Özgün Metin
Vezin: mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün
Ey şehsuvâr-ı server-i iḳbâl ü fażl u cûd
Ṭoptolıdur süheyl-i semendüñle şeş cihât
Diñle ḥikâyetüm göñül alçaḳluġın idüp
Bir oyun oynadı baña leclâc-ı kâyinât
Ferzâne iken itdi piyâde felek beni
Rûḥum ʿinâyet eyle baña fil-veş bir at
Bir ḫâne yoḳ ki varam kiş diseñ baña
Şâhum recâmı red ḳılup itme ḳuluñı mât
Ferzânesin cihânda eyâ şâh-ı rûḥ-baḫş
Ḳaṭʿ-ı keremde ben ḳuluña ṭarḥ ḳıl bir at
Günümüz Türkçesiyle
1. Ey talihin, faziletin ve cömertliğin başı olan büyük binici; altı yön senin atının şanıyla dopdoludur. ("Süheyl-i semend" tamlamasının tam anlamı açık değildir; Süheyl parlak bir yıldızın adıdır ve atın parlaklığı ya da şöhreti bu yıldızla anlatılıyor olabilir. "Şeş cihât", yani altı yön, bütün dünya demektir; "şeş" aynı zamanda tavla zarında altı sayısıdır.)
2. Gönül alçaklığı gösterip hikâyemi dinle: kâinatın satranç ustası bana bir oyun oynadı. ("Leclâc" eski sözlüklerde hem kekeme hem de ünlü bir satranç ustasının adı olarak geçer; burada felek, insanlarla satranç oynayan bir usta olarak düşünülür.)
3. Ben ferzâne iken felek beni piyade etti; canım efendim, bana fil gibi bir at ihsan et. (Satrançta "ferz" bugünkü vezir taşıdır; "ferzâne" hem bilge hem ferz demektir. "Piyâde" hem yaya kalmış kişi hem piyon taşıdır. "Rûḥ" hem can hem satrançta kale taşının adı olan "ruh"u çağrıştırır; fil ile at da satranç taşlarıdır.)
4. Bana "kiş" desen, sığınacağım bir hane yok; şahım, ricamı reddedip kulunu mat etme. (Satrançta "kiş", şaha yapılan tehdit; "hane", taşın gidebileceği kare; "mat" ise oyunun sonudur.)
5. Ey can bağışlayan şah, cihanda eşsiz bilgesin; cömertlik yolunda ben kuluna bir at bağışla. (Satrançta "tarh", güçlü oyuncunun zayıf rakibine başta bir taş vermesi demektir; şair bir at tarhı, yani bir at hediye edilmesini ister. "Ḳaṭʿ-ı kerem" ifadesinin tam anlamı belirsizdir.)
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir beş beyitlik bir kıt'adır. Kıt'alarda yalnız beyitlerin ikinci mısraları kafiyelenir; burada kafiye "-ât" sesidir: şeş cihât, kâyinât, at, mât, at. "At" kelimesinin iki kez kafiye olarak kullanılması dikkat çekicidir; şiirin konusu bir at dileği olduğu için kelime, kıt'anın merkezinde durur. Vezin aruzun muzâri bahrinden "mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün" kalıbıdır; dördüncü beytin ilk mısraı neşirde bir hece eksik görünür. Kıt'a, Latîfî'nin Sâfî maddesinde, şiirin yazılış sebebini anlatan bir hikâyeyle birlikte verilir ve Latîfî ona "Der-recâ-i esb", yani at dileği üzerine başlığını koyar.
Anlam ve Söz Sanatları
Kıt'a baştan sona satranç terimleriyle örülmüştür. Şair felekten, yani kaderden bir satranç ustası gibi söz eder: "leclâc-ı kâyinât", kâinatın satranç ustası, ona bir oyun oynamıştır. Bu oyunda şair "ferzâne" iken "piyâde" olmuştur. "Ferzâne" Farsçada bilge demektir, ama satrançtaki "ferz", yani bugünkü vezir taşını da hatırlatır; "piyâde" hem yaya kalmış adam hem en küçük satranç taşıdır. Gerçekte atı ölmüş ve yaya kalmış olan şair, bu durumu satrançta vezir taşının piyona düşmesine benzeterek anlatır. Bir vezirin kaleminden çıkan bu benzetme, kendi mevkiine de ince bir gönderme yapıyor olabilir.
Üçüncü beyitteki "Rûḥum" seslenişi hem "canım" anlamına gelir hem de satrançta kale taşının adı olan "ruh"u çağrıştırır. Şair fil gibi bir at ister; fil ve at da satranç taşlarıdır, ama burada aynı zamanda gerçek hayvanlardır: istenen, fil kadar güçlü bir binektir. Dördüncü beyitte satranç dili en yoğun haline ulaşır. Rakibine "kiş" diyen oyuncu onun şahını tehdit eder; tehdit edilen şah, kaçabileceği bir "hane" yoksa mat olur. Şair kendini sığınacak hanesi kalmamış bir şaha benzetir ve hamisinden, ricasını reddedip onu "mat" etmemesini ister. Son beyitte hamisine yine satrançtan alınmış bir dilekle seslenir: güçlü oyuncunun zayıf rakibine başta bir taş vermesi demek olan "tarh"ı ister, yani bir at hediye edilmesini. Böylece bütün kıt'a bir oyun üslubu içinde gerçek bir dileği dile getirir. Şiirdeki kelimeler hem satranç hem gündelik hayat anlamlarıyla aynı anda okunabildiği için kıt'a, tevriye sanatının uzun ve başarılı bir örneğidir.
Tarihî Bağlam
Latîfî kıt'anın yazılış hikâyesini şöyle anlatır: Sâfî'nin sefer günlerinde bindiği, hızda sabah rüzgârını geçen alaca (abraş) bir atı varmış. Bu at yemsizlikten ölmüş; Latîfî bunu, atın Necâtî'nin kara katırıyla birlikte "yokluk otlağına" gittiği şakasıyla anlatır. Sâfî atının geri gelmeyeceğini anlayınca, o seferin serdarı ve başkomutanı olan kişiden abraş atlarından birini almayı umarak bu kıt'ayı yazmış; cömertlik meydanının o binicisi de atlarından birini ona bağışlamıştır. Latîfî serdarın adını vermez; seferin hangisi olduğu da belirtilmez. Kıt'anın ilk beytindeki "şehsuvâr", yani büyük binici hitabı, bu serdara yöneliktir.
Kaynakça
- Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve Tabsıratü'n-nuzamâ, hzl. Rıdvan Canım, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 322-323, Sâfî maddesi. ekitap.ktb.gov.tr
- İsmail E. Erünsal, "Kasım Paşa, Cezerî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 545-546. islamansiklopedisi.org.tr





