar; 1.050-1.250 metreler dolayında karaçamla birlikte Toros sediri de görülür. 1.750 metre dolayında yüksek dağ çayırları başlar; 2.000 metrenin üzerinde ise ağaç yerini geven ve kirpi otu gibi yastık biçimli dikenli bitkilere bırakır. Akdağ yaylalarının otlakları, bu ormanla çıplak zirve arasındaki çayır kuşağında yer alır.
Kamp, Spor ve Şenlikler
Yaylanın Karakese bölgesinde çadır kurmaya ve piknik yapmaya uygun alanlar bulunur. Günübirlik kullanımın yanında kamp yaparak daha uzun süre kalmak da mümkündür. Engebeli arazi, toprak yollar ve geniş açık düzlükler Akdağ'ı otomobil ve motor sporları için de uygun bir zemine dönüştürmüştür. Off-road ve motokros etkinlikleri kulüpler ve dernekler tarafından zaman zaman burada düzenlenir; amatör ve profesyonel sürücüler bu parkurlardan yararlanır. Akdağ'ın ilin doğa sporlarına en elverişli alanlarından biri sayılmasının nedeni budur.
Yazın dernekler yayla şenlikleri düzenler. Konserlerin ve geleneksel etkinliklerin yer aldığı bu şenlikler çevre köylerin insanlarını yaylada toplar. Bir kaynağa göre Akdağ'daki şenlikler yılda en az iki kez yinelenecek kadar ilgi görmektedir.
Akdağ yaylalarına Suluova tarafından da çıkılır ve bölge en çok Suluova Akdağ Yayla Şenliği ile tanınır. Şenliği Akdağ Derneği düzenler; 2026 ağustosunda on sekizinci kez yapılacağı duyurulmuş, programda Şampiyon Mahmut Demir Minikler Karakucak Türkiye Şampiyonası'nın da yer alacağı bildirilmiştir. Şenlikte halaylar çekilir, yerel oyunlar ve yarışmalar yapılır. Dernek başkanı, şenliği Suluova'daki en büyük sivil toplum organizasyonu ve ilin sayılı şenliklerinden biri olarak niteler.
Yılkı Atları
Akdağ yaylalarının tanınan bir başka yönü yılkı atlarıdır. Karakese ile Seyfe köyleri arasında kalan ve Ovacık ile Domuz Ovacığı denen yaylalarda, binek ve yük hayvanı olarak kullanılmayan atlar yüzyıllardır doğada yaşar; yöre anlatılarında bu yerde bir yılkı evliyası bulunduğu da söylenir. Suluova Akdağlılar Derneği başkanı Yılmaz Keten'e göre at ve katırlar makineleşmeyle birlikte 1990'lardan itibaren doğaya salınmış, yalnızca atlar sürü içgüdüsüyle hayatta kalmayı başarmıştır; katırlar çoğalamadığı için, eşekler ise koşullara uyum sağlayamadığı için ortadan kalkmıştır. Keten 2002 ve 2005 yıllarında yılkıların arasında otuz üç at saydığını, bunların bazılarının boynunda yular, ayağında bukağı bulunduğunu aktarır. Bugün bölgede üç sürü yaşamaktadır.
Atlar yazın uygun yaylalara dağılır, kışın Karakese ve Seyfe arasındaki yaylalarda kalır; kar ve fırtınada Ayoğlu, Taylı yayla, Ovacık, Domuz Ovacığı ve Kocacık çevresindeki ormanlık alanlara sığınırlar. Kar çok olduğunda kayın, meşe, pelit ve çam dallarıyla beslenir, karı eşeleyerek geven, sığırkuyruğu ve kayışkıran gibi otları bulurlar. Atların kış boyunca beslendiği bu ağaç ve otların, botanik araştırmalarının dağın yüksek kesimleri için saydığı türlerle örtüşmesi dikkat çekicidir. Keten, bu atların Anadolu at ırkının korunması bakımından değer taşıdığını ve doğal ortamlarında korunmaları gerektiğini savunur.
Kabaoğuz Yaylaları ve Aphaz
Kabaoğuz Yaylaları, Gümüşhacıköy ilçesinde Tavşan Dağı'nın batı yamacında, ortalama 1.400 metre yükseklikte yer alır. Yaylanın şenliklerin yapıldığı bölümü Aphaz (kimi yazımlarda Abhaz ya da Apaz) adıyla anılır. Yaylayı çevreleyen yamaçlarda, adını bu bölgeden alan Kabaoğuz köyleri bulunur. Köylerin sayısı ve yükseltileri kaynaklara göre değişir. Kabaoğuzluların kendi derneği köylerin toplamını on sekiz olarak verir ve rakımlarının Ulubel mevkiindeki 960 metreden Aphaz çevresindeki yamaçlarda 1.550 metreye kadar çıktığını belirtir; 2025'te yayımlanan bir kırsal mimarlık araştırması ise Bademli, Çal, Dumanlı, Kağnıcı, Kızık, Kızılca, Kutluca, Derbentobruğu, Pusacık ve Saraycık'tan oluşan on köyü Kabaoğuz köyleri olarak sayar, köylerin 950-1.100 metrelerde, Aphaz ve Dumanlı yaylalarının ise 1.600 metre dolayında bulunduğunu yazar. Farkın bir bölümü, derneğin sonradan kurulan ya da Kabaoğuz'a bağlılık duyan yerleşmeleri de saymasından kaynaklanıyor olabilir. İlçe merkezine en uzak köy olan Çal, Gümüşhacıköy'e 30 kilometre, Amasya'ya 100 kilometre uzaklıktadır; ilçeye en yakın köy ise Gümüşhacıköy'e 8, Amasya'ya 78 kilometre mesafedeki Sallar'dır.
Tavşan Dağı
Yaylaların üzerinde bulunduğu Tavşan Dağı'nın adı da bir tarih taşır. Hüsameddin bu dağın Amasya sancağındaki dağların Akdağ'dan sonra en büyüğü olduğunu, Tersakan Çayı'ndan başlayıp doğudan batıya uzanarak Osmancık'ta Kızılırmak'a kadar sürdüğünü, kırk beş kilometre kadar uzunluğuyla doğuda geniş, batıda dar bir tabuta benzediğini anlatır. Ona göre dağ, Kedeğra'da oturan Selçuklu hanedanından Husrev Şah'ın soyundan Taşan Bey'in çiftliğiydi. Taşan Bey, Rum valisi Timurtaş'ın 727 (1327) yılında ortadan kaybolmasının ardından süren karışıklıktan yararlanarak kendine küçük bir beylik kurmuş, Eretna Bey'e bağlanmış, onun ölümünden sonra kimseyi tanımayarak bu dağı yurt edinmişti. Dağa "Taşan Dağı" denmesi bundandır; "Tavşan Dağı" bu adın sonradan bozulmuş biçimidir. Taşan Bey'in Bâlî, Ahmed, Ali, Hasan ve Şâhin Beyler gibi çocukları ve torunları dağda oturmuş, bir kısmını vakfetmiştir. Hüsameddin'in bu açıklamasını destekleyen başka bir kaynağa rastlanmamıştır.
Dağın bitki örtüsü İnegöl Dağı'nınkine benzer bir zenginlik gösterir. Merzifon tarafında yapılan flora araştırmasında 77 familyaya ait 594 tür ve tür altı takson saptanmış, bunların 65'inin endemik olduğu belirlenmiştir. Burada Avrupa-Sibirya elemanlarının payı yüzde 23,7 ile İran-Turan elemanlarının (yüzde 12) yaklaşık iki katıdır; Tavşan Dağı, Karadeniz'e daha yakın konumuyla iki iklimin nemli yanına daha çok yaslanır. Bitkilerin beşte dördünü, kışı toprak yüzeyindeki tomurcuklarla geçiren çok yıllık otlar oluşturur ki yayla çayırlarının sık ve dayanıklı örtüsü bunlardan meydana gelir.
Kızık Boyu ve Kabakoz Nahiyesi
Kabaoğuz adı bölgenin iskân tarihiyle bağlantılıdır. Osmanlı kayıtlarında yöre Kızık Nahiyesi diye bilinir; adını buraya iskân edilen Kızık oymağından alır. Kızık, yirmi dört Oğuz boyunun Bozok koluna bağlı boylardan biridir. Faruk Sümer'e göre on dördüncü yüzyıl başında Reşîdüddin, Kızıkları Bozokların Yıldız Han oğulları arasında gösterir, ongunlarının tavşancıl kuşu olduğunu, adlarının "kuvvetli ve yasakta ciddi" anlamına geldiğini yazar. Hüsameddin de Oğuz boylarını sayarken Kızık'ı öfkeli, işinde son derece ciddi ve güçlü kimse diye açıklar, kükremiş aslana "kızık" denildiğini, Anadolu'da bu adı taşıyan pek çok nahiye ve köy bulunduğunu, Amasya sancağındaki Kızık Nahiyesi'nin bunların büyüklerinden olduğunu ekler. Sümer'in tespitine göre on altıncı yüzyıl tahrir defterlerinde Kızıklara ait yirmi sekiz köy kayıtlıdır ve bunlardan on altısı aynı adla bugüne ulaşmıştır; bu yönüyle Kızıklar, Anadolu'da yer adlarını en çok koruyan boyların başında gelir. Gümüşhacıköy'de bu adı taşıyan bir köy bugün de Kabaoğuz köyleri arasındadır.
Nahiyenin adı sonradan Kabakoz, ardından Kabaoğuz biçimini almıştır. Hüsameddin, kendi döneminde Kabakoz Nahiyesi'nin kazanın kuzeybatısını kapladığını, Kızık oymağının burada oturduğunu ve eskiden "Kızık Nahiyesi" denirken sonradan "Kabakoz Nahiyesi" denildiğini, kabile reislerinden Korkud ve Kutluca Beylerin adlarını taşıyan birer köy bulunduğunu yazar; nahiye daha sonra Saraycık Nahiyesi'ne katılmıştır. Oğuz sözcüğünün anlamı da tartışmalıdır. Kimi araştırmacılar sözcüğü boy ve kabile anlamındaki "ok" ile çokluk eki "z"nin birleşiminden türetir, kimileri yaramaz anlamındaki oyrat sözcüğüyle eş anlamlı sayar. Anadolu ağızlarında ise sözcük halim selim, ağırbaşlı anlamında da kullanılır.
Köylerin Kuruluş Anlatısı
Faruk Sümer'in araştırmasına dayanan tespitlere göre on altıncı yüzyılda Amasya, Canik, Çorum, Karahisar-ı Şarkî, Kastamonu, Kengırı, Sivas ve Trabzon sancaklarının yer adları incelendiğinde yirmi dört Oğuz boyunun yirmi biri bu bölgede yerleşmiştir ve bu boylara ait toplam 268 yer adı vardır. Bunlardan on dördü Amasya'ya yerleşmiş, bu boylara ait yirmi altı yer adı belirlenmiştir. Yerel anlatıya göre Kabaoğuz'un köyleri, Fatih Sultan Mehmed'in yöreyi Türkleştirmek üzere gönderdiği kişilerce kurulmuştur. Kutlu Bey, Kızık ile Çal arasındaki vadiye yerleşmiş, Ahmet Bey Pusacık'a, Dumanlı Dede de bugün Dumanlı köyünün bulunduğu yere oturmuştur. Kutlu Bey'in köyüne İğde-i Çal denmiş; ancak yer yerleşime elverişli bulunmayınca bir aile Kızık'a, bir aile Kızılca Köy'e gitmiş, köy üçe bölünmüş, büyük bölümü yukarı çıkarak Çal'ı kurmuş, bir kısmı Kutluca'ya gitmiş, bir bölümü de bugünkü Kağnıcı'yı oluşturmuştur. Sonraki yıllarda bu köylerden ayrılan aileler ve sonradan gelen başka Türkmen boyları öteki köyleri kurmuştur. Hüsameddin'in andığı Kutluca Bey ile yerel anlatıdaki Kutlu Bey'in aynı kişi olabileceği akla gelir, ancak bunu gösteren bir kayıt yoktur; anlatının Fatih dönemine bağlanmasını doğrulayan bir belge de bulunamamıştır.
Kabaoğuz'un iskân hikâyesi, Anadolu'nun Türkleşmesinin daha geniş çerçevesine oturur. Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu'ya yoğun bir göç başlamış, Selçuklu dönemi bu toplulukların yurt tuttuğu dönem olmuştur. Karadeniz kıyılarına ve iç kesimlerine yerleşen Oğuz boylarının hem fetihle hem iskânla bölgeyi Türkleştirdiği, Fatih Sultan Mehmed döneminde ise Karadeniz'in büyük ölçüde Türk denetimine geçtiği anlatılır. Kabaoğuz köylerinin yerel kuruluş hikâyesi de bu sürecin küçük ölçekli bir örneğidir. Göçebe kökenli bu toplulukların geçimi uzun süre hayvancılığa dayandı; yazın yaylaya çıkıp kışı köyde geçiren düzen, atalarının konar-göçer hayatının yerleşik hayattaki devamıydı.
On Altıncı Yüzyıl Kayıtları ve Kabakozlular
Bölgenin on altıncı yüzyıldaki durumu vergi kayıtlarından izlenebilir. 1520'de Kabakoz Nahiyesi yedi köy ve bir mezradan oluşuyordu; kayıtlı 191 hane ve 292 nüfus vardı. 1576'da köy ve mezra sayısı aynı kalmış, hane sayısı 248'e, nüfus 452'ye yükselmiştir. Bu rakamlar vergilendirilebilir nüfus kayıtlarıdır. Nahiyenin en büyük köyü Kanlıca (Kağnıcı), en çok gelir getiren köyü ise Bosacık (Pucacık) olarak kaydedilmiştir.
Sonraki yüzyıllarda Kabakoz adı, buradan yetişip çevre kasabalarda tanınan kişilerin lakabı olarak da görünür. Hüsameddin, 1608-09 yıllarında Gümüş kazasının ileri gelenleri arasında Kabakozlu Ali Ağa'yı sayar. Aynı yazar, Taşan Dağı'nın batı eteğindeki Kabakoz köyünden Mehmed oğlu Hacı İbrâhim Efendi'nin hayatını da ayrıntıyla verir. İbrâhim Efendi Köprü ve Amasya'da tahsil görmüş, Köprü'de yıllarca ders okutmuş, 1260 (1844) yılından itibaren üç kez olmak üzere on altı yıl kadar Köprü müftülüğü yapmış ve 1287 (1870-71) yılında seksen yaşını aşmış olarak ölmüştü; Hüsameddin onu fakih ve sözü dinlenir bir âlim olarak anar. Oğulları da müderris olmuş, torunu İbrâhim Zühdü Efendi İstanbul müderrisleri arasına girmişti. Köprü âlimlerinden Kabakozlu Hacı Ömer Efendi ile Hacıköyü âlimlerinden Kızıklı Hacı Ahmed Efendi de bu nahiyedendir. Dağ köylerinden çıkan insanların çevre kasabalara yerleşmesi, yani bugün şenliklerde yeniden buluşan göç hareketi, böylece en az iki yüzyıl geriye uzanır.
Göç ve Bugünkü Köyler
Dağlık arazide kurulu bu köylerin geçim kaynağı hayvancılık ve ormancılıktı. Koyun ve keçi beslenir, tarım daha çok hayvanların ihtiyacını karşılayacak ölçüde yapılırdı; bir dönem her yaştan insanın çalıştığı tütün ekimi de yaygındı. Zamanla bu kaynaklar artan nüfusu doyurmaz hâle geldi ve köylerden göç başladı. Göç edenler önce Gümüşhacıköy'e, sonra Merzifon ve Suluova'ya yerleşti. Derneğin tahminine göre Kabaoğuz köylerinden gelip bu üç ilçede yaşayanların sayısı 45 ile 50 bin arasındadır. Köylerinden ayrılan Kabaoğuzlular büyük kentlerde dernekler kurdu ve her yıl yayla şenliklerinde yeniden bir araya gelmeyi alışkanlık hâline getirdi.
Köylerdeki nüfus kaybı sayılara açıkça yansır. 1990 sayımında Kabaoğuz köylerinde 6.062 kişi yaşıyordu; bu sayı 2000'de 4.424'e, adrese dayalı kayıtlara göre 2021'de 2.137'ye, 2024'te 1.989'a inmiştir. Nüfus kabaca her on yılda yarıya düşmektedir. Gençlerin göçü ve kârın azalmasıyla tütün ekimi tamamen bırakılmış; son yıllarda kuşburnu ve ceviz üretimi ile yerel kooperatiflere süt ve süt ürünü vermek öne çıkmıştır. Hayvancılık eskisi gibi büyük sürülerle yapılmasa da mayıs ayında yaylaya çıkma geleneği sürer; ancak bu göç artık üretimden çok kültürel bir alışkanlık olarak yaşatılır. Köyler arasında kırsal kimliğini en iyi koruyanlardan biri Derbentobruğu'dur. Yaklaşık 100 hane ve 200 kişilik bu köyün evlerinin çoğu bugün yalnız yaz aylarında kullanılır, kalıcı nüfusu büyük ölçüde elli yaşın üzerindedir; köyün kendi yaylası Yakın Yayla adıyla bilinir. Mimarlık araştırmacıları köyün geleneksel dokusunun özgünlüğünü büyük ölçüde koruduğunu, ama boşalma nedeniyle tehdit altında olduğunu belirtir.
Kabaoğuz Yayla Şenlikleri
Şenlikleri Kabaoğuz Köyleri Kültür, Dayanışma ve Kalkındırma Derneği düzenler. Etkinlik üç gün sürer ve temmuz sonunda ya da ağustos başında yapılır; 2023'te ağustosun ortasına denk gelmiştir. Otuzuncu şenlik 31 Temmuz - 2 Ağustos 2026 arasında Aphaz Yaylası'nda yapılmış ve binlerce kişiyi bir araya getirmiştir. Yirmi dokuzuncu şenlik 25-27 Temmuz 2025'te, yirmi sekizincisi 26-28 Temmuz 2024'te, yirmi yedincisi 18-20 Ağustos 2023'te gerçekleşmiştir. Etkinlik 2020 ve 2021'de yapılamamış, 2022'de yirmi altıncı kez düzenlenerek yeniden başlamıştır. Yirmi dördüncü şenlik ise 27-29 Temmuz 2018'de yapılmıştı. Otuz birinci şenliğin 30 Temmuz - 1 Ağustos 2027 arasında yapılması beklenmektedir.
Program, ilk gün yakılan geleneksel şenlik ateşiyle açılır. 2026'da ikinci gün Sevda Kılıç, son gün Karadeniz müziğinin tanınmış sesi İsmail Türüt sahne almış, Türüt'ün türküleri eşliğinde yaylada horon halkaları kurulmuştur. Resmî açılışta dernek başkanı Mehmet Çelik, şenliğin otuz yıl önce atılan bir tohumdan büyüdüğünü, atalardan kalma gelenekleri yaşatmayı ve bu dayanışmayı gençlere aktarmayı sürdüreceklerini belirtmiştir. Protokol üyeleri çadırları gezerek gurbetçilerin ve yerel halkın isteklerini dinlemiştir.
Şenliğin kendine özgü yanlarından biri şenlik ağalığıdır. Protokol konuşmalarının ardından yapılan ihalede en yüksek teklifi veren kişi o yılın şenlik ağası unvanını alır. 2026'da mevcut ağa, iş insanı Halil İbrahim Dursun, yeniden en yüksek teklifi vererek unvanını korumuştur. Programın öteki ağırlıklı bölümü, Kur'an tilaveti ve güreş dualarıyla açılan karakucak güreşleridir. Sabah saatlerinde minik pehlivanların karşılaşmalarıyla başlayan er meydanı başpehlivanlık finaliyle sona erer; 2026'da Harun Kılıç finalde Ömer Faruk Kalender'i yenerek başpehlivan olmuştur.
Şenliğin asıl işlevi, köyünden ayrılmış insanlar için bir buluşma yeri olmasıdır. Dernek, Kabaoğuzluların bu buluşmalarla toprağına ve insanına bağlılığını sürdürdüğünü, göç ettikleri yerlerde de örf ve âdetlerini yaşatmaya çalıştıklarını belirtir. Köylerdeki nüfusun her on yılda yarıya indiği düşünüldüğünde, yılda üç gün için binlerce kişiyi yaylaya toplayan şenlik, Kabaoğuz'un ortak hafızasını taşıyan en güçlü bağ hâline gelmiştir.
Yaylaların Bugünkü Durumu
Amasya yaylaları bugün baskı altındadır. Resmî değerlendirmelere göre son yıllarda aşırı zirai ilaç ve gübre kullanımı, aşırı otlatma ve tarla açma yaylaların bitki örtüsünü yıpratmıştır. Üst kesimlerde toprak o ölçüde aşınmıştır ki hemen hemen ana kaya yüzeye çıkmıştır. Yayla kenarındaki ormanlarda yaşlı ağaçların yerini genç ağaçlar almamakta, orman sınırı yıl geçtikçe daha aşağılara inmektedir. Kabaoğuz gibi boşalan köylerde ise sorun tersinden yaşanır: sürüler küçüldükçe geleneksel yayla düzeni ve onunla birlikte ayakta kalan köy mimarisi bakımsız kalmaktadır.
Yaylaların koruma altına alınması, bilinçsiz tarım uygulamalarının denetlenmesi ve otlatmanın düzenlenmesi gerektiği sık sık dile getirilir. Doğaseverler ve çevre kuruluşları da yerel halkın bilinçlendirilmesine dikkat çeker. İnegöl ve Tavşan dağlarının her birinde altmışı aşkın endemik bitki türünün saptanmış olması, Akdağ'da Türkiye için yeni karayosunu kayıtlarının çıkması ve yılkı sürülerinin hâlâ bu otlaklarda yaşaması, yaylaların ilin ekolojik dengesi ve doğa turizmi bakımından taşıdığı değeri somut biçimde gösterir. Bu değer, söz konusu alanların korunmasını bir tercih olmaktan çıkarıp bir gereklilik hâline getirmektedir.
Kronoloji
575 (1179-80): İnegöl Dağı'nın doğu eteğindeki Gümüş kasabasının adı kayıtlarda geçer.
648 (1250-51): Gümüş madeni eminleri bu tarihten itibaren kayıtlıdır.
727 (1327) sonrası: Taşan Bey, bugünkü Tavşan Dağı'nı yurt edinir; dağ onun adıyla anılır.
912 (1506-07): Akdağ nahiyesindeki Alakise köyü Hüsâmeddîn Hüseyin Efendi'ye temlik edilir ve vakfedilir.
1520: Kabakoz Nahiyesi'nde yedi köy ve bir mezrada 191 hane kayıtlıdır.
1576: Kabakoz Nahiyesi'nde hane sayısı 248'e yükselir.
1608-09: Kabakozlu Ali Ağa, Gümüş kazasının ileri gelenleri arasında anılır.
1069 (1658-59): Kelekcizâde Hasan Bey, eşkıyayı temizlemek üzere Akdağ nahiyesine subaşı atanır.
Mart 1802: Kutoğlu Hüseyin Paşa, Akdağ eteklerinde kuşatılarak teslim olur.
1287 (1870-71): Kabakoz köyünden Köprü müftüsü Hacı İbrâhim Efendi ölür.
1990: Kabaoğuz köylerinin nüfusu 6.062 olarak sayılır.
2002 ve 2005: Akdağ'daki yılkı sürülerinde otuz üç at sayılır.
2005-2008: İnegöl Dağı'nın florası araştırılır; 661 takson ve 77 endemik tür saptanır.
2009-2011: Akdağ'ın karayosunu florası araştırılır; iki tür Türkiye için ilk kez kaydedilir.
2018: Yirmi dördüncü Kabaoğuz Yayla Şenliği yapılır.
2020-2021: Kabaoğuz şenlikleri yapılamaz.
2024: Kabaoğuz köylerinin nüfusu 1.989'a iner.
2026: Otuzuncu Kabaoğuz Yayla Şenliği Aphaz Yaylası'nda yapılır; Suluova Akdağ Yayla Şenliği'nin on sekizinci kez düzenleneceği duyurulur.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 1-4, s. 121, 187, 190-192, 209, 232, 397, 539, 684 (amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page187.html); c. 6-8, s. 23, 76, 576, 605 (amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page76.html). amasya.bel.tr
- Osman Fevzi Olcay, Amasya Hâtıraları.
Akademik çalışmalar
- Gümüşhacıköy Kaymakamlığı, "Tarihçe" (gumushacikoy.gov.tr/tarihce); Adnan Gürbüz, XVI. Yüzyılda Amasya Sancağı, Ankara 1993 (doktora tezi).
- Hasan Korkmaz, Erkan Yalçın, Ali Engin, Cengiz Yıldırım, "Tavşan Dağının (Amasya-Merzifon) Florası", Ot Sistematik Botanik Dergisi, 12/2 (2005), s. 103-140.
- "The Moss Flora of Akdağ Mountain (Amasya, Turkey)", The Scientific World Journal, 2014 (pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC4284982).
Resmî kaynaklar
- Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Yaylalar" (amasya.ktb.gov.tr/TR-59465/yaylalar.html).
- Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Otomobil ve Motor Sporları - Akdağ Yaylası", Türkiye Kültür Portalı, Amasya Turizm Aktiviteleri.
- Gümüşhacıköy Kaymakamlığı, "İlçe Tanıtımı" (gumushacikoy.gov.tr/ilce-tanitimi).
Diğer kaynaklar
- Faruk Sümer, "Kızık", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Kabaoğuz Derneği, "Tarihçe" (kabaoguzlular.blogspot.com/2009/12/tarihce.html). kabaoguzlular.blogspot.com
- Gülşah Büyükgüner Sönmez, Ebru Kishalı, "An Investigation into Rural Architecture and Cultural Continuity in the Kabaoğuz Villages", Heritages 2025, Londra 2025, s. 371-383.
- Cengiz Yıldırım, Mahmut Kılınç, "İnegöl Dağı (Gümüşhacıköy-Amasya, Türkiye) Florası", Biological Diversity and Conservation, 3/2 (2010), s. 49-67; İnegöl Dağı (Amasya-Türkiye) orman vejetasyonu üzerine fitososyolojik araştırma (2006-2009).
- Yılmaz Keten, "Yılkı Atları Hikayesi", 13 Mart 2020; "Dernek Başkanından şenliğe davet", 8 Ağustos 2026.
- "30. Kabaoğuz Yayla Şenlikleri" haberi, 6 Ağustos 2026; Kabaoğuz Yayla Şenlikleri takvimi (festivall.com.tr/kabaoguz-yayla-senlikleri).
- "Amasya'nın Doğal Cennetleri", Merzifon Bilgi Gazetesi, 20 Mart 2025.
Çevrimiçi kaynaklar
- https://amasya.ktb.gov.tr/TR-59465/yaylalar.html
- https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC4284982/
- https://avesis.kocaeli.edu.tr/yayin/c024e00b-793f-40f6-a668-61b2b0ef5f94/an-investigation-into-rural-architecture-and-cultural-continuity-in-the-kabaoguz-villages
- https://suluovayenihaber.com/yilki-atlari-hikayesi.html






