Amasya ve çevresi, Osmanlı Devleti'ne XVII. yüzyılın ikinci yarısında art arda sadrazam veren Köprülü ailesinin yetiştiği havzadır. Ailenin kurucusu Köprülü Mehmed Paşa'nın adını aldığı Köprü kasabası, bugünkü Vezirköprü, o devirde Amasya'ya bağlıydı ve aile servetinin, vakıflarının önemli bir kısmı bu bölgedeydi. Bu soyun en dikkat çekici isimlerinden biri, Amcazâde lakabıyla anılan Köprülü Hüseyin Paşa'dır. Köprülü Mehmed Paşa'nın küçük kardeşi Hasan Ağa'nın oğlu olan Hüseyin Paşa, 1697-1702 yılları arasında II. Mustafa'nın sadrazamlığını yaptı. Adı Osmanlı tarihinde her şeyden önce 26 Ocak 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması ile birlikte anılır. On altı yıl süren yıkıcı bir savaşı sona erdiren bu barış, devlete ağır toprak kayıplarına mal olmuş, fakat bitkin düşmüş ülkeye soluk alma imkânı vermişti.
Hüseyin Paşa'yı yalnız barışı imzalatan sadrazam olarak hatırlamak eksik kalır. Barıştan sonraki dört yıla yakın sürede vergi düzeninde, yeniçeri ve sipahi teşkilatında, donanmada ve kalem bürokrasisinde geniş bir düzenlemeye girişti. Âlimleri ve tarihçileri himaye etti; Naîmâ'nın meşhur tarihi onun emriyle yazıldı ve onun adını taşır. İstanbul'da Saraçhanebaşı'ndaki külliyesi ile Anadoluhisarı'ndaki yalısının günümüze ulaşan divanhanesi, devrin mimari ve süsleme zevkinin değerli örnekleri arasında sayılır. Sonunda padişahın hocası Şeyhülislam Feyzullah Efendi'nin devlet işlerine artan müdahalesine dayanamayarak görevinden çekildi ve kısa bir hastalığın ardından 1702'de vefat etti.
Köprülü Ailesi ve Amasya Havzası
Ailenin kökü, Arnavutluk'ta Berat sancağına bağlı Rudnik köyünde doğan Köprülü Mehmed Paşa'ya dayanır. Devşirilerek İstanbul'a getirilen Mehmed Paşa, Enderun'da yetişmiş, matbah-ı âmirede ve hazinede hizmet ettikten sonra bir süvari bölüğüyle taşraya çıkarılmıştı. Bu yıllarda Amasya'ya bağlı Köprü kasabasına giderek Ayşe Hanım ile evlendi ve burada yerleştiği için Köprülü diye tanındı. Hüsrev Paşa'nın hazinedarlığından sonra kısa bir süre Amasya sancakbeyliği yaptı; Çorum sancakbeyi iken 1638 Bağdat seferine katıldı, ardından yeniden Amasya sancakbeyliğine getirildi. 1656'da sadarete geçtiğinde, saray çevresinde pek tanınmayan yaşlı bir vezir olarak padişah IV. Mehmed ve Vâlide Turhan Sultan'dan işlerine karışılmaması şartıyla mührü kabul etmişti. Kırk yılı aşkın bir süre sonra yeğeni Hüseyin Paşa'nın da benzer bir şartla sadarete gelmesi, ailenin bu geleneğini hatırlatır.
Köprülü Mehmed Paşa'nın Amasya havzasıyla bağı sadece bir lakaptan ibaret kalmadı. Vezirköprü'de su yolu ve eşi Ayşe Hanım adına bir çeşme yaptırdı; Turhal'da, Gümüşhacıköy'de ve Vezirköprü'de hayır eserleri kurdu. Bunlara gelir sağlamak üzere Köprü, Osmancık ve Merzifon'daki mülk köylerinin hâsılatını vakfetti. Gümüşhacıköy'deki Köprülü Mehmed Paşa Camii bu vakıf ağının bugüne ulaşan halkalarından biridir. Oğlu Fâzıl Ahmed Paşa, öteki oğlu Fâzıl Mustafa Paşa, aileye yakınlığıyla bilinen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ve yeğeni Amcazâde Hüseyin Paşa ile Köprülüler, yarım asra yakın bir süre devlet idaresinin ön safında kaldı. Amcazâde'nin hayatı bu yüzden bir ailenin ve bir havzanın Osmanlı merkezindeki ağırlığını da gösterir.
Doğumu, Gençliği ve Lakapları
Hüseyin Paşa'nın doğum yılı genellikle 1644 olarak verilir; bu tarih ölümündeki yaşına dair rivayetlere dayanır ve kesin bir belgeyle desteklenmez. Vezirköprü'de yerel anlatı onun 1644'te bu kasabada doğduğunu kabul eder, ancak temel ansiklopedi maddeleri doğum yeri hakkında bilgi vermez. Babası Hasan Ağa'nın, bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan Pravadi kasabasına bağlı Kozluca köyünde bir çiftliği vardı. Hüseyin, amcası Köprülü Mehmed Paşa ile amcasının oğlu Fâzıl Ahmed Paşa'nın sadaret yıllarında devlet hizmetine girmeden bu çiftlikte ve zaman zaman İstanbul'da serbest bir hayat sürdü. Gençliği ve tahsili hakkında bilgi azdır; ilk kez yüksek rütbeli bir maiyet mensubu olarak görünmesi, iyi bir kalem ya da askerî terbiye aldığını düşündürür.
Amcazâde lakabını, Fâzıl Ahmed Paşa'nın sadrazamlığı sırasında, sadrazamın amcasının oğlu olduğu için aldı. Fâzıl Ahmed Paşa döneminde hacca gittiği ve dönüşünde evlendiği nakledilir; adının bazı kaynaklarda Hacı Hüseyin Paşa diye geçmesi bundandır. Kimi kayıtlarda Yeğen ve Mevlevî lakaplarıyla da anılır. Gerçekten de Mevlevî tarikatına mensuptu ve bu bağ onun sıradan halkın dertlerine yakınlığıyla birlikte anılmıştır. IV. Mehmed ile Haseki Sultan, yani Gülnûş Emetullah Sultan, Leh seferine çıktıklarında onlara hediyeler sunarak Haseki Sultan'a intisap etti. Haseki Sultan'ın oğlu Şehzade Mustafa'nın yıllar sonra II. Mustafa olarak tahta çıkması, bu eski bağı ayrıca anlamlı kılar.
Viyana Bozgunu ve Taşra Görevleri
1683'te Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın maiyetinde Viyana seferine katıldı. Kuşatmanın bozgunla sonuçlanması ve Kara Mustafa Paşa'nın Belgrad'da idam edilmesi üzerine Köprülü ailesine yakın olanlar gözden düştü; Hüseyin Bey de sadrazama yakınlığı yüzünden hapsedildi. Kısa süre sonra serbest bırakıldı ve 1684 yılı başında Şehrizor beylerbeyiliği ile İstanbul'dan uzaklaştırıldı. Bu görev bir ödülden çok bir sürgündü. Ardından Kastamonu sancağına, sonra da Gelibolu yakınlarında bakımsız durumdaki Çardak muhafızlığına gönderildi. 1689'da vezir rütbesiyle Çanakkale Boğazı'nın girişindeki Boğazhisar, yani Seddülbahir muhafızlığına getirildi.
Mayıs 1691'de İstanbul kaymakamı oldu. O sırada sadrazam, amcasının oğlu Fâzıl Mustafa Paşa idi ve sefere çıkan sadrazamın yokluğunda payitahtın idaresi Hüseyin Paşa'ya bırakılmıştı. Fâzıl Mustafa Paşa aynı yaz Salankamen'de şehit düştü. II. Ahmed'in cülusunu izleyen günlerde İstanbul'un narh meselesi ve sikke ayarı konusunda dikkatsiz davrandığı, şehirde çıkan hadiselerde de kusurlu görüldüğü için Şubat 1692'de azledilip yeniden Boğazhisar muhafızlığına gönderildi. Bir süre sonra tekrar sadaret kaymakamlığı ve Boğazhisar muhafızlığı görevlerini birlikte yürüttü. Bu yıllar, onun Çanakkale Boğazı'nın savunmasını ve Ege'deki deniz savaşını yakından tanımasını sağladı.
Kaptanıderyâlık ve Sakız'ın Geri Alınması
Venedikliler 1694'te Sakız adasını ele geçirince Osmanlı hükümeti boğazların güvenliği konusunda ciddi bir endişeye düştü. Hüseyin Paşa 13 Aralık 1694'te kaptanıderyâlığa getirilerek adanın kurtarılmasıyla görevlendirildi; bazı kaynaklar bu tayini Ocak 1695 başına, Helvacı Yusuf Paşa'nın azlinden sonraya yerleştirir. Seferde en büyük desteği, Cezayir dayılığından gelen tecrübeli denizci Mezemorta Hüseyin Paşa verdi. Mezemorta'nın kumandasındaki kalyonların da katıldığı Koyun Adaları önündeki savaşta Venedik donanması yenildi ve Venedikliler adayı boşaltmak zorunda kaldı. Sakız'ın geri alınmasından sonra kaptanıderyâlık, bu başarıdaki payı dolayısıyla 6 Mayıs 1695'te Mezemorta Hüseyin Paşa'ya verildi. Amcazâde ise Mayıs 1695'te adanın muhafızlığına tayin edildi. İki Hüseyin Paşa arasındaki bu iş birliği, yıllar sonra donanmanın yeniden düzenlenmesinde de sürecekti.
Aynı yılın kasım ayında Karaman ve Adana valiliklerine getirildi ve eyalet askerinin başında Avusturya seferine katıldı. 1696'da ikinci defa İstanbul kaymakamlığına getirildiği, aynı yıl Eylül ayında ise Belgrad muhafızlığına tayin edildiği kaydedilir. Belgrad, Tuna boyundaki savaşın ana üssüydü ve buradaki muhafız, ordunun ikmalinden kale savunmasına kadar bütün cepheyi yakından izleyen bir konumdaydı. Hüseyin Paşa'nın Zenta öncesindeki savaş meclisinde söz alması da bu görevden dolayıdır.
Belgrad Savaş Meclisi ve Zenta Bozgunu
II. Mustafa, ordusunun başında Avusturya üzerine yaptığı üç seferin sonuncusuna 1697 yazının sonunda çıktı. Ağustos ortasında Belgrad'da, padişahın huzurunda toplanan meşveret meclisinde seferin hedefi tartışıldı. Sadrazam ve serdâr-ı ekrem Elmas Mehmed Paşa ile Tımışvar muhafızı Koca Câfer Paşa, Pançova ve Tımışvar yönüne gidilmesini savundu. Amcazâde Hüseyin Paşa ise daha yakında bulunan Varadin'in kuşatılmasını teklif etti. Padişah ilk görüşe meyletti ve Tımışvar yönü kararlaştırıldı. Bu yol birçok nehir ve bataklıktan geçmeyi, köprüler kurmayı gerektiriyordu. Hüseyin Paşa'nın önerisi kabul görmeyince Belgrad'a döndü.
Ordu 11 Eylül 1697'de Tisa üzerindeki Zenta'da nehri geçmeye çalışırken, Prens Eugène kumandasındaki Avusturya kuvvetleri henüz karşı kıyıya geçmemiş birliklere ansızın saldırdı. Karşı yakadan yardım gelemeyince panik başladı ve ordu dağıldı. Sadrazam Elmas Mehmed Paşa ile birlikte yirmi kadar kumandan şehit oldu, ordunun sekizde biri yok oldu. Hazine sandıkları, binlerce hayvan ve sadaret mührü düşman eline geçti. Bozgunu yakından izleyen II. Mustafa Tımışvar'a çekildi. Bu felaket, Belgrad meclisinde ileri sürülen Varadin teklifinin isabetli olduğunu herkese gösterdi.
Sadarete Gelişi
Zenta'dan sonra Hüseyin Paşa Tımışvar'daki orduya çağrıldı ve 13 Eylül 1697'de sadrazamlığa getirilmesine karar verildi. Belgrad'dan aceleyle yetişen paşa önce sadaret kaymakamı Bozoklu Mustafa Paşa'nın çadırına, oradan da padişahın otağına geldi. Kaynaklara göre padişah mührü hemen vermek isteyince Hüseyin Paşa, sadareti işlerine karışılmaması ve tam yetkiyle iş görmesi şartıyla kabul edebileceğini bildirdi. II. Mustafa bu şartı kabul etti. Elmas Mehmed Paşa'nın üzerinde kaybolan mührün yerine yeni kazdırılan mühr-i hümâyun 17 Eylül'de kendisine teslim edildi. Görev süresinin başlangıcı kaynaklarda 11, 13 ya da 17 Eylül olarak farklı verilir; bu farklar kararın alındığı gün ile mührün teslim edildiği gün arasındaki aralıktan doğar. Amcası Köprülü Mehmed Paşa'nın kırk bir yıl önce koyduğu şartların hatırası, bu pazarlıkta açıkça hissedilir.
Yeni sadrazam ilk iş olarak çevresini kendi güvendiği adamlarla kurdu. Elmas Mehmed Paşa ile arası açık olduğu için azledilip evinde ikamete mecbur tutulan Râmi Mehmed Efendi, 17 Ekim 1697'de yeniden reîsülküttaplığa getirildi. Hüseyin Paşa ona o kadar güveniyordu ki dış işlerinin yükünü büyük ölçüde onun omuzlarına bıraktı. Zenta'dan sonra Bosna'ya giren Prens Eugène Saraybosna'ya kadar ilerleyip büyük tahribat yaptı, Venedik de Dalmaçya ve Mora'da baskısını sürdürüyordu. Rusya ise bir yıl önce, 6 Ağustos 1696'da Azak Kalesi'ni almıştı. Devletin dört cephede birden savaşı sürdürecek gücü kalmamıştı.
Barış Yoluna Dönüş ve Karlofça Görüşmeleri
Hüseyin Paşa, 1683'ten beri Avusturya, Lehistan, Venedik ve sonradan bunlara katılan Rusya ile sürdürülen savaşın devam ettirilemeyeceği kanaatindeydi. Vezirköprü'de anlatıldığı şekliyle bu yıllar Osmanlı tarihinde "felaket seneleri" diye hatırlanmıştı. Padişahın tutumu daha karışıktı. Dimitrie Cantemir'e göre II. Mustafa barışa ihtiyaç olduğunu görüyor, fakat barış teklifinin kendisinden gelmesini devletin şerefine yakıştırmıyordu. Sadrazam ve hükümet erbabı ise savaşı bitirmekte kararlıydı. İran ile dostane ilişkiler kurularak doğu sınırı güvenceye alındı. Barış için aracılık teklif ederek Edirne'ye gelen İngiltere elçisi William Paget ile Felemenk elçisi Jacob Colyer'in aracılığı kabul edildi.
Görüşmeler Belgrad yakınlarındaki Karlofça'da, bugünkü Sırbistan'da Sremski Karlovci adıyla bilinen kasabada yapıldı ve iki ayı aşkın sürdü. Osmanlı Devleti'ni Reîsülküttâb Râmi Mehmed Efendi ile Dîvân-ı Hümâyun tercümanı İskerletzâde Aleksandros Mavrokordatos temsil etti. Râmi Efendi'ye "ruhsat-ı kâmile", yani tam yetki verilmişti. Rivayete göre müzakereler sırasında taraflar barış görüşmeleri tarihinde ilk defa yuvarlak bir masa çevresinde oturdu; görüşmelerin yapıldığı büyük çadırın dört ayrı girişi vardı, böylece hiçbir heyet içeri giriş sırasında öncelik kazanmıyordu. Râmi Efendi'nin zorlu oturumlarda gösterdiği bilgi ve dirayet karşı tarafın elçilerini şaşırtmış, Avrupa'da Hristiyan delegelerin Osmanlılar tarafından aldatıldığı söylentisi bile çıkmıştı. Râmi Efendi müzakerelerin hazırlığından imzasına kadar bütün seyrini Sulhnâme adlı eserinde anlattı.
Avusturya'nın barışa hızla razı olmasının bir sebebi de batıdaki gelişmelerdi. İspanya kralı II. Carlos'un varissiz olması yüzünden Habsburglar ile Bourbonlar arasında büyük bir veraset savaşı yaklaşıyordu. Nitekim antlaşmadan iki yıl geçmeden İspanya Veraset Savaşı başladı. İngiltere ile Hollanda'nın aracılığa bu kadar istekli olması da Avusturya'nın doğudaki yükünden kurtulmasını istemelerinden kaynaklanıyordu. Hüseyin Paşa'nın barış siyaseti, Avrupa'daki bu dengeyi doğru okuyan bir hesaba dayanıyordu.
Antlaşmanın Hükümleri ve İstanbul Antlaşması
26 Ocak 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması ile Banat ve Tımışvar dışındaki bütün Macaristan ile Erdel Avusturya'ya bırakıldı. Podolya ve Ukrayna Lehistan'a, Mora yarımadası ile Dalmaçya kıyılarının büyük kısmı Venedik'e geçti. Barışın süresi yirmi beş yıl olarak belirlendi. Rusya, Azak'tan başka Kerç'i de istediği için Karlofça'da onunla barış yapılamadı, yalnızca iki yıllık bir ateşkes imzalandı. Antlaşmadan sonra yeni Osmanlı-Avusturya sınırını belirlemek üzere kurulan komisyonun başında, müzakerelere danışman olarak katılan Luigi Ferdinando Marsigli bulunuyordu. Karlofça, Osmanlı Devleti'nin batıda büyük çapta toprak kaybettiği ilk antlaşma olarak kabul edilir ve tarihçiler bu tarihi çoğunlukla duraklamadan gerilemeye geçişin işareti sayar. Bundan sonra Osmanlı siyaseti uzun bir süre kaybedilen toprakları geri alma hedefine yöneldi.
Rusya ile asıl barış, 13 Temmuz 1700'de imzalanan İstanbul Antlaşması ile sağlandı ve Azak Kalesi Rusya'ya bırakıldı. Barış yapılan devletlerden gelen elçilik heyetlerini kabul etmek için II. Mustafa Eylül 1699'da İstanbul'a geldi. Antlaşmanın onaylanmış metinleriyle İstanbul'a gelen Avusturya elçisi Oettingen, 29 Nisan 1700'de görkemli bir törenle deniz yoluyla sadrazamın Anadoluhisarı'ndaki yalısına götürüldü ve şerefine ziyafet verildi. Hüseyin Paşa bundan sonra yeni sınırların düzenlenmesiyle uğraştı; Kudüs, Gazze ve Basra taraflarındaki asayişsizliği gidermek için tedbirler aldı. Karlofça'nın Kırım'daki yerleşim hükümleri bile bir iç karışıklığa yol açmış, III. Gazi Giray'ın Rodos'a gönderilmesiyle yatıştırılmıştı.
Mali ve Askerî Islahatlar
Barıştan sonra devletin önündeki en büyük mesele, savaş yıllarının ağır vergi yükü altında ezilen halk ile bozulmuş askerî teşkilattı. Stanford Shaw'un aktardığına göre Hüseyin Paşa işe mali düzenlemelerle başladı. Savaş sırasında dört katına çıkarılan tütün ve kahve resimleri önemli ölçüde indirildi; sabun ve yemeklik yağ gibi temel tüketim mallarındaki vergiler de hafifletildi. Savaş yıllarında konulan olağanüstü vergiler kaldırıldı, bunları ödeyemediği için ağır cezaya çarptırılanlar affedildi. Belgrad ve Tımışvar başta olmak üzere sürekli savaş alanı olan bölgelerin halkı bir yıl cizyeden muaf tutuldu. Taşra idarecilerine gönderilen tenbihnâmelerle halktan "tekâlîf-i şâkka" adıyla ağır vergi istenmesi yasaklandı. Savaş sırasında basılan düşük ayarlı paralar, tam değerli sikkelerle değiştirildi.
Nüfusun azaldığı tarım bölgelerine yeni çiftçi yerleştirmek için konar göçer Türkmen aşiretlerinin iskânına girişildi. Mamalu Türkmenleri Bozok yöresine, bazı başka aşiretler İç İl'e ve Kıbrıs'a yerleştirildi; Shaw'a göre Urfa, Malatya ve Antalya taraflarında da benzer iskân çalışmaları yapıldı. Savaşta çöken zanaat üretiminin yerine yeni bir imalat temeli kurmak ve Avrupa'dan yapılan ithalatı azaltmak yönünde de adımlar atıldı. Bu siyaseti halefleri sürdürdü; Râmi Mehmed Paşa, Amcazâde zamanında alınan mali tedbirlerle düzelmeye başlayan durumu tasarruflarla destekleyerek gelir gider dengesini kurdu. Karlofça'dan sonraki barış yıllarında devlet bütçesinin istikrar kazanmaya başlaması bu düzenlemelerin ilk sonucuydu.
Askerî alanda kapıkulu ocaklarının maaş defterleri gözden geçirildi. Shaw'un verdiği rakamlara göre Karlofça'dan önce kâğıt üzerinde 70.000'e ulaşan yeniçerilerin yalnızca 10.000 kadarı gerçekten savaşçıydı; ocak 34.000 fiilî askere indirildi, topçu ocağının mevcudu da 6.000'den 1.250'ye düşürüldü. Kapıkulu sipahi bölüklerine yeni asker alındı. Taşradaki tımarlı sipahiler arasında rüşvet önlenmeye, dirliklerin gerçekten bakımlı ve talimli askerlere verilmesine çalışıldı. Yeniçerilerin ıslahı için Anadolu'ya üç koldan fermanlar gönderildi. Merkezdeki ve saraydaki kalem bürokrasisi de elden geçirildi; verimsiz eski kâtipler emekliye ayrılırken yeni yetişmiş kâtipler göreve alındı. Bu düzenlemelerin hepsi aynı ölçüde kalıcı olmadı, fakat barışın sağladığı kısa aralıkta devletin kendini toparlama çabasının en kapsamlı örneklerinden birini oluşturdu.
Donanmanın Yenilenmesi
Hüseyin Paşa'nın ıslahatları içinde en çok bilineni donanmadaki değişikliktir. Kaptanıderyâlık tecrübesiyle denizdeki zaafları yakından bilen sadrazam, bu alanda eski silah arkadaşı Mezemorta Hüseyin Paşa'ya dayandı. Kürekle yürüyen kadırgaların yerini rüzgârla seyreden kalyonların alması bu dönemde hız kazandı. Mezemorta 1699-1700'de Tersane'de, o zamana kadar görülmemiş büyüklükte, otuz bir oturaklı ve etrafı nakışlı bir baştardayı donanmaya kattı. Deniz subayları ve personeli baştan düzenlendi, tam bir rütbe hiyerarşisi kuruldu. Shaw'a göre kalyon leventleri ilk defa düzenli olarak kışlalarda barındırıldı, iyi maaş aldı ve emeklilikleri bile düşünüldü.
Bu çalışmalar, Mezemorta'nın ölümünden önce hazırlığını tamamladığı Bahriye Kanunnâmesi ile bir yasal çerçeveye kavuştu. Kanunnâmeye göre deniz işleri denizcilikten yetişmiş kimselere verilecek, donanmadaki kalyon sayısı en az kırk olacak ve terfiler belli bir düzene bağlanacaktı. Kanunnâmenin ilanı ve uygulanması Mezemorta'nın halefi Abdülfettah Paşa zamanına rastladı. Mezemorta, Karlofça'dan sonra Akdeniz'i korsanlardan temizlemek için hasta haliyle son kez denize açılmış ve 20 Ağustos 1701'de muhtemelen Pare adasında vefat etmişti. Onun ölümü, Hüseyin Paşa'nın hükümet içindeki en güçlü müttefikini kaybetmesi anlamına geliyordu.
Şeyhülislam Feyzullah Efendi ile Çekişme
Zenta bozgunu II. Mustafa'yı derinden sarsmıştı. Padişah, devlet işlerini büyük ölçüde sadrazama bırakarak İstanbul yerine Edirne'de, av ve saray eğlenceleriyle geçen bir hayata çekildi. Edirne'de yanındaki en etkili kişi, çocukluğundan beri hocası olan Şeyhülislam Seyyid Feyzullah Efendi idi. Erzurumlu olan Feyzullah Efendi, 1695'te ikinci defa şeyhülislam olmuş ve bu makamda sekiz yıldan fazla kalmıştı. Padişah üzerindeki nüfuzunu kullanarak oğullarını ve akrabalarını genç yaşlarında yüksek mevkilere getirdi. Osmanlı tarihinde ilk defa oğlu Fethullah Efendi'nin kendisinden sonra şeyhülislam olacağına dair padişahtan ferman aldı. Kızlarını ünlü âlim ve vezir aileleriyle evlendiren Feyzullah Efendi'nin Köprülüzâdelerle de akrabalık bağı kurduğu bilinir; bu yakınlık, sadrazamla aralarındaki çekişmenin sertleşmesini önleyemedi.
Karlofça'nın ilk etkileri geçince Feyzullah Efendi çevresinde akrabalarından ve yandaşlarından bir zümre topladı, tayinlere ve azillere karışmaya, sadrazamın yetki alanına girmeye başladı. Sadrazamın politikaları onun çıkarına dokunduğunda, padişah nezdindeki nüfuzunu kullanarak bunların uygulanmasını durdurabiliyordu. İstanbul'daki hükümet ile Edirne'deki saray arasındaki hassas denge, Ağustos 1701'de Mezemorta'nın ölümüyle Feyzullah Efendi lehine bozuldu. Shaw, Hüseyin Paşa'nın ağırlaşan hastalığını bu çaresizliğin yarattığı sıkıntıya bağlar. Hüseyin Paşa hastalığını ileri sürerek birkaç defa görevden affını istedi, fakat isteği kabul edilmedi.
İstifası ve Ölümü
Sadrazamı en çok sarsan olaylardan biri bir yakınının idamı oldu. Halasının oğlu Kıblelizâde Ali Bey'in bir sultanla gizli ilişki kurduğu iddia edilmiş, padişah Hüseyin Paşa'nın bütün yalvarmalarına rağmen genç adamı idam ettirmişti. Bazı başka yakınlarının da azledilip öldürülmesi rahatsızlığını arttırdı. Sonunda 4 Eylül 1702'de sadaret mührünü padişaha göndererek istifa etti ve İstanbul yakınlarındaki Kumburgaz'da bulunan çiftliğine çekildi. Yerine Daltaban Mustafa Paşa getirildi. Hüseyin Paşa yaklaşık on beş gün süren bir hastalıktan sonra çiftliğinde öldü.
Ölüm tarihi kaynaklarda farklı verilir. TDV İslâm Ansiklopedisi 22 Eylül 1702'yi kabul eder; başka bir anlatı 19 Eylül 1702'de Silivri'deki çiftliğinde öldüğünü yazar, Vezirköprü'deki biyografik anlatıda ise 23 Ağustos 1702 tarihi geçer. Mührü 4 Eylül'de teslim ettiği dikkate alınırsa eylül ayının ikinci yarısı daha tutarlı görünür. Çiftliğin yeri de kimi metinlerde Kumburgaz, kimilerinde Silivri olarak anılır; ikisi de İstanbul'un batısında, birbirine yakın kıyı yerleşmeleridir. Vefatında altmış yaşlarındaydı. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Saraçhanebaşı'nda yaptırdığı külliyenin hazîresindeki kabrine defnedildi. Bir yabancı tarihçiye göre bu tarihte ölmeseydi büyük ihtimalle siyasi rakiplerinin kurbanı olacaktı.
Ölümünden kısa süre sonra yaşanan olaylar bu tahmini haklı çıkaracak niteliktedir. Feyzullah Efendi'nin telkiniyle sadarete gelen Daltaban Mustafa Paşa, makamında kalabilmek için ona boyun eğdi, fakat yine de onun etkisiyle idam edildi. Ardından sadrazam olan Râmi Mehmed Paşa şeyhülislamın gücünü kırmak için yollar aradı. 1703'te İstanbul'da başlayıp Edirne'ye sıçrayan ve Edirne Vak'ası adıyla bilinen isyanda Feyzullah Efendi feci biçimde öldürüldü, II. Mustafa da tahtı kardeşi III. Ahmed'e bırakmak zorunda kaldı. Hüseyin Paşa'nın sadaretten çekilmesi, bu büyük kırılmanın ilk işaretlerinden biri olarak değerlendirilir.
Âlim ve Tarihçilerin Hamisi
Hüseyin Paşa, devrinin ilim ve sanat erbabını koruyan bir vezir olarak tanınmıştı. Bu himayenin en kalıcı sonucu, Halepli Mustafa Naîmâ'nın tarihidir. Halep'te yerleşik bir yeniçeri ailesinden gelen Naîmâ, muhtemelen Râmi Efendi'nin aracılığıyla Hüseyin Paşa'nın himayesine girdi. Sadrazam onu önce müderris Şârihülmenârzâde Ahmed Efendi'nin yazdığı tarihin müsveddelerini temize çekmekle görevlendirdi. Naîmâ bu işi tamamlayıp yeniden düzenlediği tarihinin birkaç cüzünü sunduğunda kendisine bir kese akçe ihsan edildi ve İstanbul Gümrüğü mukataasından 120 akçe maaş bağlandı. Naîmâ'nın Hüseyin Paşa tarafından 1702'den önce vak'anüvisliğe getirildiği kabul edilir; onun ilk resmî vak'anüvis sayılması da buna dayanır.
Naîmâ eserine sadrazamın adını vererek Ravzatü'l-Hüseyn fî hulâsati ahbâri'l-hâfikayn, yani "Doğu ve Batı Haberlerinin Özeti Hakkında Hüseyin'in Bahçesi" adını koydu. Eserin ilk düzenlemesini, Hüseyin Paşa'nın hizmetlerini ve hazırlanmasını sağladığı Karlofça Antlaşması'nı anlatan bir mukaddimeyle 1702'de ona sundu. Tarihini 1702 yılına kadar uzatmak niyetindeydi, fakat aynı yıl hamisinin ölümü ve ardından gelen Edirne Vak'ası bu tasarıyı geciktirdi. Eser 1734'te İbrahim Müteferrika matbaasında basıldı ve renkli tasvirleri, olayların iç yüzünü anlatmadaki titizliğiyle Osmanlı tarih yazıcılığının en çok okunan metinlerinden biri oldu. Râmi Mehmed Efendi'nin yükselişi de Hüseyin Paşa'nın adam seçmedeki isabetini gösteren bir başka örnektir.
Saraçhanebaşı'ndaki Külliye
Hüseyin Paşa'nın en önemli hayratı, İstanbul'da Saraçhanebaşı'nda, Mimar Ayas mahallesinde sadareti sırasında yaptırdığı külliyedir. Dershane-mescit, kütüphane, sıbyan mektebi, on altı medrese hücresi ve sebilden oluşan külliye 2580 metrekarelik bir alana kurulmuştur. 1700 tarihli vakfiyesinden, daha çok kıraat ve tecvit öğretimi amacıyla tesis edildiği anlaşılır. Mimarbaşı İbrahim Ağa tarafından inşa edilen yapılar, barok üslubun Türkiye'de görünmeye başladığı bir dönemde klasik çizgilere bağlı kalınarak yapılmıştır. Kesme taş ve tuğladan binalar, ortasında bir şadırvan bulunan geniş avlunun çevresine serbest bir düzende yerleştirilmiştir. Mescit, üç tarafını çeviren yirmi iki mermer sütunlu revakıyla avluya hâkimdir; sekizgen harim, 11 metre çapında kasnaksız bir kubbeyle örtülü olup yirmi sekiz pencereye sahiptir ve kapısının üzerinde 1700 tarihli inşa kitabesi bulunur.
Kütüphane, kare planlı, iki katlı ve tek kubbeli bir yapıdır; kapısının üstündeki kitabe 1754-55 tarihli onarıma aittir. Sebil yonca yaprağı biçiminde üç sütun üzerine oturur ve sütun araları pirinç şebekelerle kapatılmıştır. Külliyenin cümle kapısı yanına 1739'da Şeyhülislam Mustafa Efendi tarafından klasik üslupta bir çeşme eklenmiştir. Hazîrede Hüseyin Paşa ile ölümünden sonra külliyenin idaresini üstlenen kızı Rahmiye Hanım'ın mezarları bulunur. Külliye 1718, 1755, 1872 ve 1896'da yangın ve depremlerden zarar görüp her defasında onarıldı, 1940'ta Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından restore edildi. 1966'da bazı değişikliklerle müze binasına dönüştürüldü ve bugün Vakıflar Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi olarak kullanılmaktadır. Kütüphanenin kitapları Amcazâde Hüseyin Paşa Kütüphanesi adıyla Süleymaniye Kütüphanesi'nde korunur.
Anadoluhisarı'ndaki Yalı ve Diğer Hayır Eserleri
Boğaziçi'nde Anadoluhisarı ile Kanlıca arasındaki yalı, Hüseyin Paşa'nın vakıflarıyla bağlantılı olduğu için Meşruta Yalı diye de anılırdı. Vakfiyesi 1700 tarihlidir, ancak Nazîm'in divanındaki bir manzum tarihten 1701-1702 tarihinin çıktığı da ileri sürülür. Yalı 1700'de oturulabilecek kadar tamamlanmış olmalıdır; Oettingen'in ziyafetinden başka, aynı yazın Üsküdar Sarayı'nda kalan II. Mustafa da burada verilen bir ziyafete gelmiş, birkaç gün sonra Leh elçisi ağırlanmıştı. Bu gelenek Hüseyin Paşa'nın ölümünden sonra da sürdü; 1705'te İran elçisi Murtazâ Kulı Han, 1719'da bir Avusturya elçisi burada misafir edildi. Karlofça metninin son nüshasının bu yalıda gözden geçirildiği de rivayet edilir, fakat bunu destekleyen bir belge yoktur.
Yalı aslen kıyıda sıralanan iki büyük ahşap bina, bir hamam ve denize uzanan bir divanhaneden oluşuyordu. XIX. yüzyılda ana binalar yandı ya da yıkıldı, geriye yalnız kazıklar üzerine oturan T planlı divanhane kaldı. Ortasında mermer döşeli bir havuz ve cami biçiminde oyulmuş bir fıskiye bulunan bu salonun kubbesi, duvarları ve tavanları altın yaldızın hâkim olduğu nakışlarla bezenmiş, dolap kapaklarına fildişi ve sedef kakmalar işlenmişti. Pierre Loti yalının kurtarılmasını isteyenlerin başında geliyordu; Fransız elçisinin eşi Madame Bompard'ın öncülüğündeki bir topluluk divanhanenin rölövesini ve nakışlarının kopyalarını 1915'te büyük bir albüm halinde yayımlattı. Ahşap divanhane, Türk köşk ve kasır mimarisinin yabancı etkiler altına girmeden önceki döneminden İstanbul'da ayakta kalmış türünün tek örneği sayılır, fakat 1926'dan sonra ihmal edilmiş ve mülkiyet anlaşmazlıkları yüzünden uzun süre esaslı bir onarım görememiştir.
Hüseyin Paşa'nın İstanbul ve Edirne'de çeşmeleri vardı. Bunlardan Haseki Hastanesi'nin arkasındaki Başçı Mahmud Çeşmesi 1698 tarihli kitabesini taşır. Edirne'de Buçuktepe'de bir kasır, Bursa'da bir tekke yaptırdığı nakledilir. Medine'de Bâbüssagīr yakınında bir sebil inşa ettirmişti; bu yapı Bâbüssagīr mezarlığıyla birlikte sonraki yüzyıllarda ortadan kalkmıştır. Hayır eserlerinin İstanbul, Edirne, Bursa ve Hicaz'a yayılması, amcası Köprülü Mehmed Paşa'nın Rumeli'den Amasya havzasına uzanan vakıf geleneğinin bir devamı olarak görülebilir.
Ailesi ve Hakkındaki Değerlendirmeler
Hüseyin Paşa'nın kızlarından biri, 1703'te kısa bir süre sadrazamlık yapan Kavanoz Ahmed Paşa ile evlendi. Öteki kızı Rahmiye Hanım, babasının ölümünden sonra Saraçhanebaşı külliyesinin idaresini üstlendi ve onun yanında defnedildi. Köprülü ailesinin sonraki kuşaklarından Köprülüzâde Numan Paşa 1710'da sadarete geldiğinde, ailenin devlet hizmetindeki varlığı yarım asrı aşmıştı. Hüseyin Paşa bu zincirde, aileyi kuran Köprülü Mehmed Paşa'nın oğulları Fâzıl Ahmed Paşa ve Fâzıl Mustafa Paşa'dan sonra mührü taşıyan yakın akrabadır.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı onu "devlet işlerine ve memleket ahvaline vâkıf, tedbirli ve uzun görüşlü bir hükûmet reisi" olarak tanımlar ve adam yetiştirmeyi sevdiğini, meziyetli ve kabiliyetli insanları ileri çekip himaye ettiğini vurgular. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde de memleketin içinde bulunduğu durumdan haberdar, tedbirli, ileri görüşlü ve zamanına göre ıslahatçı bir devlet adamı olarak anılır. Shaw'un değerlendirmesinde Hüseyin Paşa, büyük bir bozgunun ardından Osmanlı iktidarını ayakta tutan Köprülü yeteneğinin son güçlü temsilcilerinden biridir, fakat sonunda güçlü bir din adamı tarafından makamından uzaklaştırılmıştır. Karlofça'nın büyük toprak kayıpları yüzünden onun adı zaman zaman bir gerileme anına bağlanmış olsa da, çağdaşları ve sonraki tarihçiler barışı savaşın sürdürülemezliğini kabul eden gerçekçi bir karar olarak görmüşlerdir. Vezirköprü'de bugün de ailenin öteki sadrazamlarıyla birlikte hatırlanması, Amasya havzasının bu devlet adamını kendi tarihinin bir parçası saymasından ileri gelir.
Kronoloji
1644: Genel kabule göre doğumu (Vezirköprü'deki yerel anlatıya göre bu kasabada).
1683: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın maiyetinde Viyana seferine katılır; bozgundan sonra hapsedilir.
1684: Şehrizor beylerbeyiliğiyle İstanbul'dan uzaklaştırılır; ardından Kastamonu sancağı ve Çardak muhafızlığı.
1689: Vezir rütbesiyle Boğazhisar (Seddülbahir) muhafızı olur.
Mayıs 1691: İstanbul kaymakamı olur; Şubat 1692'de azledilip Boğazhisar'a döner.
13 Aralık 1694: Kaptanıderyâlığa getirilir (kimi kaynaklarda Ocak 1695).
1695: Koyun Adaları zaferi ve Sakız'ın geri alınması; Mayıs'ta Sakız muhafızı, Kasım'da Karaman ve Adana valisi.
Eylül 1696: Belgrad muhafızlığına tayin edilir.
Ağustos 1697: Belgrad savaş meclisinde Varadin üzerine yürünmesini önerir; teklifi kabul edilmez.
11 Eylül 1697: Zenta bozgunu; Sadrazam Elmas Mehmed Paşa şehit düşer.
13-17 Eylül 1697: Sadrazamlığa getirilir, 17 Eylül'de mühr-i hümâyunu teslim alır.
17 Ekim 1697: Râmi Mehmed Efendi yeniden reîsülküttap olur.
1698: Başçı Mahmud Çeşmesi'nin kitabe tarihi.
26 Ocak 1699: Karlofça Antlaşması imzalanır.
29 Nisan 1700: Avusturya elçisi Oettingen Anadoluhisarı'ndaki yalıda ağırlanır.
1700: Saraçhanebaşı külliyesinin vakfiye ve kitabe tarihi.
13 Temmuz 1700: Rusya ile İstanbul Antlaşması; Azak Rusya'ya bırakılır.
20 Ağustos 1701: Kaptanıderyâ Mezemorta Hüseyin Paşa'nın ölümü.
1702: Naîmâ tarihinin ilk düzenlemesini Hüseyin Paşa'ya sunar.
4 Eylül 1702: Sadaret mührünü gönderip istifa eder ve Kumburgaz'daki çiftliğine çekilir.
22 Eylül 1702: Vefatı (başka kaynaklarda 19 Eylül ya da 23 Ağustos 1702); Saraçhanebaşı'ndaki külliyesinin hazîresine defnedilir.
1734: Naîmâ tarihi İbrahim Müteferrika matbaasında basılır.
1915: Yalı divanhanesinin rölöve ve nakışlarını içeren albüm yayımlanır.
1966: Külliye müzeye dönüştürülür.
Kaynakça
Resmî kaynaklar
- T.C. Vezirköprü Kaymakamlığı, "Köprülü Amcazade Hüseyin Paşa". vezirkopru.gov.tr
Kitaplar
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. III/1, s. 578-679; c. III/2, s. 444-448; c. IV/1, s. 1-10, Ankara: Türk Tarih Kurumu.
Diğer kaynaklar
- M. Münir Aktepe, "Amcazâde Hüseyin Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991, s. 8-9. islamansiklopedisi.org.tr
- "Amcazâde Hüseyin Paşa Külliyesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991, s. 9-10. islamansiklopedisi.org.tr
- "Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991, s. 11-12. islamansiklopedisi.org.tr
- "Köprülü Mehmed Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Mezemorta Hüseyin Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Mustafa II", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Naîmâ", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Râmi Mehmed Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Feyzullah Efendi, Seyyid", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Stanford J. Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, c. 1, Cambridge 1976, s. 225-227.
- Alan Palmer, Bir Çöküşün Yeni Tarihi, İstanbul 1992, s. 29.
- Vikipedi, "Amcazâde Hüseyin Paşa" ve "Karlofça Antlaşması" maddeleri; İngilizce Vikipedi, "Amcazade Köprülü Hüseyin Pasha".







